Singapur’da Bir Sene

2018 Year of the DOG

Çin takvimine göre tam bir yıl geçirmiş oldum Singapur’da. Çin astrolojisine göre, acayip yüksek bir enerjiyle başlayıp yıl sonuna doğru yerini bir rehavete bırakacakmış köpek yılı. Gerçekten de öyle oldu. Bu yıl benim çokça öğrendiğim, dünyaya ve evrene bakış açımın epey değiştiği bir sene oldu. Şunu kesinlikle öğrendim: Bir ülkeyi kısa bir süre ziyaret etmek güzel olsa da, o ülkeyi tanımak için orada yaşamak gerekiyor. Yoksa kısa seyahatlerde günlük yaşam tarzını değil, ancak turistlerin görmeye geldiği yapıları görüp geri dönüyorsun. Singapur’da turistik aktivitelere neredeyse hiç katılmadım, çok az müze gezdim, gurur duyulacak bir şey değil tabii ama turist olarak gittiğim her ülkede elliye yakın müzeye giden ben, burada hiç ihtiyaç duymadım (Tek bir müze biletinin 20 doların üzerinde olmasının da bunda katkısı var tabii 🙂 )

Kültür.

Hayatımda ilk kez başka bir ülkede yaşayacaktım. Turistlik tecrübem de üç ülkeyle sınırlı olduğundan yurtdışı tecrübem zaten çok azdı. Fakat Singapur’a taşınmadan önce iyi ki Japonya’yı görmüşüm. Çünkü orada atlattım bir nevi kültür şokunu. Geçmişimize bakarsak Asya kültürleriyle daha çok ortak noktamız olması lazım, ama bence son yüzyıllar Asya kültürünü üzerimizden atmış, Avrupa kültürüne daha benzer olmuşuz. Semavi dinler, yemek kültürü, adab-ı muaşeret kuralları ve günlük yaşam olarak Avrupa’ya giden göçmenler Asya’ya gelenler kadar zorluk çekmez diye tahmin ediyorum.

Aile hayatı, evde ayakkabısız dolaşmak, düğün dernek meseleleri ucundan benzese de, günlük hayatta beni çok şaşırtan birkaç anektod paylaşmak isterim sizlerle. Bir gün Singapur’u ziyaret eder ya da burada yaşamaya karar verirseniz, aklınızın bir köşesinde olsun.

Okey.

Bu kelimeden daha önceki yazıda da bahsettim, beni gerçekten çok şaşırtıyor. Singapurlular ağırlıkla Çin kökenli. Bu kelime sanırım Çince’de olan bazı kavramları İngilizce’de ifade etmek için kullanılıyor. Mesela, ben iyi günler diyorum kasiyere, cevap okey.  Masadan tepsileri toplayan amcaya teşekkür ediyorum, cevap okey. Öğrenciye yazdığı makale hakkında geridönüt veriyorum, hep kafa sallayarak okey okey okey.

hawker center
Photo by Joshua Anand on Unsplash. Bu fotoğraf Kuala Lumpur’da çekilmiş ama Malezya ve Singapur’un sokak yemeği kültürü çok benzer. İşte bu amcaların en çok kullandığı kelime okey.

Sınıfa giriyorum, nasılsınız diyorum, okey, haftasonunuz nasıldı, okey. Gına geldi 🙂 

Aşağıdaki video da Singapurluların “okay lah” dediğinde neler kastettiğini anlatmış. Bir yıl sonra bile, nüansları hala anlayamıyorum.

Tepkisizlik, Pasiflik.

Bu kesinlikle Türkiye’den çoook farklı. Örneğin, İzmir’de arkadaşımın arabasıyla yolda gidiyorduk. Biz kırmızı ışıkta beklerken karşı şeritte bir gencin durduğu yerde motorsikleti devrildi, benim arkadaş hemen arabanın camını indirip çocuğa “iyi misin”, diye sordu. O sırada yaşlı bir amca da geçiyordu, çocuğu kaldırdı ve “iyi iyi” dedi. Biz de yola devam ettik.

Böyle bir şey Singapur’da hayatta olmaz. O çocuk kendi kendine kalkar, yaralandıysa ambülansı da kendi arar. Belki ancak fotoğrafını çekip sosyal medyaya koyan olur. Fakat bu olay kesin ve kesin yerel gazeteye haber olur (Çünkü ülkede hiçbir ciddi olay olmuyor, neyse, bu başka bir mesele).

Daha önce ne kadar kural dolu bir ülke olduğundan bahsetmiştim. Kuralların sebebini, bir senenin sonunda daha iyi anladım. Eğer sonunda ceza yoksa, kafalarına göre hareket ediyorlar ve kimse tepki vermiyor. Örneğin, Singapur’un en büyük milli kütüphanesinde, 10. kattan asansörle iniyorum, benimle beraber beş altı kişi var. Bir tip bindi, açtı yüksek sesli videoyu,  gülüyor bir yandan da. Türkiye’de olsa, dürtmeler, uyarmalar, özellikle de dik dik bakmalar hemen başlar. Kütüphanedeyiz. Asansörün kapısı açıldığında direk okuma alanında gürültü. Bir kişi adamdan yana dönüp yan gözle bile bakmadı.

Bu tür olaylar olduğunda, birinin yardıma ihtiyacı olsun, ya da birisi sözsüz kurallara uymasın, kendi çok rahatsız olsa da hiçbir şey yapmıyor Singapurlu. Ben de yabancıyım diye çekiniyorum. O yüzden polis molis olmayan yerde, çöpünü de atıyor, yere de tükürüyor (çok yaygın), köpeğinin kakasını da temizlemiyor, sırada önüne de geçiyor. Tabii bir turist bunu görmüyor çünkü turistik yerler polis dolu ve sürekli temizleniyor.

Bizdeki gibi bi toplumsal baskı yok kesinlikle Singapur’da, çünkü ortak bir ahlaki kurallar bütünü de yok. Bizde birisi kurallara ya uyuyordur ya uymuyordur. Singapurlularda gösteriş için bir kibarlık var.

Singlish- Singilizce

Şimdi kibarlıktan bahsetmişken, Singilizce’den bahsetmeden olmaz. Çünkü ilginç bir şekilde tanıştığım çoğu kişi, belki de benimle konuştukları için, anlaşılabilir, net bir İngilizce konuşabiliyor (olduğu kadar 🙂 ). Fakat kendi aralarında benim çoğunlukla anlayamadığım Singilizce konuşuyorlar. Hele iki taraf da Çinliyse zaten Çingilizce oluyor bence. Komşu ülkelerden, Malaycadan, Hintçeden geçen çok kelime de var.

British-American gibi aksan ayrımı değil Singlish, dialect ayrımı var. Çünkü gramer de farklılaşıyor. Malezya’da konuşulan İngilizce de benziyor Singapur’dakine.

buying waffles at the hawker centre

Buradan kibarlığa bağlayayım, Singilizce hiç kibar değil. Yani bir İngiliz çıtkırıldım, aralara  could’lar, please’ler yapıştırmadan konuşamaz ya, Singilizce tamamen mesajı iletme odaklı.

Yukarıdaki diyaloğu Ekim ayında yazmışım defterime. Okulun kafeteryasında waffle alacağım, ne kadar sürede hazır olur diye soracağım.

Ben teyzeye soruyorum: “Ne kadar beklemem gerekir?” (How long do I need to wait?)

Teyze arkadaki amcaya bağırıyor: “Neka la?” (Halon la?) Teyzenin ağzından bu nasıl oluyorsa bir hecede çıkıyor ama amca da anlıyor ve Çince sesleniyor içeriden.

Teyze bana dönüp, kibarca (çünkü beyazım (!) ya işte, Singilizceyi anlayamam diye): “Sadece bir dakika.” (Oh, just a minute)

Mesela benim İzmir’e gidince hemen Ege aksanına geri dönmem ve Ankara’da kullanmadığım bazı kelimeleri kullanmam gibi, buradakiler de aralarında yabancılarla olduğundan daha hızlı, daha kaba ve daha tabir-i caizse “slang” bir dil kullanıyorlar. Ama en düzgün konuştuklarında bile aksanlarını ve cümle ritmini, tonasyonu anlamak birkaç ay alıyor. Buraya yaşamaya gelecek ve Çince bilmeyenlere şimdiden kolay gelsin. 🙂

Bir de can var, Koray’ın en sevdiği. Okey gibi bir fenomen bu can. Mesela Pazartesi buluşalım mı diyecek, böyle bir diyalogu aktarayım size.

A: When to meet?

B: Monday can.

A: Tuesday also can?

B: Can.

Bu kadar basit.

Aşağıdaki video aslında McDonalds’ın viral videosu ama Singlish’in ne kadar kompakt ve direkt olduğunu göstermek açısından harika. 1:40 civarı can’ler var. En sonunda da kağıt peçeteyle masa rezerve etmeyi koymuşlar 🙂 Yemek sipariş etmeye gitmeden önce masanızı kaptırmamak için küçük mendil kutunuzu bırakarak rezerve edebiliyorsunuz. Singapur’a ilk gelenler masalarda bedava mendil oluyor sanıyorlarmış (Bu arada, hiçbir restoranda, Türkiye’deki gibi masalarda peçete falan olmuyor. Tuvaletlerde kağıt havlu da yok. Ben kumaş mendilimi yanımda taşıyorum bu yüzden).

Tüketim Kültürü

Ankara’da, İstanbul’da AVM çok mu diyorsunuz? Gelin bir de Singapur’u görün! Arkadaş, bu kadar doğal güzelliğin olduğu, sokakların 24 saat güvenli olduğu bir şehirde, her gün, sabah ondan akşam ona, hangi alışveriş merkezine gittiysem tıklım tıklım dolu. Ve de her mahallede en az dört beş tane devasa alışveriş merkezi var. Bizim oturduğumuz evden 2 km mesafede 5 tane dev alışveriş merkezi var mesela (Ankamall, Optimum ayarında), ve en sakin muhitlerden birindeyiz. Şehir merkezinde neredeyse iki binada bir küçük bir pasaj ya da AVM. Hele bir tanesi var ki bir girişi bir metro durağında, diğeri öbür durakta. Kendi içinde şehir resmen. Tabii klimalı 🙂

Tüketmek ve marka artık bir hayat tarzı olmuş, sorgulamıyorlar. Her şey çok pahalı, Türkiye’dekinin beş katı pahalı çoğu ürün. Amerika ve komşu ülkelere kıyasla da fiyatlar yüksek. Hadi zenginleri anladım, artık hiçbir şey doyum sağlamıyor, satınalmaya vuruyor diyelim. Fakat dar gelirli aileler de marka giyime çok para harcıyorlar. Marka ve pahalı olsun, kaliteye bakmıyorlar bile.

celine plastik torba
Çinli öğrencimin 750 dolara aldığı naylon torba (içindeki cüzdan dahil değil, sade torba). İddiasına göre annesinin hediyesi! Başka bir öğrencimin annesi de (yavru) timsah derisi kalemlik hediye etmiş oğluşuna 😦

Zevkleri de yok. İnanılmaz rüküş giyinip abartılı makyaj yapıyor çoğu Singapurlu, yanaklar kıpkırmızı falan. Hatırı sayılır sayıda insan da, sanırım yataktan kalktığı haliyle evden çıkıyor; pijamayla, ev şortuyla 🙂

Metroda ve sokaklarda gördüğüm tipler:

İki dirhem bir çekirdek takım elbiseli genç erkek (Koray’ın dikkat ettiği, kemer ve ayakkabı, varsa çantayı hiçbir zaman uyduramıyorlarmış.).

Düğünlük elbisenin altına parmak arası giymiş, tamamen alakasız ama marka çanta takmış genç kadın (muhtemelen çantanın içinde ya da elindeki torbada topuklusu var).

Gucci spor ayakkabısı, Louis Vuitton çantası ve eşofman takımıyla gözlerimizi acıtan ergen.

Aynı tişörtü ya da ayakkabıyı giymiş minnoş çekirdek aile.

Her gün aynı kot ve tişörtü giyen adam.

Seksenler gibi giyinmiş, uzun bıyıklı, uzun saçlı, yetmişlerinde metalci amca.

Eğer Prada, Coach, Louis Vuitton gibi bir markaysa, giydiği şey isterse üzerinden dökülsün, yırtık olsun yine de giyiyorlar. Fakat bunu yabancı öğrencilerimde de gözlemliyorum, yani Singapur’a has bir durum değil.  Hatta Adidas gibi markaların koleksiyonları da farklı burada, daha bir manyak, allı pullu, abartılı.

Burada hiçbir arkadaşımla minimalizmden konuşamadım öte yandan. En yakın arkadaşlarımdan biri, her yurtdışına gittiğinde tüm outlet mağazalarını deli gibi dolaşıyor, boş bavulla gidiyormuş. Kıyafet aldıkça onları giyiyor, eve dönünce hepsini yıkıyormuş. Şimdi ben bu kadına minimalistim desem de anlamaz zaten. Bir kere beraber alışverişe gittik, tarzına hiç uymayan birkaç parçayı aldı indirimi iyi diye. Bir kere bile giydiğini görmedim.

Bazen çok alışveriş yapmadığımı, dışarıda pek akşam yemeği yemediğimi fark ettiklerinde, “biz çok basit bir hayat yaşıyoruz” deyip geçiyorum. Eşyalarını ikinci el satabilecekleri, ya da benim Singapur’da birçok -neredeyse hiç kullanılmamış- eşyayı ikinci el aldığımı söyleyerek örnek olmaya çalışıyorum ancak. O kadar çok alışveriş yapıyorlar ki ikinci el sitesindeki çoğu giysi ve eşya gerçekten etiketi üzerinde ama üçte bir fiyatına olabiliyor.

Okul Sistemi ve Üniversite

Bu konuda sizden çok soru geldi. Sadece bildiğim kadarını aktarabilirim bu konuda, çünkü şu küçücük şehirde standart bir eğitim sistemi yok. Kafana ve parana göre.

İlköğretim ve lise için, devlet okulu ya da uluslararası okul seçenekleri var. Devlet okuluna çocuğunuzu gönderebilmek Singapur vatandaşı olduğunuzda bile zor. İnsanlar kabul alabilmek için ev alıp satıyor, ama yine de şehrin öbür tarafındaki okul çıkabiliyor topladıkları puana göre. Puan anne babanın mezun olduğu okul (aynı okulsa çocuğun kabul edilme şansı yüksek oluyor çünkü), çocuğun not ortalaması ve adrese göre toplanıyor.

İlköğretim 6 yıl, ortaöğretim 6 yıl, ama istersen ortaöğretimin son iki senesinde meslek okulu gibi Politekniklere gidip kuaför, teknisyen, elektrikçi gibi mesleklere yönelebiliyorsun. Akademik başarısı olmayan gençler bunlara yöneliyor ve Singapur’da üniversiteden çok politeknik var.

Liseyi devlette ya da uluslararası okulda bitirdikleri zaman, bizdeki üniversite sınavı gibi ama daha zor bir sınava giriyorlar. Kompozisyon yazma gibi kısımları da var sınavın, ama konuları istedikleri bölüme göre seçebiliyorlar, bizdeki fen, eşit ağırlık gibi.

İki devlet üniversitesi Asya’nın en iyilerinden: NUS (Asya’nın bir numarası) ve NTU. Fakat bu ikisinde de ırk kotası var. En fazla Malay ve Çinlilere hak tanınıyor. Sonra Hint, en son beyaz ve karma ırk. Örneğin NUS mezunu bir arkadaşımın annesi Yemenli, babası Hindistanlı. Singapur vatandaşı da olsa karma ırk olarak geçiyor ve aynı bölüme Malay arkadaşları çok düşük puanlara üniversiteye girerken, o derece yaparak ancak girebilmiş. Azınlıkların dezavantajlı olmaması için alt kotayı anlarım da üst kota ne yahu? Devlet konutlarında da ırk kotası var ama onun amacı mesela bütün Çinlilerin aynı apartmana yerleşip diğer ırklardan ayrı bir komünite oluşturmamaları. Tüm ırkların harmoni içinde yaşamaları için doğru bir karar olabilir.

Diğer yandan NUS’te çalışan bir Türk arkadaşımdan öğrendiğime göre TEV’in fen bilimleri alanlarında doktora için NUS ve NTU bursu varmış, buradan bilgi alabilirsiniz. Bu sene için geçti ama, her sene devam ediyor ve buradaki birçok Türk bu bursla gelip buraya yerleşmiş.

Ben Singapur’da iki okulda İngilizce öğretmeni olarak çalıştım. Birincisi Akademi diye geçen, Singapurlu ve çoğunlukla uluslararası öğrencilere sertifika, lisans ve lisansüstü diploma, yabancı üniversitelerle ortak master programları veren bir özel kurumdu. İkincisi de özel bir Avustralya üniversitesinin Singapur kampüsüydü. İkisinde de çoğunlukla Çin ve Tayland olmak üzere çevre ülkelerden gelen, maddi durumu iyinin de üzerinde olan öğrencilerim oldu.

öğrenciler
En sevdiğim sınıflarımdan biri. Tayland, Kore ve Çinli öğrenciler vardı bu sınıfta.

Öğrencilerin profili tek bir sınıf içinde bile çok değişiyordu. Aynı sınıfta örneğin Singapur’a yeni taşınmış ve okullar açılana kadar İngilizcesini geliştirmek isteyen Japon bir ortaokul öğrencisi de oluyordu, iş adamı olup Singapur’a aslında iş bağlantıları kurmak için gelmiş ve öğrenci vizesi için derse kaydolan Vietnamlı da. Üniversiteye hazırlık için de gelenler de vardı, sevgilisinin yanında kalmak için (öğrenci vizesi olmazsa bir aydan fazla kalamıyor çünkü) okula kaydolup parayla ödev yaptıran da. Hatta ilk çalıştığım akademide bir ara Vietnamlı öğrenciler yaz okulu diye geldi, ben ders işlerken sınıfa sürekli yeni öğrenci geliyor. Bir saat 10 öğrencim var, öteki saat 30. Bir sınıfımdaki yaş skalası 8 ile 40 arasıydı. Çok şey öğrendim ama zorlanmadım desem yalan olur.

İkinci çalıştığım özel üniversitede de anladığım kadarıyla parayı basmak dışında hiçbir önkoşul yok. Çünkü az sayıda çalışkan ve iyi niyetli öğrencilerim olsa da yukarıdaki gibi tipler de çoktu. En büyük çoğunluk ise Çin’de üniversite kazanamamış, aslında zaten üniversite okumak da istemeyen ama ailesinin zoruyla Singapur’a gelen öğrencilerdi. Kendimi ve onları motive etmek gerçekten zordu, hatta bana öğretmenlik mesleğine devam edip etmemekle ilgili büyük sorgulamalar yaşattı, yaşatıyor.

Farklı Irklar ve Harmoni

Evet devlet üniversitesindeki ırk kotası biraz saçma olsa da, genel olarak Singapur’un birlikte yaşama konusunda iyi bir iş yaptığını söyleyebilirim. Hatta bizdeki kültür çatışmalarından sonra bu bana ferahlatıcı bile geldi.

Türkiye’de de farklı halklar yaşıyor, ama ne kadar çok ortak noktamız olduğunun farkında değiliz. Hep farklılıklara odaklanıyoruz. Fakat Singapur’daki farklı halklardan size bahsedeyim: En büyük nüfusa sahip Çinliler. Fakat onların içinde de ana dili Mandarin, Kantonca ve İngilizce olanlar var. Din olarak milyon çeşit farklı Hıristiyan ve Budist mezhebi var. Aynı dil ve din çeşitliliği Hintliler için de geçerli. Bir de tabii bizim gibi çalışmak için dünyanın çeşitli ülkelerinden gelenler var.

Bunları biliyordum da, beni şaşırtan Malezyalılar oldu. Çünkü Malezya’da yaşayanların hepsi Malay değil. Müslüman olmayıp Çin, Endonezya ya da başka kökenli olan, koloni döneminde Malezya’ya yerleşmiş ve orada kalan çok topluluk varmış. Onlara Malay değil Malezyalı deniyor. Onların Malezya’da yaşamı Singapur’da olduğundan çok daha zor, çünkü Malezya şeriat ile yönetiliyor ve onların farklı inanç ve kültürlerini takan kimse yok. Malezya’ya gitmedim ama, Singapur’a çalışmaya gelen, hatta her gün Malezya’dan Singapur’a gidip gelen çalışan çok. Onlardan öğrendim. Onlar da Singapur’da Malezyalı, Malezya’da Çinli muamelesi görüyor. İşleri gerçekten zor.

Yine de bu kadar farklılıkla bence Singapur iyi başa çıkmış. İş yerinde aynı ana dili paylaşanlar zaman zaman birbirini kollasa da, onun dışında hiçbir ırkçı ya da ayrımcı hareketle karşılaşmadım burada. Herkes herkese saygılı, hatta yukarıda belirttiğim gibi tepkisizlik derecesinde. İkisinin bir bağı olduğunu düşünüyorum, belki de tepkisizlik birarada yaşama ve farklılıklara tolerans gösterme ihtiyacından doğmuştur.

Burada yaşayan bir Türk arkadaşım Hintli bir iş arkadaşına bir işi doğru yapmadığını söylemiş mesela. Hintli çocuk direk üstüne alınmış, bana ırkçılık mı yapıyorsun demiş. Herhalde bu tür yorumlardan kaçınmak için hepsi tepkisiz olmuşlar. Bir Türk olarak çok dikkat etmek lazım, çünkü biz Asyalılara göre çok konuşkanız. Toplantılarda en çok konuşan ben oluyorum, haksızlık oldu mu, ya da bir çözüm önerim varsa, söylemeden edemiyorum. Singapurlular böyle değil. Kapalı kapılar ardında dedikodu da yapsa, sorgulasa da, çoğunlukla üstlerini eleştirmeye korkuyorlar. Bir süre sonra bu benim gerçekten sinirime dokundu. İşlerin yanlış gittiğini herkes biliyor ama benim dışımda herkes susuyor, mesela yukarıda bahsettiğim aynı sınıfta hem çocukların hem yetişkinlerin olması konusunda. ODTÜ ve Bilkent’te yönetim hocalardan korkuyordu resmen. Ben de istediğimi seslendirmeye alışmışım, burada o konuda zorluk çektim.

Doğa, Park, Bahçe

botanic garden
Botanik Bahçesi’ndeki orkide bahçesi. Mutlaka görülmeli.

Ah, işte en sevdiğim! Singapur’un doğası, özellikle doğanın şehir hayatının bu kadar yanıbaşında olması gerçekten harika. Öte yandan yeni okuduğum bir habere göre dikey şehirleşmeden dolayı Singapur küresel ısınma ortalamasından iki kat fazla ısınıyormuş. Önceden yağmur ormanıyken, kaplanlar dolaşırken şimdi gökdelenlerle dolu bir şehir olmasının götürüsü var tabii ki.

Buraya gelip de alışveriş ve müzelerden çok park ve bahçeleri gezmek isteyenlere üç önerim: Botanik Bahçesi, Gardens By The Bay, ve Çin ve Japon Bahçeleri (Chinese and Japanese Garden). Artık ben susayım da biraz fotoğraflar konuşsun.

img_6841
Gardens by the Bay, Flower Dome
baobab tree
Küçük Prens’te hatırlar mısınız, Küçük Prens her gün gezegenindeki baobab ağacını sökerdi, büyüyüp güle zarar vermesin diye. İşte o baobab ağacı bu.
japanese garden singapore
Japanese garden. Benim için burası cennetten bir köşe. Evime yürüme mesafesi olması bulunmaz bir nimet.
botanic gardens
Botanic Gardens. Yeşil resmen göz bozuyor 🙂
botanic symphony
Botanic Gardens’ta çimlerde oturup, piknik yaparken bedavaya dinleyebileceğiniz senfoni orkestrası konserleri.
chinese garden
Chinese Garden’da bisiklet qeyfi 🙂 Gerçi bulutlardan o keyfi birazdan donumuza kadar ıslatacak yağmurun takip edeceğini bilmiyorduk.
macritchie
MacRitchie Reservoir. Burası biraz uzak da olsa Singapur’un son korunan yağmur ormanı kesinlikle görülmeli.

İşte Singapur’da bir yıl böyle geçti. Ailemi, arkadaşlarımı, ODTÜ’yü özlesem de, burada hayat Türkiye’dekine oranla çok daha sakin ve stressizdi. İçime daha çok odaklanabildim, daha çok büyüyüp geliştiğimi hissettim.

Hiç tahmin etmediğim bakış açıları kazandım, Türkiye’de ve batı dünyasında norm olmuş birçok şeyin burada olmaması, bana aslında kültürün insanı nasıl da sarıp sarmaladığını gösterdi. Benim hiç sorgulamayıp eşyanın doğası kabul ettiğim bazı şeyler halbuki yalnızca kültürmüş.

Eğer geçici olarak da olsa uzak bir kültürü yaşama fırsatınız olursa, hiç çekinmeyin. Size çok fazla şey katacağına eminim. Turizm de çok güzel ve dünyaya bakışımızı değiştiriyor, ama yabancı bir ülkede yaşamak insana tahmin edemeyeceği deneyimler ve perspektifler kazandırıyor.

Bu uzuuun yazımın sonuna dek okuduysan sevgili okuyucu, bu aslında bir veda yazısıydı. Singapur’dan daha da uzaklara göç ediyoruz bu sefer. O da bir sonraki yazının konusu olsun :).

Singapur hakkındaki diğer yazılarıma buradan ulaşabilirsiniz.

singapurda yaşam singapur rehberi

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Singapur İzlenimleri- 3: Kültür Şoku

Sıngapur’a geleli beş aydan fazla oldu! Hem yeni gelmiş gibi hissediyorum, hem de yıllardır burada yaşıyormuş gibi. Küçük bir yer nihayetinde. Ama yine de kültür şoku sürecindeyim hâlâ.

Yeni bir ülkeye taşınan ya da farklı bir kültürle tanışan insanların başına “kültür şoku” denen şey geliyor (ODTÜ’ye geldiğim sene de böyle olmuştu). Neyse ki bir süre sonra atlatıyorsunuz. Tabii herkes için aynı sırayı takip etmiyor ama genel süreç çok da şaşmıyor benim gözlemlediğim.

Kültür Şoku’nun aşamaları şu şekilde: (kaynak)

1.Balayı: Yaşasın iyi ki taşındım buraya, her şey çok güzel, bal dök yala. Benim ilk üç ayım bu şekilde, gördüğüm şeylere heyecanla yaklaşarak geçti. İlk haftada ve ikinci ayın sonunda yazdığım yazılarda bunu açıkça görebilirsiniz. 🙂 Seyahat edenlerin çoğu da ülkeleri ancak bu kadar görebiliyorlar.

2.Rahatsızlık: Farklı olanın aslında çok da süper olmadığını anladığımız süreç. Şu an ikinci ve üçüncü sürecin arasında bir yerdeyim diye düşünüyorum. Sistemde hoşuma gitmeyen bir çok şey var.

Örneğin, Singapur’un kapitalist bir ülke olması çok batıyor bana. Karşılaştırınca Türkiye bile daha sosyal bir devlet kalıyor, çünkü işsizlik maaşı, emeklilik, işsizlere sağlık sigortası gibi hizmetler var. Singapur’da emeklilik diye bir şey yok! Belli bir yaştan itibaren çalışma niyetin yoksa emekliliğini kendin planlamak zorundasın. Bankalarla anlaşıp bireysel emeklilik yapıp her ay maaşından kesip kendin yatıracaksın. Tabii herkes bu derece gelecek odaklı yaşamadığı için Singapurlular çok ileri yaşlara kadar çalışmak zorunda olabiliyor. Özellikle fast food restoranlarında ya da temizlik departmanında çalışan çook yaşlı amca ve teyzelere rastlamak mümkün (burada da bizdeki gibi uncle ve auntie diyorlar yaklaşık 50 yaşın üzerindekilere). O kadar yaşlı insanlar var ki çalışan, bazen benim yardım edesim geliyor ama onlar bu işten para kazandıkları için gurur yapıyorlar.

Yaşlılar deyince bir diğer şaşırdığım şey ise, metroda yaşlı ve hamileler için özel belirlenmiş yerler olmasına rağmen kimsenin yaşlılara yer vermemesi. Hatta hamileye yer vermeyen ergenler bile gördüm.  Ama bu yaşlı koltukları çocuklar için yapılmış gibi daha çok. Kucakta da rahatça gidebilecek 2-3 yaşında, hatta 10 yaşına kadar yolu var, çocukları yaşlı koltuğuna oturtuyorlar, hatta yaşlı birinin çocuğa yer verdiğini bile gördüm! Anlamak çok zor azizim.

Daha önceki yazımda çevreye ve ormana ne denli önem verdiklerini yazmıştım. Açıkçası ben hayatımda bu kadar kozmopolit ve kalabalık olup bu kadar doğayla içiçe bir kent görmedim. Ama bazen Singapur’un başına da Türkiye’nin başına gelenin geldiğini düşünüyorum. Şöyle ki, Türkiye’nin kuruluş sürecinde inanılmaz bir büyüme yaşanıyordu. Özellikle Atatürk’ün ilerici vizyonu, kadın hakları, sosyal devlet, inkılapçılık gibi konularda bizi Avrupa devletlerinin bile önüne atıyordu. Ama gerçekte halk olarak biz bu kadarına hazır değildik.

Spiral Dinamikler – Spiral Dynamics diye bir kavram var, insanoğlunun zaman içinde evrimini açıklayan. Bence bu konuda en kapsamlı ve nokta atışı teori, maalesef konuda Türkçe kaynak çok az ama İngilizce biliyorsanız okumanızı tavsiye ederim. Teorinin daha iyi anlaşılması için her basamağa bir renk verilmiş. Bej- mor- kırmızı- mavi – turuncu – yeşil -sarı – turkuaz ve beyaz şeklinde ilerliyor, tarihsel olarak bej mor ve kırmızıyı aşmış sayılırız. Kafanızı çok bulandırmadan şu görüşümü aktarayım, Türkiye halkları mavi basamaktayken Atatürk yeşil-sarı basamaklardaydı ve Türkiye’yi de oraya taşımak istiyordu. Ama maalesef biz hala mavi-turuncu arasındayız ve yeşile bile çok uzağız. İskandinav ülkeleri yeşilin en güzel örneği. İşte aynı şekilde Singapur’u kuran ve altmış yıldır yöneten anlayış da yeşile birçok yönden daha yakın, ama halk tamamen turuncu, yani dünya bir taraflarında değil, kendi totolarını kurtarma ve zengin olma peşindeler. Bu nedenle bu kadar çok yasak var, halkı belli bir seviyenin üzerine çıkarma telaşı var.

Söylediklerim lafta kalmasın, birkaç örnek paylaşayım. Türkiye’de geri dönüşümün ne kadar boktan ele alındığını biliyorum. Geri dönüşüm kutusuna attığımız çoğu şey çöpe gidiyor. Ben çoğu zaman özellikle cam ve teneke kutu gibi geri dönüşüme en uygun materyalleri çöpe ayrı atıyordum ki geri dönüşüm işçileri toplayıp para kazansın diye.

Şimdi bu Türkiye’de beklenebilir bir durum. Ama öğrendim ki Singapur’da her apartmanda geri dönüşüm kutusu olmasına rağmen çoğu zaman kimse alt kata götürmeye uğraşmıyor. Alt kata indirme çabası gösterenlerin çoğu bilinçsiz, kirli atıkları ayırmadıkları için bazen tüm kutu kontamine oluyor. Bunu gören işçi her şeyi direk çöpe atıyor. Hiç uğraşmadan tüm geri dönüşüm kutusunu çöpe boşaltan işçileri de gördüklerini söyleyenler var. Son olarak da, çöplerin hepsi yakılıyor! Çöp dağından daha da büyük bir problem bu ve aslında şu dünyalıların aklı olsa bunu tamamen engellemeleri lazım. 3. dünya ülkesinde olsa dersin ki zaten her konuda bilinçsizler. Böyle bir ülkede olması çok para kazanmanın bilgelik getirmediği gösteriyor adeta. Hatta bir kompost merkezleri bile yok, ki Türkiye olarak bu konuda daha öndeyiz gerçekten. Az da olsa çabalayanlar var.

Tayland ve Endonezya’dan gelen birçok öğrencim var. Onlardan Singapurla kendi ülkelerini karşılaştırmalarını istediğimde cevap hep aynı: “Singapore is sooo cleaaan.” (Singapur çoook temiiiiz. bu vurguyla 😀 ) Bu iki ülke dünyanın çöplüğü konumunda, en fazla çöp üreten ülkelerin başındalar. Çöp kutusu kavramları da pek yok, öyle sokağa atıyorlar gitsin. Hem ayrıca çöp kutusuna atsalar bile nehirlerden okyanusa ulaşıyor, sonra okyanustan karaya vuruyor, sonra senin benim çöpüm diye kavga ediyorlar. Böyle ülkelerden sonra Singapur caddeleri aşırı temiz geliyor bebelere.

Aslında biraz daha yakından bakınca hiç de öyle değil. Bir kere kimse bakmıyorsa yere çöp atmak kabul edilebilir burada. Nasıl olsa sabah uncle temizliyor. Hem ona da istihdam dimi! Kafa bu şekilde. Ama asıl çöpsüzlük tabii sokağı kirletmemek değil. Normal bir Singapurlunun gün içinde çıkardığı atığa inanamazsınız! Üç öğün dışarıda yiyip içtikleri için sadece plastik yemek kapları bile acayip bir çöp yığını. Fakat bunun için kimse rahatsızlık duymuyor. Bir kaç sıfır atık girişimi var, ama yeni yeni. Umarım hem buraya hem Asya’ya örnek olurlar.

Ne dolmuşum dostlar, ama son bir şey dil ile ilgili söyleyeyim. En çok iletişimim Çin kökenli Singapurlular olduğu için Hint ve Malayları tenzih ediyorum. Tepkisizlik beni öldürüyor! Çoğu şeye tepki sadece okey demek. Teşekkür ediyorum, okey. Öküz! demek geliyor içimden, desem de okey diyorum zanneder gerçi, diyebilirim düşününce 🙂 . Bir şey istiyorum ya da soruyorum, cevap yok ya da cevap okey. Okey’i her şey için kullanıyorlar ve ne demek istediklerini anlamak çok zor. Büyük ihtimalle Çince’de benzeyen bir kelime var ve tonlamayla meramlarını anlatıyorlar ama ben henüz çözemedim. Aynı şey başka birkaç kelime için de geçerli. Bir de bazen konuşma bitti mi yoksa daha bir şey söyleyecek mi anlayamıyorum. Duruyor yanımda mesela, gitmiyor da, ama konuşmuyor da. İngilizce’de awkward silence denen şeyi burada bin kez yaşadım herhalde. Sınıfta her gün yaşıyorum ve hâlâ alışmış değilim.

3. Alışma Süreci: Bu kadar şikayet ettiğime bakmayın. Burada beni anlayan yalnızca Koray var, ikimiz de aynı süreçten geçtiğimizden benzer sorunları yaşıyoruz. İçimi döküyorum yani, aslında alıştım bunların çoğuna.

Her gün öğlen yemeği yediğim bir arkadaş grubum var, bir İngiliz, bir Amerikalı, bir Singapurlu (ve Temel gibi oldu, gerçi bazen kırdığım potlarla Temel’i aratmıyorum) ve ben. Onlara Singapurluların bazı hareketlerinin ve mentalitelerinin ne kadar garip olduğunu anlatmaya çalışıyorum ama anlayamıyorlar tam. İngiliz 3, Amerikalı 5 yıldır burada olduğu için, ve Güneydoğu Asya’yı benden daha iyi bildikleri için bu kültür şokunu çoktan geçmişler ve muhtemelen ilk aylardaki şaşkınlıklarını şimdi hatırlamıyorlar bile. Benim ise farklılıklar gözüme çarpıyor, ama her gün daha da alışıyor ve benimsiyorum.

4. Çift kültürlülüğe adapte olma: Herhalde bunun için daha bir yılımız falan var. Bizim için Türkiyeli olmak ve gördüğümüz her şeyi Türkiye ile karşılaştırma faslı öncelikli hâlâ. Benim makan kaki’lerim (Malayca yemek arkadaşı, Singapurluların genelde böyle yemek kankası oluyor) büyük ihtimalle bu süreci aştıklarından benimle empati kuramıyorlar.

5. Ülkeye dönüş şoku: Uzun bir süre uzak kaldığın ülkenin taşını toprağını özlüyorsun, yeri öperim diyorsun, oranın yer çekimi bile farklı be, şimdi bi baklava olsa da yesek diyorsun. Ama dönünce her şeyin aslında ne kadar boktan olduğunu hatırlıyorsun. Bundan sonra kendini ne gerçekten oralı, ne de buralı olarak ifade edebiliyorsun.

Şimdi böyle anlatınca farklı bir ülkeye taşınmak korkutucu gibi gözüktü, ama iyi ki bu adımı atmışız diyorum. Bu tecrübe öyle kitaplarda okunup filmlerde izlenince anlatılabilecek bir tecrübe değil. İnsan kendini komfor alanından çıkarınca gelişmeye yeniden başlıyor. Yolun ne kadar başında olduğunu, bilgeliğe doğru yol almak için kaç fırın ekmek yemesi gerektiğini anlıyor. Eğer aklınızda başka bir ülkede kısa bir süre de olsa yaşamak, çalışmak varsa hemen bugün kolları sıvayın. Lafta bırakmayın, araştırın, bunu denemiş ve adım adım anlatan insanlar bir google araması kadar yakınınızda.

Çalışma hayatımın çoğu şikayet eden insanları dinlemekle geçti. Şikayet etmeyle ilgili problem şu: Şikayet eden kişi duygusal bir boşalma sağlıyor, bu etkiyle harekete geçmeyi erteliyor. Böylece birbirimizi duygusal boşalma için kullanıyor, muhabbet bile etmiyoruz çoğu zaman, sadece şikayet. Benim görüşüm şikayet etmek yerine ya durumu kabullenmek, ya çözmeye çalışmak, çözülemiyorsa da çıkış yolu aramak. Çıkış yolu yoksa tüm hayatını şikayet ederek geçiremezsin. Bakış açını değiştireceksin, başka çaren yok.

Aslında her şey o kadar göreceli ki. Ben şimdi size oturup Singapur’la ilgili izlenimlerimi anlattım. Üç ay önceki yazımda her şey güllük gülistanlıktı. Üç ay sonraki yazım kimbilir nasıl olacak. Singapur değişti mi, hayır. Sürekli değişen ve yeni bakış açıları kazanan benim. O yüzden yazdıklarımı, ya da çoğu seyahat yazısını okuyup da ilgili ülkeler için bir yargıda bulunmayın. 😉

Singapur: İlk İzlenimler

Bir süredir yapmayı düşündüğümüz şeyi, yurtdışında yaşamayı, Koray’ın buradan bir iş teklifi alması sayesinde gerçekleştirdik. Kader bizi evden çok uzaklara, Singapur’a taşıdı. Aklımızda birçok ülke vardı ama itiraf etmeliyim ki Singapur bunların içinde değildi! İş teklifini aldığımızda, ben kendi adıma Singapur’un Güney Asya’da mı yoksa Güney Amerika’da mı olduğunu bile bilmiyordum. Ama araştırdıkça çok sevdim ve ısındım.

d3b61667f6425c04a1f9a7f1944e6d58
Asya kıtasının en batı ucundan, en güneyine…

Singapur, ekvatora 1 derece kuzeyde, Malezya’nın güneyinde küçük bir ada . Büyüklüğü ve nüfusu itibariyle Ankara gibi düşünebilirsiniz. Tek şehirden oluşan, kuralları ve cezalarıyla insanı şaşırtan küçük bir ülke.

Koray bir süredir burada, ama ben geleli henüz bir hafta oldu. İlk defa bir ülkede gezgin gibi geçici olmadığımdan, en az birkaç yıl burada olmayı planladığımızdan, yavaş yavaş, sindire sindire geziyorum her yeri. Önce oturduğumuz semti tanımaya çalışıyorum. İnsanları, doğayı anlamaya çalışıyorum. Japonya’ya giderken hazırlıklıydım, yıllardır Japon kültürünü okuyor, Japonca öğrenmeye çalışıyordum. Fakat Singapur öyle değil. Ne kadar okusam da Singapur beni gerçekten her gün şaşırtmaya devam ediyor. Bu bir hafta içinde etrafı gezmekten çok yerleşmeye çalışsam da, ilk günlerimin de bir notunu düşmek istedim.

İnsandan Önce Doğa

IMG_5380

Havaalanından eve giden yolda, ilk dikkatimi çeken şey doğanın hakimiyeti oldu. Hani Türkiye’de yapılan her bina, her yol, köprü bize doğa katliamı olarak geri dönüyor ya, burada insan öyle olduğunu hissetmiyor. Onca gökdelenin, kilometrelerce yolun içinde yine de doğanın hâlâ hakim olduğunu hissediyor insan. Balkonundan bitki fışkırmayan bina yok neredeyse. Tüm peyzaj yerel doğa ile uyum içinde. Hatta evden metroya yürürken geçtiğim yolda kaldırım kenarında şöyle bir işaret var:

jurong

Bu bitkileri, kuşlar ve kelebekler göl ile doğa parkı arasında rahatça geçiş yapabilsinler diye ekmişler. Yani betonu dikmişler, ormanı bir bakıma yarmışlar ama, çiçeği böceği de düşünmüşler.

Aynı şekilde bizim Ankara’da apaçi dansının anavatanı olarak bildiğimiz, yeni başkanın yıktırmaya başladığı üst geçitler de burada çiçeklerle bezeli. İstisnasız her üst geçitte çiçek ekilmiş. Hatta gidip baktım gerçek mi diye, o derece sürreal görünüyor bana şu an.

İlgili resim
Ankara’da üst geçit.
üstgeçit
Singapur’da üst geçit.

Üst geçitte yazan da ayrı bir ilginçlik. İklimden dolayı ya aşırı yağmurlu, ya da aşırı güneşli oluyor Singapur. Bu nedenle hükümet de tüm yaya yollarının/kaldırımların üzerine tente yapmayı hedeflemiş. Büyük bir çoğunluğu da bitmiş. Bu nedenle yolda yürürken başıma güneş mi geçecek, yağmur donuma kadar ıslatacak mı derdi yok.

İnsan İçin Hükümet- Peki İnsanlar Kıymetini Biliyor Mu?

Ülke kuruluşundan (daha doğrusu Malezya’dan kopuşundan) beri tek bir parti ezici çoğunlukla hep üstün gelmiş. Daha tabii politikayı anlamama çok var, Türkiye’den sonra bu işlerle ilgilenmek bile içimden gelmiyor gerçi, ama günlük hayatta gördüğüm şey hükümetin insanlar için gerçekten iyi çalıştığı. Toplu taşımanın çok iyi olması zaten harika bir şey. İnsan daha önce sahip olmadığı şeyi burada bulunca gerçekten daha da bir anlıyor kıymetini. Oturduğumuz yer konum itibariyle şehrin biraz dışında, suburb gibi kalıyor, gelir düzeyi de epey iyi, ama çoğu kişinin arabası yok. Düşününce hatta İncek şehir merkezine çok daha yakındı, ama ulaşım konusunda çektiklerimi bilen biliyor. 🙂 Şimdi ise yine şehir gürültüsünden uzak, hatta göl kenarındayız. Ama dakikada bir otobüsümüz, beş dakika uzaklıkta metro istasyonumuz var. Herhalde Ankara’dan gelmesek bu öyle kıymetli gelmezdi bize.

IMG_6606
yine de geldiğimiz yer belli 🙂

Hükümet trafikte olabilecek araba sayısına sınırlama koymuş, öyle kafanıza göre araba alamıyorsunuz. Sıraya falan girmeniz lazım. Hatta Şubat 2018 itibariyle yeni araca izin verilmeyecekmiş. Yine Ankara’yla karşılaştırmam gerekirse, Ankara’nın 5.2m nüfusuna karşılık yaklaşık 2m motorlu taşıt bulunurken, Singapur’un 6m nüfusuna karşılık yaklaşık 1m motorlu taşıt bulunuyor. Buradaki expatlar genelde bu durumdan rahatsızmış, benim ise canıma minnet. Trafik daha iyi, toplu taşıma mis gibi (metroda tabii metrobüsvari durumlar yaşanıyor işe gidiş-çıkış saatlerinde, o zaman mis gibi kokmuyor ama kısmet), bir de bisiklet var. Şehrin neredeyse her yerinde bisiklet kiralama imkanı var. Her yer bisiklet parkı dolu, ama kuraltanımaz vatandaşlar sağolsun neredeyse her köşe başında park etmiş bisiklet bulunuyor. Üzerindeki QR kodunu telefondan okutup kilidini açabiliyorsunuz bisikletin. Sonra telefondaki hesaba yüklediğiniz parayla kullanıp, istediğiniz yerde bırakabiliyorsunuz.

Bunlar da yetmiyormuş gibi her yerde “Yürüyorum çünkü yürümek çok sağlıklı” gibi tabelalar var. Devletin hazırladığı bir sağlık app‘i var, yürüdükçe ve sağlıklı alışveriş yaptıkça puan/indirim kazanıp harcayabiliyorsun (alışveriş ve bedava/indirim/çekiliş nerede, bizim Singapurlular orada). Ben her şeyi düşündüm, sen sadece düzgün yaşa diyorlar resmen.

Tabii bunun yanında deli yasaklar da var, sakız çiğnemek, metroda yiyip içmek, yerlere çöp atmak, çoğu açık kapalı mekanda sigara içmek, sifonu çekmemek, olur olmaz yerde karşıya geçmek yasak. Ama bununla beraber, yerel halkın yere çöp attığını da, kırmızı ışıkta yola atladığını da gördüm ben, bu konuda da Japonlardan çok farklılar (Tokyo’da 90 saniyelik ışıkta etrafta 1 tane bile araba olmamasına rağmen yüzlerce kişiyle beklemiştik, burada direk atlıyorlar araba gelmiyorsa). Ama olay polise giderse cezaları yüksek hepsinin, kimi para, kimi hapis cezası.

Çokdillilik- Çokkültürlülük

Bu küçücük ada ülkesinin 4 tane resmi dili var: İngilizce, Mandarin, Malayca ve Tamil. Nüfusun çoğunluğunu ise Mandarin konuşanlar oluşturuyor, ve hatta suratımdan Asyalı olmadığım belli olmasına rağmen benimle de ilk olarak Mandarin konuşan çok oldu. Anladığım kadarıyla okullar Mandarin-İngilizce ortak öğrettiği için burada yaşayanların çoğu iki dili de konuşabiliyor. Hindistan, Pakistan, Malezya ve Asya dışından gelenlerin sayısı Çinlilere göre çok daha az, ama herkes az çok İngilizce konuşabildiği için işaretler ve etiketler ya hem 4 dilde birden, ya da sadece İngilizce oluyor.

singlish ile ilgili görsel sonucu

Buraya gelmeden önce tam olarak İngilizce konuşulmadığını okumuştum, Singlish denen bir versiyon konuşuluyor burada. Bazen gerçekten de hiç anlamıyorum ne dediklerini. Sanırım çalışmaya başlayınca ve daha çok yerliyle iletişime geçtikçe daha iyi anlayabileceğim. Şimdi düşününce, benimle Çince konuştular diyorum ya, aslında onlar benimle İngilizce konuşmuş ve ben hiçbir kelimesini anlamadığım için Çince zannetmiş olabilirim! Bir de zaten çok kısık sesle konuştukları için bazen gerçekten hiç anlayamıyorum.

Japonlarla bir fark da bu konuşma ve günlük ifadeler konusunda fark ettim. Japonlarda teşekkür ederim, özür dilerim, merhaba gibi ifadeler resmen her an her yerde kullanılıyor. Alışveriş yaparken mesela, ilk girişte hoş geldin, arada elli defa teşekkür, para üstünü sayma şovu ve yine bir teşekkür ve bele kadar eğilme ile uğurlanıyorsunuz Japonya’da. Çoğu ülkede de en azından alışveriş bitince teşekkür faslı oluyor. Burada hiç. Sadece kaç para tuttuğunu söylüyor o kadar (Tabii ben yine kısık sesi duymamış olabilirim, o kadar kredi vereyim adamlara). Dün Japon menşeiili bi milyoncu Daiso’ya gidince daha bi fark ettim bunu (Bu arada global markaların dışında çoğunlukla Avustralya, Japon, Hint ve Malezya markaları var burada). Girince direk Japonya’da gibi oldum, para sayma şovunu ve eğilmeyi görünce de buradakileri özel olarak eğitmişler anladım. 🙂

Alışveriş-Minimalizm

singapore malls ile ilgili görsel sonucu
Alışverişinizi bot yolculuğuyla mı alırsınız yoksa kayak pistiyle mi? Çünkü, neden olmasın?  kaynak

Singapur’un alışveriş merkezi konusunda Ankara’dan aşağı kalır yok. “Everywhere AVM” gerçekten de. Neredeyse her büyük metro istasyonu bir ya da birkaç AVM’ye bağlanıyor. Özellikle hava çok sıcak ya da deli gibi yağmurlu olduğunda (yani her gün) insanlar akın akın dolduruyor buraları. Neyse ki her şey çok pahalı da bizim için pek heveslendirici bir yanı yok. Zaten buradaki evimizi eşyayla doldurmamaya kararlıyız. Burada tam istediğimiz anlamda minimalist bir yaşam sürmeye daha da yaklaştık bu sayede. Zaten sadece bir bavulla gelebiliyorsun, eğer biriktirmeye başlamazsak ekstra bir azaltma yapmamıza gerek yok.

Bir kere ülkede kış mevsimi olmadığı için, buraya gelirken giydiğimiz montlar ve botlar hariç kışlık kıyafetimiz yok. Yazlık kıyafetleri hem yıkaması hem muhafaza etmesi daha kolay. Mutfakta ise, bir tencere, iki tava, dörder tabak/çatal bıçak/bardak/kupa, kepçe vs gereçler,  tost makinesi, blender ve kettle dışında bir şey yok. Bir de canım düdüklü tencerem var, bavul ağırlığından beş kilo götürse de neredeyse her gün kullandığım için getirdim.

Şehrin her yerinde harika kütüphaneler var, henüz keşfedemesem de, elimdeki kitapları bitirdikten sonra İngilizce kitap ihtiyacını buralardan karşılarım diye düşünüyorum. Türkçe kitaplar içinse artık yeni alım yapmayıp elimdekileri bitirince temelli e-kitaba geçiş yapmayı düşünüyorum artık. Oradan oraya kilolarca ağırlığı taşımanın gerçekten anlamı yok. Tabii defterlerim ve kalemlerim için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Onlar ben oldukça benimle sürünmeye devam edecekler büyük ihtimalle.

Şimdilik benden bu kadar. Çalışmaya başlayınca bu ilk izlenimler epey bir değişecek gibi hissediyorum, göreceğiz bakalım. Takipte kalınız. 🙂