52 Küçük Değişiklik 31. Hafta: Kendine Güven

Bu haftanın küçük değişikliği kendine güvenmek. Her hafta olduğu gibi bu hafta da başka bir bakış açısı getirmek istiyorum. Özgüven minimalizmle doğrudan orantılı. Satın alma eylemlerimizin çoğunun kendimize güvenimiz az olduğundan yaptığımızı biliyor muydunuz?

Yeni yapılan bir araştırmaya göre, günümüz zenginleri artık zenginliklerini materyallerle göstermekten vazgeçmişler. Eskiden lüks saatler, spor arabalar, kürkler vesaire zenginlik simgesiyken, artık yeni dönem zenginlerinin çok daha minimalist yaşadığını görüyoruz. Eğitim, sağlık, kişisel gelişim gibi konulara yatırım yapıyormuş artık üst sınıf.

minimalist wardrobe
Mark Zuckerberg’ün minimalist gardırobu. Dikkatimi çekti, düzgün ütülü bile değil. kaynak: http://bit.ly/2RqDHmt

Kendine güvenen insanın, değerini onaylaması için başkalarının onayına ihtiyacı kalmıyor. Bu nedenle Mark Zuckerberg’e gri bir tişört ve minimalist bir ev yetiyor örneğin. Zengin olduğunu markalar veya alışverişle kanıtlamasına gerek yok.

Minimalizm ile giriş yaptım, fakat özgüven her konuda insanın önündeki kapıların açılmasını sağlayan bir araç. Böyle yazıyorum diye ben unumu eledim, eleğimi astım sanmayın yalnız. 🙂 Hala benim de kendimce güvensizliklerim var herkes gibi. Örneğin Türkiye’deyken hiç dert etmediğim İngilizce aksanı ve “native speaker” olmama olayı Singapur’da iş ararken beni çok korkutmuştu. Ağzımı açtığım ve aksanımı duydukları an beni işe almayacaklar zannediyordum. Fakat çalıştığım iki işte de aksanım zerre sorun olmadı, hatta benim “native speaker” deyip kendimden üst gördüğüm hocalar benim bilgime baş vurur oldu, en son Amerikalı müdürüm yeni iş başvurusunda benden referans olmamı rica etti :). Gerçekten gereksiz yere stres yapmış ve kendimi belki olduğumdan daha donanımsız göstermiştim bu güvensizliğimden dolayı.

Kendimizi gerçekte olduğumuzdan çok daha çirkin ve değersiz görme durumu az çok var hepimizde. Peki ne yapabiliriz?

Kabullenelim. Kendimizi, olduğumuz gibi kabullenelim. Kişisel gelişimin en büyük paradokslarından biri. Kendini kabullenmeden, değişemezsin. Ee, kendini kabullenirsen, gelişmene gerek var mı? Fakat zaten kendini kabullenmeyi öğrenmek başlı başına bir yolculuk.

Umutsuzluğa düştüğümüz ve güçsüz, güvensiz hissettiğimiz anlarda iyi yaptığımız şeylere odaklanabiliriz. Bu konuda son zamanlarda okuduğum harika bir kitaptan da bahsedeyim yeri gelmişken: Dr. David Burns’den İyi Hissetmek. Bilişsel Davranışçı Terapi (Cognitive Behavioral Theraphy- CBT) kurucusu Burns ilaç kullanmadan, öz değer çalışmaları ile depresyon hastalarını on yıllardır tedavi ediyor. Depresyonun en büyük sebebinin kendimize biçtiğimiz değerin düşmesi, bakış açımızın olumsuza dönmesi olarak görüyor ve kitaptaki çalışmalarla olumlu bakış açısı kazanmaya yardımcı oluyor.

Vücut dilimizi değiştirebiliriz. TED Talks’un en ünlü konuşmalarından biri olan “Beden Diliniz Kim Olduğunuzu Şekillendirir”i de buraya iliştireyim. Beden dilinden bahsederken hep beden dilimiz ruh halimizi gösterir deriz ya, Cuddy de diyor ki, beden dilini değiştirince, hormonların da değişiyor ve kendine daha çok ya da daha az güveniyorsun (Altyazı ayarlarından Türkçe’yi seçebilirsiniz).

Son olarak da ukalalık ve ego oyunlarıyla özgüven arasındaki farka değinmek istiyorum, çünkü öğretmenler olarak kanayan yaramız bu. 🙂 Öğrencilerimin çoğunun ebeveyni baskı altında büyüdüklerinden, çocuklarını daha özgüvenli yetiştirmeye, kendileri gibi ezik büyütmemeye dair sessiz bir anlaşma içerisindeler. Fakat kendileri de özgüvene sahip olmadıklarından bunu ego ile karıştırıyorlar. Yıkıp dökmeyi, kendi fikrinde ısrarcı olmayı özgüven olarak yansıtıyor, bunu öğretiyorlar çocuklarına. Aynı zamanda çocukların her konuda başarılı olmasını bekliyor, olmadıklarında suçu öğretmenlere atıyorlar. Böylece çocuk hiç hata yapmamış gibi görüneceğinden kendine güveni kırılmaz diye düşünüyor olmalılar, ancak olayı çok yanlış bir yerinden anlamışlar ne yazık ki. Egosu gerçekçi olmayacak derecede şişmiş, üniversite yaşında bile hata yaptığında geri adım atmak yerine hocalarını fırçalayan çok öğrenci gördüm, görüyorum ne yazık ki. Ve üniversite yaşındaki çocuğu için okulu arayan veli de görmekteyim, bu mu özgüven kazandırmak!

Kendine gerçekten güvenen bir insanın değil kırıp dökmeye, konuşmaya bile ihtiyacı yoktur. Duruşu zaten belli eder. Aynı hiç bağırmadan disiplin sağlayan bir öğretmen gibi. Kendine güvenir, fakat egosu kontrol altındadır. Yanlış yaptığında geri adım atmayı da, hatasını kabullenmeyi de bilir.

Tabii ki bu haftanın değişikliği öyle bir haftada değişecek bir vasıf değil. Fakat kaç yaşında olursak olalım, neresinden başlarsak kârdır. Kendimizi daha gerçekçi gözlerle görmeye, kendimize daha fazla değer vermeye çalışalım. Verdiğimiz tepkiler özgüven eksikliğinden mi kaynaklanıyor, bunu da gözlemleyelim.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

Burns, M. D. D. D. (2017). Feeling Good: The New Mood Therapy.

52 Küçük Değişiklik 28. Hafta: Kendini Ödüllendir

Bazen çok çalışıyor, çalışıyor, çalışıyoruz. Ama kimsenin umrunda bile olmuyor.

Özellikle kadınlar, bir yandan çalışıp, bir yandan çocuk büyütüp, bir yandan evin alışverişini, bütçesini, ev işini, yemeğini hallediyoruz. Nasıl insanüstü bir şey yaptığımızın farkında mıyız acaba? Ve ne kadar takdir alıyoruz işyerindeki müdürümüzden, eşimizden, çocuklarımızdan? Çocuklarının veli toplantılarına, birkaç etkinliğine arka arkaya izin aldı diye kovulan bir üst düzey yönetici tanıyorum ben mesela, ki kadın iş yükünün altında boğulduğu için zaten eve geç geliyor, evde de çalışıyor, çocuklarını az görüyordu. Bir takdiri bırak kadını işten çıkardılar. (Burada feministliğim tutmaya başladı ama konu bu olmadığı için sadede geliyorum 🙂 )

En önemlisi kendimizden hiç takdir almıyoruz. Çoğu kişi zaten bizim yaptıklarımızdan habersiz, kendi dramasında boğuluyor. İşin kötüsü biz de kendimizin farkında değiliz. Kendimizi küçümsüyor, değersiz görüyoruz. Aslında kendimize biraz daha değer vermeye, başardıklarımızı takdir etmeye, kendimizi ödüllendirmeye başlasak, bunu diğerlerinde yapmak da kolaylaşacak, ve dünya daha güzel bir yer olacak.

52 Küçük Değişiklik serisinin bana altı aydır kattığı en önemli değişiklik, bakış açısını değiştirmek oldu sanırım. Çünkü nesnel realite aynı kalsa da bakış açısı değiştiğinde, dünya değişiyor. Görmediğin şeyleri görmeye başlıyorsun.

Geçmişe, hatırlayabileceğiniz kadar geçmişe gidin ve başarılarınızı düşünün. Kendinizi ödüllendirdiniz mi? Mesela benim için ilk testte ehliyetimi almak büyük bir başarıydı. Türk toplumu olarak genellikle ehliyeti “ıslatırız”, bu başarıyı ailecek ya da arkadaşlarla kutlamak güzel bir ritüel. Üniversiteyi bitirmek, iş görüşmesinin olumlu geçmesi, terfi almak… Bunun yanında, küçük başarılar da var. Mesela birisine kavga edecek kadar sinirlendiniz, ama kendinizi tutup olayı onun bakış açısından anlamaya çalıştınız, ya da daha iyisi, ondan size anlatmasını istediniz. Bu çok büyük bir başarı ve herkes buna nail olamaz. Ya da bu sabah moraliniz çok bozuktu, canınız hiçbir şey yapmak istemedi. Yine de kalkıp yarım saat yürüyüşe çıktınız. Bu da çok büyük bir başarıdır. Kendinizi ödüllendirmek için Nobel almanıza gerek yok.

Peki kendimizi nasıl ödüllendirelim?

Bazen, fark edip kendimi tebrik etmek bile yetiyor. Kendinize, aferin, iyi yaptın, demeyi deneyin. Kendinizi yemeğe çıkartın, kafeye götürün :). Sevdiklerinizi de götürebilirsiniz. Biz güzel bir şey yaptık diye karşımızdakinin bizi tebrik etmesi bekleniyor. Ama kendimiz de başarımızı kutlayıp başkalarıyla paylaşabiliriz. Tıpkı hobbitlerin kendi doğum günlerinde başkalarına hediye vermesi gibi. Ya da bizim kültürümüzde adak adamak, istediğimiz gerçekleştiğinde çocuk sevindirmek, bağış yapmak, rızkımızı paylaşmak gibi. Başkalarını ödüllendirmek dolaylı olarak kendimizi de ödüllendirmek oluyor.

lindt 99 cacao dark chocolate bitter çikolata
kendini ödüllendir denince aklıma gelen.

Mesela size hep pahalı gelen o kahveyi, o çikolatayı, o yemeği deneyerek, sinemaya, konsere giderek kendinizi ödüllendirebilirsiniz. Kendinizi boş zamanla da ödüllendirebilirsiniz, bence harika bir hediye. Hatta kıyafet veya aksesuar da alabilirsiniz ama bilinçli olmak ve aşırıya kaçmamak kaydıyla. 🙂 Üniversitede okurken ilk part-time maaşımla kendime bir yüzük almıştım. Geçen hafta da yeni iş bulmamın şerefine keten bir pantolon aldım. Kapsül gardırobumdaki on yıllık siyah pantolonum, tabir-i caizse zortladığı için zaten yeni pantolona ihtiyacım vardı, ama yeni işim şerefine diyerek böyle küçük oyunlar, hüsn-ü taliller yapmayı seviyorum.

uniqlo relaxed linen pants keten pantolon
keten pantolonum olsun diye evrene mesajlar yollamış olabilirim bu pantolonla ilgili. Ketene taktım bu ara, hayırlısı 🙂 kaynak: uniqlo.com

Siz kendinizi nasıl ödüllendiriyorsunuz?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Bu arada, geçen haftanın değişikliği ekrandan uzak durmaydı hatırlarsanız. Kendimi resmen zorladım ekranlara bakmamak için, dışarı çıktım, arkadaşlarla buluştum vesaire. Yine de geçen hafta 2 saat 15 dakika olan iPhone ekran zamanını 1 saat 45 dakikaya ancak indirebilmişim! Öyle böyle bağımlı değiliz dostlar. Bizden sonraki neslin durumu daha da vahim. Sizde durumlar nasıl?

52 Küçük Değişiklik 21. Hafta: Zamanı Bir Kutuya Koy

Bu haftanın küçük değişikliği, zamanı bir kutuya koymak.

Zaman yönetimi hakkında daha önce de konuşmuştuk, fakat bu kavramla yeni karşılaşıyorum: timeboxing, yani zamanı bir kutuya koymak.

Ana fikir şu: Yapmanız gereken iş için kendinize sadece zamansal bir hedef koyuyorsunuz. Mesela bu yazıyı 25 dakikada yazacağım. Kendime bu hedefi koydum ve telefonumu sessize aldım, rahatlatıcı bir müzik açtım ve yazmaya başladım. Aklıma gelen diğer işler var tabii (işle ilgili araştırmam gereken bir konu, öğrencilerin notları, yarının ders hazırlığı vesaire). Ama bu 25 dakika boyunca dikkatimi bunlara vermemeyi seçiyorum.

Peki yirmi beş dakikanın sonunda iş bitmezse ne olacak? İki seçenek var: Eğer bu beni yıpratan bir işse, başka bir sürü işim varsa ve bu iş bekleyebilirse, o zaman ara verip başka bir işe devam edebilirim. Ama İkigai’de bahsedildiği gibi “akış” haline geçtiysem, o zaman durmadan o işe devam edebilirim.

Böylece hem verimliliği arttırmış olurum, hem de eğer süre sonunda çok sıkıldıysam, bugünlük o iş için yeteri kadar emek verdiğini bilirim, içim rahat eder.

Bu yöntemi ne için kullanabilirsiniz? Eğer yaratıcı bir iş yapıyorsanız ama bazen tıkanmalar yaşıyorsanız bu yöntem birebir. Bu işle her gün, belki de aynı saatte ilgilenmek için kendinize randevu verin. O saatte, içinizden hiç gelmese de masanızın başına oturun. İlham gelse de, gelmese de. Ye Dua Et Sev‘in yazarı Elizabeth Gilbert‘ın yaratıcılık için en büyük tavsiyesi bu: Show Up and Be Ready. Her gün aynı saatte, bilgisayardaki dosyayı açıp, kendini yargılamadan yazıyormuş.

Bu aynı zamanda öğrenciler için de çok iyi bir yöntem. Ödev yaparken, sınavlara çalışırken, araştırma ya da tez yazarken rahatlıkla kullanılabilir. Mesela tez yazarken, bu hafta literatür taramasını bitireceğim derseniz büyük ihtimalle gereğinden büyük bir hedef koymuş, erteleme davranışına sebep olmuş olursunuz. Ama bu hafta her gün bir saat literatür taramasına vakit ayıracağım derseniz, ve o günlerden birkaçında, akış’ı yakalayıp bir saat sonrasında bile çalışmaya devam etmeye hevesiniz varsa büyük bir yol kat etmiş olursunuz.

Bu yöntem minimalizm ve azaltmada da çok işinize yarayabilir. Minimalizmle ilgili birçok kitapta da bu yöntem tavsiye ediliyor. Mesela sadeleşme programınızı odalara, ya da kategorilere göre ayırdınız. Bir kategoriyle bir-iki günden fazla ilgilenirseniz canınız sıkılabilir, süreci ortada bırakabilirsiniz. Bugün mutfak eşyalarını elden geçirin, yarın giysilerinizi. Giysiler bugün bitmedi mi? Mükemmel olana kadar azaltmanıza gerek yok. Bir dahakine bitirirsiniz.

Bu alışkanlığı kazanmak gördüğünüz gibi mükemmeliyetçiliğimizi de biraz köreltmemizi gerektiriyor. Mükemmeliyetçiliği köreltmek için de özşefkati geliştirmek gerek. Bize küçükken öğretmediler ama, kendine şefkat duymak neyse ki öğrenilebilir bir marifet. Zamanı kutuya koymak, bitmemiş işler yüzünden kendimize acımak yerine kendimize şefkat duymayı öğrenmenin bir başka yolu.

not: normalde bir yazıyı yazmak ve düzenlemek en az bir saatimi alıyordu. Şu an yazının başında kurduğum saatin çalmasına yarım dakika kaldı. Kendini zamanla kısıtlamak gerçekten işe yarıyor. 🙂

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 14. Hafta: İçindeki Eleştirmeni Sustur

“Eğer iç sesin sana, ressam değilsin, diyorsa, nasıl olursa olsun resim yap, çocuk, o ses susacaktır.” Vincent Van Gogh

Sizin de içinizde hiç susmayan bu sesin benzerinden var mı? Ben, mesela, yazdıklarımı birine okuyana kadar yıllar geçti. 6 yıl boyunca anonim bir blogum vardı, ondan önce de öykülerimi, tabii çok kötü olduğunu düşünüp sonsuza dek sildiklerim hariç, şimdi kapanan bir sitede yayınlıyordum. Fakat bu blogda yazmaya başlayana dek, yakınlarım hariç kimseye yazı yazmakla ilgilendiğimi söyleyememiş, Facebook ve benzeri platformlardan yazdığım yazıları duyurmamıştım. Kendime yargılanmaktan korktuğumu söylüyordum. Ama asıl hissettiğim, hiçbir zaman yeterli olmama hissiydi. Yazdıklarımı paylaşmak için mükemmel olmaları gerekiyordu. Bu da beni hep bir adım geri atıyordu. Bir kişinin kötü yorumu, tüm hevesimi kaçıracakmış gibi hissediyordum.

Bu blog ile bu korkumu kısmen aştım. En azından yargılanma korkusu olmadan insanlara bir blogum olduğunu söyleyebiliyorum .Gerçi hâlâ biraz korkmuyor değilim, çünkü bazen anlattığım her şeyi ben mükemmel şekilde yapıyorum algısı uyandırmak istemiyorum, yazdığım birçok konuda ben de henüz yolun başındayım ve yazdıkça öğreniyorum. Bazen insanlar bana ‘aa, çok bilmiş gibi yazıyorsun ama kendin uyguluyor musun acaba’ diyecekler diye korkmuyorum değil.

Sevdiğimiz bir kişi küçük bir hata yaptığında, onu affedebiliyor, şefkat gösterebiliyoruz. Fakat aynı hatayı biz yaptığımızda içimizdeki eleştirmen bizi yerden yere vuruyor. Bu konuyu psikolog Zeynep Selvili Çarmıklı çok güzel bir şekilde dile getirmiş. Kendisinden dinleyelim:

Birçoğumuz belki yetiştirme tarzımızın, belki küçüklük travmalarımızın beslediği dev gibi özeleştirmenlere sahibiz maalesef. Bu eleştirmen bizi bazen doğru noktaya getirse de, bazen de bizim içimize kapanmamıza, eylemsizleşmemize sebep oluyor. Bu hafta, biraz şımartalım kendimizi, sen yapamazsın diyen o sese kulaklarımızı tıkayalım, günlüğümüze iyi olduğumuz şeyleri yazalım. Bu çok basit de olabilir, iyi bir dost olmak gibi, bir yeteneğiniz, hobiniz ya da bir kişilik özelliğiniz de olabilir. Bunda zaten iyiyiz, yeterli, peki daha da iyi nasıl yapabiliriz ona konsantre olalım.

Ben örneğin, blog yazma işini artık bir alışkanlık haline getirdim ama asıl tutkum kurgu yazmakta. Böyle demekle beraber yaklaşık altı aydır hiç kurgu yazmadım. Biraz da İngilizce yazsam daha iyi olur deyip, sonra bir yazdığımı İngilizce’ye çevirmeye çalışırken batırmamla sonuçlanan süreçte küstüm. Batırma tabii tamamen benim bakış açımdan. Kendimi öyle çok eleştirdim ki sonunda öykü yazmaya hepten ara verdim. Bu hafta özgürce, kendimi eleştirmeden yazmaya ve bir öyküyü bitirmeye çalışacağım. Bakalım başarabilecek miyim?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Diğer mecralarda Minimalist Günlüğü takip etmek isterseniz:
YouTubeinstagramFacebook