Gidilmemiş Yol-2, Saf Su Tapınağı-Kiyomizudera

Japonya’nın kanımca en görülmeye değer kenti Kyoto’da hem fotoğraflarından etkilendiğimiz yerlere gitmeye çalışıp, hem “tourist trap”lerden (turist tuzakları diyebiliriz, turistleri ve paralarını çekmek üzere tasarlanmış müesseseler) uzak durmaya çalışıyoruz.

Tripadvisor’a güveniyorum, nadiren şişirilmiş yorumlar görsem de çoğu zaman isabetli oluyor. Japonya seyahatine hazırlanırken en çok kullandığım iki site, TripAdvisor (TA) ve JapanGuide. Keşke her ülkenin JapanGuide gibi bir websitesi olsa diye de iç geçirdim. Bir hafta önce tadilata giren müze, tapınak vb. yerleri bile güncelliyorlar, ki bu çok yaygın bir durum, hatta tadilattaki yerin fotoğrafı bile var, yani siz gidip, aa burası tadilattaymış o kadar yol geldim, diyorsanız, bu sizin mallığınız oluyor önceden JapanGuide’a bakmadığınız için. 🙂

Neyse konuya geri döneyim, TA’da Kyoto’da yapılacak şeyler listesindeki ilk dört şu şekilde:

ta

Fushimi Inari’yi önceki yazımda anlatmıştım. Inari Dağı Hayatımda gördüğüm en ilginç (ve biraz da ürkünç) yerlerden biriydi şüphesiz. Japonya’ya gidecekseniz planlarınıza Inari olmasa da bir dağ yürüyüşü eklemelisiniz.

IMG_3040

Kinkakuji Tapınağı, Altın Köşk

Altın Köşk- Kinkakuji, içerisi ziyarete kapalı olsa da, estetik harikası bir tapınak, bahçeleri desen öyle. Burada gerçi beni en çok mutlu eden “Do you have a minute?” diyerek yanıma gelip benimle İngilizce pratiği yapan, sonra da bana kendi yaptıkları origami turnaları hediye eden öğrenciler oldu. Ne güzel bir eğitim sistemi ki gezi yaparken turistlerle konuşturarak pratik yaptırıyorlar. 🙂

IMG_3091

İngilişçe öğrenin canımı yiyin temalı. En çok İngilizce konuştuklarım bu bebeler oldu ya. 🙂

Üçüncü en popüler yer ise Kiyomizu-dera adlı büyük tapınak. Aslında burası ilk iki yerden bile daha kalabalıktı. Özellikle geleneksel kıyafetli gençler çoktu, yabancı olup yukata kiralayanlar da vardı. Bir de biz havanın lanet nemli olduğu, en az turist olan dönemde gittik. Sakura dönemini düşünmek bile istemiyorum.

Kiyomizu, saf su demek, buradan akan şelalenin saf suyu sebebiyle 8. yüzyılda buraya inşa edilmiş tapınak. Uzun bir sıra beklemek isterseniz siz de sağlık ve aşk bulmak için bu sudan içebiliyorsunuz. Muhtemelen bu nedenle dolup taşıyor zaten. İnternette tapınağa doğru çıkarken sağlı sollu bir dolu hediyelik eşya dükkanının da çok popüler olduğu yazılıydı.

3901_04

Kiyomizu-dera, kaynak: japanguide

kiyomizu-6

kiyomizu’nun çeşmeleri. kaynak: japanvisitor.com

13 metre yüksekliğindeki verandası ile ilgili Japonların “Kiyomizu’nun verandasından atlamak” diye bir deyimleri var. Çoğu yerde bu deyimin İngilizce “take the plunge”, yani cesur bir hareket yapmak, imkansızı başarmak anlamına geldiği yazıyor. Biz de inandık, ne bilelim. Meğer deyim değil bayağı gerçekmiş.

Otobüsten Kiyomuzi-michi istasyonunda inince yolun karşısında iki sokak vardı, ikisinde de tapınağa ok gösteriyordu. Soldakinden güruhlar, sağdakinden ise tek tük birkaç Japon kardeşimiz geçiyordu. Biz yine güruhlardan olmayalım dedik, sağda daha ferah gözüken sokağa daldık.

 

 

IMG_2944

İnsanların normalde Kiyomizu-dera’ya geldiği yokuş.

Bir on, on-beş dakika kadar yürüdükten sonra tek tük mezarlar belirmeye başladı evlerin arasında. Sonra birden, karşımızda bu manzara:

IMG_2935

Bizim Kiyomizu-dera’ya geldiğimiz yokuş.

Uçsuz, bucaksız bir mezarlık. Kimi yeni ziyaret edilmiş, mumlar yanıyor; kimindeki çiçekler aylar önce solmuş. Burası, gündüz bile tüylerinizi ürpertecek, Nishi Otani mezarlığı. (360 derece fotoğrafı buradan görülebilir) Bir an sonu hiç gelmeyecek sandık. Hava bile değişti bir anda. Tahmin edebileceğiniz gibi etrafta yine kimse yok.

Sonradan öğrendik ki, Kiyomizu’nun balkonundan atlayıp da kurtulursan, dileğin kabul olacak anlamına geliyormuş. O yükseklikte bir balkondan ormana atlayan yürekli arkadaşlardan kurtulamayanlar olmuş haliyle (Kayıtların başladığı 1694’ten atlamanın yasaklandığı 1864 yılına kadar 234 kişi atlamış ve yaklaşık 40’ı ölmüş), hatta balkonun mimarisinin leş kokularını engellemek için tasarlandığı da söyleniyor. Oradan düşüp yuvarlanan cesetler şimdi mezarlık olan bu bölgede akbabaların yemesi ve çürümeleri için öylece bırakılıyormuş.

Japonya’ya gitmeden önce paranormal olaylar, hayaletler ve benzeri varlıklar hakkında bir hikaye yazıyordum. Bu yüzden internette “japonyanın en korkunç yerleri”, “japonyanın perili evleri” tarzı anahtar kelimelerle bir sürü arama yaptım, ama karşıma çıkan birçok sonuç korku evi gibi, burada da yaygınlaşan yapay şeyler oldu. Benim istediğim gibi, tüylerimi diken diken edecek bir şey bulamayıp vazgeçmiştim. Fakat böylesine bir yerle karşılaşacağımı tahmin dahi edemezdim! Yaşasın gidilmemiş yollar.

IMG_2932.JPG

Diğer Japonya yazıları için tıklayınız.

Gidilmemiş Yol

IMG_4513.JPG

Robert Frost’un “The Road Not Taken” adlı şiirinin Koray ve benim en sevdiğimiz şiirlerden olması tesadüf olmasa gerek. Küçüklüğümden beri kenarda köşede kalmış şeylere hep merakım oldu. İnsanların sevmediğini sevmek, sırf popüler diye bazı kitapları okumamak, daha az aşınmış yollardan gitmek… Çok cesur bir insan olmasam da gidilmemiş yollardan gitmek bana her zaman heyecan verdi. Biraz da kalabalıkların midemi bulandırması bunun sebebi olmalı. Hem bir ülkeye gidince “olmazsa olmaz” denen, turistlerin akın ettiği bir yere gideceksin, hem de kalabalıklar mideni bulandıracak. İşim biraz zordu. Ve bazı yerlerde binlerce insan vardı. Biraz da içgüdülerimizle davranarak, gidilmeyen yollardan gittik biz de. Ve bütün farkı yaratan bu oldu.

Fushimi Inari Mabedi ve Inari Dağı, Kyoto

JR Nara banliyö treni ile Kyoto İstasyonu’na iki durak uzakta olan Fushimi Inari Mabedi Kyoto’da en fazla turist çeken yerlerden biri. Bunu anlamak hiç de zor değil. 711 yılında, Inari Dağı’nın tepesinde inşa edilen bu mabed, 852 senesinde İmparator’un yağmur ve bereket dilekleri gerçekleşince bereket mabedi olarak ün kazanmış. Bizim de yağmurlu bir havada burayı ziyaret etmemiz güzel bir tesadüf oldu. 🙂

Bu olaydan sonra ülkenin her yerinden dilekleri olanlar, bu dağa bir Torii kapısı bağışlamış. Bunun sonucunda dağın üzerinde, içinden geçebileceğiniz, üzerinde dilekler yazılı binlerce kırmızı-turuncu renkte Torii kapısı bulunuyor. En büyüğü de 16. yüzyılda bir devlet büyüğünün annesinin sağlığına kavuşması şerefine adanmış. İnsanı büyüleyen bu atmosfer bin yıldan fazla bir süredir hem Japonları hem de turistleri kendine çekiyor.

IMG_2008

Mabedin girişi ve en büyük Torii kapısı.

Turistler buraya gittiğinde genelde Torii koridorlarından böyle fotoğraflar paylaşıyorlar: (kaynak: http://jpninfo.com/11830)

Fushimi-Inari-Taisha-Shrine-3

Fushimi-Inari-Taisha-Shrine1

baya da iyiymiş aslında 😀

Biz de mabede vardığımızda durum aynıydı. Koridorun ilk elli metresinde, herkes (arkada başka biri olmadan) fotoğraf çekilmeye çalışıyor, bu uğurda birbirini eziyor, insanları dakikalarca bekletiyordu. Muhtemelen bir elli metre sonra da çoğu geri dönüyorlardı. Bu noktada sağda 50 ve 100 metre ötede küçük mabedler olduğu yazılıydı. Biz de biraz nefes almak için kimsenin sapmadığı bu yola sapalım, sonra ana yola geri döneriz dedik. İyi ki de böyle yapmışız! Dağın tepesine çıkmaya başta hevesli değildik, ama eğer anayoldan çıksaydık yüzlerce turistle birlikte,  sürekli bu kapılardan geçerek tepeye varacaktık ve tek deneyimimiz bu olacaktı. Fakat saptığımız yolda bizi dev bambularla dolu bir orman bekliyordu!

IMG_2673

Meğer 50 metre dediği mabed, 50 metre yukarıdaymış, yani varmamız yirmi dakika kadar sürdü.

IMG_2708

Koyu yollar ana yol, sağdaki ise bizim rotamız. Yazı ile belirtilen yerler dağın içindeki küçük mabedler.

Yolda gördüğümüz haritadan, ana yoldan epey uzaklaştığımızı görünce bari devam edelim tepeye kadar dedik. Yaklaşık 2 saatte, 4 km tırmanarak 233 metre yüksekliğindeki dağın tepesine ulaştık. Oldukça yorucu olsa da, hayatımdaki en iyi deneyimlerden biriydi.

IMG_2729

Korktuğumuz yerler de çok oldu, dağın içinde birçok mabedden ve mezarlıktan geçtik, biri hariç hepsinin içi boştu, tüm dağda kuş seslerinden başka hiçbir ses yoktu, ama mabedlerin hepsinde yağmura rağmen sönmeyen mumlar yanıyordu. Bir mabedin içinden çıkan ve bizi bir süre takip eden kedi de ürkütmedi değil.

IMG_2725.JPG

Kondisyonum yetmez, beraber gittiğim insanlara yetişemem diye düşünerek bu güne kadar doğa yürüyüşü, dağcılık gibi aktivitelere katılmaktan çekinen ben; burada, kuşların ve dev bambu ağaçlarının içinde, mabedlerin ürkünç sessizliğinde hayatımın en güzel yürüyüşünü yaptım.

IMG_2740

Ve mutlu son!

IMG_2752

Arkamda, Torii kapılarından geçilerek gelinen ana yol.

Dönüşte ise ana yoldan döndük ve dönerken iyi ki bu yoldan çıkmamışız dedik. Bir gözetleme terası ve süregelen Torii kapıları dışında gerçekten hiçbir numarası yoktu, ayrıca sadece merdivenler olduğu için bizim yürüdüğümüz taş/toprak yoldan çok daha yorucu olduğunu tahmin ediyorum. İşte bu yüzden bir yerlere tur ile değil de kendi başına gitmek çok daha doyurucu bir deneyim.

Inari Dağı, Japonya gezimde beni en çok etkileyen yerlerden biriydi.

Yine ana yoldan sapıp güzelliklerle karşılaştığımız Kiyomizu-dera Tapınağı, Arashiyama ve Sosha Dağı’ndan da ileriki yazılarımda bahsedeceğim.

Diğer Japonya yazıları için tıklayınız.

Japonya ve Japonlar Hakkında İzlenimler-2

Japonya’yı gezerken hep canım yazarlık hocam Çiğdem Ülker’in beş duyumuzu birden kullanarak gözlem yapmamız öğüdü aklımdaydı. Baktım, dinledim, kokladım, dokundum ve tattım.

Bir önceki yazımda ilk izlenimlerimi aktarmış, kawaii, moda ve ahlak anlayışlarından bahsetmiştim. Japonlar hakikaten garip bir millet. Kendimi tekrarlayacağım ama, kendimi gerçekten hiç bu kadar dışarıda hissetmemiştim. Böyle hissetmek de bir anlamda iyi oldu, böylece kendi eylemlerime olduğu kadar diğerlerinin eylemlerine de dikkat kesilmiş oldum. Yine uzun bir yazı olacak sanırım, sonuna kadar sıkılmadan okumanız dileğiyle.

Japon Temizlik Anlayışı

japanese-toilet

Neredeyse her Japon tuvaletinin yanında şu görmüş olduğunuz kumanda bulunuyor. Oturduğunuz yeri (ve suyu) isterseniz ısıtabiliyor, tuvaletten sonra ihtiyacınız olan tuşa basıp temizliğinizi yapıyorsunuz (çok lüks yerlerde kurutma da varmış ama ben rastlamadım). Eğer stres olursanız sifon sesi çıkarabilme özelliğini, hatta parfümü de kullanabiliyorsunuz. Tuvalete oturmadan önce oturağı temizlemek için dezenfektan bile var. Tuvalet kağıdı (yanında en az iki tane yedekle) her zaman, en ücra tapınaklarda bile vardı. İnsan bir süre sonra güzel alışıyor bu sisteme, zira doğu ülkelerinden evine tuvalet alanlar oluyormuş. 🙂 Fakat ilginç nokta, umumi tuvaletlerin neredeyse hiçbirinde sabun bulunmaması (Starbucks, McDonalds gibi yerlerde gördüm sadece). Gittiğimiz otellerin hiçbirinde yoktu. Adam Shiseido’nun yüz temizleme köpüğünü koymuş, ama el sabunu koymamış. Gerçekten çok garip geldi bana. Gözlemlediğim Japonların hiçbiri de tuvaletten çıkınca ellerini sadece suyla yıkamaktan rahatsız olmadı.

Aynı şekilde kağıt havlu da hiçbir tuvalette yok. Japonların çantasında her zaman kendi özel mendilleri ya da havluları bulunuyor. Kadın erkek çocuk fark etmeden bu havlu hepsinde var, ellerini bununla kuruluyorlar. Biz de öyle yaptık. Bunu önceden biliyordum ama, mendilin meğer ikinci bir fonksiyonu da varmış, onu burada öğrendim: Ter silmek. Öyle bir nem var ki, Ege’de büyümüş, Aydın ve Urfa’nın hamamvari havasını görüp bundan fazla nem olamaz diye düşünen ben, Japonya’nın gittiğimiz her yerinde terden resmen buharlaştım. Haziran ve Temmuz ayını kapsayan bu dönemler “tsuyu” ya da Türkçesiyle, erikler bu dönemde meyve verdiği için “erik yağmuru” sezonu Japonya’da. Biz on beş günlük seyahatimizin yalnızca iki gününde yağmura yakalansak da tüm seyahat boyunca her gün bulutlu ve nemliydi.

FullSizeRender

Kyoto’dan aldığımız, Kyoto ruhuna yaraşır mendiller.

O mendilin ikinci fonksiyonu da yüzümüzdeki terleri silmek oldu. Yüzün terlediğinde silmemek de kaba bir hareketmiş zira. Bu mendiller ayrıca çok popüler birer hediyelik eşya olduğundan birkaç tane de ben aldım. Kağıt havlu yerine mendil ya da küçük havlular kullanmak fikri çok hoşuma gitti.

Temizlik konusunda fark ettiğimiz ilginç bir diğer nokta da dış mekanların temizliği oldu. Üçüncü günümüzün sonunda, fark ettim ki ayakkabılarımızın altı ilk aldığımız günden daha temiz olmuş! Bir de sürekli bahçe, tapınak gezmemize rağmen. Bizim gibi iç ortamlarda (restoranlar ve tapınaklar dahil) ayakkabı çıkarıp terlik giyme alışkanlıkları var ama gereği bile yok çünkü nasıl temizleniyorsa yollar, ayakkabının altında toz bile yapmıyor. Ellerini yıkamadıkları sabunlarla yolları yıkıyor olabilirler. 😀

2001_11

Bir Ryokan’ın (Japon tarzı pansiyon) önündeki terlikler. Kaynak: japanguide.com

2001_02

Eğer mekana terlikle girdiyseniz tuvalete girerken terliği çıkarıp tuvalet terliği giymeniz gerekiyor. Tanıdık geldi mi? 🙂 kaynak: japanguide.com

Din ve Ahlak Anlayışı 

Bağ bahçe merakımdan ötürü bir sürü tapınağa girdim çıktım. Bir Budist olsaydım hacı olmuştum herhalde. 🙂 Bu nedenle bahçelerde ve dağlarda daha çok vakit geçirsem de direkt yoldan Japonların din anlayışını deneyimlemiş oldum.

Az sayıda Müslüman ve Hıristiyan olsa da Japonya’ya bin yıllardır hakim olan iki anlayış Şintoizm ve Budizm.

Şintoizm Japonya’nın kadim dini. Doğal bir şekilde oluşmuş bir yaşam tarzı da diyebiliriz. Yani Japonya’da kimse ben Şinto’yum demiyor, zaten öyleler. Budist olsan da eğer Japonsan otomatikman Şinto oluyorsun. Yani bir bakıma etik bir kod Şintoizm. Peygamber, tanrı, kitap, din değiştirme gibi kavramlara sahip değil. Yalnızca “kami” dedikleri, mabetlerini koruyup kolladıkları düşünülen, İngilizce’ye “deity” Türkçeye “Tanrı” ya da “Melek” diye çevirebileceğimiz ruh inançları var. Bu kamiler ölmüş insanların ruhu da olabiliyor, doğadaki herhangi bir varlığın ruhu da.

meiji jingu

Meiji Jingu Mabedi girişi Torii kapısı, Harajuku, Tokyo.

Şintoizm’in ana düşüncesi saygı ve erdem. Ruhlara, doğaya, insanlara, yaşayan ve yaşamayan her varlığa saygı ve şükran. En önem verdiği erdemlerden biri de “Magokoro” yani içten bir kalp. Japonlar için çok önemli olan, Japonya’yı 19. yüzyılda nihayet dünyaya açan ve teknolojiyle tanıştıran içten kalpli imparator Meiji ve eşinin ruhlarının rahat etmesi için, Tokyo’da bir Şinto mabedi var örneğin. İmparatorun ölümünden sonra, 1920 yılında kurulan bu mabedin ormanı için ülkenin her yerinden 100.000 ağaç bağışlanmış ve şimdi, yüz yıl sonra, kendini yenileyen ve vahşi doğaya ev sahipliği yapan bir orman olmuş. Bu orman da Japon halkının içten kalbini temsil ediyor. Japonya’da ziyaret ettiğim ikinci mabed olan Meiji Jingu’dan doğrusu ben çok etkilendim.

iris garden

İris çiçekleri ile ünlü Meiji Jingu Mabedi, Haziran’da gelmenin en güzel yanı ülkenin her yanında bu güzel iris çiçeklerini ve ortancaları görmekti.

Budizm ise ahlaki yönünden benzerlikleriyle Japonların kolaylıkla kabul ettiğini düşündüğüm bir inanç. Yine tanrısı olmayıp belli etik ilkelerinden oluşuyor. Kurucusu olan Siddharta Guadama’nın hayatını, Sapiens kitabından (Yuval Noah Harari) özetleyerek, zaman zaman alıntılayarak kısaca aktarmak istiyorum.

Himalaya Krallığının varisi olan prens Gautama, zengin- fakir, genç-yaşlı, sağlıklı-hasta herkesin bu dünyada acı çektiğini, ve acılarını maddi arzularla yok etme isteğinde olduğunu fark eder. En zengini bile maddi arayışlardan vazgeçememektedir. Bunun üzerine 29 yaşında sarayını gizlice terk eder ve “Kuzey Hindistan’ı baştan başa evsiz bir berduş gibi gezerek bu acılardan kurtulmanın bir yolunu arar. Aşramları gezer, guruların dizlerinin dibinde oturur, ama hiçbir şey onu özgürleştirmez ve tatmin etmez.”

“Gautama’nın içgörüsü, zihnin deneyimlediği şey ne olursa olsun genellikle bir şeyleri çok istediğini ve bunun da mutsuzluğa yol açtığını söyler. Zihin hoşuna gitmeyen bir şey yaşadığında şiddetle bu rahatsızlıktan kurtulmak, hoşuna giden bir şey yaşadığında da zevkin kalıcı olmasını ve yoğunlaşmasını ister, bu yüzden de hep doyumsuz ve huzursuzdur. Bu, acı gibi hoşumuza gitmeyen şeyler deneyimlediğimizde çok açıktır. Acı sürdükçe mutsuz oluruz ve acıdan kurtulabilmek için her şeyi yaparız. Öte yandan, keyifli şeyler yaşadığımızda bile tamamen mutlu değilizdir. Ya keyfimizin biteceğinden korkarız ya da keyfin yoğunlaşmasını dileriz.”

Altı yıl oturup düşündükten sonra bir çözüm yöntemi bulur. Eğer tüm deneyimleri olduğu gibi kabullenmeyi becerebilirsek, anda kalarak yaşayabilirsek acılardan kurtulabiliriz. O zaman, üzüntüde bile bir zenginlik bulabiliriz.

“Şu anda ne yaşıyor olabilirdim?” demek yerine “Şu anda ne yaşıyorum?” diye sormayı öğrenir ve öğretir Guatama. Hayatının tümünü insanları bu zihinsel düzeye ulaştırmak için meditasyon yöntemleri bulmaya adar ve sonunda aydın kişi, yani Buda olur, Nirvana’ya ulaşır. Budizm mitolojisi aşağı yukarı bu şekilde. Tanrılarla uzaktan yakından ilişkisi olmayıp, bu güne kadar gelebilen tek din.

Felsefesi itibariyle bende büyük merak uyandıran ve daha da öğrenmek istediğim Budizm, dünyanın çoğu dininde olduğu gibi gerçek dünyada uygulanışında silik bir iz olarak kalmış Japonya’da. Tapınaklar dolup taşsa da, Harari’nin de dediği gibi,

“Budistlerin yüzde 99’u Nirvana’ya ulaşmadıkları gibi, zamanlarının büyük bölümünü dünyevi başarıların peşinde koşarak geçirdiler ve pek çok değişik tanrıya tapmaya da devam ettiler. Bunlar arasında Hindistan’daki Hindu tanrıları, Tibet’teki Bon ve Japonya’daki Şinto tanrıları örnek verilebilir.”

Şinto ve Budist tapınakları çoğu zaman gerçekten de iç içe ve birbirleriyle çelişmiyorlar. Mesela eski Tokyo’nun merkezi Asakusa’da büyük Budist tapınağı ve Şinto mabedi yanyanalar. Japonya’ya gittiğinizde hangi tapınak Şinto hangisi Budist anlamak ise çok basit. Önünde kocaman Torii kapısı (yukarıdaki Meiji Jingu kapısı gibi) varsa Şinto. Bu kapılardan kötü olan ruhların geçemeyeceğine inanılıyor. Böyle bir kapı yoksa ve içeride Buda’nın resmi/heykeli vs var ise, ve ismi -ji ile bitiyorsa bu bir Budist tapınağı. Benim kendi adıma fark ettiğim diğer şey ise özellikle Zen tapınaklarındaki güzel ağaç kokusu ve ne kadar turist olursa olsun bozulmayan huzur, sessizlik ve her noktası düşünülmüş tasarımlar (binalar, ağaçlar, taşlar) oldu. Şinto mabedleri sanki daha dünyevi ve daha hareketliydi.

Bir Şinto tapınağı paylaştım, bir de Kyoto’da bulunan, Zen Budizm’inin Renzai mezhebinin ana tapınağı Nanzen-ji’den birkaç fotoğraf paylaşarak yazımı bitireyim.

nazenji

Tapınakta koşa koşa giden bir keşiş.

nazenji3

Nanzenji Tapınağı dışarıdan görünüş.

nazenji1

Tapınağın içindeki Zen bahçesi.

nazenji2

Nanzen-ji’nin kurucusundan dizeler. Bu ülkede hem yöneticiler hem de rahipler şiir yazmayı çok seviyor. Diyor ki,

Ne geçmişin acıları zihnini tırmalasın,

Ne geleceğin korkuları.

Bu anda yaşa, bu yerde,

Saf bir akılla ve pişman olmadan.

İşte o zaman her gün iyi bir hayattır.

Japonya ve Japonlar Hakkında İlk İzlenimler

Japonya’ya geleli on gün oldu, geri dönmeye kaldı beş gün. Bugün altıncı şehrimiz Himeji’deyiz, eşimin biraz ateşi olduğu için oteldeyiz. Onun başında beklerken izlenimlerimi unutmadan yazmalıyım dedim. İşte küçük başlıklar altında Japonya’dan küçük notlar.

  • Japonlar yabancı dil anlamıyor ve konuşamıyor.

Bunu rahatlıkla söylüyorum, on gündür İngilizce konuşabilen iki ya da üç kişiye rastladım. Yine en anladıkları dil İngilizce, ama onu da hiç anlamıyorlar. Sadece rakamları öğrenmişler, ondan sonrası mavi ekran veriyor. Gittiğimiz çoğu yerin turistik mekanlar olduğu düşünülürse, diğer yerlerde demek ki hiç anlaşamayacakmışız. Şimdi kaldığımız otelin müdür yardımcısı çamaşır makinesini sorduğumu bile anlamadı. Hadi onlar hallediliyor da, bunun içinde et var mı, domuz eti var mı, çiğ et/yumurta var mı bunları sormak çok büyük mesele. Japoncasını gitmeden öğrenmek lazım. Bazen de derdini anlatıyorsun, anlıyor ama verdiği cevap Japonca. Ben anlamıyorum bu sefer de cevabı. 😊 Böyle düşününce bizim turistik mekanlardakilerin İngilizcesi on numara.

  • Hem yabancıların etkisinde hem değiller.

Osaka’daki Dotombori caddesine girdiğimde sıra sıra Bershka, Stradivarius, Zara görünce bir an kendimi Türkiye’de zannettim. 😊 Sokakta (ve özellikle tapınaklarda) hala kimono ve yukatalıları görmek mümkünse de moda konusunda yüzlerini çoğunlukla batıya dönmüşler. Çalışan erkeklerin neredeyse hepsi takım giyiyor (kıravatlı takım giyen kadınlar görmek de mümkün, ya da döpiyes). 

Bu çocuk ünlü galiba her yerde resimleri var. Tam bir kawaii timsali.

  • Yine de moda anlayışları çok kendine has. Kawaii kültürü her şeyi altına almış durumda.

Kawaii kelimesini Türkçe’ye tatlı, İngilizce’ye cute diye çevirebiliriz. Söz konusu kawaii olunca genç, yaşlı, kadın, erkek hiç fark etmiyor. Özellikle çizgi film figürleri her yerde. Snoopy’li şort giyen amca, hello kittyli çantalı nene görmek çok doğal. Herkeste bir cep telefonu süsü illa ki var, iphone’larda süs takma yeri yok mesela, onda da telefon kılıfına takmışlar. Elli yaşında amcanın cebinden tatlış bi süs sarkıyor mesela hiç garip değil.


Gözümüzü acıtan şeyler de yok değil. Koray mesela erkekte kemer, saat ve ayakkabı uyumuna çok özen gösterir. O yüzden uyumsuzlar onun çok dikkatini çekti. Siyah ayakkabı, yeşil çorap, lacivert kısa paça takım, plastik saat ve taba rengi kemerli genç mesela, burada yine normal bir manzara. Bir sandaletin içine çorap giyene alışamadım. 😄

Yukata alana cep telefonu ve selfie çubuğu bedava.

  • Cep telefonuna bağımlılık bizden de fazla.

Metrodakilerin dörtte biri uyuyor, bir-iki kişi kitap okuyor, kalanı kulaklığı takıp instagram senin youtube benim takılıyorlar. Bazı kaldırımlarda “mesajlaşmayın” işareti var. 

  • Yaşlılar ve engelliler hep dışarıda.

Türkiye’deki gibi yaşlı ve engelliler sokağa tıkılmış değil. Metrolarda, yollarda, müzelerde, onsenlerde… Her yerdeler ve yaşam onlar için kolaylaştırılmış durumda. Daha önce belirttiğim gibi yaşlılar da kawaii ve cep telefonu kültürünün etkisi altında kalmış. Çok az da olsa bizde “cumhuriyet kadını” diye tabir edilen eski moda teyzeler de yok değil. Etek, ceket, takı, aksesuar, ayakkabı uyumlu, şıkır şıkır 😊

  • Toplumsal cinsiyet olayı çok acayip.

Kawaii olayında da belirttiğim gibi, tatlış şeyler çocuklar ve kadınlarla kısıtlı değil. Hatta çocuklar daha sade giyimli.  İçinde kawaii’lik hisseden herkes dilediği gibi rengarenk, figürlerle dolu şeyler giyip takıyor. Bunun dışında erkeklerin çoğu bizim kadınsı tabir edeceğimiz çantalar takıyor. Saçlarını türlü renklere boyamak kızlar arasında olduğu kadar erkeklerde de yaygın. Erkeksi kesimi olan kadınlar kadar, kadınsı kesimi olan erkekler de çok. (Tabii bu benim nereden baktığımla alakalı. Bir avrasyalı olarak diyelim) Önünüzde yürüyen birinin kız mı erkek mi olduğunu anlamak güç olabiliyor. Belki de bundan dolayı Kore ve Japon dizilerinde bu denli çok “misunderstood gender” teması var.

Gittiğimiz onsenlerden biri, Naniwa no Yu, Osaka’da. Tabii buralara telefon götürmek yasak, fotoğraf sitesinden.

  • Bir de onsen var.

Öte yandan da kaplıca hamamı diyebileceğimiz onsen’lerden bahsedeyim. Buralar kaplıca suyundan oluşan hamam ve banyolar. Önce banyonuzu yapıp sonra değişik havuzlarda rahatlayabiliyorsunuz. 50-60 cm yüksekliğindeki bu havuzlar sadece şifa ve rahatlama için, yüzmek değil.

Buralara çıplak girmek gerekiyor ve belki elinize el havlunuzu alabilirsiniz, o kadar. Kadın ve erkek ayrı giriliyor, ama benim merak ettiğim şu: dünyaya hakim olmuş toplumsal cinsiyet normlarının bu kadar dışına çıkabilmiş bir millet, burada sadece kadın-erkek olarak ayrılıyor. Buraya sadece dövmeyle girilemez deniyor, başka bir şart yok. Peki ya lgbti’ler? Bu denli katı bir cinsiyet ayrımı var; ve bir kere erkek olmayan bir ortama girilince kadınlar çok rahat. Arkadaşlarıyla gelen de çok. Kendi cinsinden hoşlananların varlığına ihtimal vermiyor olmalılar, her ne kadar kitaplarda, filmlerde ve dizilerde eşcinselleri çok görsem de.

Tuvalet demişken Japon tuvaleti göstermezsem olmaz.

  • Neredeyse herkes prensiplere bağlı.

Japonlara kibar diyebilirim. Mesela beni tuvaletin önünde beklettiği için defalarca özür dileyen teyzeyi ya da bize yolu İngilizce tarif edemeyince metronun önüne kadar götüren abiyi düşününce. Fakat çok kaba da diyebilirim rahatlıkla, sushi yemeyeceği için Koray’ı kovan garson teyzeyi veyahut metroya binmek için birbirine çarpıp ezenleri düşününce. Anladığım kadarıyla bazı davranışlar kabul edilebilir ve bazıları değil. Belirli, yazılı olmayan bir kurallar dizisi var ve ona göre hareket ediyorlar.  Tıpkı bizim gibi ve her kültür gibi aslında. Belki bir fark bu kurallar yüzyıllar içinde pek az değişmiş, dışarıdan bir etki olmamış. Bunların dışına çıkan asi bir gençlik de var tabii, bu da bizim gibi. Yani aslında Japonlara çok kibar ya da kaba gibi sıfatlar yüklemek sadece bizim perspektifimizle alakalı. 

Japonya’da yaşar mıydım? Hayır.

Hayatımda ilk kez bir yerde bu denli yabancı hissettim. Fiziksel farklılıklardan dolayı dikkat çektiğimiz aşikar, fakat insanların her yerde gözlerini dikerek bana bakması beni son derece rahatsız etti. Belki kolaylıkla bir Avrupa ülkesinde yaşabileceğimi, ama burada her zaman bir “alien” olacağımı hissettim (yabancılar ofisi vb şeylerin çevirisi de hep Alien, bundan mıdır bilmem). Özellikle onsenlerde, tüm gözler üzerimdeydi. Göz göze geldiğimizde doğal olarak yaptığım gibi gülümsedim, ama hep donuk yüzlerle karşılaşmak da beni şaşırttı. Bu nedenle belki Tokyo’da kısıtlı bir çevrede yaşanır ama küçük şehirlerde, hem de dil ve alfabe bariyeriyle yaşamak epey zor olmalı.

Biraz uzun mu oldu ne? Aslında en sevdiğim yerlerden, tapınaklardan, bahçelerden, Zen’den, yemeklerden, temizlik anlayışlarından hiç bahsetmedim daha. Onlar da öbür yazımda olsun. 

Fotoğraflar çoğunlukla unsplash’ten, bu kadar yabancı hissederken insanları işinde gücünde çekemedim.

Japonya’ya yolculuk…

Yarın akşam saatlerinde Japonya’ya 15 günlük bir seyahate çıkıyoruz! Bunu duyan arkadaşlarımın tepkisi ya “harika!”, ya da “gidecek başka yer kalmadı mı? neden orası?” şeklinde oluyor. İlk olarak neden bu ülkeyi çok sevdiğimden bahsedeyim.

Uzakdoğu’ya ilgim eskiden beri olsa da, Japonya’ya ilgim yaklaşık altı yıl önce başladı. O zamanlar yazdığım blogda şöyle yazmışım:

Dedim ki, belki okuduğum kitaplar beni yalnız yapıyordur. daha az yalnız kitaplar okuyayım dedim. Raftan bir kitap aldım, “yalnız yaşayan bir radyocu…”, “yalnızlığı en iyi çözümleyen yazar”… Ne yapayım, hiç mi kitap okumayayım, yoksa pembe dizi mi okusam?

Neyse, haruki murakami ilişti gözüme, ne zamandır merak ederdim bu adamı, aldım bir kitabını. Babam göz attı şimdi. En son lisede (60lı yıllara tekabül ediyor) dünya klasiklerini okumuş, gazeteyi okumaya tersinden başlayan bir adamdan bahsediyoruz. 10 dakika boyunca okudu. Ne hakkındaymış baba? dedim, güzel miymiş?

– Şimdi bi başından okudum, adam kızı yemeğe davet ediyordu, sonra biraz sayfa atladım, giyiniyolardı. Birlikte olmuşlar yani o arada. Adam dedi ki “bütün kadınlar soyunurken güzeldir, ama sen giyinirken de güzelsin” böyle bişi.

Babamla bu konuları konuşmak yetmezmiş gibi, adam gayet devam ediyor, onlarda bu işler ne kolay değil mi şeklinde.

En azından, kitabın yalnız olmadığını öğrenmiş oldum.

Murakami’yi okumaya, Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu kitabı ile başlamıştım. Üniversite yıllarımdaki Kafka takıntımdan sonra (bkz: yalnız kitaplar) Akşamları yatağıma uzanıp Murakami okumak, onun büyülü evrenine yol almak benim için yetişkinliğe adım atmanın ve kolejde çalışmanın (diğer bir deyişle paralı köleliğin) dayanılmaz ağırlığını biraz olsun unutturan tek şey olmuştu. Daha sonraları, bu ağırlığın üzerine bir de babaannemi kaybetmenin acısı eklendiği zamanlar, bir arkadaşım beni neredeyse zorla Japonca kursuna götürdü, kafamı dağıtayım diye. İyi ki de götürmüş, Japonca maceram dört beş ay sürse de, bu kültüre olan ilgim ve hayranlığım devam etti. Japonya da gezip görmek istediğim yerler içinde hep bir numarada yerini aldı. Gerçi o yıllarda benim için pasaport almak bile bir hayaldi.

shinkansen-scmaglev-railway-park-nagoya-big

her şeyin müzesini yaptıkları gibi, tabii ki shinkansen’in de müzesi olacaktı.

Bu Japonlar öyle ilginç ki, hem çok mutevazı gibi duruyorlar, hem de ne yaparlarsa en iyisini yapıyorlar. Tren mi yapacak, saatte 400-600 km arası giden Shinkansen’i yapıyorlar, hem de 1964 senesinde. Savaşa mı girecekler, Pearl Harbor baskını (savaşın her türlüsüne karşı olduğunu belirteyim de yine). Öğle yemeğini evden mi getirecek, bento kutusu yapıyor. Estetik duygusu tavan yapmış durumda.

5e66e5363f080b95f61bb9a55a930cd2

tatlış (kawaii) bento örneği.

Minimalizm konusunda da dünyaya öğretecekleri çok şey var. Örneğin bir ryokan (geleneksel pansiyon) konseptleri var ki en çok merak ettiklerimden biri. Yatak bile yok, yere bir şilte seriliyor ve sabah olduğunda kaldırılıp dolaba konuyor. Oda epey bir boş gözüküyor, hiçbir aksesuar yok. İlginç bir şekilde de en pahalı oteller buralar. O nedenle iki geceliğine gideceğimiz Miyajima’da ryokan’da kalmaya karar verdik. Az bir zaman da olsa enteresan olacağa benzer. Bu arada tabii Marie Kondo’yu unutmamak lazım, beni minimalizmle tanıştıran, yakın zamanda Türkçeye çevrilen “Derle Topla Rahatla” kitabının yazarı.

29301446

Kalacağımız ryokan’daki odalardan biri.

Ama dediğim gibi her şeyin ekstremini seviyorlar. Alışverişin de öyle. Youtube’da sadece Japonya’da alışverişe özel bir dolu video var. Şu mağazalardan neler alınır tarzı. Bir milyoncuda (onlar 100 yenci diyor :)) bile ne alabileceğini anlatan video yapmışlar.  Ağzım sulanmıyor desem yalan olur. Bir kere en büyük zaafım olan kırtasiyenin anavatanına gidiyorum. Bir Pilot Iroshizuku mürekkebi olmuş Türkiye’de 300 lira. Orada 50 lira (onun dışında da dünyanın en pahalı ülkesi!). Dünyanın hiçbir yerinde bulamayacağım mürekkepler, dolmakalemler, defterler, kağıtlar, adını bile duymadığım bir dolu kırtasiye aracı… Kendimi nasıl tutacağım hiç bilmiyorum! Halbuki magnet bile almayacağım bu seyahatten diyordum ama sanırım gittiğimden biraz daha dolu bir bavulla döneceğim.

Önceki ufak seyahatlerimizde biraz hazırlıksızdık. Yer yön duygumuz çok kötü olduğu için de kaybolup aynı yerlerden defalarca geçip vakit kaybettik. Bu sefer Koray olayı farklı bir boyuta taşıdı ve bize neredeyse yüz sayfalık manyak bir plan hazırladı. Gideceğimiz her yerden diğer bir yere gidişine harita bile çıkardık. Yine de kaybolmamız olası, yıllardır Kızılay metrosunda doğru çıkışı bulamayan ben, Japonların bile kaybolduğu şu metroyla nasıl başa çıkacağım bilmem:

540921_601552759859053_1511044732_n

haksızlık etmeyeyim: Ankara metrosuna bir iki istasyon daha eklendi son yıllarda.

En çok merak ettiğimse tapınaklar. Japonya’da Budist ve Şinto tapınakları var. Belki de şu kırmızı kapılarından, Şinto tapınakları ilgimi hep çekmiştir. Bir yerden sonra bayacak mı bilmiyorum ama, sanırım elli kadar tapınak var listemizde, çoğu Kyoto’da olmak üzere.

1-tbMsbqJ2KhNMmTvik9IOnA

Kimi No Na Wa adlı anime filmdeki Şinto tapınağı. Film de bir harika.

Aslında heyecanlı olduğum kadar endişeliyim de. Dil bariyeri beni biraz korkutan bir şey, çünkü hem turistlerin yaptığı aktivitelerden ziyade yerel halkın takıldığı yerleri bulma peşindeyim, hem de Japonca anlamak ya da derdimi anlatabilmek konusunda biraz umutsuzum. Yerel halkın, aynı Türkiye’deki gibi, İngilizcelerinin pek yeterli olmadığını okudum çoğu yerde. Umarım bu konuda çok zorluk yaşamayız.

Sanırım geri döndüğümde bir dolu yazı ile bir süre kafanızı şişireceğim. Şimdilik Sayanora!