Less is More Aslında Ne Demek?

Az Çoktur- Aslında Ne Demek?

IMG_4899
Kozak

Kozak Yaylası’ndan arabayla geçiyorduk. Önce zeytinlerin, sonra çamların kokusunu içimize çekelim diye tüm camlar açık, rüzgârın sesinden konuşulanları duymak zorlaşıyordu. Öndeki yolcu koltuğunda oturan, o gün tanıştığım 84 yaşındaki Tevfik Amca bana döndü:

“Biliyor musun, eski bir meslektaşım ‘Less is more’ demişti. Bu benim hayat felsefem oldu. Hep böyle yaşamaya çalıştım,” dedi ve sonra önüne döndü. Ben de öyle şaşkınlığa uğradım ki soru bile soramadım ona.

O zaman Tevfik Amca’nın zamanının önde gelen mimarlarından olduğunu, bir inat yüzünden profesör olmak üzereyken akademiden ayrıldığını, spiritüelizm ve tasavvufla derinden ilgili olduğunu, şimdilerde ise tek başına memleketi olan Gelibolu’nun köylerinden birinde yaşadığını bilmiyordum.

Less is more, yani az çoktur deyimini bilmesine hayret etmiştim ama belki de Kozak Yaylası’nın havası çarptı, ben Tevfik Amca’ya bunu nereden bildiğini sormayı unuttum.

unnamed

Geçenlerde internette gezinirken karşıma çıktı yeniden deyim. Altında da söyleyen kişinin adı yazılıydı: Ludwig Mies van der Rohe. Meğer Tevfik Amca’nın meslektaşım derken kastettiği, kendinden yaklaşık yüz yıl önce yaşamış, modern mimarinin önemli figürlerinden Mies imiş.

Mies bu sözü hayatı boyunca tasarladığı tüm yapıtlara yansıtmış. En ünlü yapıtlarından biri Barcelona Pavilion, bakınca insana hakikaten de az çoktur duygusunu yaşatıyor. Hem çok basit gibi geliyor insana hem de sonsuzluğu çağrıştırıyor. Şüphe yok ki Mies hem 20. hem de 21. yüzyılı en çok etkileyen mimarlardan biri.

less is more ne demek
Barcelona Pavilion

Savaşların, fetihlerin, hep daha çok olsunların dünyasında yaşamış Mies. Öyle ki onun Pavilion’u tasarladığı yıllarda Almanya’da enflasyon almış başını gitmiş, ekmek almak için bile parayı çuvalla taşır olmuş insanlar. Ama o yine de azı savunmaya devam etmiş.

para müzesi
2014 yılında Stockholm Para Müzesinde fotoğrafını çektiğim bu banknotlar 1922-1924 arasına ait. İki yılda 50 marktan milyon ve milyarlara gelinmiş.

‘Az çoktur’ deyimini hep sevmişimdir, ama arkasındaki felsefeyi öğrenince, daha da benimsedim. Umarım Tevfik Amca gibi ben de bunu hayat felsefem haline getirebilirim.

Less is More’un anlamından daha ayrıntılı bahsettiğim videomu aşağıdan seyredebilirsiniz 🙂

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Youtube kanalım da burada.

Arzular, Yaşam Amacı, Yetersizlik Hissi

3 sene önce, 28 Şubat günü Bilkent’in kütüphanesinde gezerken, The Call of Character (Karakterin Çağrısı) adlı kitabın ismi ve kapağı beni çekti kendine.

9780231164085

Harvard Üniversiteli felsefe hocası Mari Ruti, hayat amacımızı nasıl bulabileceğimizle ilgili bir kitap yazmıştı. Belki şimdi okusam, bu konuları son iki yıldır daha derinlemesine araştırdığım için daha iyi anlardım kitabı, ama o zaman da notlar almışım alıntı defterime. Ve belki bu kitabın kapağı ilgimi çektiği için bu konuları araştırmaya giriştim, kim bilir.

Tabii bu sürecin minimalizmle ilgilenmeye başladığım süreçle aynı zamanlara denk geldiğini hatırlatayım. Bu blogda yalnızca azaltma, alışveriş vb pratik konuları değil böyle daha derin konuları da yazmamın sebebi minimalizmin bu geçişte köprü görevi görmesi. İçine döndükçe dış dünyada biriktirdiği ve tutunduğu şeylerin anlamsızlığını farkediyor insan, bunu fark ettikçe de daha da içe dönüyor.

Siz de böyle bir süreçten geçiyorsanız dış hayatınızdaki sadeleşmenin iç dünyanızı nasıl değiştirdiğini yavaş yavaş gözlemlemeye başlamış olabilirsiniz. Yani benim için süreç, derle, topla, rahatla değil, derle, topla, sonra kafanı derlemeye toplamaya başla, sonra baktın ev dağılmış yine topla, belki de hiç rahatlama’ya döndü! Ama bu güzel bir rahatsızlık, hiç şikayetçi değilim.

Alıntılar defterimi karıştırırken bu kitapla tekrar karşılaşınca hayatın bir nasıl bir döngü olduğunu yeniden fark ettim. 3 sene önce aldığım notlar, o zaman çok anlamasam da yazdığım notlardı, şimdi bana daha çok şey ifade ediyor. Sanki kendime sonra anlayacağımı bildiğim notlar yazmışım. Bu kitabın Türkçe’ye çevrilme olasılığını çok düşük gördüğümden o dönemde not aldığım bazı bölümleri Türkçe’ye çevirmeye çalıştım. Alıntılar Mari Ruti, altındakiler benim yorumlarım. Buyrun kafa karışıklığına:

“Dünyaya geldiğimiz anda, herkesin istediğini bizim de istememizi öngören kültürel bağların dayattığı arzularla karşı karşıya kalırız, böylece arzularımızın kendi iç evrenimizden mi, yoksa toplumun durmadan tekrarladığı ekolardan mı kaynaklandığını anlamak neredeyse imkansızlaşır. Şunu bile söylemek mümkün: Bizim iç evrenimiz sandığımız şeylerin çoğu aslında toplumun dayattıklarının bir kopyası.”

Daha önce de iç sesten bahsetmiştim, bu instagram postunda. Bir toplumun söylediklerini ekolayan, egomuzu büyüten, bir de gerçekten içimizden, ruhumuzdan gelen bir iç ses var. Birini öbüründen nasıl ayıracağız peki, diye sorduğunuzu duyar gibiyim. 🙂 Şöyle diyor Mari Ruti:

“Kendimizi topluluktan tamamen ayırmak mümkün olmasa da, hala özgürlüğümüzün dereceleri var, özgünlüğümüzün de.”

“Ne zaman ideallerimizi destekleyen arzular peşinde koşarsak, gerçek hissederiz.”

İşte burada ip kopuyor. Hangi arzuların peşinden koştuğumuz önemli. Ruhumuzun istediği yere doğru gidersek, hislerimiz bize doğru cevabı verecektir, diyor Ruti. Gerçek hissederiz diyor. Hiç gerçek hissettiniz mi?

(Caroline Myss de diyor ki, biz dünyaya gelmeden önce yaradanla kutsal bir sözleşme yaptık ama dünyaya gelirken bunu unuttuk çünkü geleceği bilseydik burada yaşamak cok zor olacaktı. Fakat bir sözleşme yaptığımızı bilmek şu ise yarıyor: Burada yaşayan her canlının bir amacı olduğunu kavrıyoruz. Peki nasıl bulacağız o amacı diye soranlara şunu söylüyor: Hic kaybetmedin ki bulasın. Sadece hatırlaman lazım. Hatırlamanın en kolay yolu şudur: Neyi yaparken kendin gibi hissediyorsun? Olaya çok mistik ve çok akademik yaklaşan iki kişinin aynı fikirde buluşması heyecan verici. Peki siz hiç kendiniz gibi hissettiniz mi? )

“Lacan diyor ki yetersizlik hissimiz kadim bir duygu, yok etmesi  neredeyse imkansız, çünkü bizim toplumda yaşamak icin ödediğimiz bir bedel bu. Sosyalleşmeden önce, kendimizi ayrı bir varlık olarak görmezdik, en basit anlamıyla dünya bizdik ve biz dünyaydı.

Sosyalleşme bu illüzyonu iki seviyede kırdı: Kelimenin gerçek anlamiyla annenin bedeninden ayrılışımız, ve mecazi anlamda egoist ve narsist bilincimizin oluşması. Böyle yaparak, bizi bütünlük ve basitlik fantazilerimizden sıyırarak, bizi mahrum bırakıldığımız bir şeyin özlemi içine sokar bu ayrılık: asla erişemeyeceğimiz, hayatımız boyunca peşinden koşacağımız kayıp bir cennet. Bu kayıp cennete Lacan “o şey” diyor. “O şey, tüm arzularımızın kaynağı.”

Sanırım Lacan okumaya hazır değilim henüz ama, Ruti’nin bu anlatımı beni derinden etkiledi. Bizi bütünlükten koparan şey bilincimiz, ama aynı zamanda bilincimiz sayesinde bütünlükten koptuğumuzu fark edebiliyoruz. Belki bilincimizin üstüne çıksak, kayıp cennetin nasıl bir şey olduğunu anlayabiliriz. O zamana kadar, hep bir şeyin özlemini çekerek, yetersiz hissederek, başka türlü bir şey benim istediğim, diyerek oradan oraya savrularak geçebilir hayatımız.

“Kendimizin iyi bir versiyonunu aramak mükemmeliyetçilikle, bütünlüğe ulaşmakla, ya da acının yok olmasıyla aynı şey değildir. İmkansızı başarmakla alakası yoktur: daha karmaşık, uysal, sezgisel bir kişiliğe sahip olmak, ne kadar sınırlı koşullarda olursak olalım hayattan keyif alabileceğimizi, ne kadar alabilirsek o kadar, görmekle ilgilidir. “

Son olarak kitabın sonlarına doğru diyor ki, hayır senin hayatında O Şey’i araman, mükemmele ya da bütünlüğe ulaşmanla uzaktan yakından bağlantılı değil. O Şey’i ararken yolda buldukların senin hayattan zevk almanı sağlıyor. Tünelin ucu bombok bir yere çıkabilir, ama tünelde yol alırken sen değişeceksin, asıl önemli olan o diyor. Daha doğrusu benim aldığım bu.

Şimdi bu yazıda Pelin bize ne anlatmaya çalıştı diyebilirsiniz. Belki de bu yazının vakti daha gelmemiştir. Vakti geldiğinde burada sizi bekliyor olacak.

Zamanın Ruhu ve Romantik Mitler

nick-abrams-195770
Photo by Nick Abrams on Unsplash

Sapiens yazarı Yuval Noah Harari, modern zamanların ruhundan bahsederken şöyle diyor:

Romantiklik, bize kendi potansiyelimizi en üst seviyede gerçekleştirebilmek için olabildiğince fazla deneyimimiz olması gerektiğini söyler. Buna göre kendimizi geniş bir yelpazedeki tüm deneyimlere açarak değişik biçimlerde ilişkiler yaşamalı, farklı mutfaklar denemeli, farklı müzik tarzlarını takdir etmeyi öğrenmeliyiz.

Bunu yapmanın en iyi yollarından biri günlük rutinimizi bozmak, alışık olduğumuz ortamın dışına ve uzak yerlere seyahate çıkmak. Böylece, oralarda başka yerlerin kültürlerini, kokularını, tatlarını ve normlarını “deneyimleyebiliriz”. Tekrar tekrar, “yeni bir deneyimin nasıl birinin gözlerini açtığını ve yaşamını değiştirdiğini ” anlatan romantik mitleri dinleyip dururuz.

Bu satırlara uçakta denk gelmem bir hayli ironikti tabii. Azra Kohen’in son kitabı Aeden de geldi aklıma okurken, Azra orada hep insanların evrimde 0’dan 1’e yükselmesi için deneyimlenmesi gerektiğini söyleyip durmuştu, deneyim büyük bir temasıydı kitabın (Azra diyorum, çünkü dört kitabını okuyup onca konuşmasını izledikten sonra artık arkadaşımmış gibi hissediyorum kendisini). Şimdi ise Harari deneyimi yerden yere vuruyor, tıpkı milliyetçilik, hümanizm, insan hakları ve daha birçok şey gibi bir mit olduğunu söylüyordu.

İlk başta alınacak oldum. Çünkü benim için günlük rutinimi bozup alışık olmadığım şeyleri yapmak bir alışkanlık gibi. Yeni hobiler edinmeyi, değişik yemekler yapıp yemeyi, ister Ankara’nın içinde, ister dünyanın öbür ucunda olsun, farklı yerler görmeyi, farklı insanlar tanımayı çok seviyorum. Kitap okumak da bunun içinde bir yere oturuyor olsa gerek.

Hele şu dediği “yeni bir deneyimin nasıl birinin gözlerini açtığını ve yaşamını değiştirdiğini anlatan romantik mitler”.. Gerçekten de her bir deneyimin gözlerimi açtığı görüşündeyim. El yazısı ve dolmakalemle yazma hobisine başladığımdan beri, estetiğe daha bir dikkat eder oldum örneğin. Tasarımlar (yalnızca yazıyla alakalı değil, birçok görsel tasarım nesnesi) dikkatimi çeker oldu, en basit tasarımların bile hiç göründüğü gibi olmadığının farkında olmaya başladım. Yeni yerler görme açlığı ise, 2008 senesinde, bir halkbilimi/antropoloji çalışması için Antep’e yaptığımız 8 günlük alan gezisiyle başladı. Bu çalışmadan edindiğimiz görüleri ve deneyimleri yayınladık, ama beni akademik yazımdan daha çok, edindiğim farkındalıklar etkiledi. Bir de doğru insanlarla olmanın payı büyük bunda tabii ki. Ankara’da üniversite okuyan bir 20 yaşında bir İzmirli’nin, Gaziantep’te ve Şanlıurfa’da deneyimledikleri büyük bir kültür şoku olmuştu. O yaşa kadar, sadece Ege ve Ankara’yla sınırladığımı fark ettim kendimi. Ülkemi hiç mi hiç tanımıyordum. Tanımam gerekliydi.

Bir iki yüz yıl geriye dönersem, belli bir elit kısım dışında kimse yeni deneyimler edinmenin gerekli ve önemli olduğunu düşünmüyordu büyük ihtimalle. Doğduğu köy ya da şehirde ölüyordu çoğu insan, eğer savaşa gitmezlerse. Ve hatta kitap okumanın deliliğe yol açtığını düşünen doktorlar bile vardı. 19. yüzyıldan bir gazete küpüründe, bir doktor, yığınlarca roman okuyan bir kadının aklının başka yerlere uçtuğunu, zekasının bulutlandığını, ruhunun sonsuza dek karanlığa teslim olduğunu yazıyor:

n7v4mhm9okqru9gsl9tb

Hal böyleyken bizim de aç bir şekilde her gün yeni deneyimlere koşmamız, 21. yüzyılın Zeitgeist’ında böyle romantik bir kod olduğundan olabilir. Bunu reddetmek ya da “bu da bir mit” diye düşünerek vazgeçmek anlamsız, halihazırda hayatımız mitlerle dolu. Bizi her sabah hayata tutunduran bu mitler.

Zaten eşyalara değil, deneyimlere para harcama yönünde bir trendi (ya da deneyimlerin daha çok mutluluk verdiği mitini) milennial’ların (yani 80’lerden itibaren doğan kuşağın) başlattığı üzerine birçok yazı bulunuyor. Bizim kuşağı anne-babalarımızın aksine artık ev, araba, sigorta, emeklilik güvencesi kesmiyor.

Kim bilir, bir ya da iki yüz yıl sonra insanlar belki de internetin ilk günlerine bakıp, 21. yy insanlarının yazı, resim ve videolardan oluşan web günlükleri tutmalarını saçma bulacaklar. Onlara ne gibi şeyler doyum sağlayacak acaba?

Demem odur ki, ne zamanın içindeyiz, ne de büsbütün dışında.

tumblr_osnfkrnw3d1rnvja7o1_1280
Çocuklarımıza torunlarımıza bu aletle her gün en az 8 saat aşk yaşıyorduk diye anlatacağız. İnanacaklar mı?

 

Japonya ve Japonlar Hakkında İzlenimler-2

Japonya’yı gezerken hep canım yazarlık hocam Çiğdem Ülker’in beş duyumuzu birden kullanarak gözlem yapmamız öğüdü aklımdaydı. Baktım, dinledim, kokladım, dokundum ve tattım.

Bir önceki yazımda ilk izlenimlerimi aktarmış, kawaii, moda ve ahlak anlayışlarından bahsetmiştim. Japonlar hakikaten garip bir millet. Kendimi tekrarlayacağım ama, gerçekten hiç bu kadar dışarıda hissetmemiştim. Böyle hissetmek de bir anlamda iyi oldu, böylece kendi eylemlerime olduğu kadar diğerlerinin eylemlerine de dikkat kesilmiş oldum. Yine uzun bir yazı olacak sanırım, sonuna kadar sıkılmadan okumanız dileğiyle.

Japon Temizlik Anlayışı

japanese-toilet

Neredeyse her Japon tuvaletinin yanında şu görmüş olduğunuz kumanda bulunuyor. Oturduğunuz yeri (ve suyu) isterseniz ısıtabiliyor, tuvaletten sonra ihtiyacınız olan tuşa basıp temizliğinizi yapıyorsunuz (çok lüks yerlerde kurutma da varmış ama ben rastlamadım). Eğer stres olursanız sifon sesi çıkarabilme özelliğini, hatta parfümü de kullanabiliyorsunuz. Tuvalete oturmadan önce oturağı temizlemek için dezenfektan bile var. Tuvalet kağıdı (yanında en az iki tane yedekle) her zaman, en ücra tapınaklarda bile vardı. İnsan bir süre sonra güzel alışıyor bu sisteme, zira dönerken evine tuvalet alıp götürenler oluyormuş. 🙂 Fakat ilginç nokta, umumi tuvaletlerin neredeyse hiçbirinde sabun bulunmaması (Starbucks, McDonalds gibi yerlerde gördüm sadece). Gittiğimiz otellerin hiçbirinde yoktu. Adam Shiseido’nun yüz temizleme köpüğünü koymuş, ama el sabunu koymamış. Gerçekten çok garip geldi bana. Gözlemlediğim Japonların hiçbiri de tuvaletten çıkınca ellerini sadece suyla yıkamaktan rahatsız olmadı.

Aynı şekilde kağıt havlu da hiçbir tuvalette yok. Japonların çantasında her zaman kendi özel mendilleri ya da havluları bulunuyor. Kadın erkek çocuk fark etmeden bu havlu hepsinde var, ellerini bununla kuruluyorlar. Biz de öyle yaptık. Bunu önceden biliyordum ama, mendilin meğer ikinci bir fonksiyonu da varmış, onu burada öğrendim: Ter silmek. Öyle bir nem var ki, Ege’de büyümüş, Aydın ve Urfa’nın hamamvari havasını görüp bundan fazla nem olamaz diye düşünen ben, Japonya’nın gittiğimiz her yerinde terden resmen buharlaştım. Haziran ve Temmuz ayını kapsayan bu dönemler “tsuyu” ya da Türkçesiyle, erikler bu dönemde meyve verdiği için “erik yağmuru” sezonu Japonya’da. Biz on beş günlük seyahatimizin yalnızca iki gününde yağmura yakalansak da tüm seyahat boyunca her gün bulutlu ve nemliydi.

FullSizeRender
Kyoto’dan aldığımız, Kyoto ruhuna yaraşır mendiller.

O mendilin ikinci fonksiyonu da yüzümüzdeki terleri silmek oldu. Yüzün terlediğinde silmemek de kaba bir hareketmiş zira. Bu mendiller ayrıca çok popüler birer hediyelik eşya olduğundan birkaç tane de ben aldım. Kağıt havlu yerine mendil ya da küçük havlular kullanmak fikri çok hoşuma gitti.

Temizlik konusunda fark ettiğimiz ilginç bir diğer nokta da dış mekanların temizliği oldu. Üçüncü günümüzün sonunda, fark ettim ki ayakkabılarımızın altı ilk aldığımız günden daha temiz olmuş! Bir de sürekli bahçe, tapınak gezmemize rağmen. Bizim gibi iç ortamlarda (restoranlar ve tapınaklar dahil) ayakkabı çıkarıp terlik giyme alışkanlıkları var ama gereği bile yok çünkü nasıl temizleniyorsa yollar, ayakkabının altında toz bile yapmıyor. Ellerini yıkamadıkları sabunlarla yolları yıkıyor olabilirler. 😀

2001_11
Bir Ryokan’ın (Japon tarzı pansiyon) önündeki terlikler. Kaynak: japanguide.com

2001_02
Eğer mekana terlikle girdiyseniz tuvalete girerken terliği çıkarıp tuvalet terliği giymeniz gerekiyor. Tanıdık geldi mi? 🙂 kaynak: japanguide.com

Din ve Ahlak Anlayışı 

Bağ bahçe merakımdan ötürü bir sürü tapınağa girdim çıktım. Bir Budist olsaydım hacı olmuştum herhalde. 🙂 Bu nedenle bahçelerde ve dağlarda daha çok vakit geçirsem de direkt yoldan Japonların din anlayışını deneyimlemiş oldum.

Az sayıda Müslüman ve Hıristiyan olsa da Japonya’ya bin yıllardır hakim olan iki anlayış Şintoizm ve Budizm.

Şintoizm Japonya’nın kadim dini. Doğal bir şekilde oluşmuş bir yaşam tarzı da diyebiliriz. Yani Japonya’da kimse ben Şinto’yum demiyor, zaten öyleler. Budist olsan da eğer Japonsan otomatikman Şinto oluyorsun. Yani bir bakıma etik bir kod Şintoizm. Peygamber, tanrı, kitap, din değiştirme gibi kavramlara sahip değil. Yalnızca “kami” dedikleri, mabetlerini koruyup kolladıkları düşünülen, İngilizce’ye “deity” Türkçeye “Tanrı” ya da “Melek” diye çevirebileceğimiz ruh inançları var. Bu kamiler ölmüş insanların ruhu da olabiliyor, doğadaki herhangi bir varlığın ruhu da.

meiji jingu
Meiji Jingu Mabedi girişi Torii kapısı, Harajuku, Tokyo. Haziran 2017

Şintoizm’in ana düşüncesi saygı ve erdem. Ruhlara, doğaya, insanlara, yaşayan ve yaşamayan her varlığa saygı ve şükran. En önem verdiği erdemlerden biri de “Magokoro” yani içten bir kalp. Japonlar için çok önemli olan, Japonya’yı 19. yüzyılda nihayet dünyaya açan ve teknolojiyle tanıştıran içten kalpli imparator Meiji ve eşinin ruhlarının rahat etmesi için, Tokyo’da bir Şinto mabedi var örneğin. İmparatorun ölümünden sonra, 1920 yılında kurulan bu mabedin ormanı için ülkenin her yerinden 100.000 ağaç bağışlanmış ve şimdi, yüz yıl sonra, kendini yenileyen ve vahşi doğaya ev sahipliği yapan bir orman olmuş. Bu orman da Japon halkının içten kalbini temsil ediyor. Japonya’da ziyaret ettiğim ikinci mabed olan Meiji Jingu’dan doğrusu ben çok etkilendim.

iris garden
İris çiçekleri ile ünlü Meiji Jingu Mabedi, Haziran’da gelmenin en güzel yanı ülkenin her yanında bu güzel iris çiçeklerini ve ortancaları görmekti.

Budizm ise ahlaki yönünden benzerlikleriyle Japonların kolaylıkla kabul ettiğini düşündüğüm bir inanç. Yine tanrısı olmayıp belli etik ilkelerinden oluşuyor. Kurucusu olan Siddharta Guadama’nın hayatını, Sapiens kitabından (Yuval Noah Harari) özetleyerek, zaman zaman alıntılayarak kısaca aktarmak istiyorum.

Himalaya Krallığının varisi olan prens Gautama, zengin- fakir, genç-yaşlı, sağlıklı-hasta herkesin bu dünyada acı çektiğini, ve acılarını maddi arzularla yok etme isteğinde olduğunu fark eder. En zengini bile maddi arayışlardan vazgeçememektedir. Bunun üzerine 29 yaşında sarayını gizlice terk eder ve “Kuzey Hindistan’ı baştan başa evsiz bir berduş gibi gezerek bu acılardan kurtulmanın bir yolunu arar. Aşramları gezer, guruların dizlerinin dibinde oturur, ama hiçbir şey onu özgürleştirmez ve tatmin etmez.”

“Gautama’nın içgörüsü, zihnin deneyimlediği şey ne olursa olsun genellikle bir şeyleri çok istediğini ve bunun da mutsuzluğa yol açtığını söyler. Zihin hoşuna gitmeyen bir şey yaşadığında şiddetle bu rahatsızlıktan kurtulmak, hoşuna giden bir şey yaşadığında da zevkin kalıcı olmasını ve yoğunlaşmasını ister, bu yüzden de hep doyumsuz ve huzursuzdur. Bu, acı gibi hoşumuza gitmeyen şeyler deneyimlediğimizde çok açıktır. Acı sürdükçe mutsuz oluruz ve acıdan kurtulabilmek için her şeyi yaparız. Öte yandan, keyifli şeyler yaşadığımızda bile tamamen mutlu değilizdir. Ya keyfimizin biteceğinden korkarız ya da keyfin yoğunlaşmasını dileriz.”

Altı yıl oturup düşündükten sonra bir çözüm yöntemi bulur. Eğer tüm deneyimleri olduğu gibi kabullenmeyi becerebilirsek, anda kalarak yaşayabilirsek acılardan kurtulabiliriz. O zaman, üzüntüde bile bir zenginlik bulabiliriz.

“Şu anda ne yaşıyor olabilirdim?” demek yerine “Şu anda ne yaşıyorum?” diye sormayı öğrenir ve öğretir Guatama. Hayatının tümünü insanları bu zihinsel düzeye ulaştırmak için meditasyon yöntemleri bulmaya adar ve sonunda aydın kişi, yani Buda olur, Nirvana’ya ulaşır. Budizm mitolojisi aşağı yukarı bu şekilde. Tanrılarla uzaktan yakından ilişkisi olmayıp, bu güne kadar gelebilen tek din.

Felsefesi itibariyle bende büyük merak uyandıran ve daha da öğrenmek istediğim Budizm, dünyanın çoğu dininde olduğu gibi gerçek dünyada uygulanışında silik bir iz olarak kalmış Japonya’da. Tapınaklar dolup taşsa da, Harari’nin de dediği gibi,

“Budistlerin yüzde 99’u Nirvana’ya ulaşmadıkları gibi, zamanlarının büyük bölümünü dünyevi başarıların peşinde koşarak geçirdiler ve pek çok değişik tanrıya tapmaya da devam ettiler. Bunlar arasında Hindistan’daki Hindu tanrıları, Tibet’teki Bon ve Japonya’daki Şinto tanrıları örnek verilebilir.”

Şinto ve Budist tapınakları çoğu zaman gerçekten de iç içe ve birbirleriyle çelişmiyorlar. Mesela eski Tokyo’nun merkezi Asakusa’da büyük Budist tapınağı ve Şinto mabedi yanyanalar. Japonya’ya gittiğinizde hangi tapınak Şinto hangisi Budist anlamak ise çok basit. Önünde kocaman Torii kapısı (yukarıdaki Meiji Jingu kapısı gibi) varsa Şinto. Bu kapılardan kötü olan ruhların geçemeyeceğine inanılıyor. Böyle bir kapı yoksa ve içeride Buda’nın resmi/heykeli vs var ise, ve ismi -ji ile bitiyorsa bu bir Budist tapınağı. Benim kendi adıma fark ettiğim diğer şey ise özellikle Zen tapınaklarındaki güzel ağaç kokusu ve ne kadar turist olursa olsun bozulmayan huzur, sessizlik ve her noktası düşünülmüş tasarımlar (binalar, ağaçlar, taşlar) oldu. Şinto mabedleri sanki daha dünyevi ve daha hareketliydi.

Bir Şinto tapınağı paylaştım, bir de Kyoto’da bulunan, Zen Budizm’inin Renzai mezhebinin ana tapınağı Nanzen-ji’den birkaç fotoğraf paylaşarak yazımı bitireyim.

nazenji
Tapınakta koşa koşa giden bir keşiş.

nazenji3
Nanzenji Tapınağı dışarıdan görünüş.

nazenji1
Tapınağın içindeki Zen bahçesi.

nazenji2

Nanzen-ji’nin kurucusundan dizeler. Bu ülkede hem yöneticiler hem de rahipler şiir yazmayı çok seviyor. Diyor ki,

Ne geçmişin acıları zihnini tırmalasın,

Ne geleceğin korkuları.

Bu anda yaşa, bu yerde,

Saf bir akılla ve pişman olmadan.

İşte o zaman her gün iyi bir hayattır.

Amor Fati

Karşımıza çıkan insanlar tam da o anda karşımıza çıkması gerektiği gibi, bizim biz olmamız için onlardan bir şeyler almamız gerektiği gibi, dinlediğimiz müzik ya da okuduğumuz kitaplar da öylesine bulmuyor bizi. Ve bazen yıllardır dinlediğiniz bir şarkı da size farklı zamanlarda farklı anlamlar kazandırıyor. Beth Gibbons’ın Mysteries şarkısı çıkıyor karşıma eve giderken. Önceleri çokça dinlediğim bu şarkı, şimdi kafamda başka bir şekilde şekilleniyor (klibi olduğunu bile bilmiyordum/unutmuşum, öyle güzelmiş ki).

Yıllar önce bu şarkıyı dinlerken hep nakaratı dikkatimi çekerdi: Mysteries of love, when war is no more, I’ll be there anytime. (Aşkın gizemleri, savaş olmadıkça, ben hep orada olurum) Hem şükran, hem vazgeçmişlik, biraz huzur, biraz da yenilgiyi kabullenmek.

Ama bu sefer başka bir kısmı ilgimi çekti: Nobody made this war of mine. Aynı şarkının içinde, hem savaş olmasın, ben orada olurum diyor, hem de bu benim savaşım, bu savaşı yaratan benim diyordu sevgili Beth. Hayat dediğimiz savaş, özgür irademiz aslında. Bu hayatta neyin savaşını veriyorsak, hepsini teker teker yaratan bizleriz. Kısıtlanmış olsak da, Sartre’ın dediği gibi, zincirlerimiz içinde bile özgürüz aynı anda. Düşlerimizde, düşüncelerimizde özgürüz. Binlerce kez karşımıza çıkan şarkıyı dinlerken hangi tarafını dinleyeceğimiz bize kalmış. En boktan şeylerin içinde bile bir pırıltı görmek bize kalmış. Nietzsche’nin yeni yıl dileği geliyor aklıma şimdi de, o da bir nedenden karşıma çıkmış olmalı. Ama onu yıllarca aklımda tutmayı da ben seçtim. Şen Bilim adlı kitabından:

Şeylerde zorunlu olanı, güzel olanı görmek için, öğrendikçe
öğrenmek istiyorum. Öğrenince şeyleri güzelleştirenlerden biri
olacağım. Amor fati! Bundan sonra benim aşkım bu olsun. Çirkin
olana savaş açmak istemiyorum. Suçlamak istemiyorum, suçlayanları
suçlamak istemiyorum.

Amor fati. Kaderini sev. Friedrich bile savaş açmak istemiyorum artık çirkinliğe diyor, güzelleştirenlerden olacağım. İşte en anlamlı savaş bu olmalı diyorum kendime, çirkinliğe savaş açmadan güzelleştirebilmek şeyleri. Her şeyde özgür iradeye sahip olduğunu bilsen de, karşına çıkanları kucaklamak. Ve güvenmek kaderine, sevmek onu. Ben öğrendikçe kaderimdeki şeyleri, güzelleşecekler. İşin sırrı bakabilmekte o gözle. Nihilist birisinin sürekli kaderden bahsetmesi de bundan olsa gerek. Bana Beth’i ve Friedrich’i verdiği için sevdim kaderimi bugün.