Gidilmeyen Yol-3: Arashiyama

Üzerinden beş ay geçtikten sonra bir Japonya yazısı daha. Sanırım bazı yazıların pişmesi gerekiyor kafamda, bazen yıllar bile gerektirebiliyor bu. Arashiyama için de kısmet bugünmüş.

Diğer Japonya yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Kyoto’nun Arashiyama adlı küçük kasabası planlama yaparken en çok gitmek istediğim yerlerden biriydi. Kyoto’nun biraz dışında kalsa da bambu ormanını görmeyi çok istiyordum.

Hayal ettiğim şöyle bir yerdi:

Arashiyama Bamboo Grove
insidekyoto.com

Tabii insan turistleri hayal etmiyor.

Otobüs bizi istasyonda bırakınca ilk olarak bisiklet kiraladık. Bu da planlarımızda vardı, ben her ne kadar kötü bisiklet kullansam da, Arashiyama’da bunu aşacağıma söz vermiştim kendime. Bisikletimi çaldırdığım 14 yaşından beri bir, iki defa, o da insansız sahalarda kullanmıştım ki birilerine zarar vermeyeyim. Bu sefer olduracağım dedim ama sanki dünyanın bütün turistleri Arashiyama’da toplanmıştı.

Onun ayağını ezdim, bu insan arabasına çarptım derken bambu ormanına ulaştık. Bu arada insan arabası diye bir şey var gerçekten de, ve Kyoto’da çok yaygın:

Image result for human cart in arashiyama
buffalotrip.com. Kaslı kaslı adamlara parayı basıyosun, seni taşıyorlar ormanın içinde.

Fushimi Inari yazımda şans eseri bambu ormanına çıktığımızı anlatmıştım. Orada, yalnızca ikimiz, kuşlar, yağmurda bile sönmeyen mumlar ve nereden geldiği belirsiz (belki de Japonların dediği kami’lerden olan) bir kedi varken tabii bambu ormanı epey büyüleyiciydi. Fakat Arashiyama’ya gittiğimizde inanması güç bir kalabalık vardı, bisikletle gezmek bir yana, yürüyerek bile o kalabalığın içinde keyfini çıkarmak imkansız gözüküyordu. Öyle ki size bu bambu ormanının internetten bulduğum fotoğraflarını koyuyorum, o kadar bunaltıcıydı ki çantamdan telefonu çıkarıp fotoğrafını bile çekmemiş, bisikleti zorla (gerçekten zorla, o denli kalabalıktı) geri döndürüp kaçmıştım.

Sonra bir an Arashiyama’ya geldiğime pişman oldum. Zaten bir bambu ormanı görmüştük, sadece bunun için yarım gün harcamış olduğumuza inanamadım. Daha sonra Koray, nehrin ve köprünün güzel olduğunu okuduğunu söyledi. Nasıl olsa bisikleti teslim etmemize daha var diyerek köprüye doğru sürdük bisikleti. Bu arada ben bisikletle beraber Koreli bir kızcağızın üzerine kapaklanıyordum neredeyse! Bir de bir adet geyşa ile efendisini gördük burada, ki sonradan öğrendik ne kadar nadir bir şeymiş sokakta geyşa görmek. Fotoğraf falan yok tabii, kadıncağızı ezmediğime dua edin.

Neyse, ölen yaralanan olmadan, sağ salim nehir kenarına geldik.

IMG_3142.JPG
Ben hayatımda böyle bir yeşil görmedim. Mükemmel fotoğrafçılığım sayesinde siz de göremiyorsunuz gerçi o yeşili.

Turistler bambu ormanında; bir metrobüsteymişçesine birbirini eze dursun, Arashiyama nehrinde bir Japon amcalar, bir nehirde botla gezen yerli turistler bir de biz vardık. Çarpacak kimse olmayınca gönlümce sürdüm bisikletimi tepelere. 🙂 Tüm Japonya seyahatinin en huzurlu iki anı vardı, biri Shosha Dağı, biri de burası. Shosha dağını da kısmetse bu sene bitmeden yazacağım.

Banklarda oturan amcalarla sadece vücut ve kahkaha diliyle sohbet ettikten sonra dedik bu derenin karşısını da gezelim.

IMG_3208.JPG

Karşısı ise ayrı bir güzeldi. Buradaysa bir Japon, bir de yabancı dışında kimse yoktu. Böylesine büyülü bir yerin beş yüz metre ilerisinde bambu ormanı göreceğim diye turistler birbirini eziyor, bizse burada neredeyse ruhani bir deneyim yaşıyorduk. Koray bisikletle daha da yükseklere çıkarken, ben de nehir kenarındaki kumsala oturdum. Şu gezinti botlarından geçenler bize el salladılar, Japonca bir şeyler söylediler. Ben de anlamış gibi el salladım. Bunun dışındaki tek ses kuş sesleri idi. Hani herkesin emekli olunca yerleşeceği bir kasaba hayali olur ya, bizim için o hayal Arashiyama oldu. Hatta burada esnaf olsam ne güzel olur diye geçirdim içimden. Bakkal olsam mesela burada. Her gün beş gibi dükkanı kapatıp nehir kenarına gelsem. Amcalarla muhabbet edip Arashiyama’yı mahvettiler diye turistleri tenkit etsek beraber.

Nehir kıyısından küçük bir görüntü. Sesini açınız efendim.

 

 

Burada bir maymun mabedi, maymun ormanı gibi bir yer de varmış ama bizim ilgimizi çekmedi pek. Giderseniz aklınızda bulunsun diye ekliyorum.

Bisiklet kiralama süremiz akşam beşte bitiyordu, o zamana kadar nehir kenarında akan suyun, kuşların, yeşilin tadını çıkardık. Sonra köprüden gerisin geri istasyona döndük. Meğer bisiklet kiraladığımız için bir ayak onseni hediyemiz varmış. Onsen (Japon hamamı) deneyimimi daha önceki yazımda anlatmıştım. Arashiyama’ya gelmemizin bir sebebi de buradaki Fufu no Yu adlı onsenin meşhur olmasındandı. Yani akşam zaten onsene gidecektik ama hadi dedik bunu da deneyimleyelim. Ayak onseni şöyle bir şey:

IMG_3216
liseli aşıklar ayaklarını sıcak suda dinlendirirken romantizm yaşıyordu: gizli kamera çekimi. tabii bu caponların yaşı öyle belli değil ki, liseli de olabilirler bizden büyük de olabilirler. yirmi yaşından yetmişe atlıyorlar ortası yok.

İyiydi güzeldi ama sonrasında biz gerçekten güzel bir onsene gittiğimiz için biraz gereksiz oldu. Fakat tüm gün bisiklet sürünce ya da yürüyünce insana böyle bir ayak banyosu gerçekten iyi geliyor. Keşke her istasyonda olsaydı, parasını verir yapardım ayak banyomu. 🙂

Japonya’da gezdiğimiz her yer akşam saatleri de canlıydı, ama akşam beşten sonra Arashiyama’da hayat resmen durdu. Tüm turistler Kyoto’ya döndü, restoranlar, hediyelik eşyalık yerleri kapandı. Öğlen yemek yemeseymişiz aç kalacakmışız. Tatlıcı da kapanmadan birer dondurma ve krep aldık, sonra merakla beklediğimiz onsene yürüdük. Daha doğrusu benim merakla beklediğim diyeyim, Koray biraz çekiniyordu ama o da attı sonradan çekingenliğini.

IMG_3235
Fufu no Yu, yani Fufu’nun hamamı.

Onsenin bizim hamamlarla tek benzerliği sıcak su olması ikisinde de. Onsenin amacı yıkanmak değil, zaten havuzlara girmeden önce iyice yıkanman gerekiyor. Sonrasında anadan üryan dolaşıyorsun her yerde. Önceleri çok çekinirken sonra boş veriyorsun. Sohbet muhabbet konusunda da benziyor bizim hamamlara. Hatta burada bastonuyla dolaşan doksanlık bir nene benim Japonca anlamadığımı kesinlikle inkar ederek (elli defa Wakarimasen -anlamıyorum- dedim neneye) bana Japonca olarak onsende yapmam gereken her şeyi anlattı. Allahtan İngilizce bilen bir genç kız geldi yanıma da çevirdi. Bu kız da tüm Japonya’da iyi İngilizce konuştuğunu gördüğüm tek insandı (otel görevlileri dahil). Nene bana önce sıcağa girip yumuşamamı, sonra soğuk havuza girmemi, ardından saunada kendimi tuzlamamı ve saunadan çıkınca tekrar soğuk suya girmemi anlatıyormuş. Dediklerini bir bir yaptım. Sonrasında kızla muhabbet ettim, Türkiye’ye de gelmiş ve en sevdiği yerse Pamukkale olmuş. Gez gez yine kaplıca beğenmiş yani Türkiye’de. 🙂 Fakat insanların mayoyla girmesi çok garip gelmiş; Japonlar giysilerin bu doğal sularını kirlettiğini düşünüyor. O yüzden yine de en iyisi onsen dedi.

Bu arada abartmıyorum, herkes bana bakıyordu ne yaparsam yapayım. Bunun onlardan farklı oluşumdan mı, yoksa ancak çıkışta aynaya baktığımda fark ettiğim kıpkırmızı oluşumdan mı olduğunu anlayamadım pek. Sular 40 derece civarında olunca haliyle benim hassas cilt domates gibi kızarmıştı. Fakat Japonya’da uzun süre kalsam haftada en az bir kere onsene gitmeyi alışkanlık haline getirirdim. Cildim öyle güzel arınmıştı ki.

Bazen geri dönüp seyahat fotoğraflarıma baktığımda hep bir yorgunluk ifadesi görüyorum yüzümde. Tabii siz bunları yanında fotoğrafçıyla ve makyözle dolaşan travel blogger’larında görmüyorsunuz 🙂 Bu fotoğrafta ise onsende iyice dinlenmiş, arınmış olmanın verdiği huzur ve mutluluk görünüyor:

IMG_3241.JPG
Hakikaten arka sokaklarda falan kiralık bakkal bulabilir miyim bu Arashiyama’da?

Bir daha Japonya’ya gitme imkanım olursa, mesela Nara ya da Osaka şehirlerine bir daha gitmesem de olur, oralardan merağımı aldım. Tokyo zaten gez gez bitecek gibi değil; ama Kyoto’ya, ve kesinlikle Arashiyama’ya tekrar gitmek isterim. Siz de oralara gidecekseniz en az yarım gününüzü buraya ayırmalısınız. Biz sabahtan Kinkakuji ve Ryoanji tapınaklarını gezip 12’den sonra buraya gelmek için otobüse binmiştik, yolculuk bir saat kadar sürüyor. Benzer bir program izleyebilirsiniz siz de. Bu arada telefonun hesapladığına göre o gün 18 km. yürümüşüz. Ben yavaş bisiklet sürdüğümden belki benim bisikleti de yürümeye katmıştır ama yine de gün sonu yüzümde o yorgunluk yoksa onsen ne menem bir şey siz düşünün!

The Road Not Taken


It cannot be a coincidence that both Koray and I love the poem “The Road Not Taken”. I’ve always loved the things that aren’t that popular,  stayed away from best-sellers even though I felt they were good, and always had the urge to try unfamiliar things. Now I can’t say that I’m a courageous person, but when it comes to taking the road not taken, you can count me in. Part of the reason for this, I believe, is that the crowds disgust me. I can’t stand being in a place where there are too many people. And, when traveling in Japan, we of course wanted to see the attractions, and avoid the crowds at the same time. That is a difficult task, as in some attractions there were thousands of people. Going by our instincts, we found the roads less traveled by, and that made the whole difference.

Fushimi Inari Shrine ve Mt. Inari, Kyoto

We arrived at Fushimi Inari station by using JR Nara line, and it was just two stops away from Kyoto Station. Fushimi Inari is the #1 tourist attraction in Kyoto, and it’s not hard to understand why. The shrine which was built in 852 AD, gained fame when the emperor’s wish for rain and abundance was granted. Since then, thousands of people donated a Torii gate when their wishes were granted, so Mt. Inari was soon full of corridors made up by orange-red Torii gates.

IMG_2008
The entrance and the biggest Torii gate.

The biggest gate is at the entrance, donated by a leader who wished for his mother to recover.

So the corridors of Torii gates offer a magnificent, almost intoxifying experience walking through them. The gates go all the way up to the top of the mountain.

When tourists come here they take photos like these: (source: http://jpninfo.com/11830)

Fushimi-Inari-Taisha-Shrine-3

Fushimi-Inari-Taisha-Shrine1
isn’t it pretty awesome?

When we arrived at the shrine and started walking through the Torii gates, the situation was exactly the same: the people were trying to take the best photos, without anyone in the background, while keeping hundreds of people waiting. And most of them probably couldn’t take the plunge to go all the way up, so they turned back after the first hundred meters or so. At this point, disgusted by the crowds, we saw a signpost saying if we turn right, there are two shrines 50 and 100 meters away. So we decided to get some air and visit them, and maybe come back and continue walking through the gates again. I’m glad we did! At first we weren’t keen to climb all the way up (233 metre high and 4 km long- sometimes very steep path, which took around two hours), but if we climbed along with the others our only experience was walking through a thousand red gates. But on the road we took, a forest with huge bamboo trees were waiting for us!

IMG_2673

It turns out the shrine 50 metres away, was actually 50 metres above, so it took us half an hour to get there.

IMG_2708
The bold lines are the main road, and the one on the right is our path. The writings with kanji indicate the small shrines.

When we saw this map, we decided it would be a waste to go back, so we kept climbing to the top. Two hours later, we had climbed 233 metres. As tiring as it was, it was the highlight of my Japan trip and one of the best experiences ever.

IMG_2729

There were lots of moments we felt eerie and freaked out. The only noise was our footsteps, rain and the birds’ singing. All of the shrines and graveyards we passed by looked abandoned except for one, but the candles kept on burning despite the rain. And a cat followed us for a while, which scared Koray as I had told him before that spirits can take the shape of animals like foxes or cats. 🙂 And in Japan it’s not common to see stray cats,  especially on a mountain. It was probably a monk’s pet or something, but as there was nobody around, I admit it was a bit scary.

IMG_2725.JPG

I really like hiking, but as I’m not very good at sports, I always felt I’d be left behind if I join a hiking or a mountaineering group. But here, among birds and giant bamboos, in the eerie silence of shrines, I made the best hiking ever.

IMG_2740
And happy ending!
IMG_2752
Behind me is the main road where people usually take to climb to the top.

On our way back, we took the main road and we got really happy we didn’t take it while going up. Aside from an observatory terrace and thousands of gates, there wasn’t really much to look at. And as it was all stone stairs, I imagine it was harder to go up.

Mt. Inari, without a doubt, one of the most exciting places for me in Japan.

 

Click here for all blog posts about Japan.

Gidilmemiş Yol-2, Saf Su Tapınağı-Kiyomizudera

Japonya’nın kanımca en görülmeye değer kenti Kyoto’da hem fotoğraflarından etkilendiğimiz yerlere gitmeye çalışıp, hem “tourist trap”lerden (turist tuzakları diyebiliriz, turistleri ve paralarını çekmek üzere tasarlanmış müesseseler) uzak durmaya çalışıyoruz.

Tripadvisor’a güveniyorum, nadiren şişirilmiş yorumlar görsem de çoğu zaman isabetli oluyor. Japonya seyahatine hazırlanırken en çok kullandığım iki site, TripAdvisor (TA) ve JapanGuide. Keşke her ülkenin JapanGuide gibi bir websitesi olsa diye de iç geçirdim. Bir hafta önce tadilata giren müze, tapınak vb. yerleri bile güncelliyorlar, ki bu çok yaygın bir durum, hatta tadilattaki yerin fotoğrafı bile var, yani siz gidip, aa burası tadilattaymış o kadar yol geldim, diyorsanız, bu sizin mallığınız oluyor önceden JapanGuide’a bakmadığınız için. 🙂

Neyse konuya geri döneyim, TA’da Kyoto’da yapılacak şeyler listesindeki ilk dört şu şekilde:

ta

Fushimi Inari’yi önceki yazımda anlatmıştım. Inari Dağı Hayatımda gördüğüm en ilginç (ve biraz da ürkünç) yerlerden biriydi şüphesiz. Japonya’ya gidecekseniz planlarınıza Inari olmasa da bir dağ yürüyüşü eklemelisiniz.

IMG_3040
Kinkakuji Tapınağı, Altın Köşk

Altın Köşk- Kinkakuji, içerisi ziyarete kapalı olsa da, estetik harikası bir tapınak, bahçeleri desen öyle. Burada gerçi beni en çok mutlu eden “Do you have a minute?” diyerek yanıma gelip benimle İngilizce pratiği yapan, sonra da bana kendi yaptıkları origami turnaları hediye eden öğrenciler oldu. Ne güzel bir eğitim sistemi ki gezi yaparken turistlerle konuşturarak pratik yaptırıyorlar. 🙂

IMG_3091
İngilişçe öğrenin canımı yiyin temalı. En çok İngilizce konuştuklarım bu bebeler oldu ya. 🙂

Üçüncü en popüler yer ise Kiyomizu-dera adlı büyük tapınak. Aslında burası ilk iki yerden bile daha kalabalıktı. Özellikle geleneksel kıyafetli gençler çoktu, yabancı olup yukata kiralayanlar da vardı. Bir de biz havanın lanet nemli olduğu, en az turist olan dönemde gittik. Sakura dönemini düşünmek bile istemiyorum.

Kiyomizu, saf su demek, buradan akan şelalenin saf suyu sebebiyle 8. yüzyılda buraya inşa edilmiş tapınak. Uzun bir sıra beklemek isterseniz siz de sağlık ve aşk bulmak için bu sudan içebiliyorsunuz. Muhtemelen bu nedenle dolup taşıyor zaten. İnternette tapınağa doğru çıkarken sağlı sollu bir dolu hediyelik eşya dükkanının da çok popüler olduğu yazılıydı.

3901_04
Kiyomizu-dera, kaynak: japanguide
kiyomizu-6
kiyomizu’nun çeşmeleri. kaynak: japanvisitor.com

13 metre yüksekliğindeki verandası ile ilgili Japonların “Kiyomizu’nun verandasından atlamak” diye bir deyimleri var. Çoğu yerde bu deyimin İngilizce “take the plunge”, yani cesur bir hareket yapmak, imkansızı başarmak anlamına geldiği yazıyor. Biz de inandık, ne bilelim. Meğer deyim değil bayağı gerçekmiş.

Otobüsten Kiyomuzi-michi durağında inince yolun karşısında iki sokak vardı, ikisinde de tapınağa ok gösteriyordu. Soldakinden güruhlar, sağdakinden ise tek tük birkaç Japon kardeşimiz geçiyordu. Biz yine güruhlardan olmayalım dedik, sağda daha ferah gözüken sokağa daldık.

 

 

IMG_2944
İnsanların normalde Kiyomizu-dera’ya geldiği yokuş.

Bir on, on-beş dakika kadar yürüdükten sonra tek tük mezarlar belirmeye başladı evlerin arasında. Sonra birden, karşımızda bu manzara:

IMG_2935
Bizim Kiyomizu-dera’ya geldiğimiz yokuş.

Uçsuz, bucaksız bir mezarlık. Kimi yeni ziyaret edilmiş, mumlar yanıyor; kimindeki çiçekler aylar önce solmuş. Burası, gündüz bile tüylerinizi ürpertecek, Nishi Otani mezarlığı. (360 derece fotoğrafı buradan görülebilir) Bir an sonu hiç gelmeyecek sandık. Hava bile değişti bir anda. Tahmin edebileceğiniz gibi etrafta yine kimse yok.

Sonradan öğrendik ki, Kiyomizu’nun balkonundan atlayıp da kurtulursan, dileğin kabul olacak anlamına geliyormuş. O yükseklikte bir balkondan ormana atlayan yürekli arkadaşlardan kurtulamayanlar olmuş haliyle (Kayıtların başladığı 1694’ten atlamanın yasaklandığı 1864 yılına kadar 234 kişi atlamış ve yaklaşık 40’ı ölmüş), hatta balkonun mimarisinin leş kokularını engellemek için tasarlandığı da söyleniyor. Oradan düşüp yuvarlanan cesetler şimdi mezarlık olan bu bölgede akbabaların yemesi ve çürümeleri için öylece bırakılıyormuş.

Japonya’ya gitmeden önce paranormal olaylar, hayaletler ve benzeri varlıklar hakkında bir hikaye yazıyordum. Bu yüzden internette “japonyanın en korkunç yerleri”, “japonyanın perili evleri” tarzı anahtar kelimelerle bir sürü arama yaptım, ama karşıma çıkan birçok sonuç korku evi gibi, burada da yaygınlaşan yapay şeyler oldu. Benim istediğim gibi, tüylerimi diken diken edecek bir şey bulamayıp vazgeçmiştim. Fakat böylesine bir yerle karşılaşacağımı tahmin dahi edemezdim! Yaşasın gidilmemiş yollar.

IMG_2932.JPG

Diğer Japonya yazıları için tıklayınız.

Gidilmemiş Yol-1: Fushimi Inari

IMG_4513.JPG

Robert Frost’un “The Road Not Taken” adlı şiirinin Koray ve benim en sevdiğimiz şiirlerden olması tesadüf olmasa gerek. Küçüklüğümden beri kenarda köşede kalmış şeylere hep merakım oldu. İnsanların sevmediğini sevmek, sırf popüler diye bazı kitapları okumamak, daha az aşınmış yollardan gitmek… Çok cesur bir insan olmasam da gidilmemiş yollardan gitmek bana her zaman heyecan verdi. Biraz da kalabalıkların midemi bulandırması bunun sebebi olmalı. Hem bir ülkeye gidince “olmazsa olmaz” denen, turistlerin akın ettiği bir yere gideceksin, hem de kalabalıklar mideni bulandıracak. İşim biraz zordu. Ve bazı yerlerde binlerce insan vardı. Biraz da içgüdülerimizle davranarak, gidilmeyen yollardan gittik biz de. Ve bütün farkı yaratan bu oldu.

Fushimi Inari Mabedi ve Inari Dağı, Kyoto

JR Nara banliyö treni ile Kyoto İstasyonu’na iki durak uzakta olan Fushimi Inari Mabedi Kyoto’da en fazla turist çeken yerlerden biri. Bunu anlamak hiç de zor değil. 711 yılında, Inari Dağı’nın tepesinde inşa edilen bu mabed, 852 senesinde İmparator’un yağmur ve bereket dilekleri gerçekleşince bereket mabedi olarak ün kazanmış. Bizim de yağmurlu bir havada burayı ziyaret etmemiz güzel bir tesadüf oldu. 🙂

Bu olaydan sonra ülkenin her yerinden dilekleri olanlar, bu dağa bir Torii kapısı bağışlamış. Bunun sonucunda dağın üzerinde, içinden geçebileceğiniz, üzerinde dilekler yazılı binlerce kırmızı-turuncu renkte Torii kapısı bulunuyor. En büyüğü de 16. yüzyılda bir devlet büyüğünün annesinin sağlığına kavuşması şerefine adanmış. İnsanı büyüleyen bu atmosfer bin yıldan fazla bir süredir hem Japonları hem de turistleri kendine çekiyor.

IMG_2008
Mabedin girişi ve en büyük Torii kapısı.

Turistler buraya gittiğinde genelde Torii koridorlarından böyle fotoğraflar paylaşıyorlar: (kaynak: http://jpninfo.com/11830)

Fushimi-Inari-Taisha-Shrine-3

Fushimi-Inari-Taisha-Shrine1
baya da iyiymiş aslında 😀

Biz de mabede vardığımızda durum aynıydı. Koridorun ilk elli metresinde, herkes (arkada başka biri olmadan) fotoğraf çekilmeye çalışıyor, bu uğurda birbirini eziyor, insanları dakikalarca bekletiyordu. Muhtemelen bir elli metre sonra da çoğu geri dönüyorlardı. Bu noktada sağda 50 ve 100 metre ötede küçük mabedler olduğu yazılıydı. Biz de biraz nefes almak için kimsenin sapmadığı bu yola sapalım, sonra ana yola geri döneriz dedik. İyi ki de böyle yapmışız! Dağın tepesine çıkmaya başta hevesli değildik, ama eğer anayoldan çıksaydık yüzlerce turistle birlikte,  sürekli bu kapılardan geçerek tepeye varacaktık ve tek deneyimimiz bu olacaktı. Fakat saptığımız yolda bizi dev bambularla dolu bir orman bekliyordu!

IMG_2673

Meğer 50 metre dediği mabed, 50 metre yukarıdaymış, yani varmamız yirmi dakika kadar sürdü.

IMG_2708
Koyu yollar ana yol, sağdaki ise bizim rotamız. Yazı ile belirtilen yerler dağın içindeki küçük mabedler.

Yolda gördüğümüz haritadan, ana yoldan epey uzaklaştığımızı görünce bari devam edelim tepeye kadar dedik. Yaklaşık 2 saatte, 4 km tırmanarak 233 metre yüksekliğindeki dağın tepesine ulaştık. Oldukça yorucu olsa da, hayatımdaki en iyi deneyimlerden biriydi.

IMG_2729

Korktuğumuz yerler de çok oldu, dağın içinde birçok mabedden ve mezarlıktan geçtik, biri hariç hepsinin içi boştu, tüm dağda kuş seslerinden başka hiçbir ses yoktu, ama mabedlerin hepsinde yağmura rağmen sönmeyen mumlar yanıyordu. Bir mabedin içinden çıkan ve bizi bir süre takip eden kedi de ürkütmedi değil.

IMG_2725.JPG

Kondisyonum yetmez, beraber gittiğim insanlara yetişemem diye düşünerek bu güne kadar doğa yürüyüşü, dağcılık gibi aktivitelere katılmaktan çekinen ben; burada, kuşların ve dev bambu ağaçlarının içinde, mabedlerin ürkünç sessizliğinde hayatımın en güzel yürüyüşünü yaptım.

IMG_2740
Ve mutlu son!
IMG_2752
Arkamda, Torii kapılarından geçilerek gelinen ana yol.

Dönüşte ise ana yoldan döndük ve dönerken iyi ki bu yoldan çıkmamışız dedik. Bir gözetleme terası ve süregelen Torii kapıları dışında gerçekten hiçbir numarası yoktu, ayrıca sadece merdivenler olduğu için bizim yürüdüğümüz taş/toprak yoldan çok daha yorucu olduğunu tahmin ediyorum. İşte bu yüzden bir yerlere tur ile değil de kendi başına gitmek çok daha doyurucu bir deneyim.

Inari Dağı, Japonya gezimde beni en çok etkileyen yerlerden biriydi.

Yine ana yoldan sapıp güzelliklerle karşılaştığımız Kiyomizu-dera Tapınağı, Arashiyama ve Sosha Dağı’ndan da ileriki yazılarımda bahsedeceğim.

Diğer Japonya yazıları için tıklayınız.