Gidilmeyen Yol-3: Arashiyama

Üzerinden beş ay geçtikten sonra bir Japonya yazısı daha. Sanırım bazı yazıların pişmesi gerekiyor kafamda, bazen yıllar bile gerektirebiliyor bu. Arashiyama için de kısmet bugünmüş.

Diğer Japonya yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Kyoto’nun Arashiyama adlı küçük kasabası planlama yaparken en çok gitmek istediğim yerlerden biriydi. Kyoto’nun biraz dışında kalsa da bambu ormanını görmeyi çok istiyordum.

Hayal ettiğim şöyle bir yerdi:

Arashiyama Bamboo Grove
insidekyoto.com

Tabii insan turistleri hayal etmiyor.

Otobüs bizi istasyonda bırakınca ilk olarak bisiklet kiraladık. Bu da planlarımızda vardı, ben her ne kadar kötü bisiklet kullansam da, Arashiyama’da bunu aşacağıma söz vermiştim kendime. Bisikletimi çaldırdığım 14 yaşından beri bir, iki defa, o da insansız sahalarda kullanmıştım ki birilerine zarar vermeyeyim. Bu sefer olduracağım dedim ama sanki dünyanın bütün turistleri Arashiyama’da toplanmıştı.

Onun ayağını ezdim, bu insan arabasına çarptım derken bambu ormanına ulaştık. Bu arada insan arabası diye bir şey var gerçekten de, ve Kyoto’da çok yaygın:

Image result for human cart in arashiyama
buffalotrip.com. Kaslı kaslı adamlara parayı basıyosun, seni taşıyorlar ormanın içinde.

Fushimi Inari yazımda şans eseri bambu ormanına çıktığımızı anlatmıştım. Orada, yalnızca ikimiz, kuşlar, yağmurda bile sönmeyen mumlar ve nereden geldiği belirsiz (belki de Japonların dediği kami’lerden olan) bir kedi varken tabii bambu ormanı epey büyüleyiciydi. Fakat Arashiyama’ya gittiğimizde inanması güç bir kalabalık vardı, bisikletle gezmek bir yana, yürüyerek bile o kalabalığın içinde keyfini çıkarmak imkansız gözüküyordu. Öyle ki size bu bambu ormanının internetten bulduğum fotoğraflarını koyuyorum, o kadar bunaltıcıydı ki çantamdan telefonu çıkarıp fotoğrafını bile çekmemiş, bisikleti zorla (gerçekten zorla, o denli kalabalıktı) geri döndürüp kaçmıştım.

Sonra bir an Arashiyama’ya geldiğime pişman oldum. Zaten bir bambu ormanı görmüştük, sadece bunun için yarım gün harcamış olduğumuza inanamadım. Daha sonra Koray, nehrin ve köprünün güzel olduğunu okuduğunu söyledi. Nasıl olsa bisikleti teslim etmemize daha var diyerek köprüye doğru sürdük bisikleti. Bu arada ben bisikletle beraber Koreli bir kızcağızın üzerine kapaklanıyordum neredeyse! Bir de bir adet geyşa ile efendisini gördük burada, ki sonradan öğrendik ne kadar nadir bir şeymiş sokakta geyşa görmek. Fotoğraf falan yok tabii, kadıncağızı ezmediğime dua edin.

Neyse, ölen yaralanan olmadan, sağ salim nehir kenarına geldik.

IMG_3142.JPG
Ben hayatımda böyle bir yeşil görmedim. Mükemmel fotoğrafçılığım sayesinde siz de göremiyorsunuz gerçi o yeşili.

Turistler bambu ormanında; bir metrobüsteymişçesine birbirini eze dursun, Arashiyama nehrinde bir Japon amcalar, bir nehirde botla gezen yerli turistler bir de biz vardık. Çarpacak kimse olmayınca gönlümce sürdüm bisikletimi tepelere. 🙂 Tüm Japonya seyahatinin en huzurlu iki anı vardı, biri Shosha Dağı, biri de burası. Shosha dağını da kısmetse bu sene bitmeden yazacağım.

Banklarda oturan amcalarla sadece vücut ve kahkaha diliyle sohbet ettikten sonra dedik bu derenin karşısını da gezelim.

IMG_3208.JPG

Karşısı ise ayrı bir güzeldi. Buradaysa bir Japon, bir de yabancı dışında kimse yoktu. Böylesine büyülü bir yerin beş yüz metre ilerisinde bambu ormanı göreceğim diye turistler birbirini eziyor, bizse burada neredeyse ruhani bir deneyim yaşıyorduk. Koray bisikletle daha da yükseklere çıkarken, ben de nehir kenarındaki kumsala oturdum. Şu gezinti botlarından geçenler bize el salladılar, Japonca bir şeyler söylediler. Ben de anlamış gibi el salladım. Bunun dışındaki tek ses kuş sesleri idi. Hani herkesin emekli olunca yerleşeceği bir kasaba hayali olur ya, bizim için o hayal Arashiyama oldu. Hatta burada esnaf olsam ne güzel olur diye geçirdim içimden. Bakkal olsam mesela burada. Her gün beş gibi dükkanı kapatıp nehir kenarına gelsem. Amcalarla muhabbet edip Arashiyama’yı mahvettiler diye turistleri tenkit etsek beraber.

Nehir kıyısından küçük bir görüntü. Sesini açınız efendim.

 

 

Burada bir maymun mabedi, maymun ormanı gibi bir yer de varmış ama bizim ilgimizi çekmedi pek. Giderseniz aklınızda bulunsun diye ekliyorum.

Bisiklet kiralama süremiz akşam beşte bitiyordu, o zamana kadar nehir kenarında akan suyun, kuşların, yeşilin tadını çıkardık. Sonra köprüden gerisin geri istasyona döndük. Meğer bisiklet kiraladığımız için bir ayak onseni hediyemiz varmış. Onsen (Japon hamamı) deneyimimi daha önceki yazımda anlatmıştım. Arashiyama’ya gelmemizin bir sebebi de buradaki Fufu no Yu adlı onsenin meşhur olmasındandı. Yani akşam zaten onsene gidecektik ama hadi dedik bunu da deneyimleyelim. Ayak onseni şöyle bir şey:

IMG_3216
liseli aşıklar ayaklarını sıcak suda dinlendirirken romantizm yaşıyordu: gizli kamera çekimi. tabii bu caponların yaşı öyle belli değil ki, liseli de olabilirler bizden büyük de olabilirler. yirmi yaşından yetmişe atlıyorlar ortası yok.

İyiydi güzeldi ama sonrasında biz gerçekten güzel bir onsene gittiğimiz için biraz gereksiz oldu. Fakat tüm gün bisiklet sürünce ya da yürüyünce insana böyle bir ayak banyosu gerçekten iyi geliyor. Keşke her istasyonda olsaydı, parasını verir yapardım ayak banyomu. 🙂

Japonya’da gezdiğimiz her yer akşam saatleri de canlıydı, ama akşam beşten sonra Arashiyama’da hayat resmen durdu. Tüm turistler Kyoto’ya döndü, restoranlar, hediyelik eşyalık yerleri kapandı. Öğlen yemek yemeseymişiz aç kalacakmışız. Tatlıcı da kapanmadan birer dondurma ve krep aldık, sonra merakla beklediğimiz onsene yürüdük. Daha doğrusu benim merakla beklediğim diyeyim, Koray biraz çekiniyordu ama o da attı sonradan çekingenliğini.

IMG_3235
Fufu no Yu, yani Fufu’nun hamamı.

Onsenin bizim hamamlarla tek benzerliği sıcak su olması ikisinde de. Onsenin amacı yıkanmak değil, zaten havuzlara girmeden önce iyice yıkanman gerekiyor. Sonrasında anadan üryan dolaşıyorsun her yerde. Önceleri çok çekinirken sonra boş veriyorsun. Sohbet muhabbet konusunda da benziyor bizim hamamlara. Hatta burada bastonuyla dolaşan doksanlık bir nene benim Japonca anlamadığımı kesinlikle inkar ederek (elli defa Wakarimasen -anlamıyorum- dedim neneye) bana Japonca olarak onsende yapmam gereken her şeyi anlattı. Allahtan İngilizce bilen bir genç kız geldi yanıma da çevirdi. Bu kız da tüm Japonya’da iyi İngilizce konuştuğunu gördüğüm tek insandı (otel görevlileri dahil). Nene bana önce sıcağa girip yumuşamamı, sonra soğuk havuza girmemi, ardından saunada kendimi tuzlamamı ve saunadan çıkınca tekrar soğuk suya girmemi anlatıyormuş. Dediklerini bir bir yaptım. Sonrasında kızla muhabbet ettim, Türkiye’ye de gelmiş ve en sevdiği yerse Pamukkale olmuş. Gez gez yine kaplıca beğenmiş yani Türkiye’de. 🙂 Fakat insanların mayoyla girmesi çok garip gelmiş; Japonlar giysilerin bu doğal sularını kirlettiğini düşünüyor. O yüzden yine de en iyisi onsen dedi.

Bu arada abartmıyorum, herkes bana bakıyordu ne yaparsam yapayım. Bunun onlardan farklı oluşumdan mı, yoksa ancak çıkışta aynaya baktığımda fark ettiğim kıpkırmızı oluşumdan mı olduğunu anlayamadım pek. Sular 40 derece civarında olunca haliyle benim hassas cilt domates gibi kızarmıştı. Fakat Japonya’da uzun süre kalsam haftada en az bir kere onsene gitmeyi alışkanlık haline getirirdim. Cildim öyle güzel arınmıştı ki.

Bazen geri dönüp seyahat fotoğraflarıma baktığımda hep bir yorgunluk ifadesi görüyorum yüzümde. Tabii siz bunları yanında fotoğrafçıyla ve makyözle dolaşan travel blogger’larında görmüyorsunuz 🙂 Bu fotoğrafta ise onsende iyice dinlenmiş, arınmış olmanın verdiği huzur ve mutluluk görünüyor:

IMG_3241.JPG
Hakikaten arka sokaklarda falan kiralık bakkal bulabilir miyim bu Arashiyama’da?

Bir daha Japonya’ya gitme imkanım olursa, mesela Nara ya da Osaka şehirlerine bir daha gitmesem de olur, oralardan merağımı aldım. Tokyo zaten gez gez bitecek gibi değil; ama Kyoto’ya, ve kesinlikle Arashiyama’ya tekrar gitmek isterim. Siz de oralara gidecekseniz en az yarım gününüzü buraya ayırmalısınız. Biz sabahtan Kinkakuji ve Ryoanji tapınaklarını gezip 12’den sonra buraya gelmek için otobüse binmiştik, yolculuk bir saat kadar sürüyor. Benzer bir program izleyebilirsiniz siz de. Bu arada telefonun hesapladığına göre o gün 18 km. yürümüşüz. Ben yavaş bisiklet sürdüğümden belki benim bisikleti de yürümeye katmıştır ama yine de gün sonu yüzümde o yorgunluk yoksa onsen ne menem bir şey siz düşünün!

The Road Not Taken


It cannot be a coincidence that both Koray and I love the poem “The Road Not Taken”. I’ve always loved the things that aren’t that popular,  stayed away from best-sellers even though I felt they were good, and always had the urge to try unfamiliar things. Now I can’t say that I’m a courageous person, but when it comes to taking the road not taken, you can count me in. Part of the reason for this, I believe, is that the crowds disgust me. I can’t stand being in a place where there are too many people. And, when traveling in Japan, we of course wanted to see the attractions, and avoid the crowds at the same time. That is a difficult task, as in some attractions there were thousands of people. Going by our instincts, we found the roads less traveled by, and that made the whole difference.

Fushimi Inari Shrine ve Mt. Inari, Kyoto

We arrived at Fushimi Inari station by using JR Nara line, and it was just two stops away from Kyoto Station. Fushimi Inari is the #1 tourist attraction in Kyoto, and it’s not hard to understand why. The shrine which was built in 852 AD, gained fame when the emperor’s wish for rain and abundance was granted. Since then, thousands of people donated a Torii gate when their wishes were granted, so Mt. Inari was soon full of corridors made up by orange-red Torii gates.

IMG_2008
The entrance and the biggest Torii gate.

The biggest gate is at the entrance, donated by a leader who wished for his mother to recover.

So the corridors of Torii gates offer a magnificent, almost intoxifying experience walking through them. The gates go all the way up to the top of the mountain.

When tourists come here they take photos like these: (source: http://jpninfo.com/11830)

Fushimi-Inari-Taisha-Shrine-3

Fushimi-Inari-Taisha-Shrine1
isn’t it pretty awesome?

When we arrived at the shrine and started walking through the Torii gates, the situation was exactly the same: the people were trying to take the best photos, without anyone in the background, while keeping hundreds of people waiting. And most of them probably couldn’t take the plunge to go all the way up, so they turned back after the first hundred meters or so. At this point, disgusted by the crowds, we saw a signpost saying if we turn right, there are two shrines 50 and 100 meters away. So we decided to get some air and visit them, and maybe come back and continue walking through the gates again. I’m glad we did! At first we weren’t keen to climb all the way up (233 metre high and 4 km long- sometimes very steep path, which took around two hours), but if we climbed along with the others our only experience was walking through a thousand red gates. But on the road we took, a forest with huge bamboo trees were waiting for us!

IMG_2673

It turns out the shrine 50 metres away, was actually 50 metres above, so it took us half an hour to get there.

IMG_2708
The bold lines are the main road, and the one on the right is our path. The writings with kanji indicate the small shrines.

When we saw this map, we decided it would be a waste to go back, so we kept climbing to the top. Two hours later, we had climbed 233 metres. As tiring as it was, it was the highlight of my Japan trip and one of the best experiences ever.

IMG_2729

There were lots of moments we felt eerie and freaked out. The only noise was our footsteps, rain and the birds’ singing. All of the shrines and graveyards we passed by looked abandoned except for one, but the candles kept on burning despite the rain. And a cat followed us for a while, which scared Koray as I had told him before that spirits can take the shape of animals like foxes or cats. 🙂 And in Japan it’s not common to see stray cats,  especially on a mountain. It was probably a monk’s pet or something, but as there was nobody around, I admit it was a bit scary.

IMG_2725.JPG

I really like hiking, but as I’m not very good at sports, I always felt I’d be left behind if I join a hiking or a mountaineering group. But here, among birds and giant bamboos, in the eerie silence of shrines, I made the best hiking ever.

IMG_2740
And happy ending!
IMG_2752
Behind me is the main road where people usually take to climb to the top.

On our way back, we took the main road and we got really happy we didn’t take it while going up. Aside from an observatory terrace and thousands of gates, there wasn’t really much to look at. And as it was all stone stairs, I imagine it was harder to go up.

Mt. Inari, without a doubt, one of the most exciting places for me in Japan.

 

Click here for all blog posts about Japan.

First Impressions on Japan and the Japanese

  • Most Japanese can’t speak English.

I read a lot on this, but I didn’t expect it to be true. I can say with relief that, in fifteen days, I met maybe two or three people who could speak proper English. There were some times that they understood me, but I didn’t understand them. 🙂 Luckily, Japanese people are very good at using body language and making use of maps, so except for food it wasn’t a big problem in daily life. Since my husband and I are Muslims, we had quite difficulty in finding out if there is any pork or raw egg in meals. So if you have dietary concerns, I strongly suggest that you learn the Japanese phrases (and the possible Japanese answers to them) to ask if the food contains meat/pork/raw meat/raw egg etc.

  • They are both under the effect of Western culture and not.

 


source: unsplashed

 

When I saw Stradivarius, Bershka and Zara all next to each other in Dotombori, Osaka, I almost felt like home. While it is possible to see people in kimono, yukata and traditional attire on the streets, Japanese people are usually under the influence of Western fashion. All working men and women wear suits (it is even possible to see women who wear ties)

 

  • Kawaii everything

img_0873
I guess this kid must be famous. His pictures were all over billboards.

Kawaii can be translated as “cute”, and it is an essential part of Japanese culture. Kawaii doesn’t care whether you are a male, female, old or young. It takes you under control! Especially cartoon and anime figures are everywhere, and it is very natural to see a middle aged man in snoopy shorts or a grandma rocking a hello kitty purse. What was interesting for me is again regardless of age and gender, everyone has a phone charm. As iPhones don’t have a hole for charms, they found a way to hang their charms to their phone case.

img_0869
crosswalk fashion. source: unsplashed

And boy, there are a lot of things that hurt your eyes. My husband, Koray, is obsessive with the color harmony of belt, watch and shoes in a man. So his attention was mostly on men who care nothing about the color harmony, and some men with wrinkled shirts, which seems quite common in the subway. The most interesting thing for me was wearing socks/stockings inside sandals and defying the whole reason of wearing them.

 

img_0870
It seems the yukatas come with cell phones and selfie sticks attached to them. source: unsplashed
  • Addiction to cell phones might be one thing we have in common.

A quarter of people on subway are asleep (official Japan guide says it’s almost a hobby to sleep on subways), a handful of people are reading an actual book or an e-reader, and all the others are on their cell phones. Some sidewalks even have the “don’t text and walk” sign.

 

  • IMG_2840
    The famous philosopher’s road in Kyoto. And yes, she’s on her cell phone.

    Gender is a bit weird. 

As I mention in kawaii, cute things aren’t just limited to children and young girls. On the contrary, children wear much simpler clothes whereas everybody who feels kawaii is welcome to express it in the most bizarre ways. Besides, most men wear what I would call “feminine” purses  and  women and men alike like to dye their hair every color imaginable. There are lots of women with man-like haircuts as they are many men with women-like haircuts (and of course this is just my viewpoint of gender, as a half westerner, half middle-eastern). That’s why sometimes I couldn’t understand if someone walking in front of me was a male or a female. And maybe that is the reason why so many Japanese and Korean dramas have the theme “misunderstood gender”.

Hanazakari-no-Kimitachi-e
From Hanazakari no kimitachi e, a famous J-drama where the lead actress goes to an all-boy school dressed as a boy, why of course to be with his crush who is a celebrity athlete.
  • And then there is the onsen.
a9425b81-3a7e-45ff-ad2e-ea3e858aaf8c-325-0000002949050528
one of the onsens we’ve been to, Naniwa no Yu. The picture is from their website, it’s prohibited to take photos inside, which makes sense.

Onsen might be translated as “hot spring bath”. These are gender-segregated public baths which run water that come from hot springs. The baths are about 50-60 cm deep and most of them are around 37-40 C degrees. Besides the numerous health benefits, I found going to an onsen really refreshing and fun. In Turkey we have a similar concept, which we inherited from Roman baths, but we almost always wear a towel or even a swimsuit to public baths. In Japan though, you need to be completely naked. Not one single piece of cloth to cover your private parts. And for us it took some courage first, but then we were okay. In Kyoto we went to two onsens, and then when we went to Osaka our bus pass also covered onsens so we visited two other ones. If I had had more time I would visit more! :)What I wonder about onsens though is the gender segregation. Japanese people, so far I understood from their literature, movies, cross-dressing and such, are open to lgbtq and it’s not a big taboo as it is in the Turkish culture. But here the only segregation is through sex, male and female. Everyone can enter this place and the only exception is having a tattoo. But they don’t seem to care about the possibility of taking a bath with gay people.

  • They stick to their principles.

 

I could say Japanese people are extraordinarily polite, when I think about the lady who apologized twice for keeping me waiting in front of a public toilet, or the numerous people who so kindly (sometimes only with very successful body language) gave me directions. I was never let down when I asked for something.

908125ec-adf5-4ef9-863e-47ebd90119f0-325-00000029dd4db9de
talking about toilets… here you go, a Japanese toilet controller.

But considering people just bump into, and sometimes crash each other to get into trains without saying “sumimasen” (sorry) at all, I could say they are quite rude. As far as I’m concerned, just as every society they have an unwritten moral code and some things are acceptable while others are not. It’s just our perspective that compares the politeness with our cultural codes.

The big difference between Japanese and the Turkish I think, is that Turkish people have always had contact with neighbouring cultures, namely, Persian, Arabic, Greek, Roman and French. So our vision of hospitality and politeness has been somewhat a synthesis of the Middle East and Europe. However, Japanese had very little contact with other cultures until a hundred years ago, which makes their culture very unique and sometimes illegible.

  • Would I live in Japan?

Much as I’m in love with the culture, the answer would be a no. This is the first time I feel so foreign and so alone. It was obvious we weren’t Asian so I can understand that we caught attention, but everywhere I go, especially in onsens, people just kept staring at me. I smiled as I normally do when I make eye contact with someone, but the answer was mostly the same stare.  I feel like I could easily fit in a European country, but in Japan, I will always be a foreigner even if I don’t have the language barrier.

Sorry for keeping this a bit long, but  I still haven’t talked about my favourites: the Japanese gardens, Shinto & Buddhism, and food. And I apologize in advance if any of my views hurt any person. So until next time, Sayanora, or more friendly, ja ne!  😊