Bir Rahibin Ev ve Zihin Temizliği Rehberi

Bu kitabı bir kitabevinin çok satanlar listesinde gördüm ve Koray’a, “uzun zamandır yeni bir kitap almamıştım, bunu alabilirim, kitapçıya gidelim mi?” dedim. O da “ikinci eli var mı diye baktın mı?” diye sordu.

img_99951

Özellikle Singapur’a taşındıktan sonra epey ikinci el maceramız oldu (Ankara’da da telefon, saat, bilgisayar oyunu satmış, spor aleti, PS3 gibi eşyalar almıştık ikinci el). Burada saç kurutma makinesi, masa, internet modemi, tabak bardak gibi ev eşyaları da aldık, çanta, termos gibi kişisel eşyalar da. Nedense kitap için bakmak aklıma gelmemişti, ama işyerime çok yakın oturan ve bu kitabı yarı fiyatına satan birini buldum. Hem alışveriş merkezine gidip vakit harcamamış, hem de birinin evindeki fazlalığı azaltmasına ve karşılığında para almasına yardım etmiş oldum. Tabii kitap ve yol parasından da maddi kâr ettim. Bunları uzun uzun yazıyorum ki siz de yavaş yavaş alışın bu ikinci el işine. Birinin çöpü diğerinin hazinesi olabiliyor. Bence dünya için yapılabilecek en iyi şeylerden biri.

Geçen yaz Japonya’ya gittiğimizde bizi en çok etkileyen yerler Zen Budist tapınakları olmuştu. İnancınız ne olursa olsun, Japon tapınaklarından etkilenmemeniz mümkün değil. Şimdi Singapur’daki Çin Budist tapınaklarıyla karşılaştırıyorum da, Japonların Budizm anlayışı oldukça farklı diğer ülkelerden. İlk olarak tapınaklara ayakkabıyla girilmiyor, bizde camilerde olduğu gibi. Özel deri terlikler var, onları giyiyorsunuz. Singapur’daki Budist tapınaklarına ayakkabı ile girmek serbest. Sadece buradan bile Japonların temizlik anlayışının Çinlilerden farklı olduğunu görebilirsiniz.

Okuduğum kitap, “Bir Rahibin Ev ve Zihin Temizliği Rehberi” (A Monk’s Guide to a Clean House and Mind, Shoukei Matsumoto) bu nedenle bana bir Budistin temizlik rehberi değil de, bir Japon’un kutsal gördüğü bir mekanı temizleme rehberi gibi geldi. Tabii bir evle tapınak farkını o da çok iyi biliyor, ama tapınaktaki bazı prensipleri uygulayabileceğimizi düşünüyor. Ben de bu yazıda tapınaklara özel (sürgülü kapı temizliği, sunak temizliği gibi) yerleri es geçiyorum.

İlk olarak, temizlik Budist rahiplerinin en önemli işlerinden biri, hatta, birçok rahibin aydınlanmaya temizlik yaparken ulaştığı düşünülüyor. Bizde de temizlik imandan gelir dendiği gibi. Gerçi imamlar camiyi temizler mi, ya da Hıristiyan rahipler kilisenin temizliğinde rol alıyor mu, hiçbir bilgim yok, sizin varsa öğrenmek isterim.

Budist rahipler yıllar içinde çok sistematik bir yaklaşım geliştirmişler. Aynı şekilde tasarruf, mümkün olduğunca az çöp çıkarma, verilen nimetlerin hepsini değerlendirme de Japon Budizminin değerlerinden, yazar bunlardan da çokça bahsetmiş. Elimden geldiğince, özellikle bize uyan bölümleri özetlemeye çalışacağım.

1. Ne Zaman Temizlik?

Günün hangi saati olduğu temizlik açısından çok önemli. Sabahın ilk ışıklarında yapılan temizlik en etkilisi oluyor. Akşama mümkünse hiç iş bırakmamak daha doğrusu. Bulaşık ve düzenleme akşamları, temizlik ise sabahları yapılıyor.

Sabah kalktığınızda ilk iş camları açın diyor Matsumoto. Sabahın serin havasını içinize çekin ve evin ölü havasını üstünden atmasına müsaade edin. İster aşırı sıcak, ister buz gibi soğuk olsun, mutlaka camları açmasınız. Doğayla bir olduğumuzu unutuyoruz bazen, klimalı, ısıtmalı ortamlarda yaşarken, dışarı çıkana kadar havanın ne olduğunu bile bilmiyoruz.

Sabahın ilk ışıklarında, sessizliğin sizi sarmalamasına izin verin ve temizliğe başlayın.

Temizlik ve düzen günlük işler olmalı, tutarlılık anahtardır diyor yazar. Sanırım benim en çok zorlandığım nokta burası. Yoğun bir günden sonra bulaşık bile yıkamak istemiyorum. Ama bugünün işini yarına bırakmama konusunda da defalarca uyarıyor.

2. Mutfak, Banyo ve Tuvalet

img_9996

a. Mutfak

Mutfakta çalışmakla görevli rahipler genellikle aydınlanmaya en çok adanmış rahipler olurmuş. Yemek pişirme ve bulaşık yıkamanın şimdiye yoğunlaşma ve odaklanma açısından en fazla potansiyele sahip olduğunu düşünüyorlar. Oysa ki ben yemek yapmayı çok sevsem de arkasından toplamayı henüz sevimli bir iş haline getirmeyi başaramadım. Ve biliyorum ki beni okuyanlar arasında yemek yapmaktan hiç haz almayanlar da var. Bakalım Matsumoto bu konuda ne diyor:

Eğer mutfak hep düzenli tutulursa, eşyaların yeri değişmezse, orada çalışan kim olursa olsun rahatlıkla çalışacaktır. Ekstra zamazingolar almaya gerek yok, sadece gerekli olan ekipman bulunsun (o yumurta dilimleyiciyi yavaşça yere bırak evlat, çünkü sen de ben de biliyoruz ki o hiç kullanılmayacak).

En önemli nokta, eşyaları kullanır kullanmaz yıkayıp kaldırın. Bekletmeyin. Yemeğiniz pişerken o zamanı bulaşıkları yıkamak için kullanın (Ben bunu geçenlerde kötü bir şey diye yazmıştım. Bulaşığa dalıp krebi yakmıştım çünkü. Ama Matsumoto azizim multitasking‘e karşı değil demek).

Çekmeceleri ve dolap kapaklarını her zaman kapalı tutun. Meşgulken bazen bunu unutmak kolaydır, ama bu yüreğinizin düzensizliğinin bir göstergesidir. Açtığınız kapakları kapatmak, hem mutfağınızı temiz tutacak, hem de yüreğinizi (Günde en az üç kere açık dolap kapağına kafasını vuran sadece ben miyim?).

Bulaşıkları bir sonraki güne asla bırakmayın (Oh nooo!) Ve hatta yıkar yıkamaz bulaşıklarınızı kurutup kaldırın. Böcek kontrolü için de bulaşıkları bir sonraki güne bırakmamak önemli. Ben de öğreneceğim bunu inşallah. 🙂

b. Banyo

Budist tapınaklarında üç tane sessiz alan var, yemek odası, banyo ve tuvalet. Bunun sebebi de hayatımızın başlangıcı olan suyla en yakından alakalı yerler olmaları. Suya olan saygıdan ötürü buralarda konuşmuyor rahipler.

Şimdi bakalım banyoyu nasıl temiz tutuyorlarmış:

Öncelikle tuvalet ve banyo kişisel alanlar olduklarından, yani başkaları bizi görmediğinden, egomuza yenik düşmemiz gayet mümkün. Bu konuda dikkatli olmaya davet ediyor bizi yazar.

Sonra da banyonun kirlenmeye en müsait alanlardan olduğunu, bu nedenle çok sık temizlememiz gerektiğini söylüyor. Temizlemek için ise bir fırça ve karbonat yeterli (aynı şey mutfak lavabosu için de geçerli, hatta bulaşıklar bile çoğu zaman deterjanla değil karbonatla yıkanıyormuş.)

c. Tuvalet

Tuvalet de bazen görmezden geldiğimiz alanlardan biri. Ben şahsen tuvaletin kendisini sık temizlesem de yerleri temizlemeyi belki haftada bir- belki daha az sıklıkta yapıyorum. Tuvaletin konuklarımızın rahat etmesi için de en önemli yer olduğunu, bu nedenle evin en temiz yeri olması gerektiğini savunuyor yazar. Doğru diyor. Ben de dikkat ederim tuvalete başka bir eve gittiğim zaman.

Eski Japon tuvaletleri (Eski Hint tuvaletleri de) bizim alaturka tuvaletler gibi, bu yüzden temizliği klozete göre nispeten daha kolay, su dök, fırçala. Tuvalet Budistlerin en önemsediği yerlerden biri, çünkü yedikleri yemeğin sindirimi tuvalette son buluyor. Bunu kutsal bir aktivite olarak görüyorlar. Düşününce şükretmediğimiz gerçekten çok şey var. Sağlıklı tuvalete gidebilmek de bunlardan biri. Bir iki gün bile gidemesek acı içinde kıvranıyoruz, ya da böbrek ve bağırsak rahatsızlıkları tüm hayat tarzımızı değiştirmeye sebep olabiliyor. Bu yüzden Budistlerin tuvaleti bu kadar önemsemesini doğru buldum, modern dünyada bizim bu kadar utanılacak konu olarak görmemiz ise problemleri bazen göz ardı etmemize sebep oluyor.

Bu haftanın küçük değişikliği satın almak yerine deneyimlemekti. Bu perspektiften kitaba bakarsam da, evimizi temiz tutmamız için su, sabun ve karbonattan başka neredeyse hiçbir şeye gereksinimimiz yok. Markette saatler geçirip evin her köşesi için temizlik malzemesi alma tuzağına ben de düşüyorum yıllardır. Ve hatta fark ediyorum ki temizlik spreyleri falan almak sanki evi temizlemişim gibi mutlu ediyor beni, fakat onları ne kadar kullanıyorum diye sorun, bazen iki üç yıl geçmiş oluyor ve şişenin yarısı duruyor. Bu kitabı okuduktan ve tapınakların ne kadar temiz olduğunu gördükten sonra gerçekten sabun ve karbonattan fazlası gerekmediğine ikna oldum.

Evin diğer bölümleri, beden ve zihin temizliğini de buradan okuyabilirsiniz.

Bu incelemeyi video olarak izlemek isterseniz:

52 Küçük Değişiklik 12. Hafta: Zevk İçin Oku

Yaklaşık üç aydır “52 Small Changes For the Mind” adlı kitaptan aldığım ilhamla her hafta hayatıma yeni bir alışkanlık kazandırıyorum (Bu arada haftalar kitabın yazarı Brett Blumenthal’a ait ama benim algılama biçimim ve burada yazdıklarımın büyük kısmı kitaptan bağımsız).

Bu alışkanlıkların çoğu da hayatımın bir döneminde yaptığım, ama düzen tutturamadıklarım oluyor şansıma. Bu haftaki küçük değişikliğimiz gibi.

Kitaplar ve edebiyat okumayı öğrendiğimden beri hayatımda oldu. Ailem hiçbir zaman yüksek gelirli olmadı, o yüzden ara sıra kitap alsak da genellikle okulun kütüphanesinden, arkadaşlarla değiş tokuştan, sahaflardan ikinci el ve korsan aldığım kitapları okudum yıllarca. Çoğu zaman çok seçici davranmadım, önüme ne gelirse okudum. Sanırım bu sayede ara sıra ihmal etsem de okuma alışkanlığım yıllardır en iyi devam ettirdiğim alışkanlığım diyebilirim.

Kitap okumak, TV ve internet gibi diğer medya türleri ile karşılaştırırsak, beynin birçok bölgesini işin içine katıyor. Yani kitap okurken daha aktif olmamız, hayal kurmamız, bağlantılar oluşturmamız lazım, fakat TV izlerken örneğin çok daha pasif ve alıcı konumdayız. Bu nedenle beyin ve ruh sağlığı açısından kitap okumak çok daha önemli.

Dopamin bu aralar çok popüler bir hormon, belki internette rastlamışsınızdır. Kısaca anlatmaya çalışayım, mutluluk hormonlarından biri olan dopamin (uyku, ödül, motivasyon vb. ile de yakından ilgili), özellikle sosyal medya kullanırken üst seviyelere ulaşıyor. Mesela instagram’da beni kaç kişi layklamış diye düşünürken dopamin salgılıyorum, gidip kontrol etmek istiyorum. Bu isteme duygusu asıl eylemden daha fazla dopamin salgılatıyor, eğer sonucu belirsizse daha da yükseliyor (mesela birine mesaj attım ve cevap bekliyorum, ya da facebookta arkadaş teklifi gelmiş, kırmızı 1 işaretini görüyorum) . Bu yüzden dopamine ve o sosyal medyayı kontrol etme güdüsüne bağımlı oluyoruz. Google’da bir şey aratmak bile dopamin salgılatıyor.

Aslında bu hormon kötü bir hormon değil, ama sürekli ekran karşısında olup bir aktiviteden öbürüne koşarken bir mola vermeden sürekli dopamin salgılıyoruz. Buna Dopamin Loop deniyor (daha fazla bilgi için bu İngilizce makaleye bakabilirsiniz.) Bu olay bizim konsantremizi yerle bir ettiği gibi beynimizi de çok yoruyor. Bunu ben bir lamba gibi düşünüyorum. Sadece karanlık olduğunda yakarsak faydalı. Ama 24 saat açık bırakırsak ampülün ömrünü azaltır, ayrıca aydınlıkla karanlık arasındaki farkı da unutmuş oluruz. Hep aydınlığa alışınca bu sefer biraz loş da olsa hemen lambayı yakmak isteriz. (Burada da dopamin hakkında güzel bilgiler var.)

Peki kitap okumak bu denklemin neresinde? Kitap okumak için dikkatimizi uzun süre açık tutmamız gerektiğinden, sevdiğimiz bir şeyi okurken dopamin seviyemiz dengede kalıyor. Sürekli inip çıkmadığı için hem heyecan ve keyif duygularını tadıyoruz, hem de bunları gözüne soka soka yapmadığımız için daha uzun sürüyor (instagramda kaç layk aldım örneğine dönersek, kalp ikonuna tıklayana kadar dopamin yükseliyor yükseliyor, layk edenleri gördükten sonra düşüyor. Gün içinde sürekli yükselip düşüyor yani.)

Yapılan çalışmalarda ayrıca kitap okumanın stresi azalttığı ve tansiyonu düşürdüğü de görülmüş (Gerçi bunun için korku, gerilim türü kitaplar okumamak lazım diye düşünüyorum).

Daha pratik iki faydası ise, yaratıcılık ve genel kültürümüzü geliştirmesi. Şahsen bilgilendirici kitaplardan çok edebi kitapları okumayı daha çok seviyorum, çünkü bir olay örgüsü içinde öğrendiğim bilgiler benim için çoğu zaman daha kalıcı oluyor. Karakterlerin serüvenleri nasıl bitecek diye merak ederken, dünya ile ilgili belki kendim araştırsam öğrenemeyeceğim bir dolu şey öğreniyorum. Fakat siz bilgilendirici kitaplardan daha çok zevk alıyorsanız, o zaman kendiniz için doğru yoldasınız demektir.

Ama ben çok uğraştım, kitap okuyamıyorum…

Böyle diyen özellikle benim yaşlarda ve benden genç çok insan tanıdım. Bence bunun sebebi işte yukarıda anlattığım ekran bağımlılığına bağlı dopamin loop. Sürekli şekerli çay içen bir insan nasıl hemen şekersize alışamıyorsa, sürekli internette takılan biri de kitap okumayı başta çok sıkıcı bulabilir. Benim bu konuda üç tavsiyem var:

  1. Hikayesini bildiğiniz, filmini önceden izlediğiniz bir kitaba başlayabilirsiniz. Mesela Harry Potter, ya da Ye Dua Et Sev. Böylece her ayrıntıyı gözünüzde canlandırmak yerine filmdeki karakterlerden yola çıkabilirsiniz. Ben Jane Austen’ın Pride and Prejudice kitabının örneğin dizi film vs yapıtlarını seyrettikten sonra kitabını ve sesli kitabını bir arada okudum. Hem karakterleri kolayca gözümde canlandırabildim, hem de değişik yönetmenlerin kitabı ne kadar farklı algıladığını karşılaştırma fırsatım oldu. Jane Austen’ın diline tabii ki daha da hayran kaldım, filmde sadece kurgu yazara ait oluyor, gerisi yönetmen ve senaristin elinde. Kitapta yazarla buluşuyorsunuz.
  2. Eğer bir kitaba başladıysanız ve ilerlemiyorsa bırakın gitsin. Dünyada milyonlarca kitap var. İlla o kitabı okumanız gerekmiyor. Mina Urgan’dı yanlış hatırlamıyorsam, kötü bir kitabı içi geçmiş bir karpuza benzetiyordu. İlk dilimde içinin geçtiğini anlarsan, ikinci dilimi yemezsin değil mi?
  3. Etrafımızdan kitap tavsiyeleri almak güzel. Ama bizi tanımayan kişilerden aldığımız tavsiyeler ters tepebilir. Birisi için hayat değiştiren kitaptan siz hiçbir şey anlamayabilirsiniz. O nedenle kendi zevkiniz zamanla, deneye yanıla oturacak.

Kitap Okumayı Çok Seviyorum Ama Vaktim Yok

Bu benim de başıma geliyor ve ben şunu fark ettim. İstemediğim bir kitabı okuyorsam, o elimde sallanıyor da sallanıyor. Ama aynı yoğunlukta çalışayım, çok sevdiğim bir kitap olsun, üç beş günde bitiyor.

Diğer bir sebep de okuduğum kitabın ağır olması (içerik değil, yük olarak 🙂 ) ya da evde unutmam olabiliyor. Gün içinde metroda otobüste, işte boş kaldığım zamanlarda okuyabilecekken okuyamıyorum. Ben bunun çaresini e-kitap kullanmakta buldum. Kobo, kindle ve ibooks uygulamaları en çok kullanılan uygulamalar, bende üçü de var. Aradığım kitap hangisinde varsa ya da ucuzsa oradan indiriyorum, ama en sevdiğim Kindle (ileride ipad’i emekli ettiğimde kindle paperwhite’a geçesim var). Telefonda okumak da zor olmuyor. Ayrıca dikkati çabuk dağılanlar için sesli kitabı da şiddetle tavsiye ederim. Elimde kitapla bile sesli kitap dinliyorum bazen takip ederek. Daha geç bitiyor ama sindirerek okunuyor. Okuyan kişinin ses tonunu hikayenin tonunu epey etkiliyor.

james-tarbotton-367-unsplash
Artık kitaplarımı oradan oraya taşımamak için de e-kitaplara ağırlık vereceğim bundan sonra.

Bazen de epub olarak (korsan) kitap indirdiğim oluyor, kimseye kötü örnek olmak istemem tabii ki. Fakat küçükken kısıtlı bütçemle onca korsan kitap almış olmasaydım şimdi okumayı bu denli sevmezdim. Eskiden çok daha pahalıydı kitaplar, düşünün 2000li yıllarda 20 lira civarıydı şimdi hala o civarlarda kitap bulmak mümkün. 2006’da asgari ücret 400 liraydı şimdi 1600 lira. Yani o zaman korsan olmasaydı biz hiç kitapla tanışamayacaktık. Şimdi aynı durum okumak istediğim yabancı kitaplar için geçerli. O yüzden hala az da olsa korsana başvuruyorum.

Ben Sürekli Blog-Gazete-İnternet Makalesi Okuyorum. Bu Sayılmaz Mı?

Ben araştıranların yalancısıyım, olmuyormuş. Bunları okumayın demiyorum, yine okuyun. Ama bilin ki bunlar kitap okumakla bir değil, hatta gazete ve haber okumanın stres bozukluklarına yol açtığına dair bi dolu çalışma var.

Kitap Okumayı Alışkanlık Haline Getirmek için

  1. Kendinize Hedef Belirleyin. Ben bu işi goodreads üzerinden yapıyorum yıllardır. Bu sene 50 kitap okuma hedefim vardı, altı ayın sonunda 19 kitap bitirebilmişim. 6 kitap gerideyim yani ama siz kendi hızınıza göre aylık ya da yıllık bir hedef belirleyebilirsiniz.
  2. Okuma arkadaşı ya da kulübü bulursanız tadından yenmez. Okuduğunu tartışmak gerçekten zevkli oluyor, bu konuda online topluluklar da var.
  3. Belli bir okuma zamanınız olsun. Günde yirmi dakika bile yeterli, zaten kitabı severseniz her dakika okumak için bir kaçış arayabilirsiniz. 🙂 Otobüs, yatmadan önce, yemek pişerken gibi kendinize zaman dilimi belirleyebilirsiniz.
  4. Çocuğunuza kitap okuyun. Çocuğunuzla kitap okumak hem kaliteli zaman geçirmek, hem çocuğunuzu küçük yaştan alıştırmak için çok önemli. Aynı zamanda sizi de bir süre dış dünyadan koparacağı için iki taraf için de çok faydalı.

Sanırım en uzun yazdığım yazılardan biri oldu bu! Halihazırda okumayı sevmeyen biri buraya kadar okumadan kapatmış olabilir, ama umarım bu haftadan başlayarak siz de kitap okuma alışkanlığınızı gözden geçirir, sevmediğiniz kitaplara el sallayıp sevebileceklerinizi kucaklarsınız.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Aloes in Wonderland

Rediscovering Alice in Gardens By The Bay (Singapore) was real fun. The pictures tell all the story, but this time among Aloes.

weekly photo challenge: story

IMG_6854
Curiouser and curiouser!

the cheshire cat, alice in wonderland
“we’re all mad here. I’m mad. You’re mad.” “How do you know I’m mad?” said Alice. “You must be,” said the Cat, “or you wouldn’t have come here.”

alice in wonderland
Alice:How long is forever? White Rabbit:Sometimes, just one second.

İkigai ve Minimalizm

Son zamanlarda çok konuşulan bir kitap bu Ikigai. Türkçe çevirisi de yeni çıkmışken ben de hem kitaptan hem de ikigai’den biraz bahsetmek istedim.

9781473554030

Neymiş bu ikigai?

Japonca bir kelime olan ikigai, her gün yataktan kalkmanı sağlayan şey anlamına geliyor. Yani bir anlamda yaşama amacın, ama yaşama amacı deyince biraz korkunç geliyor bana. Japonlara göre herkesin bir ikigaisi var, ama onu bulmak zor ve uğraşlı bir süreç olabilir. Ve hatta ikigaini bulman senin ikigain haline gelebilir, buna da tamam diyorlar. Yani ikigai öyle büyük amaçlar, dünyayı kurtarmak falan değil. Kimine göre bahçede geçirilen birkaç saat, kimine göre arkadaşlarla dans edip eğlenmek, kimine göre ailesi ve çocukları olabilir.

Kitap biraz karman çorman şekilde almış olayı, ben kendi adıma ilk olarak kitabın amacını anlamakta zorlandım. Önce dünyanın en uzun yaşayanlarından bahsediyor, uzun yaşamın izini sürüyor; sonra birçok batılı ve doğulu terapistin psikoloji teorilerine yer veriyor, ve bilinen en çok uzun yaşam oranına sahip Okinawa’nın Ogini köyünde yaptıkları araştırmadan bahsediyor. En son olarak da uzun yaşayan insanların ortak noktaları olan beslenme ve egzersiz tavsiyeleri ile bitiriyorlar. Yani uzun ve verimli yaşama konularıyla ilgileniyorsanız bu kitap ilginizi çekecektir kesinlikle.

View_of_Cape_Hedo
Okinawa, Japonya

Aslında kitabın merkezinde uzun yaşam yatıyor, ikigai değil. Ama ikigai uzun yaşamış herkesin ortak noktası. Kelime Japonca olsa da aslında binyıllardır, tüm kültürlerde ve modern psikolojide benzer kavramlar mevcut. Kitap bu nedenle hoşuma gitti; çoğu kavramın girişini veriyor, hangi kitaplara başvuracağımızı belirtiyor ama ayrıntıya girmiyor. Bu konuda beni birçok ilginç konuya yöneltti. Bahsedilen kavramlardan ikisi sizin de ilginizi çekecektir diye düşünüyorum:

Akış Teorisi (Mihaly Csikszentmihalyi):

Csikszentmihalyi (nasıl okunduğu hakkında hiç fikrim yok, bay Ç diyelim kendisine) insanın en mutlu olduğu anları akışta olduğu anlar olarak tanımlıyor (Abraham Maslow da- hani şu ihtiyaçlar piramidinden tanıdığımız- bunu zirve deneyimler olarak tanımlıyordu). Bir eylemi yaparken o eylemin içine öyle giriyorsunuz ki, deyim yerindeyse başka hiçbir şeyi gözünüz görmüyor. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. İşte bu eylemler sizin ikigai’niz. Fakat kanımca bunu insanı uyuşturan pasif aktivitelerden ayırmak lazım (benim hâlâ yaptığım bilgisayar oyunları oynamak, bir oturuşta bir dizinin on bölümünü izlemek gibi). Bunları yaparken de insanın gözü başka bir şey görmüyor ama üretken bir faydası olmadığı gibi insanı aslında amacından çok uzaklara sürüklüyor bu uyuşturan aktiviteler.

Bay Ç bu konuda 25 yılı aşkın çalışmalar yapıyormuş, akış teorisi benim epey ilgimi çekti doğrusu. Akış ve öğrenme üzerine de çok sayıda araştırma var. Konu hakkında daha çok araştırmak isteyenler, yazarın Akış adlı kitabına bakabilir, Türkçe’ye yeni çevrilmiş o da. 2004’teki TED konuşmasını da (Türkçe altyazılı) aşağıda izleyebilirsiniz.

Yaptığı araştırmalardan bence en ilginç olanı ise, yıllar içinde, çok farklı gelir seviyelerinde binlerce insanla yaptığı, ve kazanılan paranın mutluluk seviyesine hiç etki etmediğini bulduğu araştırma. Paranın ve imkânın yokluğu mutluluğu azaltıyor, ama varlığı ya da çokluğu artırmıyor.

Logoterapi:

Victor Frankl, Freud’un memleketlisi de olsa, psikoterapide onun izlediğinden çok farklı bir yola girmiş. Freud psikanaliz ile hastanın geçmişini delik deşik ederken, Frankl ise geleceğe bakıyor. Terapinin ilk sorusu şu: Bugün neden intihar etmedin? Hastalarına bu soruyu sorarak yaşama daha da tutunmalarını sağlıyor. Neden yaşadığını bilirsen kendini iyileştirebilirsin ana mantığı bu akımın.

Frankl’in “Man’s Search For Meaning” adlı kitabının görsel özetini aşağıda bulabilirsiniz (İngilizce). (Bu arada Fight Mediocrity de sevdiğim YouTube kanallarından)

Bu iki yaklaşımın dışında kitapta beslenme, egzersiz (bedeni ve zihni), yoga, stoacılık ve benzeri konularda da giriş bilgileri bulunuyor.

Kitabın sonunda ise yazarlar, ikigaimizi bulmanın tek bir yöntemi olmadığını söylüyor. Ve Okinawalıların (dünyanın en uzun yaşayan insanlarının) söylediği şey, bulmak konusunu da çok kafaya takmamamız. Bizi meşgul tutacak bir şeyler bulmamız ve bizi seven insanlarla vakit geçirmemiz en önemlisi.

Okinawalılardan Uzun Yaşamın On Kuralı:

  1. Aktif kal, emekli olma.
  2. Yavaştan al, acele etme.
  3. Mideni doldurma. Sofradan miden onda sekiz doymuş olarak kalk.
  4. Çevrende iyi arkadaşların olsun.
  5. Hareket et, formda kal.
  6. Gülümse.
  7. Doğayla iç içe ol.
  8. Şükret.
  9. Anda yaşa.
  10. İkigaini takip et. İçinde bir tutku var, günlerine anlam katan. Ne olduğu bilmiyorsan da, senin ikigain, Victor Frankl’ın dediği gibi, onu aramaktır.

 Peki tüm bunların minimalizmle ne alakası var?

Tüm bunlar, bize para kazanma tutkusunun, alışverişin, satın almanın verdiği hazzın aslında gerçek mutluluktan ne kadar uzakta olduğunu gösteriyor. Kitapta dünyanın diğer yerlerinde yaşamış uzun ömürlü insanları da anlatan bir bölüm vardı. 122 yaşında ölen bir Fransız kadın, 120 yaşında sigarayı bırakmış mesela, o da artık gözleri görmediğinden sigarayı ağzına götüremediği için. Bildim bileli sigaraya savaş açmış biri olarak benim için çok ilginç bir örnekti bu. Bana kalırsa insanın hayattan zevk almasının ömrü en çok uzatan şey olduğunu gösteriyor bu örnek.

Röportaj yapılanlardan biri de demiyor ki, şunları satın aldım, evlerim, arabalarım oldu, çok mutluyum. Hepsi dostlarından, sanattan, parayla alınamayacak güzelliklerden bahsediyor.

Benim ikigaim ne?

patrick-fore-381196

Gün içinde en çok heyecanlandığım, yaparken etrafımı unuttuğum ve kendimi kaptırdığım ne var diye düşününce aklıma birden fazla şey geliyor. Fakat ilki, yazmak. Blog yazısı yazmak olsun, ya da bir öykü karakteri yaratmak, veyahut saatlerce dolmakalemle el yazısı çalışmak. Öğretmenlikte de bir akış hali yakalayabiliyorum, ama öğrenci grubu beni doğrudan etkiliyor. Neyse ki yazıdan para kazanmam henüz zor olsa da mesleğimi seviyorum.

Bunun yanında yemek yapmak, yeni yemekler denemek, tatmak, bunlar da beni çok heyecanlandırıyor. İşe gitmediğim zamanlarda rahat üç dört saat yemek yapmakla geçirebiliyorum.

Peki ya sizin ikigainiz ne?

Things I said Goodbye This Week

This week I said goodbye to my guitar, which has a sentimental value but has never been used for the last seven years. It’s been sitting at my parents’ house, sadly. I remember the first time I started to play when I was twelve; I had a very cheap guitar, but I was quite eager. I even filled my journal pages saying that it was my only friend. Ovsn853792er the years, however, after I saved some money and bought a Yamaha, I realized I wasn’t made for playing the guitar. I could write, or cook for hours for example, but I couldn’t stand guitar practice for more than an hour. So I slowly stopped playing it, and this photo is from 2009, when I almost never played the guitar.

I asked a friend of mine, who is a musician, what to do with it, and he said he can gladly buy it. As a matter of fact, he needed a classical guitar. I sold it for a symbolic price, after all, what matters is that he is going to use it far better than I did, and it will make the guitar happy.

 

The second thing I said goodbye to is eight books. Two of these, I realized I will never read them again. Two of them, I realized I had the original English copy of the book, and these img_0997are the translation. I never liked the other four anyway. So I put them on the Freecycle group of the university I’m working at,
and in a minute, I gave them all away.

We fill our homes with items saying “what if” to ourselves. What if I play the guitar again? What if I read this book again? What if my grandchildren want to read this book? We even imagine these items as our legacy, we see our grandchildren using them as a memory. In reality, no grandchildren will keep 500 books just because they inherited them. They will most likely keep the ones of utmost value. So I believe even if we keep some items as legacy, we must keep the best of them and in the best condition.