Singapur İzlenimleri- 2 Ayın Ardından

Buraya yerleşeli iki ay geçtiğine inanamıyorum gerçekten. Hem daha öğreneceğim çok şey olduğunu hissediyorum, hem de yıllardır buralarda yaşadığımı.

chuttersnap-248910-unsplash
Marina Bay

Aşağıdaki konuşmada “The Blue Zones of Happiness” kitabının yazarı Dan Buettner, Singapur’un dünyanın en mutlu ülkesi olduğunu söylüyor. Diğer ülkeleri bilemiyorum ama Türkiye’den mutlu bir ülke olduğu kesin. Bir kere bunu insanların yüzünde görebiliyorsunuz. Sokakta yürürken- telefon zombileri hariç- gülümseyen birçok insan görüyorum. Gülümseyen insanları gördükçe somurtmam imkansızlaşıyor. Buna benzer bir durumu Türkiye’de yalnızca ODTÜ’de yaşadım. Yıllar önce arka arkaya gülümseyen insanlar görünce bununla ilgili küçük bir öykü yazmıştım hatta, epey nadir bir durumdu.

 

Konuşmacı bu mutluluğun sebebini çalışmakta görüyor. İnsanlar emekli olmadan önce uzun yıllar-ve gün içinde uzun saatler- çalışıyor, kendilerini öncelikle yaptığı işle tanımlıyorlar. Yani bir bakıma çoğu kişinin ikigai’si yaptığı iş diyebiliriz. Aynı zamanda kişi başına düşen gelirin en yüksek olduğu ülkelerden biri olması da bu mutluluğun sebeplerinden biri. Aslında mutluluğun sebebi çok para kazanmak değil; güven hissi. Geleceğe güven, sokaklara güven, insanlara güven. Benim gerçekten unutmaya başladığım bir şeydi. Çocukken her şeye güvenim vardı ama özellikle son on senedir bunu ciddi anlamda kaybetmiştim. Güven duygusu Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde açlık ve fiziksel ihtiyaçlardan sonra geliyor, düşünsenize. Güvenlik duygusu olmadığında sürekli anksiyete içinde yaşıyoruz. Bu anksiyeteyi yavaş yavaş bırakmayı öğreniyorum.

lily-lvnatikk-600664-unsplash
gözlemlediğim kadarıyla, Singapurlular hem çok sıkı çalışıyor hem de dinlenmeyi iyi biliyorlar.

Konuşmada ilgimi çeken başka bir konu da göçmenlerle, özellikle de çatışma bölgelerinden mutlu bölgelere göç edenlerle yapılan çalışmalar oldu. Bu göçmenlerin mutluluk düzeyi oldukça artmış. Mutlu yerlerde yaşamak mutluluğunuzu arttırır diyor Buettner. O zaman Ankara’ya taşınanların günden güne mutsuzlaşmaları da çok olağan görünüyor.

lily-lvnatikk-271825-unsplash
Chinatown

Alışveriş ve yemek kültürü benim hiç görmediğim kadar çeşitli. Hangi mutfağı seviyorsanız sevin, aç kalmanız imkansız.  Hele Asya mutfağını seviyorsanız değmeyin keyfinize, ama Batı mutfağı da oldukça popüler. Benim şimdiye kadar en sevdiğim yemekler, Thai mutfağında green curry ve mango salad, Hint mutfağında ise bizim gözlemeye benzeyen prata oldu. Endonezya mutfağının şiş kebabı diyebileceğimiz satay da oldukça meşhur ve bizim damak tadımıza uygun (eğer helal konusunda endişeleriniz varsa, Malay, Endonezya ve çoğu Hint restoranı helal oluyor).

IMG_6778
kuzu satay

Fiyatlara gelince, eğer lüks restoranlara giderseniz 20 dolara  sadece çorbaya talim edebilirsiniz, ama “hawker center” denen, bizim alışveriş merkezlerinin üst katlarına benzeyen ama tüm bina lokanta olan food court’lara giderseniz 20 dolarla 4 kişi doyma ihtimaliniz de var.

Çay kahve kültürü de oldukça gelişmiş ve food courtlarda 1 dolara gayet kaliteli kahve içebileceğiniz gibi, Starbucks gibi büyük kahvecilerde 10 dolar da bayılabilirsiniz.

İmkanım oldukça değişik yerlerde çay ve kahve denemeye çalışıyorum. Aşağıda fotoğrafını çektiklerim var, çekmediklerimden ise Hint lokantasında 1.5 dolara ice tea ve Thai lokantasında 2.90’a Thai ice coffee de favorilerim. Aslında çay ve kahvede oldukça seçiciyimdir, ama henüz tadını sevmediğim olmadı. Söz konusu damak tadı olduğunda en ucuz lokantadan en pahalı restorana çok iyi iş çıkarıyor Singapurlular.

IMG_6652-COLLAGE

Eğer yerel lokantalara giderseniz çalışanların çok kısıtlı bir İngilizceleri olmaları, ya da, daha önceki yazımda bahsettiğim gibi, İngilizce konuşmaları ama sizi anlamamaları olası. Kahve konusunda da önceden hazırlıklı olmalısınız. Bunları bilseniz yeter:

  • kopi o = sıcak, şekerli, sütsüz kahve
  • kopi = sıcak, şekerli, sütlü kahve (süt reçeli aslında, yani condensed milk)
  • kopi o kosong = sıcak, şekersiz, sütsüz kahve
  • önüne ice koyunca da buzlu oluyor, genelde fiyat 50 cent kadar artıyor.

Ankara’dayken elimden geldiğince evden yemek götirmeye çalışıyordum ama burada deneyecek bu kadar çeşit olunca, hepsi de birbirinden lezzetli olunca açıkçası içimden gelmiyor evden yemek götürmek. Singapur’un genelinde mutfaklar çok küçük, çünkü adım başı bahsettiğim hawker center’lardan var. Yemek pişirmek ilginç ve lüks algılanıyor. Çoğu kişi üç öğünü de dışarıda yiyor, bazı apartman bloklarında yemek pişirmek bile yasakmış.

Ulaşım çoğunlukla MRT (Mass Rapid Transit) denen metro ağıyla sağlanıyor. Minnacık ülkenin her yeri demir ağlarla örülmüş, MRT ile gidemeyeceğiniz yer yok gibi, ama otobüs de sıkça kullanılıyor (Bilet 77 centle 2 dolar arasında değişiyor). Lüks arabalarıyla hava atan vatandaşlarımızı da yabana atmamak lazım tabii.

annie-spratt-173413-unsplash
Sentosa Adası

Ben her gün 7:30’ta evden çıkıyorum, metroyla işe gidişim tam bir saat sürüyor. Önceki yazımda anlatmıştım, şehrin batısında, göl kenarında güzeller güzeli bir muhitte yaşıyoruz. O nedenle bir saat yol gitmek koymuyor da, günde dört saat derse girip, saat 2’den 6’ya ofiste oturmak zorunluluğu biraz sinirimi bozuyor. Singapurlular çalışmayı seviyor demiştim ya, seviyorlar, ve de biraz yavaşlar ya da belki yavaştan alıyorlar bilmiyorum. Çoğunlukla benim işim 3-4 arası bitiyor ve arada kalan 3 saatte kendimi oyalıyorum. Belki de Bilkent ve ODTÜ’de çok hızlı çalışmak zorunda olmak beni normalden hızlı yapmış olabilir. Ama genel olarak da Singapurlular yavaş kanlı (Japonlar hiç böyle değildi). Metro karşıdan geliyor, işe yetişeceksin, azcık hızlı yürü dimi. Yok. Bi sonrakine kalıyorsun önüne böyle tipler geldiğinde. Böyle tipler dediğim bir-iki kişi değil. Önünde üç yüz insan var mesela, ve senin normal yürüme hızından çok daha yavaş yürüyorlar. Resmen yavaşlamak, çarpmamak için efor sarfediyorum. Sanırım buna da alışacağım ve normal gelecek ama zamanla. Hem belki daha iyidir.

İki ayın ardından hissettiklerim böyle :). Tahmin edebileceğiniz gibi yemek dışındaki fotoğrafları ben çekmedim, telif hakkı olmayan unsplash.com‘dan.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir:

Özgür Dönüşüm ve İkinci El-Singapur

Singapur: İlk İzlenimler

 

 

Singapur: İlk İzlenimler

Bir süredir yapmayı düşündüğümüz şeyi, yurtdışında yaşamayı, Koray’ın buradan bir iş teklifi alması sayesinde gerçekleştirdik. Kader bizi evden çok uzaklara, Singapur’a taşıdı. Aklımızda birçok ülke vardı ama itiraf etmeliyim ki Singapur bunların içinde değildi! İş teklifini aldığımızda, ben kendi adıma Singapur’un Güney Asya’da mı yoksa Güney Amerika’da mı olduğunu bile bilmiyordum. Ama araştırdıkça çok sevdim ve ısındım.

d3b61667f6425c04a1f9a7f1944e6d58
Asya kıtasının en batı ucundan, en güneyine…

Singapur, ekvatora 1 derece kuzeyde, Malezya’nın güneyinde küçük bir ada . Büyüklüğü ve nüfusu itibariyle Ankara gibi düşünebilirsiniz. Tek şehirden oluşan, kuralları ve cezalarıyla insanı şaşırtan küçük bir ülke.

Koray bir süredir burada, ama ben geleli henüz bir hafta oldu. İlk defa bir ülkede gezgin gibi geçici olmadığımdan, en az birkaç yıl burada olmayı planladığımızdan, yavaş yavaş, sindire sindire geziyorum her yeri. Önce oturduğumuz semti tanımaya çalışıyorum. İnsanları, doğayı anlamaya çalışıyorum. Japonya’ya giderken hazırlıklıydım, yıllardır Japon kültürünü okuyor, Japonca öğrenmeye çalışıyordum. Fakat Singapur öyle değil. Ne kadar okusam da Singapur beni gerçekten her gün şaşırtmaya devam ediyor. Bu bir hafta içinde etrafı gezmekten çok yerleşmeye çalışsam da, ilk günlerimin de bir notunu düşmek istedim.

İnsandan Önce Doğa

IMG_5380

Havaalanından eve giden yolda, ilk dikkatimi çeken şey doğanın hakimiyeti oldu. Hani Türkiye’de yapılan her bina, her yol, köprü bize doğa katliamı olarak geri dönüyor ya, burada insan öyle olduğunu hissetmiyor. Onca gökdelenin, kilometrelerce yolun içinde yine de doğanın hâlâ hakim olduğunu hissediyor insan. Balkonundan bitki fışkırmayan bina yok neredeyse. Tüm peyzaj yerel doğa ile uyum içinde. Hatta evden metroya yürürken geçtiğim yolda kaldırım kenarında şöyle bir işaret var:

jurong

Bu bitkileri, kuşlar ve kelebekler göl ile doğa parkı arasında rahatça geçiş yapabilsinler diye ekmişler. Yani betonu dikmişler, ormanı bir bakıma yarmışlar ama, çiçeği böceği de düşünmüşler.

Aynı şekilde bizim Ankara’da apaçi dansının anavatanı olarak bildiğimiz, yeni başkanın yıktırmaya başladığı üst geçitler de burada çiçeklerle bezeli. İstisnasız her üst geçitte çiçek ekilmiş. Hatta gidip baktım gerçek mi diye, o derece sürreal görünüyor bana şu an.

İlgili resim
Ankara’da üst geçit.
üstgeçit
Singapur’da üst geçit.

Üst geçitte yazan da ayrı bir ilginçlik. İklimden dolayı ya aşırı yağmurlu, ya da aşırı güneşli oluyor Singapur. Bu nedenle hükümet de tüm yaya yollarının/kaldırımların üzerine tente yapmayı hedeflemiş. Büyük bir çoğunluğu da bitmiş. Bu nedenle yolda yürürken başıma güneş mi geçecek, yağmur donuma kadar ıslatacak mı derdi yok.

İnsan İçin Hükümet- Peki İnsanlar Kıymetini Biliyor Mu?

Ülke kuruluşundan (daha doğrusu Malezya’dan kopuşundan) beri tek bir parti ezici çoğunlukla hep üstün gelmiş. Daha tabii politikayı anlamama çok var, Türkiye’den sonra bu işlerle ilgilenmek bile içimden gelmiyor gerçi, ama günlük hayatta gördüğüm şey hükümetin insanlar için gerçekten iyi çalıştığı. Toplu taşımanın çok iyi olması zaten harika bir şey. İnsan daha önce sahip olmadığı şeyi burada bulunca gerçekten daha da bir anlıyor kıymetini. Oturduğumuz yer konum itibariyle şehrin biraz dışında, suburb gibi kalıyor, gelir düzeyi de epey iyi, ama çoğu kişinin arabası yok. Düşününce hatta İncek şehir merkezine çok daha yakındı, ama ulaşım konusunda çektiklerimi bilen biliyor. 🙂 Şimdi ise yine şehir gürültüsünden uzak, hatta göl kenarındayız. Ama dakikada bir otobüsümüz, beş dakika uzaklıkta metro istasyonumuz var. Herhalde Ankara’dan gelmesek bu öyle kıymetli gelmezdi bize.

IMG_6606
yine de geldiğimiz yer belli 🙂

Hükümet trafikte olabilecek araba sayısına sınırlama koymuş, öyle kafanıza göre araba alamıyorsunuz. Sıraya falan girmeniz lazım. Hatta Şubat 2018 itibariyle yeni araca izin verilmeyecekmiş. Yine Ankara’yla karşılaştırmam gerekirse, Ankara’nın 5.2m nüfusuna karşılık yaklaşık 2m motorlu taşıt bulunurken, Singapur’un 6m nüfusuna karşılık yaklaşık 1m motorlu taşıt bulunuyor. Buradaki expatlar genelde bu durumdan rahatsızmış, benim ise canıma minnet. Trafik daha iyi, toplu taşıma mis gibi (metroda tabii metrobüsvari durumlar yaşanıyor işe gidiş-çıkış saatlerinde, o zaman mis gibi kokmuyor ama kısmet), bir de bisiklet var. Şehrin neredeyse her yerinde bisiklet kiralama imkanı var. Her yer bisiklet parkı dolu, ama kuraltanımaz vatandaşlar sağolsun neredeyse her köşe başında park etmiş bisiklet bulunuyor. Üzerindeki QR kodunu telefondan okutup kilidini açabiliyorsunuz bisikletin. Sonra telefondaki hesaba yüklediğiniz parayla kullanıp, istediğiniz yerde bırakabiliyorsunuz.

Bunlar da yetmiyormuş gibi her yerde “Yürüyorum çünkü yürümek çok sağlıklı” gibi tabelalar var. Devletin hazırladığı bir sağlık app‘i var, yürüdükçe ve sağlıklı alışveriş yaptıkça puan/indirim kazanıp harcayabiliyorsun (alışveriş ve bedava/indirim/çekiliş nerede, bizim Singapurlular orada). Ben her şeyi düşündüm, sen sadece düzgün yaşa diyorlar resmen.

Tabii bunun yanında deli yasaklar da var, sakız çiğnemek, metroda yiyip içmek, yerlere çöp atmak, çoğu açık kapalı mekanda sigara içmek, sifonu çekmemek, olur olmaz yerde karşıya geçmek yasak. Ama bununla beraber, yerel halkın yere çöp attığını da, kırmızı ışıkta yola atladığını da gördüm ben, bu konuda da Japonlardan çok farklılar (Tokyo’da 90 saniyelik ışıkta etrafta 1 tane bile araba olmamasına rağmen yüzlerce kişiyle beklemiştik, burada direk atlıyorlar araba gelmiyorsa). Ama olay polise giderse cezaları yüksek hepsinin, kimi para, kimi hapis cezası.

Çokdillilik- Çokkültürlülük

Bu küçücük ada ülkesinin 4 tane resmi dili var: İngilizce, Mandarin, Malayca ve Tamil. Nüfusun çoğunluğunu ise Mandarin konuşanlar oluşturuyor, ve hatta suratımdan Asyalı olmadığım belli olmasına rağmen benimle de ilk olarak Mandarin konuşan çok oldu. Anladığım kadarıyla okullar Mandarin-İngilizce ortak öğrettiği için burada yaşayanların çoğu iki dili de konuşabiliyor. Hindistan, Pakistan, Malezya ve Asya dışından gelenlerin sayısı Çinlilere göre çok daha az, ama herkes az çok İngilizce konuşabildiği için işaretler ve etiketler ya hem 4 dilde birden, ya da sadece İngilizce oluyor.

singlish ile ilgili görsel sonucu

Buraya gelmeden önce tam olarak İngilizce konuşulmadığını okumuştum, Singlish denen bir versiyon konuşuluyor burada. Bazen gerçekten de hiç anlamıyorum ne dediklerini. Sanırım çalışmaya başlayınca ve daha çok yerliyle iletişime geçtikçe daha iyi anlayabileceğim. Şimdi düşününce, benimle Çince konuştular diyorum ya, aslında onlar benimle İngilizce konuşmuş ve ben hiçbir kelimesini anlamadığım için Çince zannetmiş olabilirim! Bir de zaten çok kısık sesle konuştukları için bazen gerçekten hiç anlayamıyorum.

Japonlarla bir fark da bu konuşma ve günlük ifadeler konusunda fark ettim. Japonlarda teşekkür ederim, özür dilerim, merhaba gibi ifadeler resmen her an her yerde kullanılıyor. Alışveriş yaparken mesela, ilk girişte hoş geldin, arada elli defa teşekkür, para üstünü sayma şovu ve yine bir teşekkür ve bele kadar eğilme ile uğurlanıyorsunuz Japonya’da. Çoğu ülkede de en azından alışveriş bitince teşekkür faslı oluyor. Burada hiç. Sadece kaç para tuttuğunu söylüyor o kadar (Tabii ben yine kısık sesi duymamış olabilirim, o kadar kredi vereyim adamlara). Dün Japon menşeiili bi milyoncu Daiso’ya gidince daha bi fark ettim bunu (Bu arada global markaların dışında çoğunlukla Avustralya, Japon, Hint ve Malezya markaları var burada). Girince direk Japonya’da gibi oldum, para sayma şovunu ve eğilmeyi görünce de buradakileri özel olarak eğitmişler anladım. 🙂

Alışveriş-Minimalizm

singapore malls ile ilgili görsel sonucu
Alışverişinizi bot yolculuğuyla mı alırsınız yoksa kayak pistiyle mi? Çünkü, neden olmasın?  kaynak

Singapur’un alışveriş merkezi konusunda Ankara’dan aşağı kalır yok. “Everywhere AVM” gerçekten de. Neredeyse her büyük metro istasyonu bir ya da birkaç AVM’ye bağlanıyor. Özellikle hava çok sıcak ya da deli gibi yağmurlu olduğunda (yani her gün) insanlar akın akın dolduruyor buraları. Neyse ki her şey çok pahalı da bizim için pek heveslendirici bir yanı yok. Zaten buradaki evimizi eşyayla doldurmamaya kararlıyız. Burada tam istediğimiz anlamda minimalist bir yaşam sürmeye daha da yaklaştık bu sayede. Zaten sadece bir bavulla gelebiliyorsun, eğer biriktirmeye başlamazsak ekstra bir azaltma yapmamıza gerek yok.

Bir kere ülkede kış mevsimi olmadığı için, buraya gelirken giydiğimiz montlar ve botlar hariç kışlık kıyafetimiz yok. Yazlık kıyafetleri hem yıkaması hem muhafaza etmesi daha kolay. Mutfakta ise, bir tencere, iki tava, dörder tabak/çatal bıçak/bardak/kupa, kepçe vs gereçler,  tost makinesi, blender ve kettle dışında bir şey yok. Bir de canım düdüklü tencerem var, bavul ağırlığından beş kilo götürse de neredeyse her gün kullandığım için getirdim.

Şehrin her yerinde harika kütüphaneler var, henüz keşfedemesem de, elimdeki kitapları bitirdikten sonra İngilizce kitap ihtiyacını buralardan karşılarım diye düşünüyorum. Türkçe kitaplar içinse artık yeni alım yapmayıp elimdekileri bitirince temelli e-kitaba geçiş yapmayı düşünüyorum artık. Oradan oraya kilolarca ağırlığı taşımanın gerçekten anlamı yok. Tabii defterlerim ve kalemlerim için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Onlar ben oldukça benimle sürünmeye devam edecekler büyük ihtimalle.

Şimdilik benden bu kadar. Çalışmaya başlayınca bu ilk izlenimler epey bir değişecek gibi hissediyorum, göreceğiz bakalım. Takipte kalınız. 🙂