Less is More Aslında Ne Demek?

Az Çoktur- Aslında Ne Demek?

IMG_4899
Kozak

Kozak Yaylası’ndan arabayla geçiyorduk. Önce zeytinlerin, sonra çamların kokusunu içimize çekelim diye tüm camlar açık, rüzgârın sesinden konuşulanları duymak zorlaşıyordu. Öndeki yolcu koltuğunda oturan, o gün tanıştığım 84 yaşındaki Tevfik Amca bana döndü:

“Biliyor musun, eski bir meslektaşım ‘Less is more’ demişti. Bu benim hayat felsefem oldu. Hep böyle yaşamaya çalıştım,” dedi ve sonra önüne döndü. Ben de öyle şaşkınlığa uğradım ki soru bile soramadım ona.

O zaman Tevfik Amca’nın zamanının önde gelen mimarlarından olduğunu, bir inat yüzünden profesör olmak üzereyken akademiden ayrıldığını, spiritüelizm ve tasavvufla derinden ilgili olduğunu, şimdilerde ise tek başına memleketi olan Gelibolu’nun köylerinden birinde yaşadığını bilmiyordum.

Less is more, yani az çoktur deyimini bilmesine hayret etmiştim ama belki de Kozak Yaylası’nın havası çarptı, ben Tevfik Amca’ya bunu nereden bildiğini sormayı unuttum.

unnamed

Geçenlerde internette gezinirken karşıma çıktı yeniden deyim. Altında da söyleyen kişinin adı yazılıydı: Ludwig Mies van der Rohe. Meğer Tevfik Amca’nın meslektaşım derken kastettiği, kendinden yaklaşık yüz yıl önce yaşamış, modern mimarinin önemli figürlerinden Mies imiş.

Mies bu sözü hayatı boyunca tasarladığı tüm yapıtlara yansıtmış. En ünlü yapıtlarından biri Barcelona Pavilion, bakınca insana hakikaten de az çoktur duygusunu yaşatıyor. Hem çok basit gibi geliyor insana hem de sonsuzluğu çağrıştırıyor. Şüphe yok ki Mies hem 20. hem de 21. yüzyılı en çok etkileyen mimarlardan biri.

less is more ne demek
Barcelona Pavilion

Savaşların, fetihlerin, hep daha çok olsunların dünyasında yaşamış Mies. Öyle ki onun Pavilion’u tasarladığı yıllarda Almanya’da enflasyon almış başını gitmiş, ekmek almak için bile parayı çuvalla taşır olmuş insanlar. Ama o yine de azı savunmaya devam etmiş.

para müzesi
2014 yılında Stockholm Para Müzesinde fotoğrafını çektiğim bu banknotlar 1922-1924 arasına ait. İki yılda 50 marktan milyon ve milyarlara gelinmiş.

‘Az çoktur’ deyimini hep sevmişimdir, ama arkasındaki felsefeyi öğrenince, daha da benimsedim. Umarım Tevfik Amca gibi ben de bunu hayat felsefem haline getirebilirim.

Less is More’un anlamından daha ayrıntılı bahsettiğim videomu aşağıdan seyredebilirsiniz 🙂

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Youtube kanalım da burada.

Koleksiyonlar, İstifçilik ve Minimalizm

Bu aralar koleksiyonlar ve istifçilik üzerine epey okudum, sohbet ettim, soruşturdum 🙂 Hala beni düşündüren çok nokta var ama, bizim koleksiyon anlayışımız ile, küratörlerin koleksiyon anlayışı arasındaki farkları, ve negatif boşluk olayını öğrenmek bakış açımı çok değiştirdi.

Öğrendiklerimi yeni videoda anlattım. Buyrunuz:

Sevgiler 🙂

Önyargılarda Minimalizm

Önyargılarımızda da minimalist olabilir miyiz?

Bu hafta başıma gelen küçük ama önemli bir olay bana şunu öğretti: Önyargılarımızdan kurtulmak için önyargımız olduğunu fark etmemiz gerekli!

Böyle söyleyince kolay gibi geliyor ama bu “uyanış”ı çoğu kişi yaşamıyor. Yani fark etmediğimiz için hiç önyargımız yok sanıyoruz.

Bu haftaki yazımda bir öğrencimi ve onunla kötü geçen bir dersimi anlatmıştım. Belki de dersin benim adıma kötü geçmesinin sebebinin benim bu tarz öğrencilere karşı olan önyargım olabileceğini yazmıştım.

O öğrencimle bugün yine buluştuk. Ben kendimi nötr tutmaya, ne pozitif ne de negatif bir yargıda bulunmamaya niyetlendim. Tek niyetim ona faydalı olabilmekti. Ders sonunda fark ettim ki, hiç de benim başta düşündüğüm gibi beni yargılamıyordu, söylediğim her şeyi can kulağıyla dinliyordu. Yargılamış olan bendim :). Bir dil okulunda küçük bir sınıfım olacağı için artık ona özel ders veremeyeceğimi söylediğimde çok üzüldü.

Ve sonra, tesadüf mü dersiniz, tevafuk mu, kız benim ders vereceğim okula sonraki dönem kayıt olmayı düşünüyormuş zaten 🙂. Brisbane’da o kadar çok dil okulu var ki, bu gerçekten güzel bir tesadüf, ya da “synchronicity” 🌸 oldu. Benim orada olacağımı duyduğunda da çok sevindi. Eğer kayıt olursa öğretmeni yine ben olacağım.

Bu kız hakkındaki önyargılarımı objektif düşüncelerimden ayırabilmek bana uygulamalı olarak yine ve yeniden gösterdi ki, yalnızca fark etmek bile şifalandırıyor. En büyük öğrenme, kitaplardan, başkalarından değil, kendi içimizden gelen öğrenme.

Diğer mecralarda Minimalist Günlüğü takip etmek isterseniz: 
YouTubeinstagramFacebook

52 Küçük Değişiklik 39. Hafta: Ellerini Kullan!

Bu haftanın küçük değişikliğini okumak beni çok mutlu etti: Ellerimizi aktif olarak kullanmanın zihin sağlığımız için çok faydalı olduğunu bilmiyordum!

Kendimi bildim bileli elimde bir iş var. Sanırım 6 yaşında, anneannem öğretmişti bana dantel örmeyi (O zaman tabii bu bir genç kızın bilmesi gereken bir yetenekti, çeyiz için 🙂 ). Hatta annelerimiz gibi yazın kapı önüne çıkar, arkadaşım Hanife ile havlu kenarı örerdik.

Daha sonra iş-teknik, ev ekonomisi dersleri derken örgüden makrameye, kitap ciltlemeden kumaş ve ahşap boyamaya her türlü el işini öğrendim. Bende en çok kalanlar örgü ve kanaviçe/nakış oldu, ama neredeyse her alana el attım 🙂 Çoğunda başlangıç seviyesinde kalsam da, elimle bir şeyler yaratıyor olmak bana her zaman mutluluk verdi. Elimde bir proje yoksa, tıpkı elimde bir kitap olmadığı zamanki gibi, boşluğa düşüyor ve proje arayışına giriyorum. Beni instagram’dan takip ediyorsanız bazen zihn-i sinir projelerime de şahit oluyorsunuzdur, eski yastık kılıfından mendil yapıp, uyan renklerde naylon poşetten kılıf örmem gibi 😀

Son tutkum ise, el yazısı. El yazımı güzelleştirmek ve dolma kalem, kağıt, mürekkep üçlüsü benim için gerçek bir mutluluk.

Dr. Kelly Lambert’in yaptığı bir araştırmaya göre, elimizle yaptığımız bir işi bitirdiğimizde, efor sarf ettiğimizden yaşadığımız tatmin duygusu uzun oluyormuş. Aynı zamanda çalışma sırasında dopamin ve serotonin de salgılıyormuşuz, ve ilginç bir şekilde, örneğin bilgisayarda çalışırken olmuyormuş bu. Bunu deyince şimdi aklıma hala elinde kitap yazan yazarlar geldi, Neil Gaiman ve Mario Levi örneğin tüm kitaplarını dolmakalemle yazıyor.

Elimizle üretken bir iş yapmak aynı zamanda bize çevremizle bütünleşme duygusu veriyor ve yavaş bir süreç olduğu için stresten kurtulmamıza ve rahatlamamıza yardımcı oluyor. Yavaşın altını çiziyorum çünkü modern hayatın en büyük stres kaynağı hızlı yaşam ve istediklerimize anında ulaşma imkanımızın olması. Yavaşladıkça daha çok içimize dönebiliyor, dünyayı ve kendimizi daha iyi tanıma fırsatı bulabiliyoruz.

El işleri ve benzeri aktivitelerin bir yanı da birleştirici olması. Önceki yazımda Singapur’dan taşınacağımızı söylemiştim, iki hafta önce Brisbane, Avustralya’ya taşındık. 🙂 Burada hemen dolmakalem ve dantel facebook gruplarına üye oldum, buluşmalarına gitmeye karar verdim. Ortak noktalarınız olan insanlarla tanıştığınızda arkadaşlık çok daha kalıcı oluyor, ve insan bazen ilgi alanlarına tam olarak uyan kişilerle günlük hayatta karşılaşamıyor. Dolmakalem kesinlikle böyle bir hobi örneğin. Aynı tutkuya sahip insanların internet aracılığıyla bir araya gelmesi sosyal medyanın güzelliklerinden biri.

Peki daha önce hiç deneyimimiz yoksa bu alışkanlığı günlük hayatımıza nasıl sokabiliriz?

  1.  Bir şeyi satın almadan önce kendine sor: Bunu evimdeki şeylerle yapabilir miyim? Evde halihazırda bulunan bir şeyi tamir edebilir miyim? Youtube’da dağ gibi video var, sıfırdan ev yapmayı bile öğrenebilirsiniz. İzleyin izleyin deneyin 🙂
  2. Yemek yapmayı öğren: Dünyada en sevdiğim aktivitelerden biri olmalı. Aynı zamanda da sıfıra yakın yetenek gerektiriyor. En basit yemekler bile dışarıda yenen, ya da hazır olarak marketten alınanlardan daha kıymetli ve daha besleyici diye düşünüyorum. Ne zaman hazır yemek yerine kendi yaptığım yemeği yesem, kendime büyük bir iyilik yapmış gibi de hissediyorum.
  3. Mobilya montajı: Yeni taşındığımız evde her şeyi demonte olarak almak durumunda kaldık, Koray monte etti hepsini. Patronu da diyor ki montaj ücretinden mi tasarruf ediyorsun neden kendin yaptın. Gerçi montaj ücreti de 500 dolar, neredeyse bizim aldığımız mobilyanın fiyatı kadar ama Koray gerçekten de montaj yapmayı, tornavida kullanmayı falan seviyor. Hatta imkanı olsa kendi çizdiği tasarımları yapacak 🙂
  4. Bahçecilik ve bitki yetiştirme: Hem topraklanma için harika bir seçenek, hem de meğer toprakta halihazırda bulunan Mycobacterium vaccae adlı bakteri bizim serotonin salgılamamıza da yardımcı oluyormuş. Demek bu yüzden bahçecilik bizi mutlu ediyor. Eğer bir bitkiye bakmadıysanız da en kolay yolu ufaktan sebzeler yetiştirmek. Bahar yakındır, bir küçük saksıda biber, domates de alabilirsiniz, ama isterseniz evde yeşillenen sarımsak, taze soğanı toprağa dikmekle başlayın. Bir yerden başlayın 🙂

Peki siz ellerinizle ne yapmayı seviyorsunuz? Ya da “denemeyi çok isterim, ama hiç vaktim olmadı” dediğiniz şeyler var mı?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

Deodoranta Elveda.

Yıllardır kullandığım deodorantlar beni sürekli rahatsız etmekteydi. Kimi etkisiz, kiminin kokusu parfümü bastıracak kadar ağır, kimi yapış yapış…

Antiperspirantlara-terlemeyi önleyici deodorantlara- oldum olası şüpheli yaklaşırdım, içeriğindeki alüminyum klorid ve türevlerinden dolayı. Bu madde vücuda alındığında kanser ve alzheimer oluşumuna ortam hazırladığından bahseden tıbbi çalışmalar mevcut, fakat günümüz dünyasında öyle değişik yerlerden öyle değişik maddelere maruz kalıyoruz ki, vücuttaki alüminyumun yalnız deodoranttan geldiğini söylemek güç. Aynı şekilde başka bir araştırmada da meme kanserine yakalanmış hastaların çoğu antiperspirant kullanmış çıkıyor. Ama yine de sadece bu yüzden kanser oluşmuş diyemeyiz, çok fazla değişken var bu yönde karar vermemizi engelleyen.  Nihayetinde insan bedeni hakkında bildiklerimiz henüz çok, çok az.

Yani aslında antiperspirant kullanıp kullanmamak tamamen kişisel bir tercih, ki konuda da bilimsel bir dayanağımız yok. Fakat benim kendimde gözlemlediğim, hangi marka olursa olsun, içinde alüminyum olan, olmayan, kristal, taş, ya da “doğal” deodorant, kullandığım istisnasız tüm deodorantlar bende iritasyon ve kuruluk oluşturuyor. Her gün kullanıp bir gün kullanmadığımda ağır ve utanç verici bir koku olabiliyor. Ve bazı günler tüm vaatlere rağmen ne terlemeyi ne de kokuyu engelliyorlar. Para verdiğinle kalıyorsun.

1) Esansiyel Yağlar

Bir arkadaşım deodorant niyetine limon kullandığını söylemişti. Ben ona cesaret edemedim, gittim limon yağı aldım. Sonuçta kaybedecek bir şeyim yoktu, risksiz bir deney. Kokusuna da bayılırım zaten limonun 😊 🍋.


Yazın en sıcaklarında, Ağustos 2016’da başladım her gün bir iki damla limon yağı kullanmaya ve bir buçuk yıl kullandım. Vücudum ilk haftada hemen alıştı. Terlemem kısa süre sonra azaldı, artık çok daha az terliyorum. 20 ml’lik şişe neredeyse bir yıl gidiyor. Yani benim için hem güvenli hem de ekonomik bir seçim oldu limon yağı.

menekşe yağı deodorant kendin yap violet essential oilBunun yanında menekşe yağını da denemek istedim. Parfüm gibi bir şey bu menekşe yağı, kokusu çok baskın. Alırken de dikkat etmek lazım, bazı markalar yapraktan, bazıları çiçeğinden yapmış yağı ve ikisinin kokuları çok farklı. Bendeki çiçekten yapılmış (Yapraktan olanı daha odunsu ve erkeksi).Özellikle çok sıcak günlerde fena olmuyor, ama çiçeksi kokuları sevmiyorsanız hiç önermem. Limonun kokusu sürdükten bir iki dakika sonra neredeyse hiç hissedilmiyor ama menekşeyi gün sonunda bile duyabilirsiniz.

 Bir gün bir arkadaşım odanın öbür ucundan yaklaşıp “Parfümün ne kadar güzel! demişti. Aslında o parfüm değil menekşe yağıydı! 😊

2) Hindistan Cevizi- Karbonat

My Post

Türkiye’de limon ve menekşe yağı beni çoğu durumda idare ederken, Singapur’un aşırı nemli iklimine hiç fayda etmediler. Ben de son sekiz aydır hindistan cevizi yağı, nişasta ve karbonat karışımını kullanıyorum. Eğer böyle bir şeyin varlığını bilseydim, hiç deodorant almazdım sanırım. Gün sonuna kadar kokuyu mükemmel engelliyor. Karbonatın koku engelleyici özelliği var, hindistan cevizi yağı ise antibakteriyel özelliği sayesinde koku yapan bakterileri hallediyor. Böylece akşama kadar, hatta ertesi gün de güvende oluyorsunuz. 🙂

Hatta eşim de kullanmaya başladı, çünkü onun yıllardır kullandığı alüminyumlu-alüminyumsuz deodorantlar da hiç mi hiç etkili değil burada.

Verdiğim tarif en küçük miktarlar, bunu denedikten sonra vücudunuzun tepkilerine göre değişiklik yapabilirsiniz. Deodorantınızı kendiniz yapmanızın en güzel avantajı da bu. Eğer tahriş gibi bir durum olursa karbonatı azaltın ya da tamamen çıkarın. Eğer hala fazla terliyorsanız karbonatı arttırabilirsiniz. Ben kendime daha az karbonatlı yapıyorum mesela, eşiminkine daha çok ekliyorum.

Deodorant Tarifi:

2 tatlı kaşığı karbonat

2 tatlı kaşığı nişasta (türü fark etmez, nem emiciliğini kullanıyoruz)

2 tatlı kaşığı hindistan cevizi yağı

Yapılışı:

Kuru malzemeleri küçük bir kaseye ekleyip karıştırdıktan sonra, eğer donmuşsa benmari üsulu erittiğiniz hindistan cevizi yağını azar azar ekleyerek karıştırın. Küçük bir kavanoz ya da kaba aktarın. Eğer kullanırken yağı azalırsa (yağ üste çıktığı için) sonradan yağ ekleyebilirsiniz.

diy deodorant coconut oil baking soda kendin yap

İşte kendi deodorantınızı yapmak bu kadar basit. Küçük olduğu için çantanızda da taşıyabilir,ticari deodorantların aksine  uçağa binerken  bile yanınıza alabilirsiniz.

Kapsül Gardırop Singapur Edition

pelo gardrob VER2-page-001

Hep diyorum ama yine diyeyim, minimalizmin en kolay ve hızlı hayata geçirdiğim alanı gardırop oldu. Dünyanın en dağınık insanı diye bir sıralama olsa dereceye girebilecek olan ben (o kadar azalttıktan sonra bile hala dağınığım), gardıropta toplu kalmayı başarabiliyorum 3 yıldır. Bunda kapsül gardırop konseptinin etkisi büyük tabii.

Azaltmaya ilk başladığımda neler neler atmıştım. Giymeyeceğime karar verdiğim bir kısım giysiyi kardeşime göstermiştim de yıllar yılı o evden bu eve nasıl taşıdım şaşırmıştı. 25 yaşına gelene kadar on defa taşınan ben bazı giysilere 18 yaşından beri tutunuyordum. O sırada fark ettim ki ucuza almış da olsam marka giysileri atmakta zorlanıyordum. Tüy tüy olmuş mango bluz, 50 kiloyken aldığım ve 58 kiloyken tabii ki olmayan Mudo etek aklıma ilk gelenler. İlk azaltma süreçlerini buradan ve buradan okuyabilirsiniz.

Kapsül Gardırop Görseli Hazırlamak Bana Ne Öğretti?

İnternette gördüğüm şu kapsül gardırop görsellerinden hep yapmak istemiştim, şimdiye nasipmiş. Diyeceksiniz şimdi Pelin işsiz misin. Bu aralar biraz boş olduğum doğru. 🙂 Biraz uğraştırdı ama değdi.

Hem 2018 yılındaki tarzımın bir görsel günlüğünü tutmuş oldum, hem de geçmişte giydiklerimi düşününce epey bir değiştiğimi, evrildiğimi fark ettim. Geçenlerde arkadaşımla sokaktaki küçük butiklere girip çıkıyorduk, o benim doğal tonları sevdiğimi söyledi. O an evet dedim ama içimden, yok canım, ben canlı renkleri daha çok seviyorum diyordum. Çünkü aklımda hala gençken giydiğim pembe, yeşil, morlar vardı. Üniversitede en çok giydiğim renkler bunlardı, ve genelde tüm renkleri karıştırıp giyiyordum 🙂

şenlik 121
sene 2010 (odtü’de özgürce bahar festivali yapabildiğimiz yıllar): turuncu saç, yeşil tişört, kırmızı oje, bordo çanta! O senelerde en çok giydiğim ayakkabılar da Antep’ten aldığım kırmızı deri sandaletler ve mürdüm spor ayakkabılarıydı.

Birkaç sene öncesine kadar da, çalıştığım okulların rahatlığından da dolayı, kot tişört temel tarzım olmuştu. Singapur’a gelince yavaş yavaş tarzımın daha oturduğunu fark ediyorum, bunda iş yerinde kotun yasak olmasının payı büyük.

Elbiselerim hep vardı ama neredeyse hiç giymiyordum. Burada haftada en az bir kere elbise giymeye çalışıyorum, aslında hayatımda ilk defa elbise giymeyi sevdim ama bazen bisiklet sürme isteği baskın geliyor 🙂 (derdini seveyim Pelin). Gömlek giymeyi de çok sevdiğimi fark ettim, özellikle keten olan 3 tanesini. Ütülemesi biraz zor ama ıslakken ütüleyince kolaylaşıyor.

Bu 30 parçanın 8 tanesini buradan aldım (2 gömlek, 1 t-shirt, 1 elbise, 2 pantolon, sandalet ve sırt çantası). Elimde olan ama artık tarzıma uymayan ve sık giyemediğim bir pantolon ve sırt çantamı sattım, birkaç eskiyen tişörte veda ettim.

Singapur ekvatorel kuşakta olduğu için tropikal iklime sahip. Yani her Allah’ın günü hava aynı. 30 derece civarı, %90larda nem oranı var, çoğu gün yağmurlu. Bu nedenle burada mevsimsel gardırop değişikliği diye bir şey yok. Bir yandan çok güzel, yani tüm yıl aynı giysileri giyiyor, üzerine düşünmüyoruz. Fakat bir yandan da sonbaharı özledim. Özellikle Ankara ve ODTÜ’nün sonbaharını.

Neler Var?

pelo gardrob elbiseler

Elbiseler: Dediğim gibi artık daha çok elbise giymeye başladım. Son bir yıldır sürekli  kilo alıp verdiğim için elbise giymesi daha kolay oldu. Ayrıca altına spor ayakkabılarımı da giysem biraz daha presentabl olabildim. 🙂

Ortadaki siyah elbiseyi de bir düğün için almıştım ama artık işe giderken de, resmi-şık bir olay olduğunda da giyiyorum.

pelo gardrob bluzler

Bluzler (bluzler mi bluzlar mı, şimdi Koray’la anlaşmazlığa düştük): Bu gruptaki en önemli değişiklik tişörtten gömleğe geçişim oldu. En azından yarı yarıya.

Bu seneki kapsül gardırobumda 3 adet tişört var. Siyah olan Zara (2016-20 TL), beyaz olan Esprit (2018-50 TL). Maalesef ikisi de döndü. Ben penye tişörtlerde dönme olayına bir çare bulamadım. Tişörtlerin dönmesinin sebebini kayınvalidem penyenin örgü çizgisine göre dikilmemesi olarak açıklıyor. “Alırken dikkatli olursan dönmez” demişti ama, dikkatli oldum, yine dönüyor. 🙂 Dönmeyen tek tişörtüm en soldaki pembe, sanırım annemin pazardan aldığı tişört. Hem dikişi hem kumaşı diğer ikisine göre daha kaliteli.

Gömleklerim, özellikle de pamuklu ve keten kumaş olanlar çok daha düzgün oturuyor ve uzun ömürlü. Kombine göre hem ciddi hem de günlük olarak giyilebiliyor.

pelo gardrob pantolonlar.jpg

Pantolonlar:  6 tane pantolonum olduğunu bu görseli yapana kadar fark etmemiştim. Bu kadar pantolona ihtiyacım yok aslında, ama bu kilo alma verme olayından dolayı birini giyebilirsem öbürünü giyemiyorum.

İki kotu da sanırım son 6 ayda 6 kere giymemişimdir. Ankara’nın yazı kot giymeye uygun, ama burası çok nemli olduğu için kot kötü bir seçim oldu. Yine de duruyor dolapta.

En sağdaki eşofmanımsı bol pantolonu da işe gitmediğim her gün giyiyorum neredeyse 🙂 Diğer üçü de işe giderken dönüşümlü olarak yetiyor.

pelo gardrob ayakkabılar

Ayakkabılar: Sandalet dışındakilerin hepsi en az iki yıllık. Burada çalışmaya başladığımda biraz daha ciddi giyineyim diye babet ve bez ayakkabı almıştım ama ayaklarımı mahvettiler, yüksek fiyatlı olan babeti sattım, düşük fiyatlı olanı attım maalesef, dört ayda giyilecek durumu kalmadı. Üstüne üstlük dandik ve düz taban ayakkabı giymekten nur topu gibi bir topuk dikenim oldu. Spor ayakkabılarına geri döndüm.

Singapurlu hocalar benim spor ayakkabıları görünce “Oo, çıkışta koşuya mı gidiyorsun” gibisinden soğuk şakalar yapsalar da aldırmıyorum artık, daha şık spor ayakkabıları var mı, var, ama bunlar bozulmadan yenisini almaya niyetim yok. Göz zevkleri bozuluversin biraz, ben onların zevksiz ve marka marka üstüne kıyafetlerini görünce yeterince göz zevkim bozuluyor 🙂

pelo gardrob aksesuarlar

Aksesuarlar: 3 çantam var, sırt çantam yeni, aslında ikinci el. Eski sırt çantam daha çok hiking çantasına benziyordu, onu 40 dolara sattım, bunu 38 dolara aldım :). Hem geniş, hem hafif. Bir çantada aradığım her şey.

İkinci çantam kendim çizip kayınvalidem vesilesiyle Ankara’da diktirdiğimiz deri çanta. Resmen evladiyelik oldu. Üçüncü de yıllardır kullandığım günlük lacivert çanta. Bunlar dışında bez çantalarla da dışarı çıktığım oluyor.

Takı: Altın ve gümüş olmayan bütün takılarımdan zamanında kurtulmuştum. Buraya iki kolye getirdim, ama hiç kullanmadım. Büyük ihtimalle kasaya koyacağım, manevi değerinden dolayı satmam mümkün değil, ama yakın gelecekte takmaya hevesim yok.

İki saatim var, birincisi 1997 model çok özel bir Swatch. 5 yıl önce ebay’den almıştık. Diğeri ise Fossil marka. Derisi biraz eskir gibi oldu, hindistan cevizi yağı ile bakım yaptım.Cilasız deri saat ya da cüzdanınız varsa aklınızda bulunsun, ömrünü epey uzattı.

Neler yok?

Ev giysileri (1 elbise, 2 tişört, 2 şort, 1 pijama takımı).

2 şort (Bu arkadaşlardan pek memnun değilim, satsam ve yerine bir şort mu alsam diyorum ama henüz beğendiğim bir şort bulamadım).

Spor giysileri (1 tayt, 1 şort, 1 tişört).

Kendime böyle bir liste hazırlamak benim için gerçekten aydınlatıcı oldu. Hem tarzımı biraz daha iyi anlamış oldum, hem de ileride alışveriş yapacaksam neye ihtiyacım olduğunu ve olmadığını bana hatırlatacak bir rehber oldu. Kesinlikle mükemmel bir gardırop değil, ama 2018’deki Pelin’i, yaşam tarzını ve önceliklerini çok iyi yansıtıyor. Benzer bir çalışmayı yapmanızı size de tavsiye ederim, ben hazırlarken çok eğlendim 🙂

meraklısına not: Bilgisayarı Windows 95’te öğrenmiş biri olarak, tabii ki bu görseli Word ve Paint kullanarak hazırladım! O yüzden göz zevkinizi bozan kısımlar için affola. 😀

Adım Adım Minimalizm [Bir Minimalist Yaşam Rehberi]

Az ve öz. Minimalizmin felsefesi bu.

Anlatması kolay, uygulaması emek istiyor.

Bu yolda en büyük düşman, emeklemeden koşmaya çalışmak. Kendi ilerlememizi, başkalarıyla karşılaştırmak, yetersizlik hissi.

Bu yazıda, eski yazılarıma da atıflar yaparak, özellikle yeni başlayanlar, ya da başlayıp bırakanlar için küçük bir minimalist yaşam rehberi hazırlamayı hedefledim.

Marie Kondo’dan (Derle Topla Rahatla kitabı) esinlenenler olsun, #minsgame gibi The Minimalists‘in yönteminden esinlenenler olsun, işe azaltmadan başlıyorlar. Ben biraz daha farklı bir yöntem önereceğim.

 

1. Satın Alma Alışkanlıklarını Fark Et

Sade ve minimalist yaşamı benimsemeye, azaltarak değil, alışveriş alışkanlıklarınızı gözden geçirerek başlayın. Bilinçli alışveriş, minimalizm ve sade yaşamak adına atabileceğiniz en iyi adım.

Alışveriş bağımlılığını çözmeden minimalist olmaya çalışmak, her zaman geri teper. Bugün gardırobunuzu üçte birine indirir, ertesi gün bir çılgınlık yaşayıp iki katına çıkarabilirsiniz. Bu nedenle önce kendinizi tanıyarak başlayın sadeleşmeye.

Minimalizm dışardan bakıldığında fiziksel bir süreç gibi geliyor (eşyalarda ve yaşam tarzında sadeleşme). Fakat aslında büyük oranda psikolojik bir süreç. Sizi bu kadar alışveriş yapmaya iten şey ne? Şık görünmemekten, işyerinde dalga konusu olmaktan, akrabaların dedikodusundan, ya da karşı cins tarafından ilgi görmemekten mi korkuyorsunuz? Hayalinizdeki imajınız gerçekliğe uymuyor, aldığınız eşya ve kıyafetlerle bu açığı kapatmaya mı çalışıyorsunuz? Hayatınızda eksik olan ne, sizi her dışarı çıktığınızda yeni bir satınalma ile eve döndüren?

Kendinizi dinleyin. Nelere para harcıyorsunuz, kağıt kalemi alıp her gün not alın (ya da telefonunuzun notlar kısmına yazın). Her maddenin yanına, kattığı değerle ilgili bir iki kelime karalayın. Örneğin:

Ekmek: Karnımı kolayca doyurma yolu. Fakat fazla yersem şişkinlik yapıyor. Kendim yapsam daha ucuz ve katkısız olabilir, ama daha zahmetli.

Spor şortu: Spor yapacak şortum yoktu. Bu yeni giysinin beni spor yapmaya teşvik etmesini umuyorum.

Yeni bir tişört: Aslında baktım da, dolabımda altı tane daha tişörtüm varmış. Haftada bir kere çamaşır yıkadığıma göre, her gün tişört de giysem buna çok da ihtiyacım var gibi durmuyor. Ama deseni çok güzeldi. Belki eski tişörtlerimden giymediklerimi gözden geçirmeliyim.

İlk başladığım zamanlarda, bunu hep yapıyordum. Bu egzersizi yapmak, bana yıllardır hiç düşünmeden para harcadığımı gösterdi. Kendimi tanımadan, davranışlarımın ardındaki nedenleri tam anlamadan yaşamıştım yıllarca. Bunu bir kere fark edince, eski alışkanlıklara geri dönmek istemiyorsunuz. Aldığınız her şeyin bir değeri oluyor, böylece ömürleri de uzun oluyor.

2. Satın Almaya Bir Süre Ara Ver.

Fark ettiyseniz azaltmaya daha başlamadık. 🙂

Bir nevi alışveriş orucu tavsiye ediyorum, ama kendinizi yıpratmadan ve yoksun bırakmadan. Bir süre (bu bir ay olur, on gün olur) bilinçli olarak yeni bir şey almamaya çalışın. Bu halihazırda evinizde olan eşyaları daha iyi tanımanız ve kullanmanız için bir fırsat.

Benim için bu ara verme işi, özellikle mutfak için çok faydalı oluyor. Çünkü yemek yapmayı çok seviyorum ve mutfağı istiflemeye meyilliyim (bunun nedenlerini de düşünmek gerek). Kuru bakliyat, unlar, muhtelif kuru gıda ben tüketene kadar bozuluyor. Bir süre markette sadece en temel ihtiyaçları almaya odaklanırsam ancak bitirebiliyorum.

Bloga ilk başladığımda, no buy november adı altında bir deneme ayı yapmıştım. O zaman fark ettim ki insan almamaya alışırsa öyle devam ediyor. O yazılardan beri 2 yıl geçti, ama benim öyle alışveriş hevesim hiç olmadı.

Alışveriş orucunuz bir anda her şeyi almayı bırakıyorum gibi olmamalı, kendinize kriter belirlemeniz önemli.

Örneğin, ben 2016’da yaptığım denemede, kendime 4 kriter belirlemiştim. Bu 4 madde en çok kaçamak yaptıklarımdı.

img_0820

Satın Almama Ayı- Kasım

  1. Giysi almak yok (ayakkabı, aksesuar dahil)
  2. Makyaj ve cilt bakım ürünü yok (o zaman en çok aldıklarımdandı)
  3. Kitap ve kırtasiye yok (o ay kaçamak yaptığım tek alan yeni kalem ve defter olmuştu)
  4. Internet alışverişi yok, özellikle indirim hiç yok!

Sadece temel ihtiyaçlar alınacak: yiyecek, benzin, temizlik malzemesi, faturalar

Burada internet alışverişine dikkatinizi çekmek istiyorum. Minimalizm adına şimdi, hemen yapabileceğiniz en kolay eylem, telefon ve epostanıza gelen reklamları engellemek. En sevdiğiniz marka dahi olsa, acımadan engelleyin. Zaten bir ihtiyacınız olursa o markanın sitesine girebilirsiniz. İndirimler sürekli telefonunuza geldiğinde, oradan bir şey almadığınızda kendinizi para kaybediyor gibi hissediyorsunuz.

Size gelen tüm reklam mesajları ve postalarının en altında üyelikten çıkma (unsubscribe) butonu var. Yeni bir mesaj geldikçe, üyelikten çıkmaya basın. Bir deneyin, sizi alışveriş bağımlılığından kurtaracak en önemli şeylerden biri bu olacak.

Yalnız satın almaya ara vereyim derken cimri olmayın. Bu konuyla ilgili de yazmıştım, tutumluluk, cimrilik ve minimalizm arasında gri çizgiler var.

Hadi Artık Azaltmaya Başlayalım!

En eğlenceli, ya da bazıları için en acılı süreç azaltma. Fakat eğer ilk iki adımda ilerleme sağlamış, alışveriş döngüsünden kendinizi biraz kurtarabilmiş, ve hayır demeyi öğrenebilmişseniz, o kadar da acılı olmayacak.

Bu noktada, kimsenin mükemmel olmadığını, benim de hala bir ve ikinci adımlarda zorluk yaşadığım zamanlar olduğunu belirtmeliyim. Bu iki adımı tamamen fethetmeden üçüncü adıma geçebilirsiniz. Özşefkat çok önemli. Kendinize fazla yüklenmeyin, buraya kadar okuduysanız bile bu işe niyetlendiğiniz anlamına gelir. Yolu yarılamış sayılırsınız. 🙂

Azaltma ile ilgili önerebileceğim en iyi kaynak tabii ki Marie Kondo, Derle Topla Rahatla kitabı. Onunla beraber aşağıda yazmış olduğum başlangıç yazılarından faydalanabilirsiniz.

Minimalizm ve Basit Yaşamak

Makyaj Mezarlığım

Deodoranta Elveda.

Seven Day Decluttering Marathon- Yedi Günlük Azaltma Maratonu

Özellikle kıyafet ve kapsül gardırop ile ilgili olanlar:

Daha Az Kıyafetle Yaşamak (blogun ilk yazılarından, ama en çok okunan yazı bu. Demek ki milletimiz en çok kıyafetlerde sadeleşmek istiyor 🙂 )

Nereden Başlayacağım? Kapsül Gardırop 1

40 Parçalık Yaz Gardırobum: Kapsül Gardırop 2

Neden sizin de bir kapsül gardırobunuz olmalı? Kapsül Gardırop 3

Başa Dönelim: Neden Minimalizme Baş Koymuştuk?

Minimalizm benim için çok derin, hayat boyu sürecek bir yaşam tarzı. Bu üç adım sadece okyanusa ayaklarınızı sokmanızı sağlayacak. Bu adımlar birbirini takip eden değil, bir süre sonra birbiriyle iç içe geçmiş adımlar olarak hayatınızda yer alacak.  Düşündükçe, içe döndükçe, dışarıdan onay ve beğeni aramaktan vazgeçince hayatınız başka bir kanala doğru akacak. Umarım bu yaşam tarzına bir şans verirsiniz. Unutmayın, bu sizin yolculuğunuz, kimseninkine benzemek zorunda değil.

Önemli Bir Not: Eğer yalnız yaşamıyorsanız, bu hayat tarzına aile üyelerinizi zorlamaya sakın çalışmayın. Sadece örnek olun, zaten büyük ihtimalle takip edecekler sizi. Sakın birinin eşyasını haberi olmadan atmayın. Bu yolda yapılabilecek en büyük hata bu sanırım. 🙂

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Youtube kanalım da burada.

Kaosu kabullenebilir misin?

Yaklaşık 4 aydır “52 Küçük Değişiklik” başlığı altında yazılar paylaşıyorum. Bir alışkanlığı hayata geçirmek değil bir hafta, bir aydan bile fazla zaman istiyor bana sorarsanız. O nedenle alışkanlıklarımızı değiştirip yerine daha etkili olanları koymak aslında 52 haftalık değil, hayat boyu devam edecek bir süreç.

Bazen düzenli bir insan olmayı çok arzuluyorum: Öyle bir insan hayal ediyorum ki, günlük bir rutini var, spora, sağlıklı beslenmeye, sosyalliğe ve daha birçok şeye vakit ayırabiliyor. Bu insanın aniden ortaya çıkan hiç bir problemi yok ve hayatı bir Shinkansen gibi (Japon hızlı treni) pürüzsüz bir şekilde ilerliyor. Her şey dakik. O hayata girmek isteyenler biletlerini alıyor, sadece duraklarda duruyor ve ayrılması gerektiği anda ayrılıyor, istisna yok.

Fakat kendi hayatıma bakıyorum, daha çok dolmuşa benziyor. Herkes, her şey hayatıma elini kolunu sallaya sallaya giriyor, bir dolma noktası yok, bir düzen yok, hatta şoför kesin birilerinin parasını almamıştır, öyle bedavadan gidiyordur. Ani frenler, trafikte arka sokaklara dalıp kısayol yapma çabaları, kapanan yollar vesaire.

Sonra bakıyorum, sadece benim değil ki, herkesin hayatı dolmuş gibi. Tamam, kimimizinki Gölbaşı dolmuşu, kimimizinki Çayyolu, ama nihayetinde hepimizin hayatı kaos ve düzensizlik ile dolu. Shinkansen gibi olmayı istemek yalnızca bir hayal. Doğada olmayan düzeni istemek sadece daha çok şikayeti ve reddedişi getiriyor beraberinde. Reddettikçe de gelişemiyoruz.

Peki ne yapacağız? Kabullenip öylece bırakacak mıyız?

Evet ilk adım kabullenmek. Şunu anlamalıyız ki, gelecekte hiçbir şey ama hiçbir şey daha basit olmayacak. Her şey şimdi ne kadar karmaşıksa, ileride de o kadar karmaşık olacak. O yüzden ilk olarak bunu kabullenmekle başlayalım işe.

İkinci olarak, harekete geçmemiz gerekli. Mesela ben, her gün meditasyon yapmak, mümkünse sabah yapmak istiyorum ama haftanın ortalama 4 günü, onu da akşamları yapabiliyorum. Belki de sabahları yapmayı üstelemek gereksiz, çünkü zaten altı buçuk gibi uyanıyorum ve daha da erken uyanmam için gece daha da erken yatmam lazım, ama evde uyumayan biri varsa ben de sürekli uyanıyorum. Bu durumu kabullenip, yapacağım ne varsa akşama koymak en mantıklısı gibi duruyor.

Peki bir hafta, iki hafta götürdüm bu alışkanlığı. Sonra bir akşam misafir geldi, öteki akşam markete gittik, ertesi gün tüm gün dışarıda gezdik eve çok geç geldik, geldiğimiz gibi uyuduk diyelim. Tekrar birinci adıma döneceğiz mecbur. Evet, tamam hayatın kaosu içinde rutinimden çıktım, ama dönmeye hazırım diyebilmeliyiz.

Bunu sağlıklı beslenmede, diyette, eşya ve alışverişi azaltmaya çalışmada da çok yapıyoruz. Bir gün iki gün kaçınca insan hemen eski alışkanlıklara geri dönmek, bırakmak eğiliminde oluyor. O yüzden tekrar birinci aşamaya dönebilmek çok çok önemli. Evet bir an kendinden geçip alışveriş çılgınlığı yapmış olabilirsin. Aldığın şeylerin bir kısmı da gerçekten gerekli şeyler olabilir. Fakat büyük ihtimalle çoğu gereksizdi ve bu yüzden de kendine ve sürece ihanet ettin gibi geliyor. Hayır. Tekrar başa dön, kabullen, harekete geç.

Hayatımızın bir kaos olduğunu kabullenmek zor, ama imkansız değil. Kabullendikçe, biraz daha sadeleşebiliriz, çoğu psikoloğun dediği gibi, iyileşme, kabullenmeden başlamayacak.

Bu yazıya ilham olan zenhabits‘e teşekkürlerimle.

İkigai ve Minimalizm

Son zamanlarda çok konuşulan bir kitap bu Ikigai. Türkçe çevirisi de yeni çıkmışken ben de hem kitaptan hem de ikigai’den biraz bahsetmek istedim.

9781473554030

Neymiş bu ikigai?

Japonca bir kelime olan ikigai, her gün yataktan kalkmanı sağlayan şey anlamına geliyor. Yani bir anlamda yaşama amacın, ama yaşama amacı deyince biraz korkunç geliyor bana. Japonlara göre herkesin bir ikigaisi var, ama onu bulmak zor ve uğraşlı bir süreç olabilir. Ve hatta ikigaini bulman senin ikigain haline gelebilir, buna da tamam diyorlar. Yani ikigai öyle büyük amaçlar, dünyayı kurtarmak falan değil. Kimine göre bahçede geçirilen birkaç saat, kimine göre arkadaşlarla dans edip eğlenmek, kimine göre ailesi ve çocukları olabilir.

Kitap biraz karman çorman şekilde almış olayı, ben kendi adıma ilk olarak kitabın amacını anlamakta zorlandım. Önce dünyanın en uzun yaşayanlarından bahsediyor, uzun yaşamın izini sürüyor; sonra birçok batılı ve doğulu terapistin psikoloji teorilerine yer veriyor, ve bilinen en çok uzun yaşam oranına sahip Okinawa’nın Ogini köyünde yaptıkları araştırmadan bahsediyor. En son olarak da uzun yaşayan insanların ortak noktaları olan beslenme ve egzersiz tavsiyeleri ile bitiriyorlar. Yani uzun ve verimli yaşama konularıyla ilgileniyorsanız bu kitap ilginizi çekecektir kesinlikle.

View_of_Cape_Hedo
Okinawa, Japonya

Aslında kitabın merkezinde uzun yaşam yatıyor, ikigai değil. Ama ikigai uzun yaşamış herkesin ortak noktası. Kelime Japonca olsa da aslında binyıllardır, tüm kültürlerde ve modern psikolojide benzer kavramlar mevcut. Kitap bu nedenle hoşuma gitti; çoğu kavramın girişini veriyor, hangi kitaplara başvuracağımızı belirtiyor ama ayrıntıya girmiyor. Bu konuda beni birçok ilginç konuya yöneltti. Bahsedilen kavramlardan ikisi sizin de ilginizi çekecektir diye düşünüyorum:

Akış Teorisi (Mihaly Csikszentmihalyi):

Csikszentmihalyi (nasıl okunduğu hakkında hiç fikrim yok, bay Ç diyelim kendisine) insanın en mutlu olduğu anları akışta olduğu anlar olarak tanımlıyor (Abraham Maslow da- hani şu ihtiyaçlar piramidinden tanıdığımız- bunu zirve deneyimler olarak tanımlıyordu). Bir eylemi yaparken o eylemin içine öyle giriyorsunuz ki, deyim yerindeyse başka hiçbir şeyi gözünüz görmüyor. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. İşte bu eylemler sizin ikigai’niz. Fakat kanımca bunu insanı uyuşturan pasif aktivitelerden ayırmak lazım (benim hâlâ yaptığım bilgisayar oyunları oynamak, bir oturuşta bir dizinin on bölümünü izlemek gibi). Bunları yaparken de insanın gözü başka bir şey görmüyor ama üretken bir faydası olmadığı gibi insanı aslında amacından çok uzaklara sürüklüyor bu uyuşturan aktiviteler.

Bay Ç bu konuda 25 yılı aşkın çalışmalar yapıyormuş, akış teorisi benim epey ilgimi çekti doğrusu. Akış ve öğrenme üzerine de çok sayıda araştırma var. Konu hakkında daha çok araştırmak isteyenler, yazarın Akış adlı kitabına bakabilir, Türkçe’ye yeni çevrilmiş o da. 2004’teki TED konuşmasını da (Türkçe altyazılı) aşağıda izleyebilirsiniz.

Yaptığı araştırmalardan bence en ilginç olanı ise, yıllar içinde, çok farklı gelir seviyelerinde binlerce insanla yaptığı, ve kazanılan paranın mutluluk seviyesine hiç etki etmediğini bulduğu araştırma. Paranın ve imkânın yokluğu mutluluğu azaltıyor, ama varlığı ya da çokluğu artırmıyor.

Logoterapi:

Victor Frankl, Freud’un memleketlisi de olsa, psikoterapide onun izlediğinden çok farklı bir yola girmiş. Freud psikanaliz ile hastanın geçmişini delik deşik ederken, Frankl ise geleceğe bakıyor. Terapinin ilk sorusu şu: Bugün neden intihar etmedin? Hastalarına bu soruyu sorarak yaşama daha da tutunmalarını sağlıyor. Neden yaşadığını bilirsen kendini iyileştirebilirsin ana mantığı bu akımın.

Frankl’in “Man’s Search For Meaning” adlı kitabının görsel özetini aşağıda bulabilirsiniz (İngilizce). (Bu arada Fight Mediocrity de sevdiğim YouTube kanallarından)

Bu iki yaklaşımın dışında kitapta beslenme, egzersiz (bedeni ve zihni), yoga, stoacılık ve benzeri konularda da giriş bilgileri bulunuyor.

Kitabın sonunda ise yazarlar, ikigaimizi bulmanın tek bir yöntemi olmadığını söylüyor. Ve Okinawalıların (dünyanın en uzun yaşayan insanlarının) söylediği şey, bulmak konusunu da çok kafaya takmamamız. Bizi meşgul tutacak bir şeyler bulmamız ve bizi seven insanlarla vakit geçirmemiz en önemlisi.

Okinawalılardan Uzun Yaşamın On Kuralı:

  1. Aktif kal, emekli olma.
  2. Yavaştan al, acele etme.
  3. Mideni doldurma. Sofradan miden onda sekiz doymuş olarak kalk.
  4. Çevrende iyi arkadaşların olsun.
  5. Hareket et, formda kal.
  6. Gülümse.
  7. Doğayla iç içe ol.
  8. Şükret.
  9. Anda yaşa.
  10. İkigaini takip et. İçinde bir tutku var, günlerine anlam katan. Ne olduğu bilmiyorsan da, senin ikigain, Victor Frankl’ın dediği gibi, onu aramaktır.

 Peki tüm bunların minimalizmle ne alakası var?

Tüm bunlar, bize para kazanma tutkusunun, alışverişin, satın almanın verdiği hazzın aslında gerçek mutluluktan ne kadar uzakta olduğunu gösteriyor. Kitapta dünyanın diğer yerlerinde yaşamış uzun ömürlü insanları da anlatan bir bölüm vardı. 122 yaşında ölen bir Fransız kadın, 120 yaşında sigarayı bırakmış mesela, o da artık gözleri görmediğinden sigarayı ağzına götüremediği için. Bildim bileli sigaraya savaş açmış biri olarak benim için çok ilginç bir örnekti bu. Bana kalırsa insanın hayattan zevk almasının ömrü en çok uzatan şey olduğunu gösteriyor bu örnek.

Röportaj yapılanlardan biri de demiyor ki, şunları satın aldım, evlerim, arabalarım oldu, çok mutluyum. Hepsi dostlarından, sanattan, parayla alınamayacak güzelliklerden bahsediyor.

Benim ikigaim ne?

patrick-fore-381196

Gün içinde en çok heyecanlandığım, yaparken etrafımı unuttuğum ve kendimi kaptırdığım ne var diye düşününce aklıma birden fazla şey geliyor. Fakat ilki, yazmak. Blog yazısı yazmak olsun, ya da bir öykü karakteri yaratmak, veyahut saatlerce dolmakalemle el yazısı çalışmak. Öğretmenlikte de bir akış hali yakalayabiliyorum, ama öğrenci grubu beni doğrudan etkiliyor. Neyse ki yazıdan para kazanmam henüz zor olsa da mesleğimi seviyorum.

Bunun yanında yemek yapmak, yeni yemekler denemek, tatmak, bunlar da beni çok heyecanlandırıyor. İşe gitmediğim zamanlarda rahat üç dört saat yemek yapmakla geçirebiliyorum.

Peki ya sizin ikigainiz ne?

Kış Gardrobu, Kazaklar, Şükran

Yazın başında bir yaz gardrobu yazısı yazmıştım, 40 parçadan oluşan.

Kış gardrobu oluşturmaya yeltenince elimde şöyle bir sonuç çıktı:

IMG_5851.JPG

İçinde 21 parça var (botlardan biri gidici gibi). Ancak bu liste aksesuarları (takı zaten pek takmıyorum ama kastettiğim atkı- bere vs), yaz gardrobumda olan kotlar, tişörtler ve evlik giysileri içermiyor. Onlarla 30’u buluruz herhalde. Ama bugün kazak çekmecemden bahsetmek istiyorum.

IMG_5841.JPG
kazak (ve sweatshirt) çekmecem.

Bu çekmeceyi her açtığımda şükranla doluyorum, beni çok mutlu ediyor. Neden mi?

Doğum günüm kış aylarında olduğu için sevdiklerimin aklına ilk kazak almak geliyor herhalde. Bu nedenle bu çekmecedeki kazakların yeşil ve kalın olanı hariç hepsi hediye. En eskisi annem ve kardeşimin hediyesi, siyah ve gri olan: 2006 yılından. Üniversitedeki ilk yılımda kargo ile göndermişlerdi. Beni gerçekten çok mutlu etmişti bu hediye, tepe tepe kullandım ama eskimedi, bir de önü arkasına çevrilerek yalnızca siyah kazak da olabiliyor. Tam minimalist işi 🙂

Diğerleri ise arkadaşlarımdan, eşimden ve yine kardeşimden hediye. Bu çekmeceye her baktığımda ve bu kazakları her giydiğimde sevdiğim insanları hatırlıyor, benim zevkimi ne kadar iyi bildiklerini görerek mutlu oluyorum. Gerçekten hayatımda bu kadar güzel insanlar olduğu için minnettarım.

Tabii bana bunları hediye etmeselerdi de onlara minnettar olacaktım, bu kazaklar eskiyip onlara veda ettiğimde de olacağım. Hatta dolabımı gereksiz giysilerle doldurmadığımdan, bunları doya doya giyebildiğimden veda etme vakti geldiğinde de, bunlar hediyeydi, bırakamam demek yerine; güzel güzel kullandım, artık kullanma sırası başkalarında diyebileceğim. Yine de her sabah çekmeceden bir kazak çıkarıp giyerken güzel düşüncelerle dolmak enerji veriyor insana.

Bu arada kazakları geçenlerde paylaştığım videodaki gibi katladım. İlk defa açılmadan, kırışmadan rahatça muhafaza edebiliyorum. Tavsiye ederim.

Sizin de hayatınızda simgesel olarak şükran duyduğunuz objeler var mı?

Fermente Denemeler: Pratik Turşu Tarifi

Kornişon turşusu her öğün yesem bıkmayacağım bir yiyecek. Ama itiraf ediyorum, hiç ev yapımı kornişon turşusu yemedim! Geçen yaz markette turşuluk salatalık görsem de cesaret edememiştim turşu kurmaya. Halbuki yap, tutmazsa dünyanın sonu sanki. Bu yaz da, araya araya en son Ayvalık pazarında buldum, bir kilo kaptım hemen. Kayınvalidemin defalarca denediği “garantili, yediğim en güzel turşu” dediği tarifle kurduk turşumuzu. Bu kadar pratik olduğunu bilseydim daha önce kesinlikle girişirdim, ekşi lahana turşusundan çok çok daha kolay. Tabii ki beklemek işin cilvesi. Öyle marketten alıp ağzına atacağın yakınlıkta değil. Fakat işin güzel kısmı da bu. Ben hatta bir de on saat otobüste taşıyacağım bu turşuyu, yaşasın!

Bu arada daha önce de keyifli bir turşu kurma deneyimim olmuştu, havuç ve lahanadan, onun için buraya bakabilirsiniz.

Kornişon Turşusu Tarifi

Malzemeler:

  • Kornişon salatalık
  • Salamura tuzu/kaya tuzu
  • Domates
  • Maydanoz
  • Dereotu
  • Sarımsak
  • Limon
  • Biber (isteğe bağlı eklenebilir)

Yapılışı:

*Öncelikle kesinlikle cam kavanoz tercih edilmeli. *

1. Salatalıklar, domates, limon, maydanoz ve dereotu yıkanır, sarımsaklar soyulur. Bir kilo salatalığa yaklaşık 3 baş sarımsak gidiyor. İsteğe göre daha fazla da koyabilirsiniz, ne kadar sarımsak o kadar iyi.

Yalnız acı yemiyor/yiyemiyorsanız sarımsakların acılığını önceden kontrol etmenizi tavsiye ederim. Benim aldığım sarımsaklar gözleri yaşartacak denli acı olduğu için haliyle turşum da acı olmuş.

Pratik bir sarımsak soyma yöntemi:

Bir baş sarımsağı küçük bir kavanoza koyup birkaç dakika sallayın. Sarımsaklar kolayca soyuluyor.

Videosu:

2. Turşulukların suyu süzülürken tuzlu su hazırlanır. Tuz iri kaya tuzu veya salamura tuzu olmalı. Biz bir litre suya iki yemek kaşığı tuz kullandık, daha az ya da fazla veren tarifler var. Su mutlaka içme suyu olmalı, kaynatılıp soğutulması daha iyi olur. Biz kaynamış suda tuzu erittik ve ılınmaya bıraktık.

3. Su ılınırken salatalıklar üç-dört yerinden çatalla ya da kürdanla delinir. Boyutları büyükse doğramak da güzel olabilir. Benim bir kilo salatalığım bir tane litrelik + bir tane 600 ml’lik kavanoza tam geldi. Küçük kavanoza dikine doğranmış olarak yerleştirdim.

Domates söğüş doğranır, limon da ince dilimlenir.

4. Kavanoza istenildiği gibi, dik ya da yatay dizilebilir. Boşluklara bol bol sarımsak konur. En üste maydanoz, dereotu, limon ve domates konur ve ılık tuzlu su ağzına kadar doldurulur. Kavanozun kapağı kapatılır.

img_5011
Turşu ilk kurulduğunda

Kavanoz cam arkasından güneş gören bir yerde 6-7 gün bekletilir. Taşma ihtimaline karşı altına tabak vb. konulmalı, arada bir havası alınabilir. Bu sürenin sonunda tadı ve görüntüsü turşu gibi olduysa buzdolabına kaldırılır. 8-10 gün sonra turşumuz yemeye hazır olacak. İçinde oluşan bulanıklık dibe çökecek.

unnamed
Dilimli olarak kurulmuş turşu. Görüldüğü gibi kavanozun dibinde bulanıklık var. İlk günlerde tüm kavanozda olan bu bulanıklık zamanla çöküyor.

 

Tüketimden Üretime Geçiş: Fermente denemeler

Adsız

Çok değil, yalnızca bir nesil önce, üretim ne kadar da hayatımızın içindeydi. Bir şeyi tüketmek için emek vermemiz gerekirdi. Bir mobilya için marangoza aylar önceden sipariş verilir, kırk elli sene kullanılırdı. Yazın büyük bir çaba içinde olunur, salça, reçel, turşular sebze ve meyveler tazeyken hazırlanırdı. Turgutlu’da yaşayan anneannemin bir yaz salça yapıp evin taraçasına serdiğini hatırlıyorum, muhteşem domates kokusu tüm mahalleyi sarmıştı (Antep’te hala yapılıyor, tam bir şenlik). Bulgaristan göçmeni babaannem de asla hazır dikilmiş etek giymez, özenle basma kumaşını seçer ve komşumuza diktirirdi. Haftada bir iki gün, mahallemizdeki inekten ya da sokaktan, taze süt alıp yoğurt yapardık. O sütün kaymağı kadar güzel bir şey yemedim hayatımda. Nostaljiyi ve benmerkezciliği de hiç sevmem halbuki. Ama “millenials” denen bizim nesilin kırılma noktası olduğunu düşünüyorum. Biz nesilce bu mirası devam ettiremedik.

S6001427
2008’de, Antep’teki alan araştırmamızdan. Çocuklar (ve akşam işten geldiğinde erkekler de) bu salça yapım sürecinde çalışıyorlar. Hele akşamları çaylar demlenip semaverler dışarı çıkıyor, tam bir şenlik.

Yani hala devam ettirenler olsa da, kendi ailem dahil, bir yerde bunu yapmayı kestik. Bu kadim bilgilere kulaklarımızı yavaşça tıkayıp bizim için hazır olan şeyleri tüketmeye başladık. Belki bu işlerin sırlarını bilen büyüklerimizin vefat etmesiydi kırılma noktası, belki sanayileşmenin hızlanması ve emeğe verilen değerin azalması, makine üretimi olan şeylerin “kaliteli” sayılması. Belki kadınların çalışma hayatına daha fazla katılması ve doğal olarak her şeyi aynı anda yapamaması, ama erkeklerin de kadınlardan hem çalışmasını, hem de ev hayatını düzenlemesini beklemesi ve kendilerinin ev hayatı adına hiçbir katkıda bulunmaması. Seri üretimin, zanaatin güzelliği ve özelliğini baltalaması. Maliyeti çok daha ucuz olan mısır şurubu, palm yağı ve benzeri maddelerin üretim ağına biz fark etmeden sızıp hazır gıdaları ulaşılabilir kılması, bunları evde yapmanın giderek daha zahmetli ve pahalıymış gibi gözükmesine sebep olması. “Süper” marketlerin mahallelerimize girmesi belki, belki de ekmeğin daha beyaz olması için unun besin değerini kaybetmesine göz yumulması. Nasıl olduysa, tüketimi öne koyduk biz, tüm insanlık olarak.

Bir anda, asıl olması gereken, organik beslenme, yemek yapma, kış hazırlıkları, artizan üretim, sanki olması gerektiği için değil de, bir başkaldırı, hatta bir “cool” görünme aracına dönüştü. Ve aynı zamanda bundan da bir sektör oluştu. Çocuklar için üretilen bir ürün reklamında örneğin, “doğal atıştırmalık” diye satılan şeyin ne olduğu bile belli değil. Ama vaat edilen şey “doğallık”, ve bu ürünü aldığınızda düşünceli ebeveyn oluyorsunuz. Pek aklım almıyor. Ama her zaman kaçabiliyor muyum? Maalesef hayır.

Yine de bazı yerlerden başlangıç yaptım. Bundaki öncelikli amacım, sağlıklı yaşamak değil. Dünyaya saygılı bir şekilde yaşamak. Hani biz GDO’larla, tarım ilaçlarıyla, plastik paketlerle dünyayı zehirliyor ve bunun yanımıza kalacağına inanıyoruz ya, doğanın zekasını öyle küçümsüyoruz ki. Tabii bunu teker teker biz “tüketiciler” değil asıl üreticiler yapıyor. Üretiyorum derken dünyayı tüketiyorlar, tüketiyoruz. Sokrates’in dediği gibi, dünyayı yerinden oynatacak kişi önce kendinden başlamalıdır diyerek, dünyaya, yaşama saygılı olabilmek için küçük başlangıçlar bunlar.

Şimdi böyle büyük konuştum ya, kimbilir ne sandınız! Aslında bu yazıya “Ben turşu kurmayı öğrendim!” diye başlayacaktım ama konu nereden nereye geldi. Felsefi turşu kurumu da diyebiliriz bu yazıya. 🙂

Bu aralar probiyotik beslenme ile ilgili okuyor, öğreniyorum. Öğrendikçe şaşırıyorum. Yıllarca antibiyotik bağımlısı olarak yaşadığım için (sanırım son iki yıl dışında her sene en az bir paket sağlam 1000 mg’lık antibiyotiklerden kullanmışlığım var) bağırsak floram muhtemelen berbat bir durumda. Şu probiyotik haplardan alacaktım ama her gün bir hap kullanma fikri hastaymışım hissi uyandırıyor bende (belki de antibiyotik geçmişimden dolayı). Fermente Mutfağım ve Vitamingiller sitelerinden aldığım fikirlerle probiyotik turşu kurmaya karar verdim. Zaten neredeyse her gün, her çeşidini tükettiğim turşuyu şu ana kadar neden kendim yapmadım, bilmiyorum.

İlk olarak havuç ve lahana turşusu (sauerkraut) denedim. Sauerkraut için Vitamingiller’in yüklediği aşağıdaki videoyu seyredebilirsiniz. Hiç bilmeyen bir insan bile (misal:ben) rahatlıkla yapabilir. Ben yaparken tuzu biraz fazla kaçırdım sanmıştım ama fermentasyon sürecinde sebze tuzu emdiği için tuzu gayet normal olmuş. Bu kadar kolay olduğunu bilseydim yıllar önce denerdim.

Herkes kendi sevdiği yerden başlamalı bu üretim işine, ama bir yerde elini taşın altına koymalı diye düşünüyorum. Ben bitki yetiştirmeyi, yemek yapmayı çok seviyorum, bu yüzden buradan başladım. Kendi yaptığım yoğurdu, ekmeği yemek, yedirmek harika bir duygu. Balkonumda bile olsa, bir fesleğen, bir reyhan, maydanoz, biber yetiştirmek beni çok mutlu ediyor. Yaşamın tohumdan nasıl doğduğunu, filizlendiğini, büyüdüğünü görme fırsatı veriyor bana. O zaman yediğim bir yaprağın bile kıymetini biliyorum, hikayesini biliyorum çünkü.  Kimi dikiş dikmeyi, örmeyi seviyor, kimi yazmayı, çizmeyi, kimi ahşabı şekillendirmeyi.

Profesyonel mesleğimiz dışında, hayatımızın içinden bir şeyleri üretmeyi öğrenmenin hem bireysel ve kolektif bilincimize, hem de dünyaya sağladığı katkının çok büyük olduğunu düşünüyorum. 1, 0’dan büyüktür, bir yerlerden başlamak lazım.

Nereden Başlayacağım? Kapsül Gardırop 1

Eğer minimalizm kavramı sizi de heyecanlandırıyorsa, ama nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız, doğru cevap gardırobunuz. Azaltma işine kıyafetlerden başlamanın çok büyük avantajı var. İlk olarak insan bazı şeylerden nasıl kolay vazgeçilebileceğini görüyor. Aynı zamanda da en basit yaşayanımızın bile ne denli istifçi olduğunu… Ve de yıllar içinde ne kadar saçma tarzlar denediğini, bazılarına tutunduğunu. Bunları görmek insana diğer alanları da sadeleştirmek için büyük bir motivasyon veriyor.

 

Peki Nasıl Başlayacağım?

Aslında şimdi bu işin tam sırası. Ankara’da hala kış gibi hissedilse de, bahar geliyor. Güneydeyseniz belki montları çıkardınız bile. 🙂 Tavsiyem, ilk olarak kışlıkları elden geçirin.

Derle Topla Rahatla kitabının yazarı  canım Marie Kondo şöyle bir yöntem öneriyor:

 İlk olarak ne kadar giysiniz varsa yatağınızın üzerine atın.

Diyor ki bu işi bir kerede yapmanız lazım. Bu bir kere 6 ay da sürebilir, bir gün de. Azimli olmak, vazgeçmemek, kaytarmamak bu işin anahtarı. Ben diyorum ki, belki tüm giysiler fazla gelebilir. Kışlıklardan başlayın, seneyi düşünerek. Tüm kışlıkları yatağınızın üzerine atın. Eğer askıdaysa askıları çıkarın.

Ara not: Lütfen -sakın- aile bireyleriniz adına karar vermeyiniz. Bu iş felaketle sonuçlanabilir. Burada bahsettiğimiz 2 yaşındaki çocuğunuz, eşiniz yahut anne-babanız olabilir. Herkesin eşyaya verdiği değer farklıdır. Onun yerine siz karar veremezsiniz. Zaten bu işin ne kadar rahatlayıcı olduğunu gördüğü an o da size katılacaktır (bizde öyle oldu).

Şimdi bunları üç büyük grup halinde toplayacağız.

  1. Çöp: Bence neden bahsettiğimi çok iyi biliyorsunuz. Yıllar önce alınmış, her tarafından yırtılmış, delinmiş, pamuklanmış, lekeli. “Ama Beymen Outlet’ten çok uygun fiyata aldım!” “Ben ona yurtdışında kaç avro verdim!” Tamam da, çıkmayacak şekilde lekelenmiş! Artık onun ne sana ne bana faydası var. Eğer giyilemeyecek durumdaysa çöp olmaya mahkumdur. Ben örneğin bugün beyaz bir kazağıma, ne kadar sevsem de, üzerindeki  lekeleri çıkaramadığım için, ve bir de yeleğime, yapay kürk ve yapay deri bu yelek ama deri ve kürk kısmı ayrıştığı için, veda ettim.
    • Çöpe atmayayım, kıyamam derseniz, H&M’e bir torba kıyafet, bez vb. götürüp 10 TL’lik hediye çeki alabilirsiniz, ne kadar yıpranmış olduğu önemli değil. Eğer çok kaliteli bir kumaş ama bir kısmı lekeli/delik vb ise etrafınızda dikiş bilen bir insana kumaşı kullanıp kullanmak istemediğini sorabilirsiniz. Eskinin kalitesinde kumaş artık üretilmediği için üzerine atlayabilirler. 🙂
  2. Bağışla/Sat: Bu grupta da bir zamanlar çok sevdiğimiz, hala giyilebilecek kıvamda olan ama ya beden, ya tarz (ya da benim gibi üniversite yıllarından giysiler sakladıysanız ne beden ne tarz) olarak giyemeyeceğiniz giysilerden bahsediyorum. Bu işleri parayla yapan bir arkadaş müşterilerine şu soruyu soruyormuş: eski sevgilini sokakta bu kıyafetle görseydin utanır mıydın harika mı hissederdin? İşte gardırobumuz sadece harika hissedeceğimiz giysilerle dolu olmalı. Diğerleri ise ya bağışlanmalı ya da çöp olmalı. 17359432_1663796540583030_6853562740985174371_o
    • Nereye bağışlayacağım diyorsanız seçenek çok. Ben çoğu zaman Ankara Çiğdem Mahallesi’nin Çiğdemim Derneği’ne bağışlıyorum, bu bir mahalle dayanışma derneği. İhtiyaç sahiplerini bulup ulaştırıyorlar.
    • Kızılay’ın ya da belediyelerin eski kıyafet toplama kumbaraları başka bir seçenek.
    • Etrafınıza da sorun soruşturun, bazen ihtiyaç sahiplerini tanıyanlar oluyor, özellikle kışlık ihtiyacı olanlar olabilir.
    • Arkadaşlarınıza ve aile fertlerinize de sorun. Gerçi ben kardeşime sorduğumda, o kıyafetlerin çoğunun artık çöplük olduğunu, kimsenin giymeyeceğini söyleyerek uyardı beni (kötü olmadı, kendime geldim).
    • Bu işten para da elde etmek istiyorsanız satabilirsiniz, biliyorsunuz bazıları var sadece almış olmak için alışveriş yapıyor ve bazı aldıklarını etiketini bile çıkarmadan saklıyor. Sizin de böyle yeni durumda giysileriniz varsa internetteki mecralardan satmayı deneyin. Eşim eski saat ve cep telefonlarını hep sahibinden.com sitesinden satıyor, genellikle elden teslim ediyor, hiç sorun yaşamadı.
  3. Tut: Başlarken bu grup en büyüğü olacakmış gibi geliyor ama bittiğinde en küçüğü oluyor nasılsa! Çünkü aslında her gün giydiklerimiz ve ihtiyaç duyduklarımız o denli az ki. Böyle her şeyi önümüze serdiğimizde ne gereksiz harcamalar yaptığımızı anlayabiliyoruz.

Bir şeyi atmaya, bağışlamaya, ya da tutmaya nasıl kolaylıkla karar veririm?

  1. Minimalizm’in dünyada yayılmasını sağlayan ikili “The Minimalists” (www.theminimalists.com) değer konusunda düşünmeyi tavsiye ediyorlar. Sadece giysiler için değil, tüm eşyalar için şu soruyu sorun kendinize: Bu benim hayatıma değer katıyor mu? Cevap evet ise, tutmalısınız. Emin değilseniz bu da hayır anlamına gelir ki vazgeçmelisiniz demektir. Değer hakkındaki İngilizce yazıları için buraya bakabilirsiniz.
  2. Kondo ise (tam bir capon, canım benim) daha duygusal bir yaklaşımla, “dokunun” diyor. Bu nedenle her şeyi yatağına ser diyor. Dokunmadan bilemezsin, onun hayatına değer katıp katmadığını, ihtiyacın olup olmadığını. Kondo’nun sorduğu soru ise: “Mutlu ediyor mu?” Seni neşelendirmeyen hiçbir şeyin evinde yeri yoktur diyor. Giysilerde bunu anlamak çok kolay. Bu nedenle de giysilerden başlamak çok mantıklı. Neyin üzerinize yakıştığını (yani eski sevgiliniz üzerinizde görse süper hissedeceğinizi :)) neyin yakışmadığını- çok rahat da olsa, çok iyi biliyorsunuz. Emin olmadığınızda eşten dosttan yardım istemekte de çekinmeyin. Sabah dolabınızı açtığınızda, içinde yalnızca mükemmel hissettiğiniz kıyafetler olması kadar güzel bir şey yok.

kondo-book_0

İçinde mükemmel hissetmek derken, yalnızca cafcaflı giysiler anlaşılmasın. Ben şahsen bir kot ve tişörtün içinde mükemmel hissediyorum, eğer bedenime ve vücut yapıma uygunlarsa.  Ya da bazı arkadaşlarım topuklu ayakkabının postürlerini düzelttiğinden, daha özgüvenli hissettiklerinden bahsediyor. O zaman, topuklu baş tacınız olsun! Benimse topukluların içinde tek düşüncem eve gidip ayaklarımı sıcak suda saatlerce bekletmek oluyor! Yani bana kesinlikle mutluluk vermiyor topuklu.

Herkesin öncelikleri farklı, ve kendinizi iyi tanımalısınız. Başkalarının önceliğine göre giyinmeyin, bu sizin hayatınız ve en sevdiğiniz şekilde giyinmelisiniz. Bu yüzden de sizi yansıtmayan giysi ve aksesuarlarınıza elveda deyip “tam sizlik” olanları gerekirse haftada iki gün giymelisiniz. 🙂

Peki atacağımı attım, tutacağımı tuttum. Nasıl düzenleyeceğim?

O da başka bir yazımızın konusu olsun. Bu arada Kondo’nun kitabını edinip başlayabilirsiniz, çok güzel ipuçları var. Kendisi her ne kadar başka yöntemlerle karıştırmayın dese de herkesin kendi yöntemini bulması taraftarıyım ben. O yüzden okuyup kendiniz karar vermelisiniz size uyup uymadığına. Ben bildiğim yöntemleri yazıp, kendi gardırobumdan örneklerle göstereceğim bir sonraki yazımda. O zamana kadar, bir yıl kadar önce yazdığım şu yazıya da bakabilirsiniz.Bir de project 333 var. Kapsül gardırop deyimini de çıkaran sanırım bunu yaratan kadın, miniminnacık ama her şeye yeten bir gardırop kastettiği. Buna da bakın. Yılda 3 kere, 33 parçadan oluşan bir gardırop yapmayı öneriyorlar. Ben bunu hiç denememiştim, sadece azalttım ama hiç saymadım. Dün oturup sayayım dedim bu bahar giyeceklerimi, ayakkabılar, aksesuarlar, spor kıyafetleri falan her şey dahil tam 33 parça olmuş. 🙂 Bundan da bir sonraki yazımda bahsedeceğim.

Adsız

 

 

 

 

Minimalizm ve Bağımlılığın Birbiriyle Ne Alakası Var?

o-VIDEO-GAME-ADDICTION-facebook

Daha düzenli ve basit bir hayat yaşamaya karar verdiğinizde, buna evden başlamak çok doğal, hele de ortalama bir insanın hayatının çoğunu evde geçirdiğini düşünürsek. Ve temizlik ve düzen hakkında artık o kadar kafa yormuyorsanız, beklenenden fazla boş vakte sahip olabilirsiniz. Hatta çoğu minimalist bu boş zaman ve getirdiği özgürlük hakkında endişeli. Dikkat etmemiz gereken, bu yeni bulduğumuz özgür zamanımızı bağımlılık yerine iyi alışkanlıklarla bezeyebilmek.

Minimalizm ve bağımlılığın birbiriyle yakından ilişkili olduğunu gözlemledim son zamanlarda. Değersiz bir çok şeyden (maddi ve manevi) kendini kurtardığında, bir boşluk hissi oturuyor yüreğine. Şimdi o boşluğu herşey ile doldurmak mümkün, onca zamandır yazamadığın öykünü yazabilirsin örneğin, ya da gidip arkadaşlarınla buluşup bilinç düzeyi yerlerde sürünen, dedikodu ya da içki muhabbetleri yapabilir, ya da sigara, televizyon ve internet gibi bağımlılıklara kendini kaptırabilirsin. Ama iyi haber, minimalizm insanı yaptığı her şeyi sorgulatmaya ittiği için, bu bağımlılıkların farkına çok rahat varabilir ve bunları sonlandırabilirsin.

Ben örneğin, video oyunları oynamayı çok severdim de, kendime bağımlı demezdim. Ama boşluk duygusuyla karşılaşınca, fark ettim ki, bir gün içinde saatlerimi oyunlara harcıyorum.

Nereden baksan 20 yıldır bu oyun işinin içindeyim. 90lı yıllarda Atari’miz vardı, kardeşim ve kuzenlerle, sıcak yaz günlerinde dışarı çıkmama bahanemizdi. Kış geldiğinde babam atarinin adaptörünü işyerine götürür, ben de derslere dalar oyunları unuturdum.

Üniversitede de gayet iyiydim, yalnızca yazları, işte o boşluk duygusu gelip çattığında, boşluktan kaçmak için oyunlara yöneliyordum. Sims ve Diablo gibi oyunlar beni içine alıyor, yalnızca yemek saatleri için odadan çıktığım günler oluyordu. Ama bu da beni rahatsız etmiyordu, bağımlı gibi gelmiyordum kendime.

Ama 2010’da çalışmaya başladığımda bir şeyler değişti. Artık eğlence için değil, işin stresini atmak için oyun oynamaya başlamıştım. İnsanların sigara ve alkolle yaptıklarını ben oyunlarla yapıyor, oynarken hayata dair her şeyi unutuyordum. Sözde e-kitap okumak için aldığım iPad de oyun arkadaşım olmuştu.

Ama bir gün minimalizmle ilgili videolar seyrederken Leo Gura’nın bir videosuyla karşılaştım. Bu adam, hayata bakış açımı olduğu gibi değiştirdi. Gururla söylüyorum, iki buçuk aydır oyun oynamıyorum (Ama hala bağımlıyım, bunu kabul ediyorum).

Leo’nun kısaca bahsettiği, bağımlılıklardan kurtulmak ve özgürleşmek için, boşlukla barışık olmamız gerektiği. Bunu yapmanın en basit (ama kolay olmayan) yolu ise meditasyon. Rahat bir biçimde bir sandalyeye oturmak ve yirmi dakika içinde hiçbir şey yapmamak. Gelen düşüncelere bile karşı koymamak. Karşı koymaya bile karşı koymamak. Bu gerçekten çok etkili bir yöntem ama göründüğünden daha zor. Herhangi bir şeyi yapmaya karşı büyük bir istek, bir zorlama duyduğunuzda, yalnızca oturun ve kendinizle baş başa kalın. Düşünün, bunu yapmadığınızda hayatınızda ne değişecek?

Ben bir de kendimi 90 yaşında düşünme egzersizini seviyorum. Bir anlamda hayatımdaki şeyleri bir perspektife sokmamı sağlıyor. 90 yaşındaki Pelin’in 27 yaşındaki Pelin’e tavsiyesi ne olurdu? Herhalde bütün gün boynuna, sırtına, beline, gözlerine ve en önemlisi bilincine zarar verecek bir biçimde bilgisayar oyunu oynamamı tavsiye etmezdi. En kısa zamanda hayatımın amacını bulup kendimi gerçekleştirmeye çalışmamı takdir ederdi. Ama aynı zamanda da andan zevk almamı… Komik gelebilir ama eğlenceli bir egzersiz. Bilgisayar oyunları, sosyal medya/internet bağımlılığı, tembellik gibi konularda faydalı olacağını düşünüyorum, sigara için bile kullanılabilir. Tabii ki alkolizm ve daha ciddi bağımlılıklarda profesyonel yardımın gerekli olduğuna inanıyorum.

 

Hayatınızdaki işe yaramaz şeyleri gözden geçirdiğinizde, işe yaramaz eylemleri de gözden geçirmek iyi bir fikir olabilir, ve konuşmadan kahve içmeye ya da bir şeyler izlemeye kadar her eylemi sorgulama taraftarıyım. Hayatımıza birazcık uzaklaşıp onu izlemek, bize hangi eylemlerin gerçekten faydalı ve keyifli olduğunu, hangilerinin ise dışarıdan eğlenceli görünüp içimizi yiyip bitirdiğini görmek, daha tatmin edici bir hayat yaşamak için gerekli olabilir.

 

 

Bugün Veda Ettiğim Küçük Şeyler.

image

İnsan farkında olmadan nasıl da eşya ile kaplanıveriyor etrafı. Bugün bana büyük gelen iki bluza, kullanma imkanım olmayan üç kutuya (niye baştan tutuyorum ki bunları, belki bir gün lazım olur diye, tüm ev istifleniyor) terliğimden kopup evin her yerinde dolaşan ponpona, kesilen kot pantolonumun paçalarına (hahaha,  “belki bir gün” bir proje yaparsam saklanan yine), ve olur olmaz birkaç kart ve broşüre veda ettim. Broşürlerden biri de müze broşürü. Hep, deneyimleri eşyalara tercih edin, denir ya, ben de anılarımı ve deneyimlerimi gittiğim bu güzel müzenin broşürüne tercih ettim. Yazayım ki unutulmasın, gittiğim bu güzel müze, Cunda Adası’nda, Taksiyarhis Kilisesi Müzesi ve ona bağlı Sevim ve Necdet Kent Kütüphanesi. Kilisede Koç ailesinin özellikle denizcilikle ilgili antika koleksiyonu bulunuyor, üst katta ise sürekli değişen koleksiyonda oyuncaklar sergileniyor. Gitmeyenler için yine Koç ailesine ait olan Ankara Ulus’taki müzeyi de öneririm, illa eşyalar saklanacaksa böyle saklanmalı dedirtecek cinsten. Evlerimizi müzeye çevirmenin alemi yok :).

Cunda’nın daha da tepesine yürümeyi göze alırsanız, 600 senelik bir yel değirmeninin şimdi kütüphaneye dönüşmüş halini ziyaret edebilirsiniz. Buranın bir Nostalji Kafe’si var ki, böyle güzel bir manzara gördünüz mü bilmem. Her yanın deniz, her yanın mavi, sessizlik.

Bu arada, bunu yazarken annem bluzların ikisine de talip oldu. Yıllarca dolapta bekleteceğime ona önceden sorsaydım keşke!