İsveç Ölüm Temizliği ve İsveç’te Minimalizm [Video]

Herkese merhaba!
Bu videoda, “The Gentle Art of Swedish Death Cleaning” adlı kitabı inceledim. İsveç seyahatimizden ve İsveç’teki minimalizm anlayışından da bahsettim biraz.

İsveç ölüm temizliği ile ilgili daha önce de yazmıştım, buradan okuyabilirsiniz.

Ayrıca yine bir İsveç konsepti olan Lagom’dan da bu yazıda bahsettim.

Minimalist Günlük’ü instagram’da takip etmek isterseniz de böyle alalım: https://www.instagram.com/minimalistgunluk/

Sevgiler,
Pelin

Singapur İzlenimleri- 2 Ayın Ardından

Buraya yerleşeli iki ay geçtiğine inanamıyorum gerçekten. Hem daha öğreneceğim çok şey olduğunu hissediyorum, hem de yıllardır buralarda yaşadığımı.

chuttersnap-248910-unsplash
Marina Bay

Aşağıdaki konuşmada “The Blue Zones of Happiness” kitabının yazarı Dan Buettner, Singapur’un dünyanın en mutlu ülkesi olduğunu söylüyor. Diğer ülkeleri bilemiyorum ama Türkiye’den mutlu bir ülke olduğu kesin. Bir kere bunu insanların yüzünde görebiliyorsunuz. Sokakta yürürken- telefon zombileri hariç- gülümseyen birçok insan görüyorum. Gülümseyen insanları gördükçe somurtmam imkansızlaşıyor. Buna benzer bir durumu Türkiye’de yalnızca ODTÜ’de yaşadım. Yıllar önce arka arkaya gülümseyen insanlar görünce bununla ilgili küçük bir öykü yazmıştım hatta, epey nadir bir durumdu.

 

Konuşmacı bu mutluluğun sebebini çalışmakta görüyor. İnsanlar emekli olmadan önce uzun yıllar-ve gün içinde uzun saatler- çalışıyor, kendilerini öncelikle yaptığı işle tanımlıyorlar. Yani bir bakıma çoğu kişinin ikigai’si yaptığı iş diyebiliriz. Aynı zamanda kişi başına düşen gelirin en yüksek olduğu ülkelerden biri olması da bu mutluluğun sebeplerinden biri. Aslında mutluluğun sebebi çok para kazanmak değil; güven hissi. Geleceğe güven, sokaklara güven, insanlara güven. Benim gerçekten unutmaya başladığım bir şeydi. Çocukken her şeye güvenim vardı ama özellikle son on senedir bunu ciddi anlamda kaybetmiştim. Güven duygusu Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde açlık ve fiziksel ihtiyaçlardan sonra geliyor, düşünsenize. Güvenlik duygusu olmadığında sürekli anksiyete içinde yaşıyoruz. Bu anksiyeteyi yavaş yavaş bırakmayı öğreniyorum.

lily-lvnatikk-600664-unsplash
gözlemlediğim kadarıyla, Singapurlular hem çok sıkı çalışıyor hem de dinlenmeyi iyi biliyorlar.

Konuşmada ilgimi çeken başka bir konu da göçmenlerle, özellikle de çatışma bölgelerinden mutlu bölgelere göç edenlerle yapılan çalışmalar oldu. Bu göçmenlerin mutluluk düzeyi oldukça artmış. Mutlu yerlerde yaşamak mutluluğunuzu arttırır diyor Buettner. O zaman Ankara’ya taşınanların günden güne mutsuzlaşmaları da çok olağan görünüyor.

lily-lvnatikk-271825-unsplash
Chinatown

Alışveriş ve yemek kültürü benim hiç görmediğim kadar çeşitli. Hangi mutfağı seviyorsanız sevin, aç kalmanız imkansız.  Hele Asya mutfağını seviyorsanız değmeyin keyfinize, ama Batı mutfağı da oldukça popüler. Benim şimdiye kadar en sevdiğim yemekler, Thai mutfağında green curry ve mango salad, Hint mutfağında ise bizim gözlemeye benzeyen prata oldu. Endonezya mutfağının şiş kebabı diyebileceğimiz satay da oldukça meşhur ve bizim damak tadımıza uygun (eğer helal konusunda endişeleriniz varsa, Malay, Endonezya ve çoğu Hint restoranı helal oluyor).

IMG_6778
kuzu satay

Fiyatlara gelince, eğer lüks restoranlara giderseniz 20 dolara  sadece çorbaya talim edebilirsiniz, ama “hawker center” denen, bizim alışveriş merkezlerinin üst katlarına benzeyen ama tüm bina lokanta olan food court’lara giderseniz 20 dolarla 4 kişi doyma ihtimaliniz de var.

Çay kahve kültürü de oldukça gelişmiş ve food courtlarda 1 dolara gayet kaliteli kahve içebileceğiniz gibi, Starbucks gibi büyük kahvecilerde 10 dolar da bayılabilirsiniz.

İmkanım oldukça değişik yerlerde çay ve kahve denemeye çalışıyorum. Aşağıda fotoğrafını çektiklerim var, çekmediklerimden ise Hint lokantasında 1.5 dolara ice tea ve Thai lokantasında 2.90’a Thai ice coffee de favorilerim. Aslında çay ve kahvede oldukça seçiciyimdir, ama henüz tadını sevmediğim olmadı. Söz konusu damak tadı olduğunda en ucuz lokantadan en pahalı restorana çok iyi iş çıkarıyor Singapurlular.

IMG_6652-COLLAGE

Eğer yerel lokantalara giderseniz çalışanların çok kısıtlı bir İngilizceleri olmaları, ya da, daha önceki yazımda bahsettiğim gibi, İngilizce konuşmaları ama sizi anlamamaları olası. Kahve konusunda da önceden hazırlıklı olmalısınız. Bunları bilseniz yeter:

  • kopi o = sıcak, şekerli, sütsüz kahve
  • kopi = sıcak, şekerli, sütlü kahve (süt reçeli aslında, yani condensed milk)
  • kopi o kosong = sıcak, şekersiz, sütsüz kahve
  • önüne ice koyunca da buzlu oluyor, genelde fiyat 50 cent kadar artıyor.

Ankara’dayken elimden geldiğince evden yemek götirmeye çalışıyordum ama burada deneyecek bu kadar çeşit olunca, hepsi de birbirinden lezzetli olunca açıkçası içimden gelmiyor evden yemek götürmek. Singapur’un genelinde mutfaklar çok küçük, çünkü adım başı bahsettiğim hawker center’lardan var. Yemek pişirmek ilginç ve lüks algılanıyor. Çoğu kişi üç öğünü de dışarıda yiyor, bazı apartman bloklarında yemek pişirmek bile yasakmış.

Ulaşım çoğunlukla MRT (Mass Rapid Transit) denen metro ağıyla sağlanıyor. Minnacık ülkenin her yeri demir ağlarla örülmüş, MRT ile gidemeyeceğiniz yer yok gibi, ama otobüs de sıkça kullanılıyor (Bilet 77 centle 2 dolar arasında değişiyor). Lüks arabalarıyla hava atan vatandaşlarımızı da yabana atmamak lazım tabii.

annie-spratt-173413-unsplash
Sentosa Adası

Ben her gün 7:30’ta evden çıkıyorum, metroyla işe gidişim tam bir saat sürüyor. Önceki yazımda anlatmıştım, şehrin batısında, göl kenarında güzeller güzeli bir muhitte yaşıyoruz. O nedenle bir saat yol gitmek koymuyor da, günde dört saat derse girip, saat 2’den 6’ya ofiste oturmak zorunluluğu biraz sinirimi bozuyor. Singapurlular çalışmayı seviyor demiştim ya, seviyorlar, ve de biraz yavaşlar ya da belki yavaştan alıyorlar bilmiyorum. Çoğunlukla benim işim 3-4 arası bitiyor ve arada kalan 3 saatte kendimi oyalıyorum. Belki de Bilkent ve ODTÜ’de çok hızlı çalışmak zorunda olmak beni normalden hızlı yapmış olabilir. Ama genel olarak da Singapurlular yavaş kanlı (Japonlar hiç böyle değildi). Metro karşıdan geliyor, işe yetişeceksin, azcık hızlı yürü dimi. Yok. Bi sonrakine kalıyorsun önüne böyle tipler geldiğinde. Böyle tipler dediğim bir-iki kişi değil. Önünde üç yüz insan var mesela, ve senin normal yürüme hızından çok daha yavaş yürüyorlar. Resmen yavaşlamak, çarpmamak için efor sarfediyorum. Sanırım buna da alışacağım ve normal gelecek ama zamanla. Hem belki daha iyidir.

İki ayın ardından hissettiklerim böyle :). Tahmin edebileceğiniz gibi yemek dışındaki fotoğrafları ben çekmedim, telif hakkı olmayan unsplash.com‘dan.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir:

Özgür Dönüşüm ve İkinci El-Singapur

Singapur: İlk İzlenimler

 

 

I live in a neighbourhood where…

IMG_6726

you can take a meditative walk which makes you feel you’re in a forest,

IMG_6719

IMG_6645 (1)

where you get off the metro to a lovely lakeside garden with pagodas and monkeys and birds and all kinds of gorgeous plants with huge leaves,

IMG_6720.JPG

where it is so safe that bicycle theft is a red alarm,

IMG_6695.JPG

where just about every shade of green continues to amaze you.

This is Jurong, Singapore.

Photos: 1. Palm View Garden, Jurong West

2-3-4. Jurong Lake-Chinese Garden

5. Jurong Lake, near Lakeside

Tour Guide

Continue reading I live in a neighbourhood where…

Singapur: İlk İzlenimler

Bir süredir yapmayı düşündüğümüz şeyi, yurtdışında yaşamayı, Koray’ın buradan bir iş teklifi alması sayesinde gerçekleştirdik. Kader bizi evden çok uzaklara, Singapur’a taşıdı. Aklımızda birçok ülke vardı ama itiraf etmeliyim ki Singapur bunların içinde değildi! İş teklifini aldığımızda, ben kendi adıma Singapur’un Güney Asya’da mı yoksa Güney Amerika’da mı olduğunu bile bilmiyordum. Ama araştırdıkça çok sevdim ve ısındım.

d3b61667f6425c04a1f9a7f1944e6d58
Asya kıtasının en batı ucundan, en güneyine…

Singapur, ekvatora 1 derece kuzeyde, Malezya’nın güneyinde küçük bir ada . Büyüklüğü ve nüfusu itibariyle Ankara gibi düşünebilirsiniz. Tek şehirden oluşan, kuralları ve cezalarıyla insanı şaşırtan küçük bir ülke.

Koray bir süredir burada, ama ben geleli henüz bir hafta oldu. İlk defa bir ülkede gezgin gibi geçici olmadığımdan, en az birkaç yıl burada olmayı planladığımızdan, yavaş yavaş, sindire sindire geziyorum her yeri. Önce oturduğumuz semti tanımaya çalışıyorum. İnsanları, doğayı anlamaya çalışıyorum. Japonya’ya giderken hazırlıklıydım, yıllardır Japon kültürünü okuyor, Japonca öğrenmeye çalışıyordum. Fakat Singapur öyle değil. Ne kadar okusam da Singapur beni gerçekten her gün şaşırtmaya devam ediyor. Bu bir hafta içinde etrafı gezmekten çok yerleşmeye çalışsam da, ilk günlerimin de bir notunu düşmek istedim.

İnsandan Önce Doğa

IMG_5380

Havaalanından eve giden yolda, ilk dikkatimi çeken şey doğanın hakimiyeti oldu. Hani Türkiye’de yapılan her bina, her yol, köprü bize doğa katliamı olarak geri dönüyor ya, burada insan öyle olduğunu hissetmiyor. Onca gökdelenin, kilometrelerce yolun içinde yine de doğanın hâlâ hakim olduğunu hissediyor insan. Balkonundan bitki fışkırmayan bina yok neredeyse. Tüm peyzaj yerel doğa ile uyum içinde. Hatta evden metroya yürürken geçtiğim yolda kaldırım kenarında şöyle bir işaret var:

jurong

Bu bitkileri, kuşlar ve kelebekler göl ile doğa parkı arasında rahatça geçiş yapabilsinler diye ekmişler. Yani betonu dikmişler, ormanı bir bakıma yarmışlar ama, çiçeği böceği de düşünmüşler.

Aynı şekilde bizim Ankara’da apaçi dansının anavatanı olarak bildiğimiz, yeni başkanın yıktırmaya başladığı üst geçitler de burada çiçeklerle bezeli. İstisnasız her üst geçitte çiçek ekilmiş. Hatta gidip baktım gerçek mi diye, o derece sürreal görünüyor bana şu an.

İlgili resim
Ankara’da üst geçit.

üstgeçit
Singapur’da üst geçit.

Üst geçitte yazan da ayrı bir ilginçlik. İklimden dolayı ya aşırı yağmurlu, ya da aşırı güneşli oluyor Singapur. Bu nedenle hükümet de tüm yaya yollarının/kaldırımların üzerine tente yapmayı hedeflemiş. Büyük bir çoğunluğu da bitmiş. Bu nedenle yolda yürürken başıma güneş mi geçecek, yağmur donuma kadar ıslatacak mı derdi yok.

İnsan İçin Hükümet- Peki İnsanlar Kıymetini Biliyor Mu?

Ülke kuruluşundan (daha doğrusu Malezya’dan kopuşundan) beri tek bir parti ezici çoğunlukla hep üstün gelmiş. Daha tabii politikayı anlamama çok var, Türkiye’den sonra bu işlerle ilgilenmek bile içimden gelmiyor gerçi, ama günlük hayatta gördüğüm şey hükümetin insanlar için gerçekten iyi çalıştığı. Toplu taşımanın çok iyi olması zaten harika bir şey. İnsan daha önce sahip olmadığı şeyi burada bulunca gerçekten daha da bir anlıyor kıymetini. Oturduğumuz yer konum itibariyle şehrin biraz dışında, suburb gibi kalıyor, gelir düzeyi de epey iyi, ama çoğu kişinin arabası yok. Düşününce hatta İncek şehir merkezine çok daha yakındı, ama ulaşım konusunda çektiklerimi bilen biliyor. 🙂 Şimdi ise yine şehir gürültüsünden uzak, hatta göl kenarındayız. Ama dakikada bir otobüsümüz, beş dakika uzaklıkta metro istasyonumuz var. Herhalde Ankara’dan gelmesek bu öyle kıymetli gelmezdi bize.

IMG_6606
yine de geldiğimiz yer belli 🙂

Hükümet trafikte olabilecek araba sayısına sınırlama koymuş, öyle kafanıza göre araba alamıyorsunuz. Sıraya falan girmeniz lazım. Hatta Şubat 2018 itibariyle yeni araca izin verilmeyecekmiş. Yine Ankara’yla karşılaştırmam gerekirse, Ankara’nın 5.2m nüfusuna karşılık yaklaşık 2m motorlu taşıt bulunurken, Singapur’un 6m nüfusuna karşılık yaklaşık 1m motorlu taşıt bulunuyor. Buradaki expatlar genelde bu durumdan rahatsızmış, benim ise canıma minnet. Trafik daha iyi, toplu taşıma mis gibi (metroda tabii metrobüsvari durumlar yaşanıyor işe gidiş-çıkış saatlerinde, o zaman mis gibi kokmuyor ama kısmet), bir de bisiklet var. Şehrin neredeyse her yerinde bisiklet kiralama imkanı var. Her yer bisiklet parkı dolu, ama kuraltanımaz vatandaşlar sağolsun neredeyse her köşe başında park etmiş bisiklet bulunuyor. Üzerindeki QR kodunu telefondan okutup kilidini açabiliyorsunuz bisikletin. Sonra telefondaki hesaba yüklediğiniz parayla kullanıp, istediğiniz yerde bırakabiliyorsunuz.

Bunlar da yetmiyormuş gibi her yerde “Yürüyorum çünkü yürümek çok sağlıklı” gibi tabelalar var. Devletin hazırladığı bir sağlık app‘i var, yürüdükçe ve sağlıklı alışveriş yaptıkça puan/indirim kazanıp harcayabiliyorsun (alışveriş ve bedava/indirim/çekiliş nerede, bizim Singapurlular orada). Ben her şeyi düşündüm, sen sadece düzgün yaşa diyorlar resmen.

Tabii bunun yanında deli yasaklar da var, sakız çiğnemek, metroda yiyip içmek, yerlere çöp atmak, çoğu açık kapalı mekanda sigara içmek, sifonu çekmemek, olur olmaz yerde karşıya geçmek yasak. Ama bununla beraber, yerel halkın yere çöp attığını da, kırmızı ışıkta yola atladığını da gördüm ben, bu konuda da Japonlardan çok farklılar (Tokyo’da 90 saniyelik ışıkta etrafta 1 tane bile araba olmamasına rağmen yüzlerce kişiyle beklemiştik, burada direk atlıyorlar araba gelmiyorsa). Ama olay polise giderse cezaları yüksek hepsinin, kimi para, kimi hapis cezası.

Çokdillilik- Çokkültürlülük

Bu küçücük ada ülkesinin 4 tane resmi dili var: İngilizce, Mandarin, Malayca ve Tamil. Nüfusun çoğunluğunu ise Mandarin konuşanlar oluşturuyor, ve hatta suratımdan Asyalı olmadığım belli olmasına rağmen benimle de ilk olarak Mandarin konuşan çok oldu. Anladığım kadarıyla okullar Mandarin-İngilizce ortak öğrettiği için burada yaşayanların çoğu iki dili de konuşabiliyor. Hindistan, Pakistan, Malezya ve Asya dışından gelenlerin sayısı Çinlilere göre çok daha az, ama herkes az çok İngilizce konuşabildiği için işaretler ve etiketler ya hem 4 dilde birden, ya da sadece İngilizce oluyor.

singlish ile ilgili görsel sonucu

Buraya gelmeden önce tam olarak İngilizce konuşulmadığını okumuştum, Singlish denen bir versiyon konuşuluyor burada. Bazen gerçekten de hiç anlamıyorum ne dediklerini. Sanırım çalışmaya başlayınca ve daha çok yerliyle iletişime geçtikçe daha iyi anlayabileceğim. Şimdi düşününce, benimle Çince konuştular diyorum ya, aslında onlar benimle İngilizce konuşmuş ve ben hiçbir kelimesini anlamadığım için Çince zannetmiş olabilirim! Bir de zaten çok kısık sesle konuştukları için bazen gerçekten hiç anlayamıyorum.

Japonlarla bir fark da bu konuşma ve günlük ifadeler konusunda fark ettim. Japonlarda teşekkür ederim, özür dilerim, merhaba gibi ifadeler resmen her an her yerde kullanılıyor. Alışveriş yaparken mesela, ilk girişte hoş geldin, arada elli defa teşekkür, para üstünü sayma şovu ve yine bir teşekkür ve bele kadar eğilme ile uğurlanıyorsunuz Japonya’da. Çoğu ülkede de en azından alışveriş bitince teşekkür faslı oluyor. Burada hiç. Sadece kaç para tuttuğunu söylüyor o kadar (Tabii ben yine kısık sesi duymamış olabilirim, o kadar kredi vereyim adamlara). Dün Japon menşeiili bi milyoncu Daiso’ya gidince daha bi fark ettim bunu (Bu arada global markaların dışında çoğunlukla Avustralya, Japon, Hint ve Malezya markaları var burada). Girince direk Japonya’da gibi oldum, para sayma şovunu ve eğilmeyi görünce de buradakileri özel olarak eğitmişler anladım. 🙂

Alışveriş-Minimalizm

singapore malls ile ilgili görsel sonucu
Alışverişinizi bot yolculuğuyla mı alırsınız yoksa kayak pistiyle mi? Çünkü, neden olmasın?  kaynak

Singapur’un alışveriş merkezi konusunda Ankara’dan aşağı kalır yok. “Everywhere AVM” gerçekten de. Neredeyse her büyük metro istasyonu bir ya da birkaç AVM’ye bağlanıyor. Özellikle hava çok sıcak ya da deli gibi yağmurlu olduğunda (yani her gün) insanlar akın akın dolduruyor buraları. Neyse ki her şey çok pahalı da bizim için pek heveslendirici bir yanı yok. Zaten buradaki evimizi eşyayla doldurmamaya kararlıyız. Burada tam istediğimiz anlamda minimalist bir yaşam sürmeye daha da yaklaştık bu sayede. Zaten sadece bir bavulla gelebiliyorsun, eğer biriktirmeye başlamazsak ekstra bir azaltma yapmamıza gerek yok.

Bir kere ülkede kış mevsimi olmadığı için, buraya gelirken giydiğimiz montlar ve botlar hariç kışlık kıyafetimiz yok. Yazlık kıyafetleri hem yıkaması hem muhafaza etmesi daha kolay. Mutfakta ise, bir tencere, iki tava, dörder tabak/çatal bıçak/bardak/kupa, kepçe vs gereçler,  tost makinesi, blender ve kettle dışında bir şey yok. Bir de canım düdüklü tencerem var, bavul ağırlığından beş kilo götürse de neredeyse her gün kullandığım için getirdim.

Şehrin her yerinde harika kütüphaneler var, henüz keşfedemesem de, elimdeki kitapları bitirdikten sonra İngilizce kitap ihtiyacını buralardan karşılarım diye düşünüyorum. Türkçe kitaplar içinse artık yeni alım yapmayıp elimdekileri bitirince temelli e-kitaba geçiş yapmayı düşünüyorum artık. Oradan oraya kilolarca ağırlığı taşımanın gerçekten anlamı yok. Tabii defterlerim ve kalemlerim için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Onlar ben oldukça benimle sürünmeye devam edecekler büyük ihtimalle.

Şimdilik benden bu kadar. Çalışmaya başlayınca bu ilk izlenimler epey bir değişecek gibi hissediyorum, göreceğiz bakalım. Takipte kalınız. 🙂

Gidilmeyen Yol-3: Arashiyama

Üzerinden beş ay geçtikten sonra bir Japonya yazısı daha. Sanırım bazı yazıların pişmesi gerekiyor kafamda, bazen yıllar bile gerektirebiliyor bu. Arashiyama için de kısmet bugünmüş.

Diğer Japonya yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Kyoto’nun Arashiyama adlı küçük kasabası planlama yaparken en çok gitmek istediğim yerlerden biriydi. Kyoto’nun biraz dışında kalsa da bambu ormanını görmeyi çok istiyordum.

Hayal ettiğim şöyle bir yerdi:

Arashiyama Bamboo Grove
insidekyoto.com

Tabii insan turistleri hayal etmiyor.

Otobüs bizi istasyonda bırakınca ilk olarak bisiklet kiraladık. Bu da planlarımızda vardı, ben her ne kadar kötü bisiklet kullansam da, Arashiyama’da bunu aşacağıma söz vermiştim kendime. Bisikletimi çaldırdığım 14 yaşından beri bir, iki defa, o da insansız sahalarda kullanmıştım ki birilerine zarar vermeyeyim. Bu sefer olduracağım dedim ama sanki dünyanın bütün turistleri Arashiyama’da toplanmıştı.

Onun ayağını ezdim, bu insan arabasına çarptım derken bambu ormanına ulaştık. Bu arada insan arabası diye bir şey var gerçekten de, ve Kyoto’da çok yaygın:

Image result for human cart in arashiyama
buffalotrip.com. Kaslı kaslı adamlara parayı basıyosun, seni taşıyorlar ormanın içinde.

Fushimi Inari yazımda şans eseri bambu ormanına çıktığımızı anlatmıştım. Orada, yalnızca ikimiz, kuşlar, yağmurda bile sönmeyen mumlar ve nereden geldiği belirsiz (belki de Japonların dediği kami’lerden olan) bir kedi varken tabii bambu ormanı epey büyüleyiciydi. Fakat Arashiyama’ya gittiğimizde inanması güç bir kalabalık vardı, bisikletle gezmek bir yana, yürüyerek bile o kalabalığın içinde keyfini çıkarmak imkansız gözüküyordu. Öyle ki size bu bambu ormanının internetten bulduğum fotoğraflarını koyuyorum, o kadar bunaltıcıydı ki çantamdan telefonu çıkarıp fotoğrafını bile çekmemiş, bisikleti zorla (gerçekten zorla, o denli kalabalıktı) geri döndürüp kaçmıştım.

Sonra bir an Arashiyama’ya geldiğime pişman oldum. Zaten bir bambu ormanı görmüştük, sadece bunun için yarım gün harcamış olduğumuza inanamadım. Daha sonra Koray, nehrin ve köprünün güzel olduğunu okuduğunu söyledi. Nasıl olsa bisikleti teslim etmemize daha var diyerek köprüye doğru sürdük bisikleti. Bu arada ben bisikletle beraber Koreli bir kızcağızın üzerine kapaklanıyordum neredeyse! Bir de bir adet geyşa ile efendisini gördük burada, ki sonradan öğrendik ne kadar nadir bir şeymiş sokakta geyşa görmek. Fotoğraf falan yok tabii, kadıncağızı ezmediğime dua edin.

Neyse, ölen yaralanan olmadan, sağ salim nehir kenarına geldik.

IMG_3142.JPG
Ben hayatımda böyle bir yeşil görmedim. Mükemmel fotoğrafçılığım sayesinde siz de göremiyorsunuz gerçi o yeşili.

Turistler bambu ormanında; bir metrobüsteymişçesine birbirini eze dursun, Arashiyama nehrinde bir Japon amcalar, bir nehirde botla gezen yerli turistler bir de biz vardık. Çarpacak kimse olmayınca gönlümce sürdüm bisikletimi tepelere. 🙂 Tüm Japonya seyahatinin en huzurlu iki anı vardı, biri Shosha Dağı, biri de burası. Shosha dağını da kısmetse bu sene bitmeden yazacağım.

Banklarda oturan amcalarla sadece vücut ve kahkaha diliyle sohbet ettikten sonra dedik bu derenin karşısını da gezelim.

IMG_3208.JPG

Karşısı ise ayrı bir güzeldi. Buradaysa bir Japon, bir de yabancı dışında kimse yoktu. Böylesine büyülü bir yerin beş yüz metre ilerisinde bambu ormanı göreceğim diye turistler birbirini eziyor, bizse burada neredeyse ruhani bir deneyim yaşıyorduk. Koray bisikletle daha da yükseklere çıkarken, ben de nehir kenarındaki kumsala oturdum. Şu gezinti botlarından geçenler bize el salladılar, Japonca bir şeyler söylediler. Ben de anlamış gibi el salladım. Bunun dışındaki tek ses kuş sesleri idi. Hani herkesin emekli olunca yerleşeceği bir kasaba hayali olur ya, bizim için o hayal Arashiyama oldu. Hatta burada esnaf olsam ne güzel olur diye geçirdim içimden. Bakkal olsam mesela burada. Her gün beş gibi dükkanı kapatıp nehir kenarına gelsem. Amcalarla muhabbet edip Arashiyama’yı mahvettiler diye turistleri tenkit etsek beraber.

Nehir kıyısından küçük bir görüntü. Sesini açınız efendim.

 

 

Burada bir maymun mabedi, maymun ormanı gibi bir yer de varmış ama bizim ilgimizi çekmedi pek. Giderseniz aklınızda bulunsun diye ekliyorum.

Bisiklet kiralama süremiz akşam beşte bitiyordu, o zamana kadar nehir kenarında akan suyun, kuşların, yeşilin tadını çıkardık. Sonra köprüden gerisin geri istasyona döndük. Meğer bisiklet kiraladığımız için bir ayak onseni hediyemiz varmış. Onsen (Japon hamamı) deneyimimi daha önceki yazımda anlatmıştım. Arashiyama’ya gelmemizin bir sebebi de buradaki Fufu no Yu adlı onsenin meşhur olmasındandı. Yani akşam zaten onsene gidecektik ama hadi dedik bunu da deneyimleyelim. Ayak onseni şöyle bir şey:

IMG_3216
liseli aşıklar ayaklarını sıcak suda dinlendirirken romantizm yaşıyordu: gizli kamera çekimi. tabii bu caponların yaşı öyle belli değil ki, liseli de olabilirler bizden büyük de olabilirler. yirmi yaşından yetmişe atlıyorlar ortası yok.

İyiydi güzeldi ama sonrasında biz gerçekten güzel bir onsene gittiğimiz için biraz gereksiz oldu. Fakat tüm gün bisiklet sürünce ya da yürüyünce insana böyle bir ayak banyosu gerçekten iyi geliyor. Keşke her istasyonda olsaydı, parasını verir yapardım ayak banyomu. 🙂

Japonya’da gezdiğimiz her yer akşam saatleri de canlıydı, ama akşam beşten sonra Arashiyama’da hayat resmen durdu. Tüm turistler Kyoto’ya döndü, restoranlar, hediyelik eşyalık yerleri kapandı. Öğlen yemek yemeseymişiz aç kalacakmışız. Tatlıcı da kapanmadan birer dondurma ve krep aldık, sonra merakla beklediğimiz onsene yürüdük. Daha doğrusu benim merakla beklediğim diyeyim, Koray biraz çekiniyordu ama o da attı sonradan çekingenliğini.

IMG_3235
Fufu no Yu, yani Fufu’nun hamamı.

Onsenin bizim hamamlarla tek benzerliği sıcak su olması ikisinde de. Onsenin amacı yıkanmak değil, zaten havuzlara girmeden önce iyice yıkanman gerekiyor. Sonrasında anadan üryan dolaşıyorsun her yerde. Önceleri çok çekinirken sonra boş veriyorsun. Sohbet muhabbet konusunda da benziyor bizim hamamlara. Hatta burada bastonuyla dolaşan doksanlık bir nene benim Japonca anlamadığımı kesinlikle inkar ederek (elli defa Wakarimasen -anlamıyorum- dedim neneye) bana Japonca olarak onsende yapmam gereken her şeyi anlattı. Allahtan İngilizce bilen bir genç kız geldi yanıma da çevirdi. Bu kız da tüm Japonya’da iyi İngilizce konuştuğunu gördüğüm tek insandı (otel görevlileri dahil). Nene bana önce sıcağa girip yumuşamamı, sonra soğuk havuza girmemi, ardından saunada kendimi tuzlamamı ve saunadan çıkınca tekrar soğuk suya girmemi anlatıyormuş. Dediklerini bir bir yaptım. Sonrasında kızla muhabbet ettim, Türkiye’ye de gelmiş ve en sevdiği yerse Pamukkale olmuş. Gez gez yine kaplıca beğenmiş yani Türkiye’de. 🙂 Fakat insanların mayoyla girmesi çok garip gelmiş; Japonlar giysilerin bu doğal sularını kirlettiğini düşünüyor. O yüzden yine de en iyisi onsen dedi.

Bu arada abartmıyorum, herkes bana bakıyordu ne yaparsam yapayım. Bunun onlardan farklı oluşumdan mı, yoksa ancak çıkışta aynaya baktığımda fark ettiğim kıpkırmızı oluşumdan mı olduğunu anlayamadım pek. Sular 40 derece civarında olunca haliyle benim hassas cilt domates gibi kızarmıştı. Fakat Japonya’da uzun süre kalsam haftada en az bir kere onsene gitmeyi alışkanlık haline getirirdim. Cildim öyle güzel arınmıştı ki.

Bazen geri dönüp seyahat fotoğraflarıma baktığımda hep bir yorgunluk ifadesi görüyorum yüzümde. Tabii siz bunları yanında fotoğrafçıyla ve makyözle dolaşan travel blogger’larında görmüyorsunuz 🙂 Bu fotoğrafta ise onsende iyice dinlenmiş, arınmış olmanın verdiği huzur ve mutluluk görünüyor:

IMG_3241.JPG
Hakikaten arka sokaklarda falan kiralık bakkal bulabilir miyim bu Arashiyama’da?

Bir daha Japonya’ya gitme imkanım olursa, mesela Nara ya da Osaka şehirlerine bir daha gitmesem de olur, oralardan merağımı aldım. Tokyo zaten gez gez bitecek gibi değil; ama Kyoto’ya, ve kesinlikle Arashiyama’ya tekrar gitmek isterim. Siz de oralara gidecekseniz en az yarım gününüzü buraya ayırmalısınız. Biz sabahtan Kinkakuji ve Ryoanji tapınaklarını gezip 12’den sonra buraya gelmek için otobüse binmiştik, yolculuk bir saat kadar sürüyor. Benzer bir program izleyebilirsiniz siz de. Bu arada telefonun hesapladığına göre o gün 18 km. yürümüşüz. Ben yavaş bisiklet sürdüğümden belki benim bisikleti de yürümeye katmıştır ama yine de gün sonu yüzümde o yorgunluk yoksa onsen ne menem bir şey siz düşünün!

Ege’de Tatile Gelmişken…

Eğer Ege’ye tatile geliyorsanız ve tatil köyünüzden çıkmadan dönüyorsanız çok şey kaybediyorsunuz demektir. Ege’deki küçük sahil beldeleri son yıllarda daha da popüler oldu. Denizine kumuna zaten diyecek yok ama, Ege’nin bereketli toprakları da başka hiçbir yere benzemez. O nedenle buradan dönmeden mutlaka pazara ya da yerel marketlere uğrayıp -kazıklanmamaya dikkat ederek- alabileceğiniz birçok şey var.

Hatta ucuz ve kalitesiz magnetlerden almak yerine sevdiklerinize bunlardan birini götürseniz ne kadar güzel olur.

İşte tatilinizden dönüşte eve götürmeniz gereken 5 şey:

1. Zeytin- Zeytinyağı- Zeytinyağı Sabunu

Gurmeler için en kalitelisinden tutun da çok uygun fiyatlara kadar çeşit mevcut. Aydın ve Balıkesir taraflarında yerli üreticilere ulaşmak çok kolay. Aydın’da çalıştığım bir sene gerçek zeytinyağıyla tanıştıktan sonra marketlerde satılan şey artık bana sarı su gibi gelmeye başladı. Kesinlikle bir teneke kapmadan dönmeyin!

Zeytinyağı sabunu ayrı bir efsane. Saçtan bulaşık ve çamaşır yıkamaya her alanda kullanıyoruz kendisini. Duş jeline zaten yıllar önce veda ettik.

2. Damla Sakızı

Sakız adasından getirilen damla sakızının reçelini Çeşme-Şirince etrafında en rahat bulursunuz. Fakat Çeşme artık İstanbulluların istilasına uğradığından ederinden çok fazlaya satılıyor. Şirince’de köylülerin yaptığı sakız reçeli de Yunan markalarına bin basar ayrıca. 😊 Ayvalık civarında da mesela Mutluköy’de harika sakız reçeli yapıyorlar.

3. Badem

Datça bademinin ününü bilmeyen yoktur herhalde. Marketlerde bulduğumuz bademlerin %99,9’u maalesef Kanada bademi. Halbuki Datça bademi lezzetinin yanısıra tohum çeşitliliği için de kesinlikle tercih sebebi olmalı. Ayrıca Balıkesir yöresinde de yerli badem yetişiyor ve pazarlarda bulmak mümkün. Bugün Sarımsaklı pazarında Balıkesir bademi 60, Datça bademi de 80 liraydı.

4. Domates 🍅

Aydın’da yaşadığım sene daha önce yediğim domatesin de domates olmadığını anlamıştım. 😊 Sözde doğma büyüme İzmirliyim!

Öncelikle domatesi sadece mevsiminde tüketmenin önemini belirteyim, sonrasında da buralarda yetişen tarla domatesinin benzerinin olmadığını.. Şimdi buraya tatil yapmaya geldiniz gerçi ama otelde değil de evde kalıyorsanız, bir öğleden sonrasınızı ayırıp buranın salçalık domatesiyle (o yumru yumru olup kilosu 1 lira olanlardan) kavanoz yapsanız bütün sene tazeymiş gibi yersiniz, ne de güzel olur!

En olmadı o avucum gibi olan büyüklerden alın, zeytinyağıyla söğüş yapıp doya doya yiyin.

5. D vitamini 🌞

D vitaminini en fazla sentezleyebilmeniz için yıllarca bize söylenenleri bir kenara koyun. Çalışmalar gösteriyor ki sabah 11den önce, öğlen 3ten sonra güneşlendiğinizde D vitamini sentezleyemiyorsunuz. Bulunduğunuz yerin koordinatlarına göre güneşin dike yakın açılarla geldiği, en uygun güneşlenme saatlerini http://woto.com/gunes adresinden öğrenebilirsiniz.

Herkese mutlu ve huzurlu tatiller!

A few tips on packing/ Bavul yapma üzerine birkaç ipucu

1. If you’re packing a sun hat, put it upside down and fill inside and the outer edges with soft clothes like t-shirts and socks. This ensures the hat will stay in shape.


1. Eğer bavulunuza bir hasır şapka koyacaksanız ilk önce ters olarak koyup, içini ve dışını tişört ya da çorap gibi yumuşak kıyafetlerle doldurabilirsiniz. Böylece şapkanın şekli bozulmayacaktır. Bunu öğrenene kadar bu şapkayı uçakta/otobüste elimde poşetle taşırdım. 😄

2. Fold the clothes so that they can stand up on their own, using the Konmari method ( vid below). That way you can take the clothes you need without messing the organisation of the suitcase.

Also, pack your shoes separately to make the best of the space.

2. Giysileri yukarıda görüldüğü gibi, dik duracak şekilde Konmari metoduna göre katlayın. Böylece içinden bir giysi almanız gerektiğinde diğerleri bozulmayacak ve her şeyi bir anda görebilirsiniz. Konmari metodu ile giysi katlama için aşağıdaki videoya bakabilirsiniz.

Diğer bir ipucu da ayakkabılar üzerine. Ayakkabılarınızı tek tek poşetleyin ki yer kaplamasın.

3. Last but not the least, don’t over pack. Only bring what you need. For me, for one month of visiting family and then going to the seaside, I packed 6 t-shirts, one pair of baggy trousers, one pair of jeans, swimsuits, one summer hat, a very light towel, one pair of sandals and one pair of sneakers. Besides clothes, toiletries and basic skin care products. For makeup, just a 10 ml bottle of foundation and an eyeliner. I guess this suitcase will weigh below 10 kilos it’ll be more than enough.

I hope this post helps you to pack lighter and in a more organised way. 🙂

The other half of the suitcase/ bavulun diğer yarısı

3. En önemlisi de, yalnızca ihtiyacınız kadar olanını alın bavulunuza. Bu herkese göre değişir, ben bir ay kadar ailemin yanına gidip sonra da deniz kenarına gideceğim. Bunun için altı tişört, bir şalvar pantolon ve bir kot pantalon, bir çift parmak arası terlik ve bir çift spor ayakkabı, banyo ve cilt bakımı malzemeleri aldım.  Mayoların yanında kurulanmak için bir peştemalim var ki hem hafif, hem de suyu kalın bir havludan daha fazla emiyor ve anında kuruyor.

Makyaj malzemesi olarak 10 ml lik bir fondöten ve bir göz kalemi yetti. Bana yetecek hatta artacak bu bavul tahminimce 10 kilodan az oldu.

Umarım bu yazı daha hafif ve düzenli bir bavul düzenlemenize yardımcı olmuştur. 🙂

Zamanın Ruhu ve Romantik Mitler

nick-abrams-195770
Photo by Nick Abrams on Unsplash

Sapiens yazarı Yuval Noah Harari, modern zamanların ruhundan bahsederken şöyle diyor:

Romantiklik, bize kendi potansiyelimizi en üst seviyede gerçekleştirebilmek için olabildiğince fazla deneyimimiz olması gerektiğini söyler. Buna göre kendimizi geniş bir yelpazedeki tüm deneyimlere açarak değişik biçimlerde ilişkiler yaşamalı, farklı mutfaklar denemeli, farklı müzik tarzlarını takdir etmeyi öğrenmeliyiz.

Bunu yapmanın en iyi yollarından biri günlük rutinimizi bozmak, alışık olduğumuz ortamın dışına ve uzak yerlere seyahate çıkmak. Böylece, oralarda başka yerlerin kültürlerini, kokularını, tatlarını ve normlarını “deneyimleyebiliriz”. Tekrar tekrar, “yeni bir deneyimin nasıl birinin gözlerini açtığını ve yaşamını değiştirdiğini ” anlatan romantik mitleri dinleyip dururuz.

Bu satırlara uçakta denk gelmem bir hayli ironikti tabii. Azra Kohen’in son kitabı Aeden de geldi aklıma okurken, Azra orada hep insanların evrimde 0’dan 1’e yükselmesi için deneyimlenmesi gerektiğini söyleyip durmuştu, deneyim büyük bir temasıydı kitabın (Azra diyorum, çünkü dört kitabını okuyup onca konuşmasını izledikten sonra artık arkadaşımmış gibi hissediyorum kendisini). Şimdi ise Harari deneyimi yerden yere vuruyor, tıpkı milliyetçilik, hümanizm, insan hakları ve daha birçok şey gibi bir mit olduğunu söylüyordu.

İlk başta alınacak oldum. Çünkü benim için günlük rutinimi bozup alışık olmadığım şeyleri yapmak bir alışkanlık gibi. Yeni hobiler edinmeyi, değişik yemekler yapıp yemeyi, ister Ankara’nın içinde, ister dünyanın öbür ucunda olsun, farklı yerler görmeyi, farklı insanlar tanımayı çok seviyorum. Kitap okumak da bunun içinde bir yere oturuyor olsa gerek.

Hele şu dediği “yeni bir deneyimin nasıl birinin gözlerini açtığını ve yaşamını değiştirdiğini anlatan romantik mitler”.. Gerçekten de her bir deneyimin gözlerimi açtığı görüşündeyim. El yazısı ve dolmakalemle yazma hobisine başladığımdan beri, estetiğe daha bir dikkat eder oldum örneğin. Tasarımlar (yalnızca yazıyla alakalı değil, birçok görsel tasarım nesnesi) dikkatimi çeker oldu, en basit tasarımların bile hiç göründüğü gibi olmadığının farkında olmaya başladım. Yeni yerler görme açlığı ise, 2008 senesinde, bir halkbilimi/antropoloji çalışması için Antep’e yaptığımız 8 günlük alan gezisiyle başladı. Bu çalışmadan edindiğimiz görüleri ve deneyimleri yayınladık, ama beni akademik yazımdan daha çok, edindiğim farkındalıklar etkiledi. Bir de doğru insanlarla olmanın payı büyük bunda tabii ki. Ankara’da üniversite okuyan bir 20 yaşında bir İzmirli’nin, Gaziantep’te ve Şanlıurfa’da deneyimledikleri büyük bir kültür şoku olmuştu. O yaşa kadar, sadece Ege ve Ankara’yla sınırladığımı fark ettim kendimi. Ülkemi hiç mi hiç tanımıyordum. Tanımam gerekliydi.

Bir iki yüz yıl geriye dönersem, belli bir elit kısım dışında kimse yeni deneyimler edinmenin gerekli ve önemli olduğunu düşünmüyordu büyük ihtimalle. Doğduğu köy ya da şehirde ölüyordu çoğu insan, eğer savaşa gitmezlerse. Ve hatta kitap okumanın deliliğe yol açtığını düşünen doktorlar bile vardı. 19. yüzyıldan bir gazete küpüründe, bir doktor, yığınlarca roman okuyan bir kadının aklının başka yerlere uçtuğunu, zekasının bulutlandığını, ruhunun sonsuza dek karanlığa teslim olduğunu yazıyor:

n7v4mhm9okqru9gsl9tb

Hal böyleyken bizim de aç bir şekilde her gün yeni deneyimlere koşmamız, 21. yüzyılın Zeitgeist’ında böyle romantik bir kod olduğundan olabilir. Bunu reddetmek ya da “bu da bir mit” diye düşünerek vazgeçmek anlamsız, halihazırda hayatımız mitlerle dolu. Bizi her sabah hayata tutunduran bu mitler.

Zaten eşyalara değil, deneyimlere para harcama yönünde bir trendi (ya da deneyimlerin daha çok mutluluk verdiği mitini) milennial’ların (yani 80’lerden itibaren doğan kuşağın) başlattığı üzerine birçok yazı bulunuyor. Bizim kuşağı anne-babalarımızın aksine artık ev, araba, sigorta, emeklilik güvencesi kesmiyor.

Kim bilir, bir ya da iki yüz yıl sonra insanlar belki de internetin ilk günlerine bakıp, 21. yy insanlarının yazı, resim ve videolardan oluşan web günlükleri tutmalarını saçma bulacaklar. Onlara ne gibi şeyler doyum sağlayacak acaba?

Demem odur ki, ne zamanın içindeyiz, ne de büsbütün dışında.

tumblr_osnfkrnw3d1rnvja7o1_1280
Çocuklarımıza torunlarımıza bu aletle her gün en az 8 saat aşk yaşıyorduk diye anlatacağız. İnanacaklar mı?

 

Gidilmemiş Yol-2, Saf Su Tapınağı-Kiyomizudera

Japonya’nın kanımca en görülmeye değer kenti Kyoto’da hem fotoğraflarından etkilendiğimiz yerlere gitmeye çalışıp, hem “tourist trap”lerden (turist tuzakları diyebiliriz, turistleri ve paralarını çekmek üzere tasarlanmış müesseseler) uzak durmaya çalışıyoruz.

Tripadvisor’a güveniyorum, nadiren şişirilmiş yorumlar görsem de çoğu zaman isabetli oluyor. Japonya seyahatine hazırlanırken en çok kullandığım iki site, TripAdvisor (TA) ve JapanGuide. Keşke her ülkenin JapanGuide gibi bir websitesi olsa diye de iç geçirdim. Bir hafta önce tadilata giren müze, tapınak vb. yerleri bile güncelliyorlar, ki bu çok yaygın bir durum, hatta tadilattaki yerin fotoğrafı bile var, yani siz gidip, aa burası tadilattaymış o kadar yol geldim, diyorsanız, bu sizin mallığınız oluyor önceden JapanGuide’a bakmadığınız için. 🙂

Neyse konuya geri döneyim, TA’da Kyoto’da yapılacak şeyler listesindeki ilk dört şu şekilde:

ta

Fushimi Inari’yi önceki yazımda anlatmıştım. Inari Dağı Hayatımda gördüğüm en ilginç (ve biraz da ürkünç) yerlerden biriydi şüphesiz. Japonya’ya gidecekseniz planlarınıza Inari olmasa da bir dağ yürüyüşü eklemelisiniz.

IMG_3040
Kinkakuji Tapınağı, Altın Köşk

Altın Köşk- Kinkakuji, içerisi ziyarete kapalı olsa da, estetik harikası bir tapınak, bahçeleri desen öyle. Burada gerçi beni en çok mutlu eden “Do you have a minute?” diyerek yanıma gelip benimle İngilizce pratiği yapan, sonra da bana kendi yaptıkları origami turnaları hediye eden öğrenciler oldu. Ne güzel bir eğitim sistemi ki gezi yaparken turistlerle konuşturarak pratik yaptırıyorlar. 🙂

IMG_3091
İngilişçe öğrenin canımı yiyin temalı. En çok İngilizce konuştuklarım bu bebeler oldu ya. 🙂

Üçüncü en popüler yer ise Kiyomizu-dera adlı büyük tapınak. Aslında burası ilk iki yerden bile daha kalabalıktı. Özellikle geleneksel kıyafetli gençler çoktu, yabancı olup yukata kiralayanlar da vardı. Bir de biz havanın lanet nemli olduğu, en az turist olan dönemde gittik. Sakura dönemini düşünmek bile istemiyorum.

Kiyomizu, saf su demek, buradan akan şelalenin saf suyu sebebiyle 8. yüzyılda buraya inşa edilmiş tapınak. Uzun bir sıra beklemek isterseniz siz de sağlık ve aşk bulmak için bu sudan içebiliyorsunuz. Muhtemelen bu nedenle dolup taşıyor zaten. İnternette tapınağa doğru çıkarken sağlı sollu bir dolu hediyelik eşya dükkanının da çok popüler olduğu yazılıydı.

3901_04
Kiyomizu-dera, kaynak: japanguide

kiyomizu-6
kiyomizu’nun çeşmeleri. kaynak: japanvisitor.com

13 metre yüksekliğindeki verandası ile ilgili Japonların “Kiyomizu’nun verandasından atlamak” diye bir deyimleri var. Çoğu yerde bu deyimin İngilizce “take the plunge”, yani cesur bir hareket yapmak, imkansızı başarmak anlamına geldiği yazıyor. Biz de inandık, ne bilelim. Meğer deyim değil bayağı gerçekmiş.

Otobüsten Kiyomuzi-michi durağında inince yolun karşısında iki sokak vardı, ikisinde de tapınağa ok gösteriyordu. Soldakinden güruhlar, sağdakinden ise tek tük birkaç Japon kardeşimiz geçiyordu. Biz yine güruhlardan olmayalım dedik, sağda daha ferah gözüken sokağa daldık.

 

 

IMG_2944
İnsanların normalde Kiyomizu-dera’ya geldiği yokuş.

Bir on, on-beş dakika kadar yürüdükten sonra tek tük mezarlar belirmeye başladı evlerin arasında. Sonra birden, karşımızda bu manzara:

IMG_2935
Bizim Kiyomizu-dera’ya geldiğimiz yokuş.

Uçsuz, bucaksız bir mezarlık. Kimi yeni ziyaret edilmiş, mumlar yanıyor; kimindeki çiçekler aylar önce solmuş. Burası, gündüz bile tüylerinizi ürpertecek, Nishi Otani mezarlığı. (360 derece fotoğrafı buradan görülebilir) Bir an sonu hiç gelmeyecek sandık. Hava bile değişti bir anda. Tahmin edebileceğiniz gibi etrafta yine kimse yok.

Sonradan öğrendik ki, Kiyomizu’nun balkonundan atlayıp da kurtulursan, dileğin kabul olacak anlamına geliyormuş. O yükseklikte bir balkondan ormana atlayan yürekli arkadaşlardan kurtulamayanlar olmuş haliyle (Kayıtların başladığı 1694’ten atlamanın yasaklandığı 1864 yılına kadar 234 kişi atlamış ve yaklaşık 40’ı ölmüş), hatta balkonun mimarisinin leş kokularını engellemek için tasarlandığı da söyleniyor. Oradan düşüp yuvarlanan cesetler şimdi mezarlık olan bu bölgede akbabaların yemesi ve çürümeleri için öylece bırakılıyormuş.

Japonya’ya gitmeden önce paranormal olaylar, hayaletler ve benzeri varlıklar hakkında bir hikaye yazıyordum. Bu yüzden internette “japonyanın en korkunç yerleri”, “japonyanın perili evleri” tarzı anahtar kelimelerle bir sürü arama yaptım, ama karşıma çıkan birçok sonuç korku evi gibi, burada da yaygınlaşan yapay şeyler oldu. Benim istediğim gibi, tüylerimi diken diken edecek bir şey bulamayıp vazgeçmiştim. Fakat böylesine bir yerle karşılaşacağımı tahmin dahi edemezdim! Yaşasın gidilmemiş yollar.

IMG_2932.JPG

Diğer Japonya yazıları için tıklayınız.

Gidilmemiş Yol-1: Fushimi Inari

IMG_4513.JPG

Robert Frost’un “The Road Not Taken” adlı şiirinin Koray ve benim en sevdiğimiz şiirlerden olması tesadüf olmasa gerek. Küçüklüğümden beri kenarda köşede kalmış şeylere hep merakım oldu. İnsanların sevmediğini sevmek, sırf popüler diye bazı kitapları okumamak, daha az aşınmış yollardan gitmek… Çok cesur bir insan olmasam da gidilmemiş yollardan gitmek bana her zaman heyecan verdi. Biraz da kalabalıkların midemi bulandırması bunun sebebi olmalı. Hem bir ülkeye gidince “olmazsa olmaz” denen, turistlerin akın ettiği bir yere gideceksin, hem de kalabalıklar mideni bulandıracak. İşim biraz zordu. Ve bazı yerlerde binlerce insan vardı. Biraz da içgüdülerimizle davranarak, gidilmeyen yollardan gittik biz de. Ve bütün farkı yaratan bu oldu.

Fushimi Inari Mabedi ve Inari Dağı, Kyoto

JR Nara banliyö treni ile Kyoto İstasyonu’na iki durak uzakta olan Fushimi Inari Mabedi Kyoto’da en fazla turist çeken yerlerden biri. Bunu anlamak hiç de zor değil. 711 yılında, Inari Dağı’nın tepesinde inşa edilen bu mabed, 852 senesinde İmparator’un yağmur ve bereket dilekleri gerçekleşince bereket mabedi olarak ün kazanmış. Bizim de yağmurlu bir havada burayı ziyaret etmemiz güzel bir tesadüf oldu. 🙂

Bu olaydan sonra ülkenin her yerinden dilekleri olanlar, bu dağa bir Torii kapısı bağışlamış. Bunun sonucunda dağın üzerinde, içinden geçebileceğiniz, üzerinde dilekler yazılı binlerce kırmızı-turuncu renkte Torii kapısı bulunuyor. En büyüğü de 16. yüzyılda bir devlet büyüğünün annesinin sağlığına kavuşması şerefine adanmış. İnsanı büyüleyen bu atmosfer bin yıldan fazla bir süredir hem Japonları hem de turistleri kendine çekiyor.

IMG_2008
Mabedin girişi ve en büyük Torii kapısı.

Turistler buraya gittiğinde genelde Torii koridorlarından böyle fotoğraflar paylaşıyorlar: (kaynak: http://jpninfo.com/11830)

Fushimi-Inari-Taisha-Shrine-3

Fushimi-Inari-Taisha-Shrine1
baya da iyiymiş aslında 😀

Biz de mabede vardığımızda durum aynıydı. Koridorun ilk elli metresinde, herkes (arkada başka biri olmadan) fotoğraf çekilmeye çalışıyor, bu uğurda birbirini eziyor, insanları dakikalarca bekletiyordu. Muhtemelen bir elli metre sonra da çoğu geri dönüyorlardı. Bu noktada sağda 50 ve 100 metre ötede küçük mabedler olduğu yazılıydı. Biz de biraz nefes almak için kimsenin sapmadığı bu yola sapalım, sonra ana yola geri döneriz dedik. İyi ki de böyle yapmışız! Dağın tepesine çıkmaya başta hevesli değildik, ama eğer anayoldan çıksaydık yüzlerce turistle birlikte,  sürekli bu kapılardan geçerek tepeye varacaktık ve tek deneyimimiz bu olacaktı. Fakat saptığımız yolda bizi dev bambularla dolu bir orman bekliyordu!

IMG_2673

Meğer 50 metre dediği mabed, 50 metre yukarıdaymış, yani varmamız yirmi dakika kadar sürdü.

IMG_2708
Koyu yollar ana yol, sağdaki ise bizim rotamız. Yazı ile belirtilen yerler dağın içindeki küçük mabedler.

Yolda gördüğümüz haritadan, ana yoldan epey uzaklaştığımızı görünce bari devam edelim tepeye kadar dedik. Yaklaşık 2 saatte, 4 km tırmanarak 233 metre yüksekliğindeki dağın tepesine ulaştık. Oldukça yorucu olsa da, hayatımdaki en iyi deneyimlerden biriydi.

IMG_2729

Korktuğumuz yerler de çok oldu, dağın içinde birçok mabedden ve mezarlıktan geçtik, biri hariç hepsinin içi boştu, tüm dağda kuş seslerinden başka hiçbir ses yoktu, ama mabedlerin hepsinde yağmura rağmen sönmeyen mumlar yanıyordu. Bir mabedin içinden çıkan ve bizi bir süre takip eden kedi de ürkütmedi değil.

IMG_2725.JPG

Kondisyonum yetmez, beraber gittiğim insanlara yetişemem diye düşünerek bu güne kadar doğa yürüyüşü, dağcılık gibi aktivitelere katılmaktan çekinen ben; burada, kuşların ve dev bambu ağaçlarının içinde, mabedlerin ürkünç sessizliğinde hayatımın en güzel yürüyüşünü yaptım.

IMG_2740
Ve mutlu son!

IMG_2752
Arkamda, Torii kapılarından geçilerek gelinen ana yol.

Dönüşte ise ana yoldan döndük ve dönerken iyi ki bu yoldan çıkmamışız dedik. Bir gözetleme terası ve süregelen Torii kapıları dışında gerçekten hiçbir numarası yoktu, ayrıca sadece merdivenler olduğu için bizim yürüdüğümüz taş/toprak yoldan çok daha yorucu olduğunu tahmin ediyorum. İşte bu yüzden bir yerlere tur ile değil de kendi başına gitmek çok daha doyurucu bir deneyim.

Inari Dağı, Japonya gezimde beni en çok etkileyen yerlerden biriydi.

Yine ana yoldan sapıp güzelliklerle karşılaştığımız Kiyomizu-dera Tapınağı, Arashiyama ve Sosha Dağı’ndan da ileriki yazılarımda bahsedeceğim.

Diğer Japonya yazıları için tıklayınız.

Japonya ve Japonlar Hakkında İzlenimler-2

Japonya’yı gezerken hep canım yazarlık hocam Çiğdem Ülker’in beş duyumuzu birden kullanarak gözlem yapmamız öğüdü aklımdaydı. Baktım, dinledim, kokladım, dokundum ve tattım.

Bir önceki yazımda ilk izlenimlerimi aktarmış, kawaii, moda ve ahlak anlayışlarından bahsetmiştim. Japonlar hakikaten garip bir millet. Kendimi tekrarlayacağım ama, gerçekten hiç bu kadar dışarıda hissetmemiştim. Böyle hissetmek de bir anlamda iyi oldu, böylece kendi eylemlerime olduğu kadar diğerlerinin eylemlerine de dikkat kesilmiş oldum. Yine uzun bir yazı olacak sanırım, sonuna kadar sıkılmadan okumanız dileğiyle.

Japon Temizlik Anlayışı

japanese-toilet

Neredeyse her Japon tuvaletinin yanında şu görmüş olduğunuz kumanda bulunuyor. Oturduğunuz yeri (ve suyu) isterseniz ısıtabiliyor, tuvaletten sonra ihtiyacınız olan tuşa basıp temizliğinizi yapıyorsunuz (çok lüks yerlerde kurutma da varmış ama ben rastlamadım). Eğer stres olursanız sifon sesi çıkarabilme özelliğini, hatta parfümü de kullanabiliyorsunuz. Tuvalete oturmadan önce oturağı temizlemek için dezenfektan bile var. Tuvalet kağıdı (yanında en az iki tane yedekle) her zaman, en ücra tapınaklarda bile vardı. İnsan bir süre sonra güzel alışıyor bu sisteme, zira dönerken evine tuvalet alıp götürenler oluyormuş. 🙂 Fakat ilginç nokta, umumi tuvaletlerin neredeyse hiçbirinde sabun bulunmaması (Starbucks, McDonalds gibi yerlerde gördüm sadece). Gittiğimiz otellerin hiçbirinde yoktu. Adam Shiseido’nun yüz temizleme köpüğünü koymuş, ama el sabunu koymamış. Gerçekten çok garip geldi bana. Gözlemlediğim Japonların hiçbiri de tuvaletten çıkınca ellerini sadece suyla yıkamaktan rahatsız olmadı.

Aynı şekilde kağıt havlu da hiçbir tuvalette yok. Japonların çantasında her zaman kendi özel mendilleri ya da havluları bulunuyor. Kadın erkek çocuk fark etmeden bu havlu hepsinde var, ellerini bununla kuruluyorlar. Biz de öyle yaptık. Bunu önceden biliyordum ama, mendilin meğer ikinci bir fonksiyonu da varmış, onu burada öğrendim: Ter silmek. Öyle bir nem var ki, Ege’de büyümüş, Aydın ve Urfa’nın hamamvari havasını görüp bundan fazla nem olamaz diye düşünen ben, Japonya’nın gittiğimiz her yerinde terden resmen buharlaştım. Haziran ve Temmuz ayını kapsayan bu dönemler “tsuyu” ya da Türkçesiyle, erikler bu dönemde meyve verdiği için “erik yağmuru” sezonu Japonya’da. Biz on beş günlük seyahatimizin yalnızca iki gününde yağmura yakalansak da tüm seyahat boyunca her gün bulutlu ve nemliydi.

FullSizeRender
Kyoto’dan aldığımız, Kyoto ruhuna yaraşır mendiller.

O mendilin ikinci fonksiyonu da yüzümüzdeki terleri silmek oldu. Yüzün terlediğinde silmemek de kaba bir hareketmiş zira. Bu mendiller ayrıca çok popüler birer hediyelik eşya olduğundan birkaç tane de ben aldım. Kağıt havlu yerine mendil ya da küçük havlular kullanmak fikri çok hoşuma gitti.

Temizlik konusunda fark ettiğimiz ilginç bir diğer nokta da dış mekanların temizliği oldu. Üçüncü günümüzün sonunda, fark ettim ki ayakkabılarımızın altı ilk aldığımız günden daha temiz olmuş! Bir de sürekli bahçe, tapınak gezmemize rağmen. Bizim gibi iç ortamlarda (restoranlar ve tapınaklar dahil) ayakkabı çıkarıp terlik giyme alışkanlıkları var ama gereği bile yok çünkü nasıl temizleniyorsa yollar, ayakkabının altında toz bile yapmıyor. Ellerini yıkamadıkları sabunlarla yolları yıkıyor olabilirler. 😀

2001_11
Bir Ryokan’ın (Japon tarzı pansiyon) önündeki terlikler. Kaynak: japanguide.com

2001_02
Eğer mekana terlikle girdiyseniz tuvalete girerken terliği çıkarıp tuvalet terliği giymeniz gerekiyor. Tanıdık geldi mi? 🙂 kaynak: japanguide.com

Din ve Ahlak Anlayışı 

Bağ bahçe merakımdan ötürü bir sürü tapınağa girdim çıktım. Bir Budist olsaydım hacı olmuştum herhalde. 🙂 Bu nedenle bahçelerde ve dağlarda daha çok vakit geçirsem de direkt yoldan Japonların din anlayışını deneyimlemiş oldum.

Az sayıda Müslüman ve Hıristiyan olsa da Japonya’ya bin yıllardır hakim olan iki anlayış Şintoizm ve Budizm.

Şintoizm Japonya’nın kadim dini. Doğal bir şekilde oluşmuş bir yaşam tarzı da diyebiliriz. Yani Japonya’da kimse ben Şinto’yum demiyor, zaten öyleler. Budist olsan da eğer Japonsan otomatikman Şinto oluyorsun. Yani bir bakıma etik bir kod Şintoizm. Peygamber, tanrı, kitap, din değiştirme gibi kavramlara sahip değil. Yalnızca “kami” dedikleri, mabetlerini koruyup kolladıkları düşünülen, İngilizce’ye “deity” Türkçeye “Tanrı” ya da “Melek” diye çevirebileceğimiz ruh inançları var. Bu kamiler ölmüş insanların ruhu da olabiliyor, doğadaki herhangi bir varlığın ruhu da.

meiji jingu
Meiji Jingu Mabedi girişi Torii kapısı, Harajuku, Tokyo. Haziran 2017

Şintoizm’in ana düşüncesi saygı ve erdem. Ruhlara, doğaya, insanlara, yaşayan ve yaşamayan her varlığa saygı ve şükran. En önem verdiği erdemlerden biri de “Magokoro” yani içten bir kalp. Japonlar için çok önemli olan, Japonya’yı 19. yüzyılda nihayet dünyaya açan ve teknolojiyle tanıştıran içten kalpli imparator Meiji ve eşinin ruhlarının rahat etmesi için, Tokyo’da bir Şinto mabedi var örneğin. İmparatorun ölümünden sonra, 1920 yılında kurulan bu mabedin ormanı için ülkenin her yerinden 100.000 ağaç bağışlanmış ve şimdi, yüz yıl sonra, kendini yenileyen ve vahşi doğaya ev sahipliği yapan bir orman olmuş. Bu orman da Japon halkının içten kalbini temsil ediyor. Japonya’da ziyaret ettiğim ikinci mabed olan Meiji Jingu’dan doğrusu ben çok etkilendim.

iris garden
İris çiçekleri ile ünlü Meiji Jingu Mabedi, Haziran’da gelmenin en güzel yanı ülkenin her yanında bu güzel iris çiçeklerini ve ortancaları görmekti.

Budizm ise ahlaki yönünden benzerlikleriyle Japonların kolaylıkla kabul ettiğini düşündüğüm bir inanç. Yine tanrısı olmayıp belli etik ilkelerinden oluşuyor. Kurucusu olan Siddharta Guadama’nın hayatını, Sapiens kitabından (Yuval Noah Harari) özetleyerek, zaman zaman alıntılayarak kısaca aktarmak istiyorum.

Himalaya Krallığının varisi olan prens Gautama, zengin- fakir, genç-yaşlı, sağlıklı-hasta herkesin bu dünyada acı çektiğini, ve acılarını maddi arzularla yok etme isteğinde olduğunu fark eder. En zengini bile maddi arayışlardan vazgeçememektedir. Bunun üzerine 29 yaşında sarayını gizlice terk eder ve “Kuzey Hindistan’ı baştan başa evsiz bir berduş gibi gezerek bu acılardan kurtulmanın bir yolunu arar. Aşramları gezer, guruların dizlerinin dibinde oturur, ama hiçbir şey onu özgürleştirmez ve tatmin etmez.”

“Gautama’nın içgörüsü, zihnin deneyimlediği şey ne olursa olsun genellikle bir şeyleri çok istediğini ve bunun da mutsuzluğa yol açtığını söyler. Zihin hoşuna gitmeyen bir şey yaşadığında şiddetle bu rahatsızlıktan kurtulmak, hoşuna giden bir şey yaşadığında da zevkin kalıcı olmasını ve yoğunlaşmasını ister, bu yüzden de hep doyumsuz ve huzursuzdur. Bu, acı gibi hoşumuza gitmeyen şeyler deneyimlediğimizde çok açıktır. Acı sürdükçe mutsuz oluruz ve acıdan kurtulabilmek için her şeyi yaparız. Öte yandan, keyifli şeyler yaşadığımızda bile tamamen mutlu değilizdir. Ya keyfimizin biteceğinden korkarız ya da keyfin yoğunlaşmasını dileriz.”

Altı yıl oturup düşündükten sonra bir çözüm yöntemi bulur. Eğer tüm deneyimleri olduğu gibi kabullenmeyi becerebilirsek, anda kalarak yaşayabilirsek acılardan kurtulabiliriz. O zaman, üzüntüde bile bir zenginlik bulabiliriz.

“Şu anda ne yaşıyor olabilirdim?” demek yerine “Şu anda ne yaşıyorum?” diye sormayı öğrenir ve öğretir Guatama. Hayatının tümünü insanları bu zihinsel düzeye ulaştırmak için meditasyon yöntemleri bulmaya adar ve sonunda aydın kişi, yani Buda olur, Nirvana’ya ulaşır. Budizm mitolojisi aşağı yukarı bu şekilde. Tanrılarla uzaktan yakından ilişkisi olmayıp, bu güne kadar gelebilen tek din.

Felsefesi itibariyle bende büyük merak uyandıran ve daha da öğrenmek istediğim Budizm, dünyanın çoğu dininde olduğu gibi gerçek dünyada uygulanışında silik bir iz olarak kalmış Japonya’da. Tapınaklar dolup taşsa da, Harari’nin de dediği gibi,

“Budistlerin yüzde 99’u Nirvana’ya ulaşmadıkları gibi, zamanlarının büyük bölümünü dünyevi başarıların peşinde koşarak geçirdiler ve pek çok değişik tanrıya tapmaya da devam ettiler. Bunlar arasında Hindistan’daki Hindu tanrıları, Tibet’teki Bon ve Japonya’daki Şinto tanrıları örnek verilebilir.”

Şinto ve Budist tapınakları çoğu zaman gerçekten de iç içe ve birbirleriyle çelişmiyorlar. Mesela eski Tokyo’nun merkezi Asakusa’da büyük Budist tapınağı ve Şinto mabedi yanyanalar. Japonya’ya gittiğinizde hangi tapınak Şinto hangisi Budist anlamak ise çok basit. Önünde kocaman Torii kapısı (yukarıdaki Meiji Jingu kapısı gibi) varsa Şinto. Bu kapılardan kötü olan ruhların geçemeyeceğine inanılıyor. Böyle bir kapı yoksa ve içeride Buda’nın resmi/heykeli vs var ise, ve ismi -ji ile bitiyorsa bu bir Budist tapınağı. Benim kendi adıma fark ettiğim diğer şey ise özellikle Zen tapınaklarındaki güzel ağaç kokusu ve ne kadar turist olursa olsun bozulmayan huzur, sessizlik ve her noktası düşünülmüş tasarımlar (binalar, ağaçlar, taşlar) oldu. Şinto mabedleri sanki daha dünyevi ve daha hareketliydi.

Bir Şinto tapınağı paylaştım, bir de Kyoto’da bulunan, Zen Budizm’inin Renzai mezhebinin ana tapınağı Nanzen-ji’den birkaç fotoğraf paylaşarak yazımı bitireyim.

nazenji
Tapınakta koşa koşa giden bir keşiş.

nazenji3
Nanzenji Tapınağı dışarıdan görünüş.

nazenji1
Tapınağın içindeki Zen bahçesi.

nazenji2

Nanzen-ji’nin kurucusundan dizeler. Bu ülkede hem yöneticiler hem de rahipler şiir yazmayı çok seviyor. Diyor ki,

Ne geçmişin acıları zihnini tırmalasın,

Ne geleceğin korkuları.

Bu anda yaşa, bu yerde,

Saf bir akılla ve pişman olmadan.

İşte o zaman her gün iyi bir hayattır.

Japonya ve Japonlar Hakkında İlk İzlenimler

Japonya’ya geleli on gün oldu, geri dönmeye kaldı beş gün. Bugün altıncı şehrimiz Himeji’deyiz, eşimin biraz ateşi olduğu için oteldeyiz. Onun başında beklerken izlenimlerimi unutmadan yazmalıyım dedim. İşte küçük başlıklar altında Japonya’dan küçük notlar.

  • Japonlar yabancı dil anlamıyor ve konuşamıyor.

Bunu rahatlıkla söylüyorum, on gündür İngilizce konuşabilen iki ya da üç kişiye rastladım. Yine en anladıkları dil İngilizce, ama onu da hiç anlamıyorlar. Sadece rakamları öğrenmişler, ondan sonrası mavi ekran veriyor. Gittiğimiz çoğu yerin turistik mekanlar olduğu düşünülürse, diğer yerlerde demek ki hiç anlaşamayacakmışız. Şimdi kaldığımız otelin müdür yardımcısı çamaşır makinesini sorduğumu bile anlamadı. Hadi onlar hallediliyor da, bunun içinde et var mı, domuz eti var mı, çiğ et/yumurta var mı bunları sormak çok büyük mesele. Japoncasını gitmeden öğrenmek lazım. Bazen de derdini anlatıyorsun, anlıyor ama verdiği cevap Japonca. Ben anlamıyorum bu sefer de cevabı. 😊 Böyle düşününce bizim turistik mekanlardakilerin İngilizcesi on numara.

  • Hem yabancıların etkisinde hem değiller.

Osaka’daki Dotombori caddesine girdiğimde sıra sıra Bershka, Stradivarius, Zara görünce bir an kendimi Türkiye’de zannettim. 😊 Sokakta (ve özellikle tapınaklarda) hala kimono ve yukatalıları görmek mümkünse de moda konusunda yüzlerini çoğunlukla batıya dönmüşler. Çalışan erkeklerin neredeyse hepsi takım giyiyor (kıravatlı takım giyen kadınlar görmek de mümkün, ya da döpiyes).

Bu çocuk ünlü galiba her yerde resimleri var. Tam bir kawaii timsali.

  • Yine de moda anlayışları çok kendine has. Kawaii kültürü her şeyi altına almış durumda.

Kawaii kelimesini Türkçe’ye tatlı, İngilizce’ye cute diye çevirebiliriz. Söz konusu kawaii olunca genç, yaşlı, kadın, erkek hiç fark etmiyor. Özellikle çizgi film figürleri her yerde. Snoopy’li şort giyen amca, hello kittyli çantalı nene görmek çok doğal. Herkeste bir cep telefonu süsü illa ki var, iphone’larda süs takma yeri yok mesela, onda da telefon kılıfına takmışlar. Elli yaşında amcanın cebinden tatlış bi süs sarkıyor mesela hiç garip değil.


Gözümüzü acıtan şeyler de yok değil. Koray mesela erkekte kemer, saat ve ayakkabı uyumuna çok özen gösterir. O yüzden uyumsuzlar onun çok dikkatini çekti. Siyah ayakkabı, yeşil çorap, lacivert kısa paça takım, plastik saat ve taba rengi kemerli genç mesela, burada yine normal bir manzara. Bir sandaletin içine çorap giyene alışamadım. 😄

Yukata alana cep telefonu ve selfie çubuğu bedava.

  • Cep telefonuna bağımlılık bizden de fazla.

Metrodakilerin dörtte biri uyuyor, bir-iki kişi kitap okuyor, kalanı kulaklığı takıp instagram senin youtube benim takılıyorlar. Bazı kaldırımlarda “mesajlaşmayın” işareti var.

  • Yaşlılar ve engelliler hep dışarıda.

Türkiye’deki gibi yaşlı ve engelliler sokağa tıkılmış değil. Metrolarda, yollarda, müzelerde, onsenlerde… Her yerdeler ve yaşam onlar için kolaylaştırılmış durumda. Daha önce belirttiğim gibi yaşlılar da kawaii ve cep telefonu kültürünün etkisi altında kalmış. Çok az da olsa bizde “cumhuriyet kadını” diye tabir edilen eski moda teyzeler de yok değil. Etek, ceket, takı, aksesuar, ayakkabı uyumlu, şıkır şıkır 😊

  • Toplumsal cinsiyet olayı çok acayip.

Kawaii olayında da belirttiğim gibi, tatlış şeyler çocuklar ve kadınlarla kısıtlı değil. Hatta çocuklar daha sade giyimli.  İçinde kawaii’lik hisseden herkes dilediği gibi rengarenk, figürlerle dolu şeyler giyip takıyor. Bunun dışında erkeklerin çoğu bizim kadınsı tabir edeceğimiz çantalar takıyor. Saçlarını türlü renklere boyamak kızlar arasında olduğu kadar erkeklerde de yaygın. Erkeksi kesimi olan kadınlar kadar, kadınsı kesimi olan erkekler de çok. (Tabii bu benim nereden baktığımla alakalı. Bir avrasyalı olarak diyelim) Önünüzde yürüyen birinin kız mı erkek mi olduğunu anlamak güç olabiliyor. Belki de bundan dolayı Kore ve Japon dizilerinde bu denli çok “misunderstood gender” teması var.

Gittiğimiz onsenlerden biri, Naniwa no Yu, Osaka’da. Tabii buralara telefon götürmek yasak, fotoğraf sitesinden.

  • Bir de onsen var.

Öte yandan da kaplıca hamamı diyebileceğimiz onsen’lerden bahsedeyim. Buralar kaplıca suyundan oluşan hamam ve banyolar. Önce banyonuzu yapıp sonra değişik havuzlarda rahatlayabiliyorsunuz. 50-60 cm yüksekliğindeki bu havuzlar sadece şifa ve rahatlama için, yüzmek değil.

Buralara çıplak girmek gerekiyor ve belki elinize el havlunuzu alabilirsiniz, o kadar. Kadın ve erkek ayrı giriliyor, ama benim merak ettiğim şu: dünyaya hakim olmuş toplumsal cinsiyet normlarının bu kadar dışına çıkabilmiş bir millet, burada sadece kadın-erkek olarak ayrılıyor. Buraya sadece dövmeyle girilemez deniyor, başka bir şart yok. Peki ya lgbti’ler? Bu denli katı bir cinsiyet ayrımı var; ve bir kere erkek olmayan bir ortama girilince kadınlar çok rahat. Arkadaşlarıyla gelen de çok. Kendi cinsinden hoşlananların varlığına ihtimal vermiyor olmalılar, her ne kadar kitaplarda, filmlerde ve dizilerde eşcinselleri çok görsem de.

Tuvalet demişken Japon tuvaleti göstermezsem olmaz.

  • Neredeyse herkes prensiplere bağlı.

Japonlara kibar diyebilirim. Mesela beni tuvaletin önünde beklettiği için defalarca özür dileyen teyzeyi ya da bize yolu İngilizce tarif edemeyince metronun önüne kadar götüren abiyi düşününce. Fakat çok kaba da diyebilirim rahatlıkla, sushi yemeyeceği için Koray’ı kovan garson teyzeyi veyahut metroya binmek için birbirine çarpıp ezenleri düşününce. Anladığım kadarıyla bazı davranışlar kabul edilebilir ve bazıları değil. Belirli, yazılı olmayan bir kurallar dizisi var ve ona göre hareket ediyorlar.  Tıpkı bizim gibi ve her kültür gibi aslında. Belki bir fark bu kurallar yüzyıllar içinde pek az değişmiş, dışarıdan bir etki olmamış. Bunların dışına çıkan asi bir gençlik de var tabii, bu da bizim gibi. Yani aslında Japonlara çok kibar ya da kaba gibi sıfatlar yüklemek sadece bizim perspektifimizle alakalı.

Japonya’da yaşar mıydım? Hayır.

Hayatımda ilk kez bir yerde bu denli yabancı hissettim. Fiziksel farklılıklardan dolayı dikkat çektiğimiz aşikar, fakat insanların her yerde gözlerini dikerek bana bakması beni son derece rahatsız etti. Belki kolaylıkla bir Avrupa ülkesinde yaşabileceğimi, ama burada her zaman bir “alien” olacağımı hissettim (yabancılar ofisi vb şeylerin çevirisi de hep Alien, bundan mıdır bilmem). Özellikle onsenlerde, tüm gözler üzerimdeydi. Göz göze geldiğimizde doğal olarak yaptığım gibi gülümsedim, ama hep donuk yüzlerle karşılaşmak da beni şaşırttı. Bu nedenle belki Tokyo’da kısıtlı bir çevrede yaşanır ama küçük şehirlerde, hem de dil ve alfabe bariyeriyle yaşamak epey zor olmalı.

Biraz uzun mu oldu ne? Aslında en sevdiğim yerlerden, tapınaklardan, bahçelerden, Zen’den, yemeklerden, temizlik anlayışlarından hiç bahsetmedim daha. Onlar da öbür yazımda olsun.

Fotoğraflar çoğunlukla unsplash’ten, bu kadar yabancı hissederken insanları işinde gücünde çekemedim.

Japonya’ya yolculuk…

Yarın akşam saatlerinde Japonya’ya 15 günlük bir seyahate çıkıyoruz! Bunu duyan arkadaşlarımın tepkisi ya “harika!”, ya da “gidecek başka yer kalmadı mı? neden orası?” şeklinde oluyor. İlk olarak neden bu ülkeyi çok sevdiğimden bahsedeyim.

Uzakdoğu’ya ilgim eskiden beri olsa da, Japonya’ya ilgim yaklaşık altı yıl önce başladı. O zamanlar yazdığım blogda şöyle yazmışım:

Dedim ki, belki okuduğum kitaplar beni yalnız yapıyordur. daha az yalnız kitaplar okuyayım dedim. Raftan bir kitap aldım, “yalnız yaşayan bir radyocu…”, “yalnızlığı en iyi çözümleyen yazar”… Ne yapayım, hiç mi kitap okumayayım, yoksa pembe dizi mi okusam?

Neyse, haruki murakami ilişti gözüme, ne zamandır merak ederdim bu adamı, aldım bir kitabını. Babam göz attı şimdi. En son lisede (60lı yıllara tekabül ediyor) dünya klasiklerini okumuş, gazeteyi okumaya tersinden başlayan bir adamdan bahsediyoruz. 10 dakika boyunca okudu. Ne hakkındaymış baba? dedim, güzel miymiş?

– Şimdi bi başından okudum, adam kızı yemeğe davet ediyordu, sonra biraz sayfa atladım, giyiniyolardı. Birlikte olmuşlar yani o arada. Adam dedi ki “bütün kadınlar soyunurken güzeldir, ama sen giyinirken de güzelsin” böyle bişi.

Babamla bu konuları konuşmak yetmezmiş gibi, adam gayet devam ediyor, onlarda bu işler ne kolay değil mi şeklinde.

En azından, kitabın yalnız olmadığını öğrenmiş oldum.

Murakami’yi okumaya, Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu kitabı ile başlamıştım. Üniversite yıllarımdaki Kafka takıntımdan sonra (bkz: yalnız kitaplar) akşamları yatağıma uzanıp Murakami okumak, onun büyülü evrenine yol almak benim için yetişkinliğe adım atmanın ve kolejde çalışmanın (diğer bir deyişle paralı köleliğin) dayanılmaz ağırlığını biraz olsun unutturan tek şey olmuştu. Daha sonraları, bu ağırlığın üzerine bir de babaannemi kaybetmenin acısı eklendiği zamanlar, bir arkadaşım beni neredeyse zorla Japonca kursuna götürdü, kafamı dağıtayım diye. İyi ki de götürmüş, Japonca maceram dört beş ay sürse de, bu kültüre olan ilgim ve hayranlığım devam etti. Japonya da gezip görmek istediğim yerler içinde hep bir numarada yerini aldı. Gerçi o yıllarda benim için pasaport almak bile bir hayaldi.

shinkansen-scmaglev-railway-park-nagoya-big
her şeyin müzesini yaptıkları gibi, tabii ki shinkansen’in de müzesi olacaktı.

Bu Japonlar öyle ilginç ki, hem çok mutevazı gibi duruyorlar, hem de ne yaparlarsa en iyisini yapıyorlar. Tren mi yapacak, saatte 400-600 km arası giden Shinkansen’i yapıyorlar, hem de 1964 senesinde. Savaşa mı girecekler, Pearl Harbor baskını (savaşın her türlüsüne karşı olduğunu belirteyim de yine). Öğle yemeğini evden mi getirecek, bento kutusu yapıyor. Estetik duygusu tavan yapmış durumda.

5e66e5363f080b95f61bb9a55a930cd2
tatlış (kawaii) bento örneği.

Minimalizm konusunda da dünyaya öğretecekleri çok şey var. Örneğin bir ryokan (geleneksel pansiyon) konseptleri var ki en çok merak ettiklerimden biri. Yatak bile yok, yere bir şilte seriliyor ve sabah olduğunda kaldırılıp dolaba konuyor. Oda epey bir boş gözüküyor, hiçbir aksesuar yok. İlginç bir şekilde de en pahalı oteller buralar. O nedenle iki geceliğine gideceğimiz Miyajima’da ryokan’da kalmaya karar verdik. Az bir zaman da olsa enteresan olacağa benzer. Bu arada tabii Marie Kondo’yu unutmamak lazım, beni minimalizmle tanıştıran, yakın zamanda Türkçeye çevrilen “Derle Topla Rahatla” kitabının yazarı.

29301446
Kalacağımız ryokan’daki odalardan biri.

Ama dediğim gibi her şeyin ekstremini seviyorlar. Alışverişin de öyle. Youtube’da sadece Japonya’da alışverişe özel bir dolu video var. Şu mağazalardan neler alınır tarzı. Bir milyoncuda (onlar 100 yenci diyor :)) bile ne alabileceğini anlatan video yapmışlar.  Ağzım sulanmıyor desem yalan olur. Bir kere en büyük zaafım olan kırtasiyenin anavatanına gidiyorum. Bir Pilot Iroshizuku mürekkebi olmuş Türkiye’de 300 lira. Orada 50 lira (onun dışında da dünyanın en pahalı ülkesi!). Dünyanın hiçbir yerinde bulamayacağım mürekkepler, dolmakalemler, defterler, kağıtlar, adını bile duymadığım bir dolu kırtasiye aracı… Kendimi nasıl tutacağım hiç bilmiyorum! Halbuki magnet bile almayacağım bu seyahatten diyordum ama sanırım gittiğimden biraz daha dolu bir bavulla döneceğim.

Önceki ufak seyahatlerimizde biraz hazırlıksızdık. Yer yön duygumuz çok kötü olduğu için de kaybolup aynı yerlerden defalarca geçip vakit kaybettik. Bu sefer Koray olayı farklı bir boyuta taşıdı ve bize neredeyse yüz sayfalık manyak bir plan hazırladı. Gideceğimiz her yerden diğer bir yere gidişine harita bile çıkardık. Yine de kaybolmamız olası, yıllardır Kızılay metrosunda doğru çıkışı bulamayan ben, Japonların bile kaybolduğu şu metroyla nasıl başa çıkacağım bilmem:

540921_601552759859053_1511044732_n
haksızlık etmeyeyim: Ankara metrosuna bir iki istasyon daha eklendi son yıllarda.

En çok merak ettiğimse tapınaklar. Japonya’da Budist ve Şinto tapınakları var. Belki de şu kırmızı kapılarından, Şinto tapınakları ilgimi hep çekmiştir. Bir yerden sonra bayacak mı bilmiyorum ama, sanırım elli kadar tapınak var listemizde, çoğu Kyoto’da olmak üzere.

1-tbMsbqJ2KhNMmTvik9IOnA
Kimi No Na Wa adlı anime filmdeki Şinto tapınağı. Film de bir harika.

Aslında heyecanlı olduğum kadar endişeliyim de. Dil bariyeri beni biraz korkutan bir şey, çünkü hem turistlerin yaptığı aktivitelerden ziyade yerel halkın takıldığı yerleri bulma peşindeyim, hem de Japonca anlamak ya da derdimi anlatabilmek konusunda biraz umutsuzum. Yerel halkın, aynı Türkiye’deki gibi, İngilizcelerinin pek yeterli olmadığını okudum çoğu yerde. Umarım bu konuda çok zorluk yaşamayız.

Sanırım geri döndüğümde bir dolu yazı ile bir süre kafanızı şişireceğim. Şimdilik Sayanora!