Lagom: Azı Karar, Çoğu Zarar.

Koray: "Bu çikolatayı çok sevdim, bi dahaki gidişimde iki tane daha alacağım."

Pelin: "Bu çikolatayı çok sevdim, ama biraz özleyeyim, öyle bir daha alırım."

Yukarıdakilerin hangisi lagom felsefesine daha yakındır? 🙂

Lagom‘un tam Türkçe karşılığı “azı karar, çoğu zarar” olmalı. Sevdiğiniz bir şey de olsa, kararında bırakmak.

Kararında satın almak.

Kararında yemek, içmek.

Sosyal ilişkilerde kararında davranmak.

Yapılan araştırmalara göre, para ve tüketim bizi mutlu ediyor, evet. Ama belirli bir süre boyunca. Yani diyelim ki hayatı boyunca çok zengin olmamış biri için para kazanmak ve zengin olmak mutluluk verici oluyor. Ama bir yerden sonra insan ona da alışıyor, mesela, hiç araban olmadıysa, ikinci el bir Opel seni başta mutlu ediyor. Ama birkaç ay sonra alışıyorsun, Volkswagen’e özeniyorsun. Onu da alıyor, birkaç yıl sonra BMW istiyorsun. Yıllarca Opel’e sahip olmak insanların mutluluk düzeyini arttırmıyor yani. Hep daha fazlasını istiyoruz, sonu yok. Milyon dolarlar eden arabaların sağladığı mutluluk, belki birkaç hafta, o kadar.

Durum böyleyken, mutluluğumuzu dış faktörlere bağlamak ne kadar anlamlı? Dış faktörlerin bize yalnızca geçici heyecanlar verdiği, bilimsel olarak kanıtlanmış ama bu sizin tecrübelerinizle de doğruladığınız bir şey muhtemelen. Bu nedenle, daha büyük bir ev, daha lüks bir araba, daha-daha-daha bir yaşam hayali kuruyorsanız, bilin ki, bu kafa yapısından çıkmadıktan sonra, hayatta elde ettikleriniz hiçbir zaman yetmeyecek.

Lagom felsefesi işte bunun dışına çıkmayı amaçlıyor. Yeterli, diyor. Şu an sahip olduklarım, yeterli. Şu anki hayat tarzım, yeterli. Evet, yeni maceralar da peşindeyim. Seyahat etmek istiyorum belki. Ama on günde sekiz Avrupa şehri gezmesem de olur. Belki ülke içinde, belki şehir içinde yeni bir yer keşfedeceğim, ve önemli olan seyahatin kendisi değil, benim tavrım ve bakış açım olduğu için, bu da bana yetecek.

Dondurmayı çok seviyorsan örneğin, bil ki, bir kaşık dondurma da, bir kup dondurma da sana aynı zevki verecek. Alışverişi seviyorsun belki, bil ki, çılgınlık yaşasan da, az ve yetecek kadar eşya da alsan, aynı derecede mutlu olacaksın. Bu hayat tarzı, hem bedensel ve ruhsal sağlığınız için, hem cebiniz için, hem de dünyamız için hepimizin biraz benimsemesi gereken bir hayat tarzı. Hem bizim de böyle deyimlerimiz var, azı karar, tadında bırak, azıcık aşım kaygısız başım aklıma gelenler. Demek bizim atalarımız da bu işi anlamış İsveçliler gibi.

Lagom: The Swedish Art of Balanced Living (İsveçlilerin Dengeli Yaşama Sanatı) kitabına kütüphanede rastladım. Dürüst olmak gerekirse, kitapta lagom’un tanımı dışında pek de kayda değer bir bilgi yok. Öyle ki, kütüphanede  oturup yarım saatte kitabı bitirdim. 160 sayfalık kitabın yaklaşık 100 sayfası şirin illüstrasyon ve fotoğraflarla dolu çünkü. 🙂

9832401797170

Yazarın bu kavram üzerine eğilmesini takdir etmekle beraber –sonuçta bu kitabı yazmasa benim kavramdan haberim olmayacaktı– kitap lagom felsefesinden ziyade İsveçlilerin yaşam tarzına odaklanmış. Fika dedikleri kahve molaları, sürdürülebilir, çoğunlukla minimalist yaşam tarzları hakkında küçük küçük bilgiler eklemiş yazar, fakat çok derine inmemiş maalesef.

lagom, minimalism, minimalizm
kitaptan örnek bir sayfa. kaynak: https://cdn.waterstones.com/special/pdf/9781856753746.pdf

Bu tarz kitaplar çok meşhur oldu son yıllarda, hygge, ikigai aklıma gelenler. Ikigai üzerine okuduğum kitabı da anlatmıştım daha önceki yazılarımdan birinde. O kitabı  da pek beğenmemiştim, ama düşününce, bu lagom kitabından çok daha iyiymiş. Yazar en azından Japonya’ya gitmiş ve dünyanın en uzun süre yaşayan insanlarını araştırmış. Kitabın diğer bölümlerinde de çok büyük emek olduğu belli, biraz ortaya karışık bir organizasyonu olsa da. Japonya’da on beş gün geçirmeme rağmen Japonya’nın hiç bilmediğim yanlarını gösterdi bana.

Bu kitap, maalesef, ilk iki sayfadaki lagom tanımından başka, 2014’te dört güncük ziyaret ettiğim İsveç’le ilgili bana tek bir yeni bilgi katmadı. Stokholm’e ilk ayak bastığımızda, Tourist Information’a girmiş ve oradan bir dolu broşür almıştık, hala evde çoğu duruyor (gazabımdan kurtulanlar 🙂 ). Bu kadının anlattığı her şey, inanın o broşürlerde vardı. Tarçınlı ekmek tarifi bile vermiş! Ben yazarın İsveçli olduğuna açıkçası inanamadım. Bir insan kendi kültüründen bahsederken çok daha derine inebilmeli, ya da en azından kendi ülkesindeki üniversitelerde yapılan araştırmaları kullanmalı kitabında. Birleşmiş Milletler verileriyle kitap yazmış. Yine de, İsveç kültürünü merak ediyorsanız ya da yakında İsveç’e seyahat planlıyorsanız size güzel bilgiler verebilir. Yerden yere vurdum, biraz da hakkını vermek lazım.

Neyse, diyeceğim o ki, umarım bu kavram hakkında ileride daha iyi bir kitap yazılır (Bu yazıyı yazarken fark ettim ki, aynı isimde başka kitaplar da var ama okumadım, okuduysanız görüşünüzü öğrenmek isterim).

O zamana kadar, buradan kitabın İngilizce önizlemesine bakabilir, ya da bir daha kitapçıya gittiğinizde, oturup baştan sona okuyabilirsiniz. Bence bu kadarı da yeterli, belki de kitabın felsefesini bu şekilde uygulamak gerekir 🙂

 

 

Bir Rahibin Ev ve Zihin Temizliği Rehberi

Bu kitabı bir kitabevinin çok satanlar listesinde gördüm ve Koray’a, “uzun zamandır yeni bir kitap almamıştım, bunu alabilirim, kitapçıya gidelim mi?” dedim. O da “ikinci eli var mı diye baktın mı?” diye sordu.

img_99951

Özellikle Singapur’a taşındıktan sonra epey ikinci el maceramız oldu (Ankara’da da telefon, saat, bilgisayar oyunu satmış, spor aleti, PS3 gibi eşyalar almıştık ikinci el). Burada saç kurutma makinesi, masa, internet modemi, tabak bardak gibi ev eşyaları da aldık, çanta, termos gibi kişisel eşyalar da. Nedense kitap için bakmak aklıma gelmemişti, ama işyerime çok yakın oturan ve bu kitabı yarı fiyatına satan birini buldum. Hem alışveriş merkezine gidip vakit harcamamış, hem de birinin evindeki fazlalığı azaltmasına ve karşılığında para almasına yardım etmiş oldum. Tabii kitap ve yol parasından da maddi kâr ettim. Bunları uzun uzun yazıyorum ki siz de yavaş yavaş alışın bu ikinci el işine. Birinin çöpü diğerinin hazinesi olabiliyor. Bence dünya için yapılabilecek en iyi şeylerden biri.

Geçen yaz Japonya’ya gittiğimizde bizi en çok etkileyen yerler Zen Budist tapınakları olmuştu. İnancınız ne olursa olsun, Japon tapınaklarından etkilenmemeniz mümkün değil. Şimdi Singapur’daki Çin Budist tapınaklarıyla karşılaştırıyorum da, Japonların Budizm anlayışı oldukça farklı diğer ülkelerden. İlk olarak tapınaklara ayakkabıyla girilmiyor, bizde camilerde olduğu gibi. Özel deri terlikler var, onları giyiyorsunuz. Singapur’daki Budist tapınaklarına ayakkabı ile girmek serbest. Sadece buradan bile Japonların temizlik anlayışının Çinlilerden farklı olduğunu görebilirsiniz.

Okuduğum kitap, “Bir Rahibin Ev ve Zihin Temizliği Rehberi” (A Monk’s Guide to a Clean House and Mind, Shoukei Matsumoto) bu nedenle bana bir Budistin temizlik rehberi değil de, bir Japon’un kutsal gördüğü bir mekanı temizleme rehberi gibi geldi. Tabii bir evle tapınak farkını o da çok iyi biliyor, ama tapınaktaki bazı prensipleri uygulayabileceğimizi düşünüyor. Ben de bu yazıda tapınaklara özel (sürgülü kapı temizliği, sunak temizliği gibi) yerleri es geçiyorum.

İlk olarak, temizlik Budist rahiplerinin en önemli işlerinden biri, hatta, birçok rahibin aydınlanmaya temizlik yaparken ulaştığı düşünülüyor. Bizde de temizlik imandan gelir dendiği gibi. Gerçi imamlar camiyi temizler mi, ya da Hıristiyan rahipler kilisenin temizliğinde rol alıyor mu, hiçbir bilgim yok, sizin varsa öğrenmek isterim.

Budist rahipler yıllar içinde çok sistematik bir yaklaşım geliştirmişler. Aynı şekilde tasarruf, mümkün olduğunca az çöp çıkarma, verilen nimetlerin hepsini değerlendirme de Japon Budizminin değerlerinden, yazar bunlardan da çokça bahsetmiş. Elimden geldiğince, özellikle bize uyan bölümleri özetlemeye çalışacağım.

1. Ne Zaman Temizlik?

Günün hangi saati olduğu temizlik açısından çok önemli. Sabahın ilk ışıklarında yapılan temizlik en etkilisi oluyor. Akşama mümkünse hiç iş bırakmamak daha doğrusu. Bulaşık ve düzenleme akşamları, temizlik ise sabahları yapılıyor.

Sabah kalktığınızda ilk iş camları açın diyor Matsumoto. Sabahın serin havasını içinize çekin ve evin ölü havasını üstünden atmasına müsaade edin. İster aşırı sıcak, ister buz gibi soğuk olsun, mutlaka camları açmasınız. Doğayla bir olduğumuzu unutuyoruz bazen, klimalı, ısıtmalı ortamlarda yaşarken, dışarı çıkana kadar havanın ne olduğunu bile bilmiyoruz.

Sabahın ilk ışıklarında, sessizliğin sizi sarmalamasına izin verin ve temizliğe başlayın.

Temizlik ve düzen günlük işler olmalı, tutarlılık anahtardır diyor yazar. Sanırım benim en çok zorlandığım nokta burası. Yoğun bir günden sonra bulaşık bile yıkamak istemiyorum. Ama bugünün işini yarına bırakmama konusunda da defalarca uyarıyor.

2. Mutfak, Banyo ve Tuvalet

img_9996

a. Mutfak

Mutfakta çalışmakla görevli rahipler genellikle aydınlanmaya en çok adanmış rahipler olurmuş. Yemek pişirme ve bulaşık yıkamanın şimdiye yoğunlaşma ve odaklanma açısından en fazla potansiyele sahip olduğunu düşünüyorlar. Oysa ki ben yemek yapmayı çok sevsem de arkasından toplamayı henüz sevimli bir iş haline getirmeyi başaramadım. Ve biliyorum ki beni okuyanlar arasında yemek yapmaktan hiç haz almayanlar da var. Bakalım Matsumoto bu konuda ne diyor:

Eğer mutfak hep düzenli tutulursa, eşyaların yeri değişmezse, orada çalışan kim olursa olsun rahatlıkla çalışacaktır. Ekstra zamazingolar almaya gerek yok, sadece gerekli olan ekipman bulunsun (o yumurta dilimleyiciyi yavaşça yere bırak evlat, çünkü sen de ben de biliyoruz ki o hiç kullanılmayacak).

En önemli nokta, eşyaları kullanır kullanmaz yıkayıp kaldırın. Bekletmeyin. Yemeğiniz pişerken o zamanı bulaşıkları yıkamak için kullanın (Ben bunu geçenlerde kötü bir şey diye yazmıştım. Bulaşığa dalıp krebi yakmıştım çünkü. Ama Matsumoto azizim multitasking‘e karşı değil demek).

Çekmeceleri ve dolap kapaklarını her zaman kapalı tutun. Meşgulken bazen bunu unutmak kolaydır, ama bu yüreğinizin düzensizliğinin bir göstergesidir. Açtığınız kapakları kapatmak, hem mutfağınızı temiz tutacak, hem de yüreğinizi (Günde en az üç kere açık dolap kapağına kafasını vuran sadece ben miyim?).

Bulaşıkları bir sonraki güne asla bırakmayın (Oh nooo!) Ve hatta yıkar yıkamaz bulaşıklarınızı kurutup kaldırın. Böcek kontrolü için de bulaşıkları bir sonraki güne bırakmamak önemli. Ben de öğreneceğim bunu inşallah. 🙂

b. Banyo

Budist tapınaklarında üç tane sessiz alan var, yemek odası, banyo ve tuvalet. Bunun sebebi de hayatımızın başlangıcı olan suyla en yakından alakalı yerler olmaları. Suya olan saygıdan ötürü buralarda konuşmuyor rahipler.

Şimdi bakalım banyoyu nasıl temiz tutuyorlarmış:

Öncelikle tuvalet ve banyo kişisel alanlar olduklarından, yani başkaları bizi görmediğinden, egomuza yenik düşmemiz gayet mümkün. Bu konuda dikkatli olmaya davet ediyor bizi yazar.

Sonra da banyonun kirlenmeye en müsait alanlardan olduğunu, bu nedenle çok sık temizlememiz gerektiğini söylüyor. Temizlemek için ise bir fırça ve karbonat yeterli (aynı şey mutfak lavabosu için de geçerli, hatta bulaşıklar bile çoğu zaman deterjanla değil karbonatla yıkanıyormuş.)

c. Tuvalet

Tuvalet de bazen görmezden geldiğimiz alanlardan biri. Ben şahsen tuvaletin kendisini sık temizlesem de yerleri temizlemeyi belki haftada bir- belki daha az sıklıkta yapıyorum. Tuvaletin konuklarımızın rahat etmesi için de en önemli yer olduğunu, bu nedenle evin en temiz yeri olması gerektiğini savunuyor yazar. Doğru diyor. Ben de dikkat ederim tuvalete başka bir eve gittiğim zaman.

Eski Japon tuvaletleri (Eski Hint tuvaletleri de) bizim alaturka tuvaletler gibi, bu yüzden temizliği klozete göre nispeten daha kolay, su dök, fırçala. Tuvalet Budistlerin en önemsediği yerlerden biri, çünkü yedikleri yemeğin sindirimi tuvalette son buluyor. Bunu kutsal bir aktivite olarak görüyorlar. Düşününce şükretmediğimiz gerçekten çok şey var. Sağlıklı tuvalete gidebilmek de bunlardan biri. Bir iki gün bile gidemesek acı içinde kıvranıyoruz, ya da böbrek ve bağırsak rahatsızlıkları tüm hayat tarzımızı değiştirmeye sebep olabiliyor. Bu yüzden Budistlerin tuvaleti bu kadar önemsemesini doğru buldum, modern dünyada bizim bu kadar utanılacak konu olarak görmemiz ise problemleri bazen göz ardı etmemize sebep oluyor.

Bu haftanın küçük değişikliği satın almak yerine deneyimlemekti. Bu perspektiften kitaba bakarsam da, evimizi temiz tutmamız için su, sabun ve karbonattan başka neredeyse hiçbir şeye gereksinimimiz yok. Markette saatler geçirip evin her köşesi için temizlik malzemesi alma tuzağına ben de düşüyorum yıllardır. Ve hatta fark ediyorum ki temizlik spreyleri falan almak sanki evi temizlemişim gibi mutlu ediyor beni, fakat onları ne kadar kullanıyorum diye sorun, bazen iki üç yıl geçmiş oluyor ve şişenin yarısı duruyor. Bu kitabı okuduktan ve tapınakların ne kadar temiz olduğunu gördükten sonra gerçekten sabun ve karbonattan fazlası gerekmediğine ikna oldum.

Evin diğer bölümleri, beden ve zihin temizliğini de buradan okuyabilirsiniz.

Bu incelemeyi video olarak izlemek isterseniz:

52 Küçük Değişiklik 12. Hafta: Zevk İçin Oku

Yaklaşık üç aydır “52 Small Changes For the Mind” adlı kitaptan aldığım ilhamla her hafta hayatıma yeni bir alışkanlık kazandırıyorum (Bu arada haftalar kitabın yazarı Brett Blumenthal’a ait ama benim algılama biçimim ve burada yazdıklarımın büyük kısmı kitaptan bağımsız).

Bu alışkanlıkların çoğu da hayatımın bir döneminde yaptığım, ama düzen tutturamadıklarım oluyor şansıma. Bu haftaki küçük değişikliğimiz gibi.

Kitaplar ve edebiyat okumayı öğrendiğimden beri hayatımda oldu. Ailem hiçbir zaman yüksek gelirli olmadı, o yüzden ara sıra kitap alsak da genellikle okulun kütüphanesinden, arkadaşlarla değiş tokuştan, sahaflardan ikinci el ve korsan aldığım kitapları okudum yıllarca. Çoğu zaman çok seçici davranmadım, önüme ne gelirse okudum. Sanırım bu sayede ara sıra ihmal etsem de okuma alışkanlığım yıllardır en iyi devam ettirdiğim alışkanlığım diyebilirim.

Kitap okumak, TV ve internet gibi diğer medya türleri ile karşılaştırırsak, beynin birçok bölgesini işin içine katıyor. Yani kitap okurken daha aktif olmamız, hayal kurmamız, bağlantılar oluşturmamız lazım, fakat TV izlerken örneğin çok daha pasif ve alıcı konumdayız. Bu nedenle beyin ve ruh sağlığı açısından kitap okumak çok daha önemli.

Dopamin bu aralar çok popüler bir hormon, belki internette rastlamışsınızdır. Kısaca anlatmaya çalışayım, mutluluk hormonlarından biri olan dopamin (uyku, ödül, motivasyon vb. ile de yakından ilgili), özellikle sosyal medya kullanırken üst seviyelere ulaşıyor. Mesela instagram’da beni kaç kişi layklamış diye düşünürken dopamin salgılıyorum, gidip kontrol etmek istiyorum. Bu isteme duygusu asıl eylemden daha fazla dopamin salgılatıyor, eğer sonucu belirsizse daha da yükseliyor (mesela birine mesaj attım ve cevap bekliyorum, ya da facebookta arkadaş teklifi gelmiş, kırmızı 1 işaretini görüyorum) . Bu yüzden dopamine ve o sosyal medyayı kontrol etme güdüsüne bağımlı oluyoruz. Google’da bir şey aratmak bile dopamin salgılatıyor.

Aslında bu hormon kötü bir hormon değil, ama sürekli ekran karşısında olup bir aktiviteden öbürüne koşarken bir mola vermeden sürekli dopamin salgılıyoruz. Buna Dopamin Loop deniyor (daha fazla bilgi için bu İngilizce makaleye bakabilirsiniz.) Bu olay bizim konsantremizi yerle bir ettiği gibi beynimizi de çok yoruyor. Bunu ben bir lamba gibi düşünüyorum. Sadece karanlık olduğunda yakarsak faydalı. Ama 24 saat açık bırakırsak ampülün ömrünü azaltır, ayrıca aydınlıkla karanlık arasındaki farkı da unutmuş oluruz. Hep aydınlığa alışınca bu sefer biraz loş da olsa hemen lambayı yakmak isteriz. (Burada da dopamin hakkında güzel bilgiler var.)

Peki kitap okumak bu denklemin neresinde? Kitap okumak için dikkatimizi uzun süre açık tutmamız gerektiğinden, sevdiğimiz bir şeyi okurken dopamin seviyemiz dengede kalıyor. Sürekli inip çıkmadığı için hem heyecan ve keyif duygularını tadıyoruz, hem de bunları gözüne soka soka yapmadığımız için daha uzun sürüyor (instagramda kaç layk aldım örneğine dönersek, kalp ikonuna tıklayana kadar dopamin yükseliyor yükseliyor, layk edenleri gördükten sonra düşüyor. Gün içinde sürekli yükselip düşüyor yani.)

Yapılan çalışmalarda ayrıca kitap okumanın stresi azalttığı ve tansiyonu düşürdüğü de görülmüş (Gerçi bunun için korku, gerilim türü kitaplar okumamak lazım diye düşünüyorum).

Daha pratik iki faydası ise, yaratıcılık ve genel kültürümüzü geliştirmesi. Şahsen bilgilendirici kitaplardan çok edebi kitapları okumayı daha çok seviyorum, çünkü bir olay örgüsü içinde öğrendiğim bilgiler benim için çoğu zaman daha kalıcı oluyor. Karakterlerin serüvenleri nasıl bitecek diye merak ederken, dünya ile ilgili belki kendim araştırsam öğrenemeyeceğim bir dolu şey öğreniyorum. Fakat siz bilgilendirici kitaplardan daha çok zevk alıyorsanız, o zaman kendiniz için doğru yoldasınız demektir.

Ama ben çok uğraştım, kitap okuyamıyorum…

Böyle diyen özellikle benim yaşlarda ve benden genç çok insan tanıdım. Bence bunun sebebi işte yukarıda anlattığım ekran bağımlılığına bağlı dopamin loop. Sürekli şekerli çay içen bir insan nasıl hemen şekersize alışamıyorsa, sürekli internette takılan biri de kitap okumayı başta çok sıkıcı bulabilir. Benim bu konuda üç tavsiyem var:

  1. Hikayesini bildiğiniz, filmini önceden izlediğiniz bir kitaba başlayabilirsiniz. Mesela Harry Potter, ya da Ye Dua Et Sev. Böylece her ayrıntıyı gözünüzde canlandırmak yerine filmdeki karakterlerden yola çıkabilirsiniz. Ben Jane Austen’ın Pride and Prejudice kitabının örneğin dizi film vs yapıtlarını seyrettikten sonra kitabını ve sesli kitabını bir arada okudum. Hem karakterleri kolayca gözümde canlandırabildim, hem de değişik yönetmenlerin kitabı ne kadar farklı algıladığını karşılaştırma fırsatım oldu. Jane Austen’ın diline tabii ki daha da hayran kaldım, filmde sadece kurgu yazara ait oluyor, gerisi yönetmen ve senaristin elinde. Kitapta yazarla buluşuyorsunuz.
  2. Eğer bir kitaba başladıysanız ve ilerlemiyorsa bırakın gitsin. Dünyada milyonlarca kitap var. İlla o kitabı okumanız gerekmiyor. Mina Urgan’dı yanlış hatırlamıyorsam, kötü bir kitabı içi geçmiş bir karpuza benzetiyordu. İlk dilimde içinin geçtiğini anlarsan, ikinci dilimi yemezsin değil mi?
  3. Etrafımızdan kitap tavsiyeleri almak güzel. Ama bizi tanımayan kişilerden aldığımız tavsiyeler ters tepebilir. Birisi için hayat değiştiren kitaptan siz hiçbir şey anlamayabilirsiniz. O nedenle kendi zevkiniz zamanla, deneye yanıla oturacak.

Kitap Okumayı Çok Seviyorum Ama Vaktim Yok

Bu benim de başıma geliyor ve ben şunu fark ettim. İstemediğim bir kitabı okuyorsam, o elimde sallanıyor da sallanıyor. Ama aynı yoğunlukta çalışayım, çok sevdiğim bir kitap olsun, üç beş günde bitiyor.

Diğer bir sebep de okuduğum kitabın ağır olması (içerik değil, yük olarak 🙂 ) ya da evde unutmam olabiliyor. Gün içinde metroda otobüste, işte boş kaldığım zamanlarda okuyabilecekken okuyamıyorum. Ben bunun çaresini e-kitap kullanmakta buldum. Kobo, kindle ve ibooks uygulamaları en çok kullanılan uygulamalar, bende üçü de var. Aradığım kitap hangisinde varsa ya da ucuzsa oradan indiriyorum, ama en sevdiğim Kindle (ileride ipad’i emekli ettiğimde kindle paperwhite’a geçesim var). Telefonda okumak da zor olmuyor. Ayrıca dikkati çabuk dağılanlar için sesli kitabı da şiddetle tavsiye ederim. Elimde kitapla bile sesli kitap dinliyorum bazen takip ederek. Daha geç bitiyor ama sindirerek okunuyor. Okuyan kişinin ses tonunu hikayenin tonunu epey etkiliyor.

james-tarbotton-367-unsplash
Artık kitaplarımı oradan oraya taşımamak için de e-kitaplara ağırlık vereceğim bundan sonra.

Bazen de epub olarak (korsan) kitap indirdiğim oluyor, kimseye kötü örnek olmak istemem tabii ki. Fakat küçükken kısıtlı bütçemle onca korsan kitap almış olmasaydım şimdi okumayı bu denli sevmezdim. Eskiden çok daha pahalıydı kitaplar, düşünün 2000li yıllarda 20 lira civarıydı şimdi hala o civarlarda kitap bulmak mümkün. 2006’da asgari ücret 400 liraydı şimdi 1600 lira. Yani o zaman korsan olmasaydı biz hiç kitapla tanışamayacaktık. Şimdi aynı durum okumak istediğim yabancı kitaplar için geçerli. O yüzden hala az da olsa korsana başvuruyorum.

Ben Sürekli Blog-Gazete-İnternet Makalesi Okuyorum. Bu Sayılmaz Mı?

Ben araştıranların yalancısıyım, olmuyormuş. Bunları okumayın demiyorum, yine okuyun. Ama bilin ki bunlar kitap okumakla bir değil, hatta gazete ve haber okumanın stres bozukluklarına yol açtığına dair bi dolu çalışma var.

Kitap Okumayı Alışkanlık Haline Getirmek için

  1. Kendinize Hedef Belirleyin. Ben bu işi goodreads üzerinden yapıyorum yıllardır. Bu sene 50 kitap okuma hedefim vardı, altı ayın sonunda 19 kitap bitirebilmişim. 6 kitap gerideyim yani ama siz kendi hızınıza göre aylık ya da yıllık bir hedef belirleyebilirsiniz.
  2. Okuma arkadaşı ya da kulübü bulursanız tadından yenmez. Okuduğunu tartışmak gerçekten zevkli oluyor, bu konuda online topluluklar da var.
  3. Belli bir okuma zamanınız olsun. Günde yirmi dakika bile yeterli, zaten kitabı severseniz her dakika okumak için bir kaçış arayabilirsiniz. 🙂 Otobüs, yatmadan önce, yemek pişerken gibi kendinize zaman dilimi belirleyebilirsiniz.
  4. Çocuğunuza kitap okuyun. Çocuğunuzla kitap okumak hem kaliteli zaman geçirmek, hem çocuğunuzu küçük yaştan alıştırmak için çok önemli. Aynı zamanda sizi de bir süre dış dünyadan koparacağı için iki taraf için de çok faydalı.

Sanırım en uzun yazdığım yazılardan biri oldu bu! Halihazırda okumayı sevmeyen biri buraya kadar okumadan kapatmış olabilir, ama umarım bu haftadan başlayarak siz de kitap okuma alışkanlığınızı gözden geçirir, sevmediğiniz kitaplara el sallayıp sevebileceklerinizi kucaklarsınız.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

2017’de okuduklarım

Bu sene hedefim 50 kitap okumaktı, fakat 35 kitap bitirebildim. Ve bu sene biraz da mızıkçılık yaparak elimde sürünen, sevemediğim birkaç kitabı bitirmeden bıraktım. Mina Urgan sevmediği kitapları okumaya devam edenleri, bir karpuzun tadına bakıp, bozuk olduğunu anlamasına rağmen yiyenlere benzetmişti ve okurlara kendilerine bu kötülüğü yapmamalarını tavsiye etmişti. Ben de bu sene bu tavsiyeye uydum.

Yine de biliyorum ki, bazı kitaplar var, onların vakti henüz gelmedi. Hayatımda bir dönem onlara ihtiyacım olacak ve şimdi bitiremesem de o zaman bitirebileceğim.

Bu sene daha çok edebiyat, yazarlık ve beslenme üzerine okumuşum.  Bir de yeni başlayan radyo tiyatrosu ve seslikitap sevdası var, arabada gidip gelirken Agatha Christie gibi polisiyeler dinlemek eğlenceli oluyor. Genel olarak hafif, kolay okunan kitaplara gitti elim. Demek buna ihtiyacım varmış.

Goodreads’in dediğine göre 2017’de 8,189 sayfa okumuşum. Geçen sene ise 29 kitap fakat 7,862 sayfa.  Aslında bu sene bazı kitaplar var ki sayfası çok fakat okuması kolay, veyahut ufak tefek bir kitap fakat insanda derin bir etki bırakıyor.

Geçen sene de daha çok sadeleşme, psikoloji, bilinçli farkındalık üzerine okumuştum. Bu sene onların ekmeğini yiyorum ama doymuşum demek ki, bu sene farklı limanlara yelken açtım edebiyat dışı okumalarda.

Bakalım neler varmış bu listede…

Edebiyat:

Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali ★★★★★

Fazla söze gerek yok. Okuyalı bir yıl oldu, hâlâ dilimden düşmeyen bir kitap.

Sputnik Sevgilim, Haruki Murakami ★★★★★

Bu kitaba her ne kadar 5 yıldız verdiysem de çok “Murakami” buldum. Aslında 1Q84’ü çok sevmediğim için 5 yıldız verdim belki de. Bu kitaptaki paralel evrene geçiş, kaybolma, hele sondaki ay referansından hareketle yazılmış sanki 1Q84, ama bu kitap çok çok daha güzel bir tat bıraktı. Keşke Aomame ve Tengo’yu değil de, Sputnik Sevgilim 2’yi yazsaydı.

Huzursuzluk, Zülfü Livaneli ★★★★✩

Bir solukta okudum, heyecanla, ama hissettim ki Livaneli de aynı heyecanla yazmış, bu nedenle bazı yerler çalakalem yazılmış hissi verdi bana. Bambaşka bir dünyanın kapılarını aralattı, başka yaşamları gösterdi yazar, bu yüzden okunmalı.

Azra Kohen’in 4 kitabı: Aeden ★★★★★, Fi, Çi, Pi ★★★✩✩

Aeden’i sevdiğim bir arkadaşımın tavsiyesi ile alıp 4 günde bitirmiştim. Bazı yerlerde çok didaktik gelse de, hikaye beni içine almıştı ve uzun süre düşündürdü. Bunun üzerine ilk yazdığı kitaplar olan Fi, Çi, Pi üçlemelerini de kütüphaneden ödünç alarak okudum. İyi ki para vermemişim. Her ne kadar Azra’yı podcastlerden, youtube röportajlarından takip etsem de, ilk kitaplarının edebi anlamda çok kötü olduğunu söylemem lazım. Benim okuduğum yüz bilmem kaçıncı baskı olmasına rağmen anlatım bozuklukları ve düşük cümleler beni çok rahatsız etti. Aeden için ya editörünü değiştirmiş ya da daha iyi yazmaya başlamış, okunamayacak denli uzun cümleler hariç gözüme batan bir şey olmadı. Yeni kitabı bekliyorum, kesin okurum ama Azra Kohen okumak isteyenlere FiÇiPi önermem. Gidin dizisini seyredin 🙂

Altı Ay Bir Güz, Bilge Karasu ★★★★★

Bilge Karasu’nun yazdığı son kitap, benim de okuduğum ilk oldu. Çok değişik bir biçem denemiş, anlatımına hayran oldum. Kesinlikle okuduğum son kitabı olmayacak.

Aramızdaki En Kısa Mesafe, Barış Bıçakçı ★★★★★

A Cup of Turkish Coffee, Buket Uzuner ★★★✩✩

Bu kitabın bir sayfası Türkçe, bir sayfası İngilizce tasarlanmış. Eğer güzel bir Türkçe kitap İngilizceye ne kadar kötü çevrilebilir merak ediyorsanız tam da ihtiyacınız olan bir kitap.

İki Yeşil Susamuru, Buket Uzuner ★★★✩✩

Ben Buket Uzuner’i pek sevemedim sanırım. Diline, edebiyatına lafım yok, ama anlattığı hikayeler beni alıp götüremedi bir türlü.

Bakire ile Çingene, D.H. Lawrence ★★★★★

Eğer kusursuz bir İngilizce (bkz. D.H. Lawrence) Türkçe’ye nasıl en güzel biçimde çevrilir diyorsanız da bu minik kitabı okuyun. Teşekkürler Püren Özgüren, sanırım bu sene okuduğum en iyi çeviriydi.

En Eski Yüz, Pelin Buzluk ★★★★★

Berber Nonoş, Aziz Nesin ★★★★★

Unutkan Ayna,  Gürsel Korat★★★★★

2017 Orhan Kemal roman ödülünü alan bu müthiş roman bizi 2017’nin gözüyle 1915’in Nevşehir’ine götürüyor.

Bire On Vardı, William Irish ★★★★✩

İngilizce Edebiyat/Çeviri:

The Life of a Stupid Man, Akutagawa, Ryūnosuke ★★★★★

Tokyo’da, Murakami kitaplarında karakterlerin bolca ziyaret ettiği Kinokuniya’da ben de bir Murakami çılgınlığı yaşadıktan sonra, onların çok sevdiği bir yazarı da alayım dedim. Kafayı yemiş bu Japonlar gerçekten 🙂 Harika bir hayalgücü, ama biraz psikopat tabii ki. Ya da benim hepten batılı olmaya yüz tutmuş kafam onları psikopat olarak algılıyor, bilmiyorum.

A Walk to Kobe, Haruki Murakami ★★★★★

Bu adam ne yazarsa yazsın benim gönlümü fethetmeyi başarıyor. O yazsın ben okuyayım. What a wonderful world 🙂

I Am Not A Serial Killer (John Cleaver, #1), Dan Wells ★★★✩✩
Bu kitaba büyük umutlarla başlamıştım. Goodreads’te okuyucu ödülü falan almıştı, merak etmiştim. Fakat sonlara doğru çok sıktı ve bıraktım. Sonunu bile merak etmediğim bir kitabı neden okuyayım dedim, Mina hocam, seviyorum sizi.

The Irish: Quotable Wisdom, Carol Kelly-Gangi

Canım dostum Ümmügülsüm İrlanda’dan bana bu kitabı almış. Tam kitap falı bakacak cinsten, her konuda İrlandalı yazarların alıntıları yer alıyor.

Beslenme:

Buğday Göbeği, Davis, William ★★★★✩

Karatay Diyeti, Karatay Mutfağı, Karatay Diyeti’yle Yaşam Boyu Sağlık, Canan Karatay ★★★★✩

Göbeğimi Nasıl Eritirim? Fevzi Özgönül ★★★★✩

Düşük karbonhidratlı beslenme üzerine okumak, öğrenmek isteyenler için bu kitapları tavsiye edebilirim. Şahsen ben bu kitapları ve bir dolu internet sayfasını okuduktan, saatlerce video seyrettikten sonra yağdan zengin, karbonhidrattan fakir bir beslenmenin en sağlıklısı olduğuna ikna oldum. Yüzde yüz geçiş yapmasam da büyük aşamalar kat ettim sağlıklı beslenme konusunda. Amacım aslında bir iki kilo dışında kilo vermek değildi, ama altı ay gibi bir vadede beş kilo verdim ve 20li yaşların başındaki ideal kiloma geri döndüm. Umarım sağlıklı beslenmeyi 2018’de artık benim (ve Koray :)) için bir yaşam biçimi haline getirebilirim.

Yazarlık- Yazı

Virginia Woolf’tan Yazarlık Dersleri, Danell Jones ★★★★★

Başucu kitabım oldu.

Sayfaya Yansıyan Hayattır Edebiyat, Çiğdem Ülker ★★★★★

Yazarlık atölyesi hocam Çiğdem Ülker’in son kitabı. Edebiyat, sayfaya yansıyan hayattır diyor. Ben de diyorum ki Çiğdem Hoca’nın kalemi, sayfaya yansıyan zarafettir.

Yazarın Yalnızlık Burcu, Semih Gümüş ★★★✩✩

Yazı: İnsanlığın Belleği, George Jean ★★★★✩

Kategoriye sığmayanlar:

Bilinmeyenin Kıyısında, Arthur Conan Doyle ★★★✩✩

Sherlock Holmes’ın yazarı Doyle, meğer ruhlara, hayaletlere falan inanıyormuş. Ben de korku hikayeleri yazabilmek için biraz arkaplan araştırması yaparken bulmuştum bu kitabı. Birkaç etkileyici nokta vardı, mesela bir evde trajik bir olay yaşandıysa, normal bir insan bile olayın yaşandığı yerde bir iç sıkışması, rahatsızlık gibi şeyler hissedebilir demiş. Algısı daha açık olanlar orada olanları duyabiliyor ya da hologramsı, hayaletimsi bir şekilde olay önlerinde canlanabiliyor. Bu hayalet gibi değil de, daha çok orada sıkışan bir enerji gibi diyordu. Böyle ilginç noktaları vardı, öyküler için kullanılabilecek. Ama gerisi fasa fiso.

Dokuz Kehanet, James Redfield ★★★✩✩

Ya çeviri kötüydü ya kitap. İçinde birkaç dişe dokunur şey vardı ama okumaya değmez gibi. Bu da bitirmeden bir kenara koyduklarımdan.

 

2018 listem şimdiden hazır gibi, aldığım, sevdiklerimden hediye gelen kitaplar yetecek de artacak galiba. Sizin de 2017’de okuyup çok etkilendiğiniz, ya da 2018’de okumayı planladığınız kitaplar var mı?

Bu hafta Veda Ettiklerim

Bu hafta benim için manevi değeri olan, ama artık kullanılmayan gitarıma veda ettim. Yıllardır İzmir’de, ailemin evinde duruyordu. Yaklaşık 7 yıldır hiç kullanılmıyordu. Halbuki ilk aldığım dandik gitarımı, büyük heveslerle ne çok çalmıştım bir altı yıl kadar… Sonra para biriktirip bu Yamaha gitarı almıştım. Nedense bu kaliteli gitarı aldıktan sonra soğumaya başladım çalmaktan, halbuki en doğru düzgün kurslara da o zaman gisn853792ttim. Yaklaşık bir sene klasik müzik, bir sene de flamenko çaldım bu gitarla. Ama sonunda şunu anladım: Ben gitar çalmak için doğmadım. Günde yarım saat pratik bile beni sıkıyordu. Ama iş yazmaya gelince örneğin, saatlerce yazabilirim, elde ya da bilgisayarda. Saatlerce yemek yapabilirim, olmasın, baştan deneyebilirim. Gitar konusunda ya bir yerde cesaretim kırıldı ya da dediğim gibi baştan beri zorluyordum belki de. Azaltarak bıraktım gitarı. Bu fotoğraf da çaldığım son zamanlardan, 2009 civarı.

Müzisyen bir arkadaşıma bu hafta başında bu gitarı ne yapabileceğimi sordum, severek alabileceğini söyledi. Hatta gitar koleksiyonunda bir tek klasik gitar eksikmiş. Sembolik bir miktara sattım kendisine. Zaten benim için önemli olan da birinin alıp severek kullanmasıydı onu, hatta mümkünse benden daha fazla. Bu nedenle çok, çok mutluyum gitarım bu arkadaşımda yaşamaya devam edeceği için.

İkinci veda ettiğiimg_0997m şey ise sekiz adet kitap oldu. Ara Dünya ve Devlete Karşı Toplum’u daha okumak istemediğime karar verdim. Macbeth ve Uğultulu Tepeler’in İngilizcesi kitaplığımda var. Vadideki Zambak, Doğa Tarihi ve Yatak Odasında Felsefe’yi zaten hiç sevememiştim. Kumarbaz’ı ise bir daha okumak istesem de bu çeviriyi beğenmedim. Daha önce Özgür Dönüşüm yazımda bahsettiğim, çalıştığım üniversitenin grubuna verilik olarak koydum ve bir dakika geçmeden hepsine talip çıkmıştı. Yıllarca kitaplığımda durup, okunmayan bu kitapları şimdi birilerinin severek okuyacak olması da çok, çok mutlu etti beni (Geçen ay da yedi-sekiz ders kitabımı benim bölümümde okuyan bir öğrenciye vermiştim. Sanki bir daha bakacakmışım gibi yıllarca sakladığım kitaplar. Marie Kondo- bu kadın hakkında artık bir yazı yazmam lazım- en çok da bu ders kitaplarından direk kurtulmayı öneriyor).

Bu arada kitaplardan söz etmişken hoş bir tesadüften bahsedeyim. Çok sevdiğim bir dostum okulsuz eğitime merak saldı, doğum günü de geliyordu, ben de ona kitaplığımdan “Okulsuz Toplum” kitabını alıp götürdüm. Diğer aldığım hediyelerden çok buna sevindi. Birkaç hafta sonra da, bitkilerden ilaç ve merhem yapımıyla ilgili bir kitaptan yanlışlıkla iki tane sipariş vermiş, birini bana gönderdi. Çok hoş ve tesadüfi bir takas oldu aramızda. 🙂

Evimizi dolduran eşyaları “ya gerekirse” diye yıllarca saklıyoruz. Benim durumumda örneğin, o gitar ne kadar kullanılmazsa o kadar değersizleşecekti, artık yeni bir sahibi olmasına en çok da kullanılacağı için  mutluyum. Kitaplardan kurtulmak da bir hayli zor. Ancak yıllar sonra torunlarımız bizden kalan birkaç kitapla mutlu olacaklarsa da sanırım 400-500 kitap kalırsa elemek zorunda kalacaklar. Bu yüzden önemi olanlara gözümüz gibi bakıp, önemsiz olanları da hediye ya da takas ederek elden çıkarmak en mantıklısı geliyor bana.

2016’da Okuduklarım

kitap

2016 kötü bir yıldı. Gerçekten, tek kelimeyle kötü. Patlamalar, darbeler, ölümler, ölümler, işten çıkarılmalar, yasaklar. Endişe, korku, panik. İnsan ne kadarını kaldırabilir bilmiyorum. Ben de kitaplara sığındım.

Geçen yıl yirmi dokuz kitap okumuşum. Benim için  yüksek bir rakam, genelde yirmi civarı kitap okuyabiliyordum bir yılda. Tabii bazen öyle bir kitap çıkıyor karşınıza, elli sayfa da olsa ağırlığı altında eziliyorsunuz, ya da aynı şekilde çok uzun bir kitap çok akıcı olup birkaç günde bitebiliyor ve pek de bir şey katmıyor. Ben birkaçı dışında bu kitaplardan çok keyif aldım.

İşte 2016’da okuduklarım: (Bu arada okuduğum kitapların kaydını beş senedir Goodreads’te tutuyorum, arada küçük incelemelerimi de ekleyerek. Buradaki bazı incelemeleri direk orada yazdıklarımdan alacağım.)

5 yıldız verdiklerim şiddetle tavsiye ederim anlamına geliyor.

4 yıldız, okumaya değer, 3 yıldız ise kitaptan alınacak şeyler var ama büyük ihtimalle yazı dili beni rahatsız etti, yeteri kadar kaliteli bulmadım, ya da beni içine alamadı anlamında.

Bu arada, bu kitapların yalnızca 9 tanesini satın almışım, bunların iki tanesini de anneme hediye ettim. İki tanesi eşimin kitaplığından, diğerleri ise arkadaşlardan ya da kütüphaneden alındı. Halihazırda evde şu an yüzlerce kitabımız var. Bunlarla ne yapacağıma pek emin değilim, sanırım tez vakitte bir kitap arınması yaşamam lazım 🙂

I. Edebiyat:

Agatha Cristie- On Küçük Zenci ★★★★★

Haruki Murakami- Zemberekkuşunun Güncesi ★★★★★

Her seferinde diyorum, bu sefer olmamış mı,  hayal kırıklığına uğrar mıyım diyorum yok. Yine çok ince, yine çok güzel. Japonya’nın kayıp nesline ithaflar çok fazla. Japonların birinci ve ikinci dünya savaşlarında masum bir görüntü yaratmalarına da kızıyor Murakami bir yandan. Kimse masum değil diyor. Öte yandan masumcuk bir genç kız portresi çiziyor, Kasahara. Başkahramanımız Okada ise yalnızca dinliyor hikayeleri, en önemli görevi noktaları birleştirmek oluyor.

Kazuo Ishiguro- Avunamayanlar ★★★★✩

Dimitris Sotakis-Soluğun Mucizesi ★★★★★

Müthiş. Tüylerim diken diken oldu.

Nikos Kazancakis- Zorba ★★★★★

Bu kitaba altı yıldız da verilirdi, o derece sevdim Zorba’nın hikayesini. Böyle bir bilgeliği bulmak çoğu zaman imkansız. İyi ki evinin taraçasında otururken yazmaya karar verdin de, böyle güzel bir insanın hikayesi unutulmadı Nikos. Çok, çok etkilendim.

Johanna Spyri-Heidi ★★★★★

Heidi benim okumayı öğrendiğimde okuduğum ilk gerçek kitap, Milliyet gazetesinin verdiği mor kapaklı baskısı hala kitaplığımda duruyor. Çizgi filmiyle beraber çocukluk kahramanımdır Heidi. Bu sefer Almanca’ya daha yakındır diye düşünerek İngilizce çevirisinden okudum, yine çok sevdim.

Hakan Bıçakçı- Doğa Tarihi ★★★✩✩

Fikir çok iyi, ama anlatımı vasat buldum. Kitap ortalara doğru ilerlemedi ve tekrara girdi, hiç yapmayı sevmesem de bi 50 sayfa atladım. Tam da climax’e denk gelmişim ki o noktadan sonra -yani kitabın son 50 sayfasında- ilginçleşmeye başladı. Keşke ilk kısmı biraz kısa tutup gerilimi kitabın başından itibaren sağlasaymış.
Bunun dışında kitabın bir distopya olduğunu düşünmüyorum. Bıçakçı’nın Doğa’nın dünyasına girebildiğini de düşünmüyorum, ve bu beni bir okuyucu olarak çok şaşırttı. En pislik karakterlerin bile sevilesi yanlarını açar bize yazar, öyle değil midir? Herhalde yarattığı karakterden böylesine tiksinen bir yazarı ilk defa görüyorum. 3 yıldız son 50 sayfanın hatırına.

Oya Baydar- Yetim Kalan Küçük Şeyler ★★★✩✩

Ahmet Ümit-Patasana ★★★★✩

Stefan Zweig-Satranç ★★★★✩

Herkesin ısrarla okumamı tavsiye ettiği bir kitaptı. Evet, güzeldi ve okunması gerekiyordu, ama beni herkesin anlattığı derecede sarsmadı. Benim ilgimi çeken Dr. B’den ziyade Mirko ve onun gizemi oldu, keşke onun kafasının içine de girebilseydik dedim. Ama zaten Zweig’ın istediği de onun kafasının içine giremememizdi. Belki de kitap tam kafama oturmadı, biraz zaman vermek lazım.

Stefan Zweig- İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar ★★★★✩

William Goldman- Princess Bride ★★★★✩

Truman Capote- Breakfast at Tiffany’s ★★★★✩

F. Scott Fitzgerald- Three Hours Between Planes (kısa hikaye) ★★★★★

Andy Weirr- The Egg (kısa hikaye) ★★★★★

II. Minimalizm

Marie Kondoe- Spark Joy ★★★★★

Bu kitap Marie Kondoe’nun ikinci kitabı.  Ben iki kitabını da İngilizce okudum, ama ilk kitabı “Derle Topla Rahatla” adıyla Türkçe’ye çevrilmiş, çok sevindim. Bu çılgın kadının tarzına bayılıyorum. Aslında bu iki  kitap hakkında bir yazı yazmam lazım uzun uzun. Evimdeki her şey bana mutluluk vermeli diyor Konmari, hatta sıvı deterjan şişesini bile kurdeleyle süslüyor! Neden olmasın, çünkü banyo dolabını her açtığında onu gülümsetiyor.

Umarım bu kitabın da Türkçesi çıkar yakında. Derle topla rahatla, şiddetle tavsiye. 🙂

Unclutter Your Life in One Week ★★✩✩✩

 Simpler Living: Over 1,500 Ways to Simplify, Streamline, and Remake Your Life ★★✩✩✩

Bu iki kitabı, minimalizm hakkında biraz daha öğrenebilmek amacıyla kütüphaneden  aldım ama maalesef ikisi de beni hiç tatmin etmedi. Bu konuda bir tek Kondoe’ya güveniyorum sanırım, eğer okuduğunuz ve sevdiğiniz minimalist yazarlar varsa lütfen bildiriniz. 🙂

(Not: Bu arada Francine Jay’in ünlü kitabı da Azla Mutlu Olmak adıyla Türkçe’ye çevrilmiş. Bunu da iki yıl önce orijinal dilinde okumuştum, fena değil ancak bir Kondoe da değil. Yine de bakın siz 🙂 )

III. Psikoloji- Mindfulness- Farkındalık

Richard Carlson- Ufak Şeyleri Dert Etmeyin ★★★✩✩

Abraham Maslow- Toward a Psychology of Being ★★★★✩

Gary Chapman- Beş Sevgi Dili  ★★★★✩

Miguel Ruiz- Dört Anlaşma  ★★★★✩

Bu beş kitap içinde en sağlamı.

Miguel Ruiz- The Four Agreements Companion Book  ★★★✩✩

IV. Kategorileştiremediklerimizden misiniz?

David Spence- Monet, Empresyonizm ★★★★★

Bu ressama doyamayacağım sanırım. Fransız kültürüne hiç aşina olmamama rağmen, müzikte Chopin, resimde Monet beni alıp götürüyor, bayılıyorum ikisiyle ilgili şeyler öğrenmeye.

Eva Ruchpaul- Hatha Yoga  ★★★★★

Deniz Erten- İşaret  ★★★✩✩

Steve Turner- A Hard Day’s Write: Stories Behind Every Beatles Song  ★★★★✩

Daniel Klein – Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer: Felsefeyi Mizah Yoluyla Anlamak ★★★✩✩