52 Küçük Değişiklik: Gülümse

Bu hafta çok çok sevdiğim ama birkaç haftadır ertelediğim bir konudan bahsedeceğim: Gülümsemek!

Mutlu olduğunuz için mi gülümsersiniz, yoksa gülümsediğiniz için mi mutlu olursunuz? Cevabı videoda 🙂

52 Küçük Değişiklik’in diğer videolarına buradan ulaşabilirsiniz.

Bu haftanın yazısını okumak isterseniz o da burada.


Yeni videolardan haberdar olmak için buraya tıklayarak abone olabilirsiniz:

Beni instagramda https://instagram.com/minimalistgunluk adresinde bulabilirsiniz.

Sevgiler,
Pelin

52 Küçük Değişiklik 31. Hafta: Kendine Güven

Bu haftanın küçük değişikliği kendine güvenmek. Her hafta olduğu gibi bu hafta da başka bir bakış açısı getirmek istiyorum. Özgüven minimalizmle doğrudan orantılı. Satın alma eylemlerimizin çoğunun kendimize güvenimiz az olduğundan yaptığımızı biliyor muydunuz?

Yeni yapılan bir araştırmaya göre, günümüz zenginleri artık zenginliklerini materyallerle göstermekten vazgeçmişler. Eskiden lüks saatler, spor arabalar, kürkler vesaire zenginlik simgesiyken, artık yeni dönem zenginlerinin çok daha minimalist yaşadığını görüyoruz. Eğitim, sağlık, kişisel gelişim gibi konulara yatırım yapıyormuş artık üst sınıf.

minimalist wardrobe
Mark Zuckerberg’ün minimalist gardırobu. Dikkatimi çekti, düzgün ütülü bile değil. kaynak: http://bit.ly/2RqDHmt

Kendine güvenen insanın, değerini onaylaması için başkalarının onayına ihtiyacı kalmıyor. Bu nedenle Mark Zuckerberg’e gri bir tişört ve minimalist bir ev yetiyor örneğin. Zengin olduğunu markalar veya alışverişle kanıtlamasına gerek yok.

Minimalizm ile giriş yaptım, fakat özgüven her konuda insanın önündeki kapıların açılmasını sağlayan bir araç. Böyle yazıyorum diye ben unumu eledim, eleğimi astım sanmayın yalnız. 🙂 Hala benim de kendimce güvensizliklerim var herkes gibi. Örneğin Türkiye’deyken hiç dert etmediğim İngilizce aksanı ve “native speaker” olmama olayı Singapur’da iş ararken beni çok korkutmuştu. Ağzımı açtığım ve aksanımı duydukları an beni işe almayacaklar zannediyordum. Fakat çalıştığım iki işte de aksanım zerre sorun olmadı, hatta benim “native speaker” deyip kendimden üst gördüğüm hocalar benim bilgime baş vurur oldu, en son Amerikalı müdürüm yeni iş başvurusunda benden referans olmamı rica etti :). Gerçekten gereksiz yere stres yapmış ve kendimi belki olduğumdan daha donanımsız göstermiştim bu güvensizliğimden dolayı.

Kendimizi gerçekte olduğumuzdan çok daha çirkin ve değersiz görme durumu az çok var hepimizde. Peki ne yapabiliriz?

Kabullenelim. Kendimizi, olduğumuz gibi kabullenelim. Kişisel gelişimin en büyük paradokslarından biri. Kendini kabullenmeden, değişemezsin. Ee, kendini kabullenirsen, gelişmene gerek var mı? Fakat zaten kendini kabullenmeyi öğrenmek başlı başına bir yolculuk.

Umutsuzluğa düştüğümüz ve güçsüz, güvensiz hissettiğimiz anlarda iyi yaptığımız şeylere odaklanabiliriz. Bu konuda son zamanlarda okuduğum harika bir kitaptan da bahsedeyim yeri gelmişken: Dr. David Burns’den İyi Hissetmek. Bilişsel Davranışçı Terapi (Cognitive Behavioral Theraphy- CBT) kurucusu Burns ilaç kullanmadan, öz değer çalışmaları ile depresyon hastalarını on yıllardır tedavi ediyor. Depresyonun en büyük sebebinin kendimize biçtiğimiz değerin düşmesi, bakış açımızın olumsuza dönmesi olarak görüyor ve kitaptaki çalışmalarla olumlu bakış açısı kazanmaya yardımcı oluyor.

Vücut dilimizi değiştirebiliriz. TED Talks’un en ünlü konuşmalarından biri olan “Beden Diliniz Kim Olduğunuzu Şekillendirir”i de buraya iliştireyim. Beden dilinden bahsederken hep beden dilimiz ruh halimizi gösterir deriz ya, Cuddy de diyor ki, beden dilini değiştirince, hormonların da değişiyor ve kendine daha çok ya da daha az güveniyorsun (Altyazı ayarlarından Türkçe’yi seçebilirsiniz).

Son olarak da ukalalık ve ego oyunlarıyla özgüven arasındaki farka değinmek istiyorum, çünkü öğretmenler olarak kanayan yaramız bu. 🙂 Öğrencilerimin çoğunun ebeveyni baskı altında büyüdüklerinden, çocuklarını daha özgüvenli yetiştirmeye, kendileri gibi ezik büyütmemeye dair sessiz bir anlaşma içerisindeler. Fakat kendileri de özgüvene sahip olmadıklarından bunu ego ile karıştırıyorlar. Yıkıp dökmeyi, kendi fikrinde ısrarcı olmayı özgüven olarak yansıtıyor, bunu öğretiyorlar çocuklarına. Aynı zamanda çocukların her konuda başarılı olmasını bekliyor, olmadıklarında suçu öğretmenlere atıyorlar. Böylece çocuk hiç hata yapmamış gibi görüneceğinden kendine güveni kırılmaz diye düşünüyor olmalılar, ancak olayı çok yanlış bir yerinden anlamışlar ne yazık ki. Egosu gerçekçi olmayacak derecede şişmiş, üniversite yaşında bile hata yaptığında geri adım atmak yerine hocalarını fırçalayan çok öğrenci gördüm, görüyorum ne yazık ki. Ve üniversite yaşındaki çocuğu için okulu arayan veli de görmekteyim, bu mu özgüven kazandırmak!

Kendine gerçekten güvenen bir insanın değil kırıp dökmeye, konuşmaya bile ihtiyacı yoktur. Duruşu zaten belli eder. Aynı hiç bağırmadan disiplin sağlayan bir öğretmen gibi. Kendine güvenir, fakat egosu kontrol altındadır. Yanlış yaptığında geri adım atmayı da, hatasını kabullenmeyi de bilir.

Tabii ki bu haftanın değişikliği öyle bir haftada değişecek bir vasıf değil. Fakat kaç yaşında olursak olalım, neresinden başlarsak kârdır. Kendimizi daha gerçekçi gözlerle görmeye, kendimize daha fazla değer vermeye çalışalım. Verdiğimiz tepkiler özgüven eksikliğinden mi kaynaklanıyor, bunu da gözlemleyelim.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

Burns, M. D. D. D. (2017). Feeling Good: The New Mood Therapy.

52 Küçük Değişiklik 28. Hafta: Kendini Ödüllendir

Bazen çok çalışıyor, çalışıyor, çalışıyoruz. Ama kimsenin umrunda bile olmuyor.

Özellikle kadınlar, bir yandan çalışıp, bir yandan çocuk büyütüp, bir yandan evin alışverişini, bütçesini, ev işini, yemeğini hallediyoruz. Nasıl insanüstü bir şey yaptığımızın farkında mıyız acaba? Ve ne kadar takdir alıyoruz işyerindeki müdürümüzden, eşimizden, çocuklarımızdan? Çocuklarının veli toplantılarına, birkaç etkinliğine arka arkaya izin aldı diye kovulan bir üst düzey yönetici tanıyorum ben mesela, ki kadın iş yükünün altında boğulduğu için zaten eve geç geliyor, evde de çalışıyor, çocuklarını az görüyordu. Bir takdiri bırak kadını işten çıkardılar. (Burada feministliğim tutmaya başladı ama konu bu olmadığı için sadede geliyorum 🙂 )

En önemlisi kendimizden hiç takdir almıyoruz. Çoğu kişi zaten bizim yaptıklarımızdan habersiz, kendi dramasında boğuluyor. İşin kötüsü biz de kendimizin farkında değiliz. Kendimizi küçümsüyor, değersiz görüyoruz. Aslında kendimize biraz daha değer vermeye, başardıklarımızı takdir etmeye, kendimizi ödüllendirmeye başlasak, bunu diğerlerinde yapmak da kolaylaşacak, ve dünya daha güzel bir yer olacak.

52 Küçük Değişiklik serisinin bana altı aydır kattığı en önemli değişiklik, bakış açısını değiştirmek oldu sanırım. Çünkü nesnel realite aynı kalsa da bakış açısı değiştiğinde, dünya değişiyor. Görmediğin şeyleri görmeye başlıyorsun.

Geçmişe, hatırlayabileceğiniz kadar geçmişe gidin ve başarılarınızı düşünün. Kendinizi ödüllendirdiniz mi? Mesela benim için ilk testte ehliyetimi almak büyük bir başarıydı. Türk toplumu olarak genellikle ehliyeti “ıslatırız”, bu başarıyı ailecek ya da arkadaşlarla kutlamak güzel bir ritüel. Üniversiteyi bitirmek, iş görüşmesinin olumlu geçmesi, terfi almak… Bunun yanında, küçük başarılar da var. Mesela birisine kavga edecek kadar sinirlendiniz, ama kendinizi tutup olayı onun bakış açısından anlamaya çalıştınız, ya da daha iyisi, ondan size anlatmasını istediniz. Bu çok büyük bir başarı ve herkes buna nail olamaz. Ya da bu sabah moraliniz çok bozuktu, canınız hiçbir şey yapmak istemedi. Yine de kalkıp yarım saat yürüyüşe çıktınız. Bu da çok büyük bir başarıdır. Kendinizi ödüllendirmek için Nobel almanıza gerek yok.

Peki kendimizi nasıl ödüllendirelim?

Bazen, fark edip kendimi tebrik etmek bile yetiyor. Kendinize, aferin, iyi yaptın, demeyi deneyin. Kendinizi yemeğe çıkartın, kafeye götürün :). Sevdiklerinizi de götürebilirsiniz. Biz güzel bir şey yaptık diye karşımızdakinin bizi tebrik etmesi bekleniyor. Ama kendimiz de başarımızı kutlayıp başkalarıyla paylaşabiliriz. Tıpkı hobbitlerin kendi doğum günlerinde başkalarına hediye vermesi gibi. Ya da bizim kültürümüzde adak adamak, istediğimiz gerçekleştiğinde çocuk sevindirmek, bağış yapmak, rızkımızı paylaşmak gibi. Başkalarını ödüllendirmek dolaylı olarak kendimizi de ödüllendirmek oluyor.

lindt 99 cacao dark chocolate bitter çikolata
kendini ödüllendir denince aklıma gelen.

Mesela size hep pahalı gelen o kahveyi, o çikolatayı, o yemeği deneyerek, sinemaya, konsere giderek kendinizi ödüllendirebilirsiniz. Kendinizi boş zamanla da ödüllendirebilirsiniz, bence harika bir hediye. Hatta kıyafet veya aksesuar da alabilirsiniz ama bilinçli olmak ve aşırıya kaçmamak kaydıyla. 🙂 Üniversitede okurken ilk part-time maaşımla kendime bir yüzük almıştım. Geçen hafta da yeni iş bulmamın şerefine keten bir pantolon aldım. Kapsül gardırobumdaki on yıllık siyah pantolonum, tabir-i caizse zortladığı için zaten yeni pantolona ihtiyacım vardı, ama yeni işim şerefine diyerek böyle küçük oyunlar, hüsn-ü taliller yapmayı seviyorum.

uniqlo relaxed linen pants keten pantolon
keten pantolonum olsun diye evrene mesajlar yollamış olabilirim bu pantolonla ilgili. Ketene taktım bu ara, hayırlısı 🙂 kaynak: uniqlo.com

Siz kendinizi nasıl ödüllendiriyorsunuz?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Bu arada, geçen haftanın değişikliği ekrandan uzak durmaydı hatırlarsanız. Kendimi resmen zorladım ekranlara bakmamak için, dışarı çıktım, arkadaşlarla buluştum vesaire. Yine de geçen hafta 2 saat 15 dakika olan iPhone ekran zamanını 1 saat 45 dakikaya ancak indirebilmişim! Öyle böyle bağımlı değiliz dostlar. Bizden sonraki neslin durumu daha da vahim. Sizde durumlar nasıl?

52 Küçük Değişiklik 25. Hafta: Uzaklaş.

Bu haftanın küçük değişikliği, benim için biraz zor bir konu.

Özellikle de ayın belli günlerinde. 🙂

Öyle ki, bu yazıyı yazmayı bile günün sonuna bıraktım, çünkü tam olarak nasıl anlatacağımı bilemedim.

Zihin İçin 52 Küçük Değişiklik (52 Small Changes for the Mind) kitabından her hafta küçük bir değişiklik paylaşıyorum biliyorsunuz. Bu hafta yazar Blumenthal  batılı ailelerin çocuklarına verdiği “Time-Out” (Uzaklaştırma) diye bir cezadan bahsetmiş. Hollywood filmlerinde de görürüz, çocuk yaramazlık yapınca odasına gönderilir. Çocuklara ne kadar faydalı olduğu tartışılır, ama kendimize de böyle bir uzaklaştırma versek nasıl olur diye soruyor yazar.

Ben sinirlendiğim konunun üstüne gidiyorum genelde. Şunu da fark ettim, öğrencilerime ya da arkadaşlarıma sinirlensem de daha düzeyli tepkiler veriyorum (süper ego devrede muhtemelen), ama iş kendi aileme gelince ipin ucunu kaçırabiliyorum. Yakın olduklarımı daha fazla kırıyorum. Ama saman alevi gibi derler ya, patlayan öfkem birkaç dakika sonra geçiyor, karşı tarafı üzmekle kalıyorum.

Bu sırada onları kırmak yerine, kendime birkaç dakika uzaklaştırma versem, geri geldiğimde hem kendi sinirim geçebilir hem karşımdakinin. Dahası, gerginlik yaratan konunun saçma bir konu olduğunu da görebilirim. Ama hormonlarım, egom, ne derseniz deyin, bana o an tepki ver, bağır, çağır diye beni itiyor. Buna karşı koyup sakinleşmek büyük bir mücadele. Fakat bu duyguların ve bu mücadelenin farkına varmak bile benim için büyük bir adım oldu.

Düşünsene, onca yıl yaşıyorsun, daha nasıl hissettiğini ve nelere neden, nasıl tepki verdiğini bile bilmiyorsun. Kendimi tanımak ne kadar zor olabilir, derdim ergenlik döneminde, birkaç ay sonra otuz yaşımı dolduracağım, kendimi tanımanın hâlâ en başındayım,  ancak taş gibi ağır olan kapıyı açabildim. Oda henüz kapkaranlık. 🙂

Siz de duygularınızla böyle bir mücadele veriyor musunuz? Ne durumdasınız? Bu hafta tepkilerimi daha iyi gözlemleyip sorumluluk almaya çalışacağım.

Bu arada ara ara bana gelen Gymnopedie aşkını sizinle de paylaşayım. Bu yazıyı yazarken bunu dinliyorum. Satie’nin müziğinin bende kesinlikle sakinleştirici etkisi var.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 20. Hafta: Susma!

Bu haftanın küçük değişikliği, geçen haftanınkinin tam tersi: Geçen hafta sessizliği aramıştık, bu hafta ise sessiz kalmamaya çalışacağız.

Geçen hafta benim ufkumu açan bir hafta oldu. Sessizliği kabullenmek sandığım kadar kolay değildi. Eckhart Tolle’nin dediği gibi gürültünün içinde de sessizliği ve durgunluğu duymaya çalıştım. Singapur’da yaşamayı ne kadar sevsem de alışamadığım bir yönü gürültü. Ankara’da, hem oturduğum mahalle , hem çalıştığım kampus ne kadar sessiz – ve bu bakımdan huzurluymuş – meğer. Burada evimiz tren yolunun yakınında, iş yerim de şehrin göbeğinde olduğu için sürekli bir gürültü var. Ve ilginçtir ki mesela ders ve sınav saatlerinde bile koridorda süpürge çalıştırmakta sakınca görmüyorlar. Bizde ÖSS günleri deliren velileri düşünüyorum da… Çok farklıyız. 🙂

Bu hafta, 52 Small Changes For The Mind kitabının yazarı Blumenthal bize düşündüklerimizi söylemede geç kalmamamız gerektiğini hatırlatıyor. Yani dış ve iç dünyamızda ne kadar sessizliği arasak da, söylememiz gereken bir şey olduğunda sessiz kalmamalıyız. Rahmetli dedemin çok sevdiğim bir sözü vardı (kendisi bunu bedenden çıkan istenmeyen gaz için kullanırdı gerçi, ama bence buraya tam uyuyor). İçinde kalıp kulunç olacağına, dışına çıkar gülünç ol. 🙂 Gülünç olmak, saçma olmak pahasına içimizdekini dışa vurmamız gerekiyor bazen.

Hayal kırıklığı yaşadığımızda, işler istediğimiz gibi gitmediğinde, ya da haksızlık yapıldığını düşündüğümüzde içimize kapanıp sessiz kalmak kolay yol. Ama eğer bir adım ileri gitmek, konfor alanının dışına çıkmak istiyorsak konuşmak, fikrimizi belirtmek zorundayız. Egzantrik bir fikir de olsa, karşıdakini kızdıracak bile olsa, bir yolunu bulup konuşmalı, iletişim kurmalıyız. Bu iş yerinde olsun, ailede veya ilişkilerde olsun, çok çok önemli bir kural. Bir kere susmaya başladı mı insan, sessizlik uzuyor da uzuyor. Nereden başlayacağını da bilemiyorsun, sonra aynı evde yaşayanlar birbirine yabancı oluyor. Problemler büyüyor, sustukça işin içinden çıkılmaz oluyorlar.

Bizim kültürde maalesef duygularımızı ve düşüncelerimizi göstermekten korkarak büyüyoruz. “Baban kızar” sanırım çocukların büyürken en çok duyduğu sözlerden biri. Ne yaparsak, ne söylersek baba kesin kızacak. “Karı gibi ağlama, karı dırdırı yapma”, “car car car konuşma” ve benzeri deyimler bizim toplumun kendini ifade edenlere nasıl baktığını gösteriyor, içler acısı. Ne kadınlar, ne erkekler kendini ifade edebiliyor. İş yerinde, diyelim kolayca çözülecek bir problem var, ama patronun gönlü olsun, egosu şişsin diye yanlış gidenleri söylemeye kimsenin cesareti yok. Çünkü fikrimizi ifade edersek işsiz kalmaktan korkuyoruz.

Evde, kavga çıkmasın diye, içimize atıyoruz. Fakat sonra pasif agresif denen davranış bozukluğu ortaya çıkıyor. Örneğin siz eşinize kızmışsınız. Fakat söyleyemiyorsunuz. Onun yerine yanında somurtuyor, söylediği her şeye bir kılıf buluyorsunuz. Eşiniz de anlamıyor neden böyle davrandığınızı, o yüzden bir çözüm bulunamıyor. Aranız açılıyor ama eşiniz hala neye kızdığınızın farkında değil.

Yansıtma da en çok rastlanan durumlardan biri. Örneğin işte patronunuz tarafından yanlış anlaşılıp aşağılandınız. Ama ona üstünüz olduğu için ses çıkaramadınız. Eve geldiğinizde çocuğunuzun yaptığı en küçük şey sizi gıcık etti. Gücünüz küçük çocuğa yetti. Ona bağırdınız. O da bundan sonra sizin yanınızda kendini özgürce ifade etmemesi gerektiğini, ederse duygusal (belki fiziksel) zarar göreceğini anladı. Suskunluğu tercih etti.

Bu haftanın değişikliği, benim için çok da büyük bir değişiklik olmayacak. Çünkü ben kendimi bildim bileli susmaktan değil, çok konuşmaktan müzdarip oldum :). Yani aşırı yapmanın da sakıncaları var, bilesiniz. Anda kalarak, kendimizi geçmişin kinine, ve geleceğin endişelerine kaptırmadan konuşmak çok önemli, benim değiştirmeye çalıştığım alışkanlığım bu.

Evde, iş yerinde, ilişkilerimde, yolunda gitmeyen bir şey oldu mu hemen konuşmaya ve olayı sıcağı sıcağına çözmeye çalışıyorum (fakat anlık sinirle hareket etmek yıkıcı olabilir, dikkatli olmak gerek). Konuşmaya cesaret edemezsem yazıyla ifade etmeye çalışıyorum. Pasif agresif durumu birkaç kez yaşadım, ve bir daha yaşamak istemiyorum. İki taraf için de yıpratıcı oluyor. Pasif agresif tavır sergileyenlerle arkadaş bile kalamıyorum artık.

Peki ya siz? Olayları konuşarak çözmeye çalışanlardan mısınız, sessiz kalanlardan mı? Bu hafta rahat hissettiğiniz ortamlardan başlayarak açılmaya çalışın. Ne kadar iyi geldiğini göreceksiniz.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 15. Hafta: Konfor Alanından Çık

Bu seriyi ilk defa okuyanlar için, 52 Small Changes For The Mind (Zihin İçin 52 Küçük Değişiklik) adlı kitabı okuyup, her hafta küçük bir değişikliği uygulamaya koyuyor, bu değişiklikleri minimalizm ve bilinçli farkındalık açısından irdeleyerek kaleme alıyorum.

Bu haftanın küçük değişikliği, çok duyduğumuz bir söz son yıllarda, konfor alanından çıkmak. Şöyle bir görselle verilir genellikle:

1
Konfor alanın – sihrin başladığı yer

Gerçekten yapmak istediklerimizi yapabilmek için kendimizi biraz aşıp, rahat bölgemizden dışarı adım atmamız gerekli zaman zaman.
Bu illa hayatımızda çok büyük değişikliklere sebep olacak bir adım olmayabilir. Örneğin işe her gün belli bir yoldan gidiyorsunuzdur, bir hafta boyunca başka bir yol seçebilir, ya da bir durak önce inip biraz daha yürüyebilirsiniz. Konfor alanından çıkmak bana göre alıştığımız hayat tarzının zaman zaman dışına çıkmak, kendimizi bazen zorlamak da hatta. Çünkü o zaman normalde asla karşılaşamayacağımız şeylerle karşılaşabiliriz.
Ben örneğin çok sosyal bir insan değilimdir, yeni arkadaşlıklar kurma konusunda pek de iyi değilim. Eğer kendimi konfor alanının (yani evin) dışına atmazsam yeni insanlarla tanışma ihtimalimi daha da düşürmüş oluyorum. Mesela buradaki yazarlık gruplarından birine girmekle girmemek arasındaydım ama sonunda girmeye karar verdim çünkü eve kapandığımda, kimseyle tanışmadığımda hayat daha kolaymış gibi geliyor ama bu sefer de gelişme sağlayamıyorum. Singapurluları ve Singapur kültürünü daha yakından tanımak istiyorum diyorum ama bu kitaplardan okuyarak olmuyor. İnsanlarla gidip tanışmam, başlangıçlar yapmam gerekiyor.
Bu konfor alanının dışına çıkma işini minimalizm yönünden de konuşalım.
Azaltma ve daha sade yaşama işi kafada başlıyor. Öyle ki, birçoğumuzun ikinci kez düşünmeden yaptığı şeylerden biri alışveriş. Alışveriş yapmak, elimizdekiyle yetinmemek birçoğumuzun konfor alanı haline gelmiş durumda. 8 yıldır, neredeyse her pazartesi öğrencilerime haftasonu ne yaptıklarını sorduğumda cevap alışveriş oluyor. Öyle bir noktadayız ki, alışveriş yapmasak yaşadığımızı hissetmeyeceğiz.
Azaltmadan önce işte kendimizi bu konuda konfor alanının dışına atmak zorundayız. Kendimizle mutlu olabilmeyi, mutlu olmak ve doyuma ulaşmak için nesnelere sandığımız kadar ihtiyacımız olmadığını anlamalıyız önce. Eğer konfor alanının içinde azaltma yapmaya çalışırsak yalnızca kendimizi kandırıyor olacağız. Biraz risk almak, farklı bir hayatın mümkün olduğunu kendimize göstermemiz lazım.
Sıfır atık- az atık konusunda da benzer bir durum söz konusu. Kime sorsanız daha az atıkla yaşamak istiyor ama örneğin ekstra plastik tüketmemek için yanında poşet, bardak, pipet vs taşımak zor geliyor (ben de böyleyim zaman zaman, kimseyi eleştirmek için söylemiyorum). Bir de bu aralar menstrual kup alsam mı almasam mı düşünüyorum. Konfor alanından çıkmak istemediğim için erteliyorum 🙂 Bu haftanın görevi benim için bu adımı atmak olabilir.
İş sonunda şuna biniyor: Daha büyük bir ideal mi, konfor mu? Konfor. Hayallerim mi, konfor mu? Konfor. Geç olsun güç olmasın demişler, böyle davrandığımızı fark ettiğimiz anda konfor alanının dışına çıkmak gerekli. Bu daha iyi bir iş aramak da olabilir, yeni bir hobiye başlamak da, zehirli bir ilişkiye son vermek de.
Fakat çok ileri gitmek diye bir şey var mı? Bence kesinlikle var ve dikkatli olmalıyız. Kendimizi çok zorlar ve kapasite ya da imkanlarımızın çok ötesinde idealler belirlersek bu sefer tepe takla olma ihtimali yükseliyor.

Comfort_zone
Konfor alanı- En yüksek performans alanı – tehlike alanı

Don Miguel Ruiz’in Dört Anlaşma kitabını bilenler bilir (bilmeyenler de hemen okumalı, bence Türkçe çevirisi biraz kötü, eğer İngilizcesini okuyabilirseniz daha çok tavsiye ederim). Oradaki 4. Anlaşma “Elinden Gelenin En İyisini Yap” idi. Yazar elimizden gelenin ne daha azını, ne daha fazlasını yapmamızı istiyordu. Yani kendimizi aştığımız noktayı iyi bilmeli, kendimizi iyi tanımalıyız.
Bu konuda küçük bir örnek vereyim. Bir adam düşünün. Normal, ortalama bir işi var. Ortalama bir maaş kazanıyor. Patronundan nefret ediyor, her gün şikayet ediyor, ama işini değiştirmiyor. Aynı işte yirmi beş sene çalışıp emekli oluyor. Aslında belki potansiyelinin peşinden gitse, en azından sevebileceği bir iş arasa hem o yirmi beş sene şikayetle geçmez hem de hoşuna giden bir iş yapabilirdi. Ama adım atmaktan, ailesini yüzüstü bırakmaktan korktuğu için, kovulmayacağını bildiği bu işte emekli olana kadar çalıştı. Sonuç olarak ortalama bir emekli maaşı aldı ama bu ne hayalini kurduğu emeklilik için yeterliydi ne de endişelendiği çocuklarının geleceği için.
Şimdi başka bir adam düşünün. Benzer bir işte çalışıyor. Fakat bu adam orada durmayıp başka bir kariyerin peşinden gidiyor. Aslında bu kariyerde epey başarılı oluyor ve kendini kanıtlıyor, yönetim kademesine yükseliyor. Fakat bu yetmiyor, bu sefer girişimciliğe soyunuyor. Sahip olduğu her şeyi satarak bu işe yatırıyor. İlk birkaç sene her şey güzel gidiyor, ama adamda gerekli uzmanlık olmadığı için batıyor. Öncekinden çok daha kötü bir durumda kalıyor.
Bu iki örnek de dengeyi bulmak için kendimizi çok iyi tanımamız gerektiğini gösteriyor. Vasatı hayat tarzı olarak seçmeyi bırakmalıyız, evet, bize hep söylenen bu. Ama boyumuzdan büyük işlere de girişmemeliyiz. Elimizden gelenin en iyisini, yapmalıyız, daha fazlasını değil. Daha fazlası da açgözlülüğe giriyor ve hayat bu, elimizdekileri bir anda alabiliyor.
Siz kendinizi konfor alanının dışına atmayı nasıl başarıyorsunuz? Ya da neler yapmak istiyor da korkuyorsunuz? Yorumlarınızı bekliyorum.
52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 14. Hafta: İçindeki Eleştirmeni Sustur

“Eğer iç sesin sana, ressam değilsin, diyorsa, nasıl olursa olsun resim yap, çocuk, o ses susacaktır.” Vincent Van Gogh

Sizin de içinizde hiç susmayan bu sesin benzerinden var mı? Ben, mesela, yazdıklarımı birine okuyana kadar yıllar geçti. 6 yıl boyunca anonim bir blogum vardı, ondan önce de öykülerimi, tabii çok kötü olduğunu düşünüp sonsuza dek sildiklerim hariç, şimdi kapanan bir sitede yayınlıyordum. Fakat bu blogda yazmaya başlayana dek, yakınlarım hariç kimseye yazı yazmakla ilgilendiğimi söyleyememiş, Facebook ve benzeri platformlardan yazdığım yazıları duyurmamıştım. Kendime yargılanmaktan korktuğumu söylüyordum. Ama asıl hissettiğim, hiçbir zaman yeterli olmama hissiydi. Yazdıklarımı paylaşmak için mükemmel olmaları gerekiyordu. Bu da beni hep bir adım geri atıyordu. Bir kişinin kötü yorumu, tüm hevesimi kaçıracakmış gibi hissediyordum.

Bu blog ile bu korkumu kısmen aştım. En azından yargılanma korkusu olmadan insanlara bir blogum olduğunu söyleyebiliyorum .Gerçi hâlâ biraz korkmuyor değilim, çünkü bazen anlattığım her şeyi ben mükemmel şekilde yapıyorum algısı uyandırmak istemiyorum, yazdığım birçok konuda ben de henüz yolun başındayım ve yazdıkça öğreniyorum. Bazen insanlar bana ‘aa, çok bilmiş gibi yazıyorsun ama kendin uyguluyor musun acaba’ diyecekler diye korkmuyorum değil.

Sevdiğimiz bir kişi küçük bir hata yaptığında, onu affedebiliyor, şefkat gösterebiliyoruz. Fakat aynı hatayı biz yaptığımızda içimizdeki eleştirmen bizi yerden yere vuruyor. Bu konuyu psikolog Zeynep Selvili Çarmıklı çok güzel bir şekilde dile getirmiş. Kendisinden dinleyelim:

Birçoğumuz belki yetiştirme tarzımızın, belki küçüklük travmalarımızın beslediği dev gibi özeleştirmenlere sahibiz maalesef. Bu eleştirmen bizi bazen doğru noktaya getirse de, bazen de bizim içimize kapanmamıza, eylemsizleşmemize sebep oluyor. Bu hafta, biraz şımartalım kendimizi, sen yapamazsın diyen o sese kulaklarımızı tıkayalım, günlüğümüze iyi olduğumuz şeyleri yazalım. Bu çok basit de olabilir, iyi bir dost olmak gibi, bir yeteneğiniz, hobiniz ya da bir kişilik özelliğiniz de olabilir. Bunda zaten iyiyiz, yeterli, peki daha da iyi nasıl yapabiliriz ona konsantre olalım.

Ben örneğin, blog yazma işini artık bir alışkanlık haline getirdim ama asıl tutkum kurgu yazmakta. Böyle demekle beraber yaklaşık altı aydır hiç kurgu yazmadım. Biraz da İngilizce yazsam daha iyi olur deyip, sonra bir yazdığımı İngilizce’ye çevirmeye çalışırken batırmamla sonuçlanan süreçte küstüm. Batırma tabii tamamen benim bakış açımdan. Kendimi öyle çok eleştirdim ki sonunda öykü yazmaya hepten ara verdim. Bu hafta özgürce, kendimi eleştirmeden yazmaya ve bir öyküyü bitirmeye çalışacağım. Bakalım başarabilecek miyim?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Diğer mecralarda Minimalist Günlüğü takip etmek isterseniz:
YouTubeinstagramFacebook

52 Küçük Değişiklik 11. Hafta: Polyanna Ol

Bu dünyada Polyanna olmak mümkün mü?

Bu haftaki küçük değişikliğimiz. bir haftalığına da olsa, etrafımıza daha pembe gözlüklerle bakıp başkalarındaki iyiyi ortaya çıkarmak.

Yani bir nevi Polyannacılık oynayacağız.
Bu hafta etrafımızdaki insanlara yoğunlaşıp onlardaki iyi yönleri ortaya çıkarma zamanı. Bazen kendimizi çok yalnız hissediyor, evde, iş yerinde kimsenin bizi anlamadığını düşünüyoruz. Bu bizi kendimizden de uzaklaştırıyor ve bir çeşit melankoliye dönüşüyor. Halbuki daha yakından ve önyargısız bakmayı becerebilirsek, herkeste sevecek bir yön bulabiliriz. Başkalarında sevecek yönler buldukça, kendimizi sevmek de daha kolay hale gelecek.
Birisiyle tanıştığınızda ona 0 verip notunu yükseltenlerden mi, yoksa 100 verip sonradan kesenlerden misiniz? Birinde negatif, diğerinde ise pozitif önyargı ile yaklaşıyoruz. Kimse siyah beyaz olmadığından ilk izlenimlerimize göre verdiğimiz kararı bazen uzun süreler beraberimizde taşıyıp, aslında çok iyi anlaşabileceğimiz birinden mahrum kalabiliyoruz. Başta 100 verdiğimiz çoğu zaman ise, karşımızdaki insanın bir hareketini görüp anında 0’a indiriveriyoruz.
Aslında problem ne not verdiğimizde değil, not vermekte. Karşımızdaki insanı, yargılamadan, olduğu gibi görmeye çalışsak, aslında ne kadar iyi yönleri olduğunu keşfetmemiz uzun sürmeyecek ve bize olumsuz gelen yönleri mümkün olduğunca yargılamamaya ya da etiketlememeye çalışırsak, zaten zaman içinde onların o derece olumsuz olmadığını göreceğiz. İdeal olan, olumlu ve olumsuz bile olarak bakmamak bence ama, yargılamaya o derece alışkınız ki, otomatik hale gelmiş. Düzeltmek için belki yıllarca kendimizi eğitmemiz lazım.
Bu konuda ben etrafımda kimlerin iyi yönlerini görmezden geliyorum diye düşününce, ilk aklıma gelen öğrencilerim oldu tabii. Farklı bir ülkeye gidince etrafındakileri anlamlandırabilmek için mecburen yargılamaya başvuruyorsun. Singapur’daki öğrencilerim Çin, Kore, Endonezya, Tayland, Laos gibi ülkelerden geliyorlar ve kültürleri bizden de, batı kültüründen de oldukça farklı. Bazı dışa dönük öğrenciler olsa da çoğu dersi pasif dinlemeye alışmış. Ama İngilizce öyle üniversitede kürsüde konuşan hocayı dinler gibi öğrenilmiyor. Onların da katılması, konuşması gerekiyor ama çoğunlukla ağızlarını açmadan bir gün bittiği oluyor. Burada dördüncü ayım, hala çok ama çok şaşırıyorum ve bunu negatif bir şey olarak görüyor, onları konuşturmaya çabalıyorum. Fakat bu konuda çok da fazla kafa yormadım düşününce. Ve aslında bu öğrenciler, ne kadar ODTÜ’de alışkın olduğum, leb demeden leblebiyi anlayan, anlamadığı her şeyi en ince noktasına kadar sorgulayan, zeki ve hatta biraz ukala öğrencilerimden farklı olsalar da, birçok yönden üstün özellikler taşıyorlar. Ergenlik yıllarında başka bir ülkeye gelip, burada dil öğrenmeye çalışıyor, bu arada sosyal ve duygusal bağlarını geride bırakıyorlar. Benim olumsuz olarak gördüğüm birçok yön, yalnızca kültürel aslında. Aynı şekilde benim de onlara acayip gelen, Türkiye’de, orta doğuda büyümekten kaynaklanan, bu topraklardan aldığım ne çok huyum vardır kimbilir. Bu hafta onları biraz daha yakından tanımaya çalışacağım, ama onları değiştirmek için kasılmadan.
Aynı şey çalışma ortamında tanıştığım insanlar için de geçerli. Gün içinde kendi zümremdeki hocalarla iyi anlaşsam da ofiste çok sosyalleşmediğim, aralarında Çince ve Hintçe konuşan hocalar da var. Konuştuğumda tek bir kelimesini anlamadığım için he,he dediğim memurlar da var. Düşününce anlıyorum ki onlara baştan bir hüküm vermişim ve yargılamışım. Ya da daha beteri, diğer iş arkadaşlarımın onlara yönelik tecrübe ve yargıları da etkilemiş beni. Kendim bir kere muhabbet etmediğim insanları sevmez olmuşum. Tanıdık geldi mi?
Bu müdürler, patronlar için de geçerli. Daha da büyütürsem ölçeği, ülkemizi yönetenler için de. Şimdi bugün sıcağı sıcağına seçim sonrası, bu bize zor gelebilir. Çok iyi anlıyorum. Ama nefret anlamanın önüne geçiyor ve maalesef nefret ettikçe anlamamız zorlaşıyor. Halbuki anlamamız, analiz etmemiz gerekli, neden ülkemiz 16 yıldır aynı adamı seçiyor? İyiyi görecek dereceye bu günlerde gelemesek bile nötr bir bakış açısıyla olayları karşılamak akıl sağlığımız açısından daha doğru geliyor.
Bu hafta bakış açımızı biraz değiştirelim, siyah yerine pembe gözlükler takalım. Belki siyah gözlüklerin görmemizi engellediği güzel şeyler oluyordur dünyada. 🙂
52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.