52 Küçük Değişiklik 25. Hafta: Uzaklaş.

Bu haftanın küçük değişikliği, benim için biraz zor bir konu.

Özellikle de ayın belli günlerinde. 🙂

Öyle ki, bu yazıyı yazmayı bile günün sonuna bıraktım, çünkü tam olarak nasıl anlatacağımı bilemedim.

Zihin İçin 52 Küçük Değişiklik (52 Small Changes for the Mind) kitabından her hafta küçük bir değişiklik paylaşıyorum biliyorsunuz. Bu hafta yazar Blumenthal  batılı ailelerin çocuklarına verdiği “Time-Out” (Uzaklaştırma) diye bir cezadan bahsetmiş. Hollywood filmlerinde de görürüz, çocuk yaramazlık yapınca odasına gönderilir. Çocuklara ne kadar faydalı olduğu tartışılır, ama kendimize de böyle bir uzaklaştırma versek nasıl olur diye soruyor yazar.

Ben sinirlendiğim konunun üstüne gidiyorum genelde. Şunu da fark ettim, öğrencilerime ya da arkadaşlarıma sinirlensem de daha düzeyli tepkiler veriyorum (süper ego devrede muhtemelen), ama iş kendi aileme gelince ipin ucunu kaçırabiliyorum. Yakın olduklarımı daha fazla kırıyorum. Ama saman alevi gibi derler ya, patlayan öfkem birkaç dakika sonra geçiyor, karşı tarafı üzmekle kalıyorum.

Bu sırada onları kırmak yerine, kendime birkaç dakika uzaklaştırma versem, geri geldiğimde hem kendi sinirim geçebilir hem karşımdakinin. Dahası, gerginlik yaratan konunun saçma bir konu olduğunu da görebilirim. Ama hormonlarım, egom, ne derseniz deyin, bana o an tepki ver, bağır, çağır diye beni itiyor. Buna karşı koyup sakinleşmek büyük bir mücadele. Fakat bu duyguların ve bu mücadelenin farkına varmak bile benim için büyük bir adım oldu.

Düşünsene, onca yıl yaşıyorsun, daha nasıl hissettiğini ve nelere neden, nasıl tepki verdiğini bile bilmiyorsun. Kendimi tanımak ne kadar zor olabilir, derdim ergenlik döneminde, birkaç ay sonra otuz yaşımı dolduracağım, kendimi tanımanın hâlâ en başındayım,  ancak taş gibi ağır olan kapıyı açabildim. Oda henüz kapkaranlık. 🙂

Siz de duygularınızla böyle bir mücadele veriyor musunuz? Ne durumdasınız? Bu hafta tepkilerimi daha iyi gözlemleyip sorumluluk almaya çalışacağım.

Bu arada ara ara bana gelen Gymnopedie aşkını sizinle de paylaşayım. Bu yazıyı yazarken bunu dinliyorum. Satie’nin müziğinin bende kesinlikle sakinleştirici etkisi var.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Arzular, Yaşam Amacı, Yetersizlik Hissi

3 sene önce, 28 Şubat günü Bilkent’in kütüphanesinde gezerken, The Call of Character (Karakterin Çağrısı) adlı kitabın ismi ve kapağı beni çekti kendine.

9780231164085

Harvard Üniversiteli felsefe hocası Mari Ruti, hayat amacımızı nasıl bulabileceğimizle ilgili bir kitap yazmıştı. Belki şimdi okusam, bu konuları son iki yıldır daha derinlemesine araştırdığım için daha iyi anlardım kitabı, ama o zaman da notlar almışım alıntı defterime. Ve belki bu kitabın kapağı ilgimi çektiği için bu konuları araştırmaya giriştim, kim bilir.

Tabii bu sürecin minimalizmle ilgilenmeye başladığım süreçle aynı zamanlara denk geldiğini hatırlatayım. Bu blogda yalnızca azaltma, alışveriş vb pratik konuları değil böyle daha derin konuları da yazmamın sebebi minimalizmin bu geçişte köprü görevi görmesi. İçine döndükçe dış dünyada biriktirdiği ve tutunduğu şeylerin anlamsızlığını farkediyor insan, bunu fark ettikçe de daha da içe dönüyor.

Siz de böyle bir süreçten geçiyorsanız dış hayatınızdaki sadeleşmenin iç dünyanızı nasıl değiştirdiğini yavaş yavaş gözlemlemeye başlamış olabilirsiniz. Yani benim için süreç, derle, topla, rahatla değil, derle, topla, sonra kafanı derlemeye toplamaya başla, sonra baktın ev dağılmış yine topla, belki de hiç rahatlama’ya döndü! Ama bu güzel bir rahatsızlık, hiç şikayetçi değilim.

Alıntılar defterimi karıştırırken bu kitapla tekrar karşılaşınca hayatın bir nasıl bir döngü olduğunu yeniden fark ettim. 3 sene önce aldığım notlar, o zaman çok anlamasam da yazdığım notlardı, şimdi bana daha çok şey ifade ediyor. Sanki kendime sonra anlayacağımı bildiğim notlar yazmışım. Bu kitabın Türkçe’ye çevrilme olasılığını çok düşük gördüğümden o dönemde not aldığım bazı bölümleri Türkçe’ye çevirmeye çalıştım. Alıntılar Mari Ruti, altındakiler benim yorumlarım. Buyrun kafa karışıklığına:

“Dünyaya geldiğimiz anda, herkesin istediğini bizim de istememizi öngören kültürel bağların dayattığı arzularla karşı karşıya kalırız, böylece arzularımızın kendi iç evrenimizden mi, yoksa toplumun durmadan tekrarladığı ekolardan mı kaynaklandığını anlamak neredeyse imkansızlaşır. Şunu bile söylemek mümkün: Bizim iç evrenimiz sandığımız şeylerin çoğu aslında toplumun dayattıklarının bir kopyası.”

Daha önce de iç sesten bahsetmiştim, bu instagram postunda. Bir toplumun söylediklerini ekolayan, egomuzu büyüten, bir de gerçekten içimizden, ruhumuzdan gelen bir iç ses var. Birini öbüründen nasıl ayıracağız peki, diye sorduğunuzu duyar gibiyim. 🙂 Şöyle diyor Mari Ruti:

“Kendimizi topluluktan tamamen ayırmak mümkün olmasa da, hala özgürlüğümüzün dereceleri var, özgünlüğümüzün de.”

“Ne zaman ideallerimizi destekleyen arzular peşinde koşarsak, gerçek hissederiz.”

İşte burada ip kopuyor. Hangi arzuların peşinden koştuğumuz önemli. Ruhumuzun istediği yere doğru gidersek, hislerimiz bize doğru cevabı verecektir, diyor Ruti. Gerçek hissederiz diyor. Hiç gerçek hissettiniz mi?

(Caroline Myss de diyor ki, biz dünyaya gelmeden önce yaradanla kutsal bir sözleşme yaptık ama dünyaya gelirken bunu unuttuk çünkü geleceği bilseydik burada yaşamak cok zor olacaktı. Fakat bir sözleşme yaptığımızı bilmek şu ise yarıyor: Burada yaşayan her canlının bir amacı olduğunu kavrıyoruz. Peki nasıl bulacağız o amacı diye soranlara şunu söylüyor: Hic kaybetmedin ki bulasın. Sadece hatırlaman lazım. Hatırlamanın en kolay yolu şudur: Neyi yaparken kendin gibi hissediyorsun? Olaya çok mistik ve çok akademik yaklaşan iki kişinin aynı fikirde buluşması heyecan verici. Peki siz hiç kendiniz gibi hissettiniz mi? )

“Lacan diyor ki yetersizlik hissimiz kadim bir duygu, yok etmesi  neredeyse imkansız, çünkü bizim toplumda yaşamak icin ödediğimiz bir bedel bu. Sosyalleşmeden önce, kendimizi ayrı bir varlık olarak görmezdik, en basit anlamıyla dünya bizdik ve biz dünyaydı.

Sosyalleşme bu illüzyonu iki seviyede kırdı: Kelimenin gerçek anlamiyla annenin bedeninden ayrılışımız, ve mecazi anlamda egoist ve narsist bilincimizin oluşması. Böyle yaparak, bizi bütünlük ve basitlik fantazilerimizden sıyırarak, bizi mahrum bırakıldığımız bir şeyin özlemi içine sokar bu ayrılık: asla erişemeyeceğimiz, hayatımız boyunca peşinden koşacağımız kayıp bir cennet. Bu kayıp cennete Lacan “o şey” diyor. “O şey, tüm arzularımızın kaynağı.”

Sanırım Lacan okumaya hazır değilim henüz ama, Ruti’nin bu anlatımı beni derinden etkiledi. Bizi bütünlükten koparan şey bilincimiz, ama aynı zamanda bilincimiz sayesinde bütünlükten koptuğumuzu fark edebiliyoruz. Belki bilincimizin üstüne çıksak, kayıp cennetin nasıl bir şey olduğunu anlayabiliriz. O zamana kadar, hep bir şeyin özlemini çekerek, yetersiz hissederek, başka türlü bir şey benim istediğim, diyerek oradan oraya savrularak geçebilir hayatımız.

“Kendimizin iyi bir versiyonunu aramak mükemmeliyetçilikle, bütünlüğe ulaşmakla, ya da acının yok olmasıyla aynı şey değildir. İmkansızı başarmakla alakası yoktur: daha karmaşık, uysal, sezgisel bir kişiliğe sahip olmak, ne kadar sınırlı koşullarda olursak olalım hayattan keyif alabileceğimizi, ne kadar alabilirsek o kadar, görmekle ilgilidir. “

Son olarak kitabın sonlarına doğru diyor ki, hayır senin hayatında O Şey’i araman, mükemmele ya da bütünlüğe ulaşmanla uzaktan yakından bağlantılı değil. O Şey’i ararken yolda buldukların senin hayattan zevk almanı sağlıyor. Tünelin ucu bombok bir yere çıkabilir, ama tünelde yol alırken sen değişeceksin, asıl önemli olan o diyor. Daha doğrusu benim aldığım bu.

Şimdi bu yazıda Pelin bize ne anlatmaya çalıştı diyebilirsiniz. Belki de bu yazının vakti daha gelmemiştir. Vakti geldiğinde burada sizi bekliyor olacak.

Kaosu kabullenebilir misin?

Yaklaşık 4 aydır “52 Küçük Değişiklik” başlığı altında yazılar paylaşıyorum. Bir alışkanlığı hayata geçirmek değil bir hafta, bir aydan bile fazla zaman istiyor bana sorarsanız. O nedenle alışkanlıklarımızı değiştirip yerine daha etkili olanları koymak aslında 52 haftalık değil, hayat boyu devam edecek bir süreç.

Bazen düzenli bir insan olmayı çok arzuluyorum: Öyle bir insan hayal ediyorum ki, günlük bir rutini var, spora, sağlıklı beslenmeye, sosyalliğe ve daha birçok şeye vakit ayırabiliyor. Bu insanın aniden ortaya çıkan hiç bir problemi yok ve hayatı bir Shinkansen gibi (Japon hızlı treni) pürüzsüz bir şekilde ilerliyor. Her şey dakik. O hayata girmek isteyenler biletlerini alıyor, sadece duraklarda duruyor ve ayrılması gerektiği anda ayrılıyor, istisna yok.

Fakat kendi hayatıma bakıyorum, daha çok dolmuşa benziyor. Herkes, her şey hayatıma elini kolunu sallaya sallaya giriyor, bir dolma noktası yok, bir düzen yok, hatta şoför kesin birilerinin parasını almamıştır, öyle bedavadan gidiyordur. Ani frenler, trafikte arka sokaklara dalıp kısayol yapma çabaları, kapanan yollar vesaire.

Sonra bakıyorum, sadece benim değil ki, herkesin hayatı dolmuş gibi. Tamam, kimimizinki Gölbaşı dolmuşu, kimimizinki Çayyolu, ama nihayetinde hepimizin hayatı kaos ve düzensizlik ile dolu. Shinkansen gibi olmayı istemek yalnızca bir hayal. Doğada olmayan düzeni istemek sadece daha çok şikayeti ve reddedişi getiriyor beraberinde. Reddettikçe de gelişemiyoruz.

Peki ne yapacağız? Kabullenip öylece bırakacak mıyız?

Evet ilk adım kabullenmek. Şunu anlamalıyız ki, gelecekte hiçbir şey ama hiçbir şey daha basit olmayacak. Her şey şimdi ne kadar karmaşıksa, ileride de o kadar karmaşık olacak. O yüzden ilk olarak bunu kabullenmekle başlayalım işe.

İkinci olarak, harekete geçmemiz gerekli. Mesela ben, her gün meditasyon yapmak, mümkünse sabah yapmak istiyorum ama haftanın ortalama 4 günü, onu da akşamları yapabiliyorum. Belki de sabahları yapmayı üstelemek gereksiz, çünkü zaten altı buçuk gibi uyanıyorum ve daha da erken uyanmam için gece daha da erken yatmam lazım, ama evde uyumayan biri varsa ben de sürekli uyanıyorum. Bu durumu kabullenip, yapacağım ne varsa akşama koymak en mantıklısı gibi duruyor.

Peki bir hafta, iki hafta götürdüm bu alışkanlığı. Sonra bir akşam misafir geldi, öteki akşam markete gittik, ertesi gün tüm gün dışarıda gezdik eve çok geç geldik, geldiğimiz gibi uyuduk diyelim. Tekrar birinci adıma döneceğiz mecbur. Evet, tamam hayatın kaosu içinde rutinimden çıktım, ama dönmeye hazırım diyebilmeliyiz.

Bunu sağlıklı beslenmede, diyette, eşya ve alışverişi azaltmaya çalışmada da çok yapıyoruz. Bir gün iki gün kaçınca insan hemen eski alışkanlıklara geri dönmek, bırakmak eğiliminde oluyor. O yüzden tekrar birinci aşamaya dönebilmek çok çok önemli. Evet bir an kendinden geçip alışveriş çılgınlığı yapmış olabilirsin. Aldığın şeylerin bir kısmı da gerçekten gerekli şeyler olabilir. Fakat büyük ihtimalle çoğu gereksizdi ve bu yüzden de kendine ve sürece ihanet ettin gibi geliyor. Hayır. Tekrar başa dön, kabullen, harekete geç.

Hayatımızın bir kaos olduğunu kabullenmek zor, ama imkansız değil. Kabullendikçe, biraz daha sadeleşebiliriz, çoğu psikoloğun dediği gibi, iyileşme, kabullenmeden başlamayacak.

Bu yazıya ilham olan zenhabits‘e teşekkürlerimle.

52 Küçük Değişiklik 15. Hafta: Konfor Alanından Çık

Bu seriyi ilk defa okuyanlar için, 52 Small Changes For The Mind (Zihin İçin 52 Küçük Değişiklik) adlı kitabı okuyup, her hafta küçük bir değişikliği uygulamaya koyuyor, bu değişiklikleri minimalizm ve bilinçli farkındalık açısından irdeleyerek kaleme alıyorum.

Bu haftanın küçük değişikliği, çok duyduğumuz bir söz son yıllarda, konfor alanından çıkmak. Şöyle bir görselle verilir genellikle:

1
Konfor alanın – sihrin başladığı yer
Gerçekten yapmak istediklerimizi yapabilmek için kendimizi biraz aşıp, rahat bölgemizden dışarı adım atmamız gerekli zaman zaman.
Bu illa hayatımızda çok büyük değişikliklere sebep olacak bir adım olmayabilir. Örneğin işe her gün belli bir yoldan gidiyorsunuzdur, bir hafta boyunca başka bir yol seçebilir, ya da bir durak önce inip biraz daha yürüyebilirsiniz. Konfor alanından çıkmak bana göre alıştığımız hayat tarzının zaman zaman dışına çıkmak, kendimizi bazen zorlamak da hatta. Çünkü o zaman normalde asla karşılaşamayacağımız şeylerle karşılaşabiliriz.
Ben örneğin çok sosyal bir insan değilimdir, yeni arkadaşlıklar kurma konusunda pek de iyi değilim. Eğer kendimi konfor alanının (yani evin) dışına atmazsam yeni insanlarla tanışma ihtimalimi daha da düşürmüş oluyorum. Mesela buradaki yazarlık gruplarından birine girmekle girmemek arasındaydım ama sonunda girmeye karar verdim çünkü eve kapandığımda, kimseyle tanışmadığımda hayat daha kolaymış gibi geliyor ama bu sefer de gelişme sağlayamıyorum. Singapurluları ve Singapur kültürünü daha yakından tanımak istiyorum diyorum ama bu kitaplardan okuyarak olmuyor. İnsanlarla gidip tanışmam, başlangıçlar yapmam gerekiyor.
Bu konfor alanının dışına çıkma işini minimalizm yönünden de konuşalım.
Azaltma ve daha sade yaşama işi kafada başlıyor. Öyle ki, birçoğumuzun ikinci kez düşünmeden yaptığı şeylerden biri alışveriş. Alışveriş yapmak, elimizdekiyle yetinmemek birçoğumuzun konfor alanı haline gelmiş durumda. 8 yıldır, neredeyse her pazartesi öğrencilerime haftasonu ne yaptıklarını sorduğumda cevap alışveriş oluyor. Öyle bir noktadayız ki, alışveriş yapmasak yaşadığımızı hissetmeyeceğiz.
Azaltmadan önce işte kendimizi bu konuda konfor alanının dışına atmak zorundayız. Kendimizle mutlu olabilmeyi, mutlu olmak ve doyuma ulaşmak için nesnelere sandığımız kadar ihtiyacımız olmadığını anlamalıyız önce. Eğer konfor alanının içinde azaltma yapmaya çalışırsak yalnızca kendimizi kandırıyor olacağız. Biraz risk almak, farklı bir hayatın mümkün olduğunu kendimize göstermemiz lazım.
Sıfır atık- az atık konusunda da benzer bir durum söz konusu. Kime sorsanız daha az atıkla yaşamak istiyor ama örneğin ekstra plastik tüketmemek için yanında poşet, bardak, pipet vs taşımak zor geliyor (ben de böyleyim zaman zaman, kimseyi eleştirmek için söylemiyorum). Bir de bu aralar menstrual kup alsam mı almasam mı düşünüyorum. Konfor alanından çıkmak istemediğim için erteliyorum 🙂 Bu haftanın görevi benim için bu adımı atmak olabilir.
İş sonunda şuna biniyor: Daha büyük bir ideal mi, konfor mu? Konfor. Hayallerim mi, konfor mu? Konfor. Geç olsun güç olmasın demişler, böyle davrandığımızı fark ettiğimiz anda konfor alanının dışına çıkmak gerekli. Bu daha iyi bir iş aramak da olabilir, yeni bir hobiye başlamak da, zehirli bir ilişkiye son vermek de.
Fakat çok ileri gitmek diye bir şey var mı? Bence kesinlikle var ve dikkatli olmalıyız. Kendimizi çok zorlar ve kapasite ya da imkanlarımızın çok ötesinde idealler belirlersek bu sefer tepe takla olma ihtimali yükseliyor.
Comfort_zone
Konfor alanı- En yüksek performans alanı – tehlike alanı
Don Miguel Ruiz’in Dört Anlaşma kitabını bilenler bilir (bilmeyenler de hemen okumalı, bence Türkçe çevirisi biraz kötü, eğer İngilizcesini okuyabilirseniz daha çok tavsiye ederim). Oradaki 4. Anlaşma “Elinden Gelenin En İyisini Yap” idi. Yazar elimizden gelenin ne daha azını, ne daha fazlasını yapmamızı istiyordu. Yani kendimizi aştığımız noktayı iyi bilmeli, kendimizi iyi tanımalıyız.
Bu konuda küçük bir örnek vereyim. Bir adam düşünün. Normal, ortalama bir işi var. Ortalama bir maaş kazanıyor. Patronundan nefret ediyor, her gün şikayet ediyor, ama işini değiştirmiyor. Aynı işte yirmi beş sene çalışıp emekli oluyor. Aslında belki potansiyelinin peşinden gitse, en azından sevebileceği bir iş arasa hem o yirmi beş sene şikayetle geçmez hem de hoşuna giden bir iş yapabilirdi. Ama adım atmaktan, ailesini yüzüstü bırakmaktan korktuğu için, kovulmayacağını bildiği bu işte emekli olana kadar çalıştı. Sonuç olarak ortalama bir emekli maaşı aldı ama bu ne hayalini kurduğu emeklilik için yeterliydi ne de endişelendiği çocuklarının geleceği için.
Şimdi başka bir adam düşünün. Benzer bir işte çalışıyor. Fakat bu adam orada durmayıp başka bir kariyerin peşinden gidiyor. Aslında bu kariyerde epey başarılı oluyor ve kendini kanıtlıyor, yönetim kademesine yükseliyor. Fakat bu yetmiyor, bu sefer girişimciliğe soyunuyor. Sahip olduğu her şeyi satarak bu işe yatırıyor. İlk birkaç sene her şey güzel gidiyor, ama adamda gerekli uzmanlık olmadığı için batıyor. Öncekinden çok daha kötü bir durumda kalıyor.
Bu iki örnek de dengeyi bulmak için kendimizi çok iyi tanımamız gerektiğini gösteriyor. Vasatı hayat tarzı olarak seçmeyi bırakmalıyız, evet, bize hep söylenen bu. Ama boyumuzdan büyük işlere de girişmemeliyiz. Elimizden gelenin en iyisini, yapmalıyız, daha fazlasını değil. Daha fazlası da açgözlülüğe giriyor ve hayat bu, elimizdekileri bir anda alabiliyor.
Siz kendinizi konfor alanının dışına atmayı nasıl başarıyorsunuz? Ya da neler yapmak istiyor da korkuyorsunuz? Yorumlarınızı bekliyorum.
52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 14. Hafta: İçindeki Eleştirmeni Sustur

“Eğer iç sesin sana, ressam değilsin, diyorsa, nasıl olursa olsun resim yap, çocuk, o ses susacaktır.” Vincent Van Gogh

Sizin de içinizde hiç susmayan bu sesin benzerinden var mı? Ben, mesela, yazdıklarımı birine okuyana kadar yıllar geçti. 6 yıl boyunca anonim bir blogum vardı, ondan önce de öykülerimi, tabii çok kötü olduğunu düşünüp sonsuza dek sildiklerim hariç, şimdi kapanan bir sitede yayınlıyordum. Fakat bu blogda yazmaya başlayana dek, yakınlarım hariç kimseye yazı yazmakla ilgilendiğimi söyleyememiş, Facebook ve benzeri platformlardan yazdığım yazıları duyurmamıştım. Kendime yargılanmaktan korktuğumu söylüyordum. Ama asıl hissettiğim, hiçbir zaman yeterli olmama hissiydi. Yazdıklarımı paylaşmak için mükemmel olmaları gerekiyordu. Bu da beni hep bir adım geri atıyordu. Bir kişinin kötü yorumu, tüm hevesimi kaçıracakmış gibi hissediyordum.

Bu blog ile bu korkumu kısmen aştım. En azından yargılanma korkusu olmadan insanlara bir blogum olduğunu söyleyebiliyorum .Gerçi hâlâ biraz korkmuyor değilim, çünkü bazen anlattığım her şeyi ben mükemmel şekilde yapıyorum algısı uyandırmak istemiyorum, yazdığım birçok konuda ben de henüz yolun başındayım ve yazdıkça öğreniyorum. Bazen insanlar bana ‘aa, çok bilmiş gibi yazıyorsun ama kendin uyguluyor musun acaba’ diyecekler diye korkmuyorum değil.

Sevdiğimiz bir kişi küçük bir hata yaptığında, onu affedebiliyor, şefkat gösterebiliyoruz. Fakat aynı hatayı biz yaptığımızda içimizdeki eleştirmen bizi yerden yere vuruyor. Bu konuyu psikolog Zeynep Selvili Çarmıklı çok güzel bir şekilde dile getirmiş. Kendisinden dinleyelim:

Birçoğumuz belki yetiştirme tarzımızın, belki küçüklük travmalarımızın beslediği dev gibi özeleştirmenlere sahibiz maalesef. Bu eleştirmen bizi bazen doğru noktaya getirse de, bazen de bizim içimize kapanmamıza, eylemsizleşmemize sebep oluyor. Bu hafta, biraz şımartalım kendimizi, sen yapamazsın diyen o sese kulaklarımızı tıkayalım, günlüğümüze iyi olduğumuz şeyleri yazalım. Bu çok basit de olabilir, iyi bir dost olmak gibi, bir yeteneğiniz, hobiniz ya da bir kişilik özelliğiniz de olabilir. Bunda zaten iyiyiz, yeterli, peki daha da iyi nasıl yapabiliriz ona konsantre olalım.

Ben örneğin, blog yazma işini artık bir alışkanlık haline getirdim ama asıl tutkum kurgu yazmakta. Böyle demekle beraber yaklaşık altı aydır hiç kurgu yazmadım. Biraz da İngilizce yazsam daha iyi olur deyip, sonra bir yazdığımı İngilizce’ye çevirmeye çalışırken batırmamla sonuçlanan süreçte küstüm. Batırma tabii tamamen benim bakış açımdan. Kendimi öyle çok eleştirdim ki sonunda öykü yazmaya hepten ara verdim. Bu hafta özgürce, kendimi eleştirmeden yazmaya ve bir öyküyü bitirmeye çalışacağım. Bakalım başarabilecek miyim?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Diğer mecralarda Minimalist Günlüğü takip etmek isterseniz:
YouTubeinstagramFacebook

52 Küçük Değişiklik 7. Hafta: Bu senin yolculuğun!

Bu haftanın konusu geçen haftaki gibi söylemesi kolay, ama uygulaması biraz zor. Eğer yılların alışkanlıklarından bahsediyorsak kırmak için bir hafta yetmeyebilir. Ama iyiye doğru atılan her adım anlamlı.

Kendimizi başkalarıyla karşılaştırmaktan bahsedeceğim bu hafta. En iyimizin, ben yapmıyorum diyenin bile şu cümlelerin birkaçını kullandığından eminim:

1.Ben onlardan daha çok çalışıyorum, neden daha az maaş alıyorum?

2.Onun için söylemesi kolay, hayat hep onun yüzüne gülmüş.

3.Onun benim kadar işi/ sorumluluğu yok. Tabii kendine vakti olur.

4.O aileden şanslı. Bense her şeyi dişim tırnağıyla kazandım.

5.Neden herkesin evi derli topluyken benimki hep dağılıyor?

6.Neden herkesin çocukları usluyken benimki yaramazlık yapıyor?

7.Keşke benim çocuğum da derslerinde daha başarılı olsaydı.

8.Herkes hayattaki amacını biliyor gibi, bir ben kayıp hissediyorum.

9.Benim yaşımdaki herkes evlendi/çocuk sahibi oldu/ iyi bir iş sahibi oldu. Neden ben yapamadım?

10.Neden benim saçlarım/cildim/bedenim de onun kadar güzel değil? Bu haksızlık değil mi?

Bunlar aklıma gelen yalnızca birkaç örnek. Ve ciddi olanlardan seçmeye çalıştım biraz da. Daha hafif, her günümüzü etkileyen seçimlerde de insanlarla kendimizi karşılaştırıyoruz durmadan. Komik bir örnek paylaşayım sizinle. Yıllar önce İzmir’de çeşme suyu temiz ve lezzetliydi. Damacana diye bir şeyi ne duymuş ne görmüştük. Bir gün bir tanıdığımızı ziyarete gittik, ilk defa orada gördüm damacana suyu. Ev sahibine neden aldınız diye sorduğumda, bizim mahallede herkes aldı, biz de aldık diye cevap verdi!

Aslında bu derece dürüstlük güzel. Çoğumuz başkaları için aldığımız kararları dürüstçe kabullenmiyor, mantıklı açıklamalar bulmaya çalışıyoruz. Hızlı modanın bu konuda çok iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. Seneden seneye trendi olan parçalar(sadece giyim değil, mobilya ve hatta dil de buna dahil) bir süre sonra miladını dolduruyor.

Etrafımızda modaya uyan çok kişi yoksa o zaman biz de takip etmeye ihtiyaç duymuyoruz (Singapurluların çoğu o kadar kötü giyiniyor ki minnacık şehirde bu kadar alışveriş merkezi nasıl iş yapıyor şaşıyorum). Ama eğer çevremizdekilerin hepsi en yeni parçalara koşa koşa gidiyorsa o zaman biz de ister istemez etkileniyoruz, bizim neyimiz eksik diyoruz, gidip biz de alıyoruz. Neden aldığımızı düşündüğümüzde mantıklı bir cevap bulamadığımız için “sevdim” “ihtiyacım vardı” — daha dürüst olursak “trendi” “herkeste var” ve daha da dürüst olabilirsek “hiç ihtiyacım olmamasına rağmen diğerlerinden geri kalmamak için, yapabildiğimi göstermek için, herkesten daha iyisi olabileceğim için aldım” diyebiliriz. Tabii gerçekte bunu diyebilecek bir kişinin farkındalığı o eylemi yapmasına engel olabilir. Ama çoğumuz “herkeste var” derecesine gelebiliyor ancak. (Yapabildiğini göstermek için almak, bence çok önemli bir konu, ama burada odaktan şaşmayayım, ileride bunun üzerine yazmak istiyorum).

Kendimizi başkasıyla karşılaştırmak küçüklüğümüzden beri bize empoze edilen, ve dahası yaşamak için tek yol olarak gösterilen bir şey. İyi notlar almak yetmez örneğin, sınıfın en iyisi olmalısın. Ben hep böyle hissettim. İlkokulda hep sınıf birincisiydim, orta okulda eğitim kalitesi daha yüksek bir muhite taşındık. O zamanki günlüklerimde en büyük endişem sınıftakiler kadar başarılı olamamakmış. Sonra lisede tüm Türkiye’deki öğrencilerin başarısına göre konumlandırdım kendimi. İyi olmak yetmiyordu, en iyi olmak gerekiyordu. Bir yandan kendim için iyi olmam gerektiğine inanıyor, bir yandan da benim başarımın diğerlerinin başarısızlığı demek olduğunu biliyordum. Böyle bir sistem içerisinde insanın kendini başkalarıyla karşılaştırmaması hiç kolay değil. Çalışma hayatımda bu başarı takıntısını yavaş yavaş attım üzerimden, ama çok zor oldu. Ya da belki de hala atamamışımdır, bu konuda kendimi daha çok gözlemlemeliyim. 🙂

İnsanların hikayesini, yükünü bilmeden onları çok şanslı, kendimizi bahtsız görmek de her gün yaptığımız bir şey. Sosyal medyanın en büyük psikolojik hasarlarından biri de bu olsa gerek. İnstagram’da geziniyoruz. Takip ettiğimiz kişiler, dünyanın en bilgili insanı, en iyi annesi, en minimalist eve sahip olanı, en en en gözüküyor. Gerçekte, ne o tam ne de ben. Ama kendimi bir fotoğrafla anlatmak istiyorum. Bu fotoğraf bir karpuzdan kesilen bir dilim gibi. Karpuzun o dilimi çok iyidir, eve götürürsün, içi çürük çıkabilir. Ama satıcı bizi kandırıp karpuzu satmıştır bile.

Kendimizi başkalarıyla (ya da başkalarının dışarıya çizdiği imajla) karşılaştırmak moralimizi kesinlikle bozuyor ve kendimize realist bir gözle bakmayı engelliyor. 2005 yılında yapılan bir araştırmada, normalde kazandıkları parayla mutlu olan insanların, komşularının daha fazla para kazandığını öğrendiklerinde mutluluk seviyelerinin düştüğü görülmüş.

Bu hafta, ne zaman kendi durumuna realist bir gözle değil de, başkalarıyla karşılaştırarak baktığını fark edersen, bunu not et. Unutma ki davranışlarımızın bilincinde olmak ilk ve en önemli adım. Ne yaptığımızın ve neden yaptığımızın farkında olursak çok daha hızlı gelişebiliriz.

Bu, senden başka kimsenin yolculuğu değil. Bu senin yolculuğun. Yolu da sana ait, yöntemi de.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.