Nereden Başlayacağım? Kapsül Gardırop 1

Eğer minimalizm kavramı sizi de heyecanlandırıyorsa, ama nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız, doğru cevap gardırobunuz. Azaltma işine kıyafetlerden başlamanın çok büyük avantajı var. İlk olarak insan bazı şeylerden nasıl kolay vazgeçilebileceğini görüyor. Aynı zamanda da en basit yaşayanımızın bile ne denli istifçi olduğunu… Ve de yıllar içinde ne kadar saçma tarzlar denediğini, bazılarına tutunduğunu. Bunları görmek insana diğer alanları da sadeleştirmek için büyük bir motivasyon veriyor.

 

Peki Nasıl Başlayacağım?

Aslında şimdi bu işin tam sırası. Ankara’da hala kış gibi hissedilse de, bahar geliyor. Güneydeyseniz belki montları çıkardınız bile. 🙂 Tavsiyem, ilk olarak kışlıkları elden geçirin.

Derle Topla Rahatla kitabının yazarı  canım Marie Kondo şöyle bir yöntem öneriyor:

 İlk olarak ne kadar giysiniz varsa yatağınızın üzerine atın.

Diyor ki bu işi bir kerede yapmanız lazım. Bu bir kere 6 ay da sürebilir, bir gün de. Azimli olmak, vazgeçmemek, kaytarmamak bu işin anahtarı. Ben diyorum ki, belki tüm giysiler fazla gelebilir. Kışlıklardan başlayın, seneyi düşünerek. Tüm kışlıkları yatağınızın üzerine atın. Eğer askıdaysa askıları çıkarın.

Ara not: Lütfen -sakın- aile bireyleriniz adına karar vermeyiniz. Bu iş felaketle sonuçlanabilir. Burada bahsettiğimiz 2 yaşındaki çocuğunuz, eşiniz yahut anne-babanız olabilir. Herkesin eşyaya verdiği değer farklıdır. Onun yerine siz karar veremezsiniz. Zaten bu işin ne kadar rahatlayıcı olduğunu gördüğü an o da size katılacaktır (bizde öyle oldu).

Şimdi bunları üç büyük grup halinde toplayacağız.

  1. Çöp: Bence neden bahsettiğimi çok iyi biliyorsunuz. Yıllar önce alınmış, her tarafından yırtılmış, delinmiş, pamuklanmış, lekeli. “Ama Beymen Outlet’ten çok uygun fiyata aldım!” “Ben ona yurtdışında kaç avro verdim!” Tamam da, çıkmayacak şekilde lekelenmiş! Artık onun ne sana ne bana faydası var. Eğer giyilemeyecek durumdaysa çöp olmaya mahkumdur. Ben örneğin bugün beyaz bir kazağıma, ne kadar sevsem de, üzerindeki  lekeleri çıkaramadığım için, ve bir de yeleğime, yapay kürk ve yapay deri bu yelek ama deri ve kürk kısmı ayrıştığı için, veda ettim.
    • Çöpe atmayayım, kıyamam derseniz, H&M’e bir torba kıyafet, bez vb. götürüp 10 TL’lik hediye çeki alabilirsiniz, ne kadar yıpranmış olduğu önemli değil. Eğer çok kaliteli bir kumaş ama bir kısmı lekeli/delik vb ise etrafınızda dikiş bilen bir insana kumaşı kullanıp kullanmak istemediğini sorabilirsiniz. Eskinin kalitesinde kumaş artık üretilmediği için üzerine atlayabilirler. 🙂
  2. Bağışla/Sat: Bu grupta da bir zamanlar çok sevdiğimiz, hala giyilebilecek kıvamda olan ama ya beden, ya tarz (ya da benim gibi üniversite yıllarından giysiler sakladıysanız ne beden ne tarz) olarak giyemeyeceğiniz giysilerden bahsediyorum. Bu işleri parayla yapan bir arkadaş müşterilerine şu soruyu soruyormuş: eski sevgilini sokakta bu kıyafetle görseydin utanır mıydın harika mı hissederdin? İşte gardırobumuz sadece harika hissedeceğimiz giysilerle dolu olmalı. Diğerleri ise ya bağışlanmalı ya da çöp olmalı. 17359432_1663796540583030_6853562740985174371_o
    • Nereye bağışlayacağım diyorsanız seçenek çok. Ben çoğu zaman Ankara Çiğdem Mahallesi’nin Çiğdemim Derneği’ne bağışlıyorum, bu bir mahalle dayanışma derneği. İhtiyaç sahiplerini bulup ulaştırıyorlar.
    • Kızılay’ın ya da belediyelerin eski kıyafet toplama kumbaraları başka bir seçenek.
    • Etrafınıza da sorun soruşturun, bazen ihtiyaç sahiplerini tanıyanlar oluyor, özellikle kışlık ihtiyacı olanlar olabilir.
    • Arkadaşlarınıza ve aile fertlerinize de sorun. Gerçi ben kardeşime sorduğumda, o kıyafetlerin çoğunun artık çöplük olduğunu, kimsenin giymeyeceğini söyleyerek uyardı beni (kötü olmadı, kendime geldim).
    • Bu işten para da elde etmek istiyorsanız satabilirsiniz, biliyorsunuz bazıları var sadece almış olmak için alışveriş yapıyor ve bazı aldıklarını etiketini bile çıkarmadan saklıyor. Sizin de böyle yeni durumda giysileriniz varsa internetteki mecralardan satmayı deneyin. Eşim eski saat ve cep telefonlarını hep sahibinden.com sitesinden satıyor, genellikle elden teslim ediyor, hiç sorun yaşamadı.
  3. Tut: Başlarken bu grup en büyüğü olacakmış gibi geliyor ama bittiğinde en küçüğü oluyor nasılsa! Çünkü aslında her gün giydiklerimiz ve ihtiyaç duyduklarımız o denli az ki. Böyle her şeyi önümüze serdiğimizde ne gereksiz harcamalar yaptığımızı anlayabiliyoruz.

Bir şeyi atmaya, bağışlamaya, ya da tutmaya nasıl kolaylıkla karar veririm?

  1. Minimalizm’in dünyada yayılmasını sağlayan ikili “The Minimalists” (www.theminimalists.com) değer konusunda düşünmeyi tavsiye ediyorlar. Sadece giysiler için değil, tüm eşyalar için şu soruyu sorun kendinize: Bu benim hayatıma değer katıyor mu? Cevap evet ise, tutmalısınız. Emin değilseniz bu da hayır anlamına gelir ki vazgeçmelisiniz demektir. Değer hakkındaki İngilizce yazıları için buraya bakabilirsiniz.
  2. Kondo ise (tam bir capon, canım benim) daha duygusal bir yaklaşımla, “dokunun” diyor. Bu nedenle her şeyi yatağına ser diyor. Dokunmadan bilemezsin, onun hayatına değer katıp katmadığını, ihtiyacın olup olmadığını. Kondo’nun sorduğu soru ise: “Mutlu ediyor mu?” Seni neşelendirmeyen hiçbir şeyin evinde yeri yoktur diyor. Giysilerde bunu anlamak çok kolay. Bu nedenle de giysilerden başlamak çok mantıklı. Neyin üzerinize yakıştığını (yani eski sevgiliniz üzerinizde görse süper hissedeceğinizi :)) neyin yakışmadığını- çok rahat da olsa, çok iyi biliyorsunuz. Emin olmadığınızda eşten dosttan yardım istemekte de çekinmeyin. Sabah dolabınızı açtığınızda, içinde yalnızca mükemmel hissettiğiniz kıyafetler olması kadar güzel bir şey yok.

kondo-book_0

İçinde mükemmel hissetmek derken, yalnızca cafcaflı giysiler anlaşılmasın. Ben şahsen bir kot ve tişörtün içinde mükemmel hissediyorum, eğer bedenime ve vücut yapıma uygunlarsa.  Ya da bazı arkadaşlarım topuklu ayakkabının postürlerini düzelttiğinden, daha özgüvenli hissettiklerinden bahsediyor. O zaman, topuklu baş tacınız olsun! Benimse topukluların içinde tek düşüncem eve gidip ayaklarımı sıcak suda saatlerce bekletmek oluyor! Yani bana kesinlikle mutluluk vermiyor topuklu.

Herkesin öncelikleri farklı, ve kendinizi iyi tanımalısınız. Başkalarının önceliğine göre giyinmeyin, bu sizin hayatınız ve en sevdiğiniz şekilde giyinmelisiniz. Bu yüzden de sizi yansıtmayan giysi ve aksesuarlarınıza elveda deyip “tam sizlik” olanları gerekirse haftada iki gün giymelisiniz. 🙂

Peki atacağımı attım, tutacağımı tuttum. Nasıl düzenleyeceğim?

O da başka bir yazımızın konusu olsun. Bu arada Kondo’nun kitabını edinip başlayabilirsiniz, çok güzel ipuçları var. Kendisi her ne kadar başka yöntemlerle karıştırmayın dese de herkesin kendi yöntemini bulması taraftarıyım ben. O yüzden okuyup kendiniz karar vermelisiniz size uyup uymadığına. Ben bildiğim yöntemleri yazıp, kendi gardırobumdan örneklerle göstereceğim bir sonraki yazımda. O zamana kadar, bir yıl kadar önce yazdığım şu yazıya da bakabilirsiniz.Bir de project 333 var. Kapsül gardırop deyimini de çıkaran sanırım bunu yaratan kadın, miniminnacık ama her şeye yeten bir gardırop kastettiği. Buna da bakın. Yılda 3 kere, 33 parçadan oluşan bir gardırop yapmayı öneriyorlar. Ben bunu hiç denememiştim, sadece azalttım ama hiç saymadım. Dün oturup sayayım dedim bu bahar giyeceklerimi, ayakkabılar, aksesuarlar, spor kıyafetleri falan her şey dahil tam 33 parça olmuş. 🙂 Bundan da bir sonraki yazımda bahsedeceğim.

Adsız

 

 

 

 

Deodoranta Elveda.

Yıllardır kullandığım deodorantlar beni sürekli rahatsız etmekteydi. Kimi etkisiz, kiminin kokusu parfümü bastıracak kadar ağır, kimi yapış yapış…

Antiperspirantlara-terlemeyi önleyici deodorantlara- oldum olası şüpheli yaklaşırdım, içeriğindeki alüminyum klorid ve türevlerinden dolayı. Bu madde vücuda alındığında kanser ve alzheimer oluşumuna ortam hazırladığından bahseden tıbbi çalışmalar mevcut, fakat günümüz dünyasında öyle değişik yerlerden öyle değişik maddelere maruz kalıyoruz ki, vücuttaki alüminyumun yalnız deodoranttan geldiğini söylemek güç. Aynı şekilde başka bir araştırmada da meme kanserine yakalanmış hastaların çoğu antiperspirant kullanmış çıkıyor. Ama yine de sadece bu yüzden kanser oluşmuş diyemeyiz, çok fazla değişken var bu yönde karar vermemizi engelleyen.  Nihayetinde insan bedeni hakkında bildiklerimiz henüz çok, çok az.

Yani aslında antiperspirant kullanıp kullanmamak tamamen kişisel bir tercih, ki konuda da bilimsel bir dayanağımız yok. Fakat benim kendimde gözlemlediğim, hangi marka olursa olsun, içinde alüminyum olan, olmayan, kristal, taş, ya da “doğal” deodorant, kullandığım istisnasız tüm deodorantlar bende iritasyon ve kuruluk oluşturuyor. Her gün kullanıp bir gün kullanmadığımda ağır ve utanç verici bir koku olabiliyor. Ve bazı günler tüm vaatlere rağmen ne terlemeyi ne de kokuyu engelliyorlar. Para verdiğinle kalıyorsun.

Bir arkadaşım deodorant niyetine limon kullandığını söylemişti. Ben ona cesaret edemedim, gittim limon yağı aldım. Sonuçta kaybedecek bir şeyim yoktu, risksiz bir deney. Kokusuna da bayılırım zaten limonun 😊 🍋.


Yazın en sıcaklarında, Ağustos’ta başladım her gün bir iki damla limon yağı kullanmaya ve 7 aydır kullanıyorum. Vücudum ilk haftada hemen alıştı. Artık çok daha az terliyorum, ve son 7 aydır neredeyse hiç duymadım ter kokumu. 7 ay önce yaklaşık 10 liraya aldığım 20 ml’lik şişe henüz yarısına bile gelmedi hem de. Yani benim için hem güvenli hem de ekonomik bir seçim oldu limon yağı.

Bunun yanında menekşe yağını da denemek istedim. Parfüm gibi bir şey bu menekşe yağı, kokusu çok baskın. Alırken de dikkat etmek lazım, bazı markalar yapraktan, bazıları çiçeğinden yapmış yağı ve ikisinin kokuları çok farklı. Bendeki çiçekten yapılmış (Yapraktan olanı daha odunsu ve erkeksi).Özellikle çok sıcak günlerde fena olmuyor, ama çiçeksi kokuları sevmiyorsanız hiç önermem. Limonun kokusu sürdükten bir iki dakika sonra neredeyse hiç hissedilmiyor ama menekşeyi gün sonunda bile duyabilirsiniz.

edit: Bugün bir arkadaşım odanın öbür ucundan yaklaşıp “Parfümün ne kadar güzel! dedi. Aslında o parfüm değil menekşe yağıydı! 😊

Bu arada lavanta ve çay ağacı yağlarını çok severim ama bu konuda hiç başarılı bulmadım kendilerini, bu da dip not olsun. Tabii marka da çok etkili olabilir. Evde olan yağlarla deneme yapıp hangisi cildinize uygun bulabilirsiniz 😊.

Minimalizm ve Bağımlılığın Birbiriyle Ne Alakası Var?

o-VIDEO-GAME-ADDICTION-facebook

Daha düzenli ve basit bir hayat yaşamaya karar verdiğinizde, buna evden başlamak çok doğal, hele de ortalama bir insanın hayatının çoğunu evde geçirdiğini düşünürsek. Ve temizlik ve düzen hakkında artık o kadar kafa yormuyorsanız, beklenenden fazla boş vakte sahip olabilirsiniz. Hatta çoğu minimalist bu boş zaman ve getirdiği özgürlük hakkında endişeli. Dikkat etmemiz gereken, bu yeni bulduğumuz özgür zamanımızı bağımlılık yerine iyi alışkanlıklarla bezeyebilmek.

Minimalizm ve bağımlılığın birbiriyle yakından ilişkili olduğunu gözlemledim son zamanlarda. Değersiz bir çok şeyden (maddi ve manevi) kendini kurtardığında, bir boşluk hissi oturuyor yüreğine. Şimdi o boşluğu herşey ile doldurmak mümkün, onca zamandır yazamadığın öykünü yazabilirsin örneğin, ya da gidip arkadaşlarınla buluşup bilinç düzeyi yerlerde sürünen, dedikodu ya da içki muhabbetleri yapabilir, ya da sigara, televizyon ve internet gibi bağımlılıklara kendini kaptırabilirsin. Ama iyi haber, minimalizm insanı yaptığı her şeyi sorgulatmaya ittiği için, bu bağımlılıkların farkına çok rahat varabilir ve bunları sonlandırabilirsin.

Ben örneğin, video oyunları oynamayı çok severdim de, kendime bağımlı demezdim. Ama boşluk duygusuyla karşılaşınca, fark ettim ki, bir gün içinde saatlerimi oyunlara harcıyorum.

Nereden baksan 20 yıldır bu oyun işinin içindeyim. 90lı yıllarda Atari’miz vardı, kardeşim ve kuzenlerle, sıcak yaz günlerinde dışarı çıkmama bahanemizdi. Kış geldiğinde babam atarinin adaptörünü işyerine götürür, ben de derslere dalar oyunları unuturdum.

Üniversitede de gayet iyiydim, yalnızca yazları, işte o boşluk duygusu gelip çattığında, boşluktan kaçmak için oyunlara yöneliyordum. Sims ve Diablo gibi oyunlar beni içine alıyor, yalnızca yemek saatleri için odadan çıktığım günler oluyordu. Ama bu da beni rahatsız etmiyordu, bağımlı gibi gelmiyordum kendime.

Ama 2010’da çalışmaya başladığımda bir şeyler değişti. Artık eğlence için değil, işin stresini atmak için oyun oynamaya başlamıştım. İnsanların sigara ve alkolle yaptıklarını ben oyunlarla yapıyor, oynarken hayata dair her şeyi unutuyordum. Sözde e-kitap okumak için aldığım iPad de oyun arkadaşım olmuştu.

Ama bir gün minimalizmle ilgili videolar seyrederken Leo Gura’nın bir videosuyla karşılaştım. Bu adam, hayata bakış açımı olduğu gibi değiştirdi. Gururla söylüyorum, iki buçuk aydır oyun oynamıyorum (Ama hala bağımlıyım, bunu kabul ediyorum).

Leo’nun kısaca bahsettiği, bağımlılıklardan kurtulmak ve özgürleşmek için, boşlukla barışık olmamız gerektiği. Bunu yapmanın en basit (ama kolay olmayan) yolu ise meditasyon. Rahat bir biçimde bir sandalyeye oturmak ve yirmi dakika içinde hiçbir şey yapmamak. Gelen düşüncelere bile karşı koymamak. Karşı koymaya bile karşı koymamak. Bu gerçekten çok etkili bir yöntem ama göründüğünden daha zor. Herhangi bir şeyi yapmaya karşı büyük bir istek, bir zorlama duyduğunuzda, yalnızca oturun ve kendinizle baş başa kalın. Düşünün, bunu yapmadığınızda hayatınızda ne değişecek?

Ben bir de kendimi 90 yaşında düşünme egzersizini seviyorum. Bir anlamda hayatımdaki şeyleri bir perspektife sokmamı sağlıyor. 90 yaşındaki Pelin’in 27 yaşındaki Pelin’e tavsiyesi ne olurdu? Herhalde bütün gün boynuna, sırtına, beline, gözlerine ve en önemlisi bilincine zarar verecek bir biçimde bilgisayar oyunu oynamamı tavsiye etmezdi. En kısa zamanda hayatımın amacını bulup kendimi gerçekleştirmeye çalışmamı takdir ederdi. Ama aynı zamanda da andan zevk almamı… Komik gelebilir ama eğlenceli bir egzersiz. Bilgisayar oyunları, sosyal medya/internet bağımlılığı, tembellik gibi konularda faydalı olacağını düşünüyorum, sigara için bile kullanılabilir. Tabii ki alkolizm ve daha ciddi bağımlılıklarda profesyonel yardımın gerekli olduğuna inanıyorum.

 

Hayatınızdaki işe yaramaz şeyleri gözden geçirdiğinizde, işe yaramaz eylemleri de gözden geçirmek iyi bir fikir olabilir, ve konuşmadan kahve içmeye ya da bir şeyler izlemeye kadar her eylemi sorgulama taraftarıyım. Hayatımıza birazcık uzaklaşıp onu izlemek, bize hangi eylemlerin gerçekten faydalı ve keyifli olduğunu, hangilerinin ise dışarıdan eğlenceli görünüp içimizi yiyip bitirdiğini görmek, daha tatmin edici bir hayat yaşamak için gerekli olabilir.

 

 

“Ev” Neresi?

Doğduğumdan beri 8 farklı evde yaşadım. Düşününce, kendimi en çok evde hissettiğim yer, üniversitedeki yurdumdu. Yanyana konmuş 2 ranza, onların karşısında da uzun bir masa ve dört dolaptan başka bir şey bulunmayan bu oda, 4 kişinin birlikte yaşayabileceği en dar yerdi. Tahmin edileceği üzere eşya stoğumuz oldukça sınırlıydı, yalnızca kitaplar ve giysiler. Bir de evden getirilmiş birkaç kap kacak.

O dönemde bilmeden bir minimalist olarak yaşıyordum ve yurtta yaşadığım 4 yılı hayatımın en güzel yılları olarak hatırlıyorum. Oldukça üretkendim, çoğu zaman okur ve yazar, ders çalışır ve sosyal aktivitelere katılırdım.

Bugün neden bu yılları hatırlıyorum?

Çünkü hayatımın bir dönüm noktasındayım. İşimi, doğduğum ülkeyi ve sevdiğim adam dışında tanıdığım herkesi geride bırakıp gidebilirim. Bütün bu olasılıklar, “burada gerçekten evimde hissediyor muyum?” sorusunu getiriyor akıllara.

Bu karar aynı zamanda sahip olduklarımı da epey bir sorgulamama neden olacak. Bir bavula ne sığabilir ki? Bugün evdeki her eylemimde, acaba bu eşyayı benimle götürmeli miyim, sorusunu sordum kendime ister istemez. Kepçeden bulaşık deterjanına, bakliyattan kalem kağıda her şeyde bunu sordum kendime. Örneğin okuduğum kitapları mı götürmeliyim, henüz okumadıklarımı mı? Birkaç tabak çanak yanıma almalı mıyım, yoksa orada her şeye baştan mı başlamalı? Orada bu kadar eşya olmadan, gerçekten minimalist bir yaşam tarzı elde edebilir miyim? Ee, beni burada elde etmek konusunda durduran şey ne? Umudu dışarıda ve gelecekte aramak ne kadar doğru?

Olasılıklar sonsuz. Şimdilik geleceğe dair kaygılarım da… Gelecek ne getirir bilinmez, hayıflanmak biraz da boşa olsa gerek.

Bugün Veda Ettiğim Küçük Şeyler.

image

İnsan farkında olmadan nasıl da eşya ile kaplanıveriyor etrafı. Bugün bana büyük gelen iki bluza, kullanma imkanım olmayan üç kutuya (niye baştan tutuyorum ki bunları, belki bir gün lazım olur diye, tüm ev istifleniyor) terliğimden kopup evin her yerinde dolaşan ponpona, kesilen kot pantolonumun paçalarına (hahaha,  “belki bir gün” bir proje yaparsam saklanan yine), ve olur olmaz birkaç kart ve broşüre veda ettim. Broşürlerden biri de müze broşürü. Hep, deneyimleri eşyalara tercih edin, denir ya, ben de anılarımı ve deneyimlerimi gittiğim bu güzel müzenin broşürüne tercih ettim. Yazayım ki unutulmasın, gittiğim bu güzel müze, Cunda Adası’nda, Taksiyarhis Kilisesi Müzesi ve ona bağlı Sevim ve Necdet Kent Kütüphanesi. Kilisede Koç ailesinin özellikle denizcilikle ilgili antika koleksiyonu bulunuyor, üst katta ise sürekli değişen koleksiyonda oyuncaklar sergileniyor. Gitmeyenler için yine Koç ailesine ait olan Ankara Ulus’taki müzeyi de öneririm, illa eşyalar saklanacaksa böyle saklanmalı dedirtecek cinsten. Evlerimizi müzeye çevirmenin alemi yok :).

Cunda’nın daha da tepesine yürümeyi göze alırsanız, 600 senelik bir yel değirmeninin şimdi kütüphaneye dönüşmüş halini ziyaret edebilirsiniz. Buranın bir Nostalji Kafe’si var ki, böyle güzel bir manzara gördünüz mü bilmem. Her yanın deniz, her yanın mavi, sessizlik.

Bu arada, bunu yazarken annem bluzların ikisine de talip oldu. Yıllarca dolapta bekleteceğime ona önceden sorsaydım keşke!

 

Yavaşla. Azalt.

image

Bir gün içinde neler yapıyorsun?

Ben örneğin, diyelim ki işe gitmediğim bir gün, yemek yapıyorum, yemek yiyorum, kahve, yetmezse çay, bir-bazen iki kitabı okumaya çalışırken, bir yandan da televizyon izliyorum. Başka bir köşede bir hikaye yazmaya çabalarken, şu bilgisayar oyununu mu oynasam biraz da diyorum. Arada bir el işlerine merak salıyorum, bezler boncuklar ipler dolaşıyor etrafta. Daha bunlar yalnızca kendi başıma yaptıklarım. Sevdiğimle vakit geçirmek, ailemle telefonda konuşmak, arkadaşlarımla buluşmak, telefonda konuşmak var bir de. Bunun dışında hayatımda olmasına gerek olmayan ama bir şekilde bağımı kesmediğim/ kesemediğim tiplerle de vakit geçiriyorum.
Çalıştığım günlerden hiç bahsetmeyeyim. Okula gitmeden önce günümü nasıl planlasam, çıktı alsam fotokopi çektirsem sunu hazırlasam paniği, gidince teneffüs aralarında yapılacak bi dünya iş ve sadece 10 dakika, eve gelince okunacak yazılar, sınavlar vs. Bu kadar şeyi 24 saat içinde nasıl yapar insan? Yapar da sonra ruhu ne gelir? Vücudu nasıl cevaplar bu kaosu?
Artık eşyalarımı azalttığım gibi yaptıklarımı da yavaşlatmaya ve azaltmaya karar verdim. Yaklaşık iki aydır hiçbir oyun oynamıyorum örneğin, bilgisayardan, tabletten, telefondan. Bu benim için büyük bir başarı, yaklaşık 20 yıldır bu tip oyunları oynadığım düşünülürse. İnsanın bu tür bağımlılıkları bir tür boşluk korkusundan oluşuyor aslında. Boşluğa dayanamıyorsun. Ben oyunla dolduruyordum. Kimi sigarayla alkolle dolduruyor. Kimi anlamsız ilişkilerle. Boşluğu sevmeyi öğreniyorum iki aydır. Oturuyorum odada ya da dışarıda, hiçbir şey yapmıyorum ama. Etrafımdakileri olduğu gibi kabul etmeye ve en önemlisi boşluğu kucaklamaya çalışıyorum. Bu öylesine güçlü bir şey ki. Boşluğu kucaklarsan her şey artık kolay geliyor. Böylece hayatından gereksiz aktiviteleri çıkartmak her seferinde kolaylaşıyor. Bir tür meditasyon diyebiliriz buna.
Her şey yavaş yavaş oluyor, ama bir anda. Her şey olması gerektiği gibi. Az, yavaş, ama öz. Yavaş, ama tembel değil asla. Tadını çıkara çıkara. İşte amacım bu.

Görmek istediğin değişimin kendisi ol.

you-must-be-the-change-you-wish-to-see-in-the-world-22

 

Yukarıdaki Mahatma Gandhi sözünü çok düşünür; ama bazen uygulanır bulmazdım. 4 sene boyunca vejetaryen yaşadım ve kendi de vejetaryen olan Gandhi’nin bu sözünü o zaman bile tam olarak anlayamamıştım. Belki de tam olarak bu değişime inanmadığım için çevremdekileri de pek inandıramadım. Ama bu sefer öğrencilerimin yardımıyla sanırım bu sözün ne demek olduğunu biraz da olsun özümseyebildim.

Alışverişkolik olma üzerine bir parça işliyorduk ve bir erkek öğrencim anlatılanın ne kadar ona uyduğunu, özellikle kıyafet alışverişine gittiğinde kendinden geçip ne kadar çok satın aldığını anlattı. Benim de öyle olup olmadığımı sordu. Ben de, aslında tam tersi olduğumu, yaklaşık 1 yıldır örneğin hiç t-shirt almadığımı söyledim. Bunu duyan sınıf bir anda pür dikkat kesildi ve ben anlatmaya devam ettim. Onlar sordu, ben anlattım, ki özel bir üniversite olduğunu düşünürsek alım gücü yüksek bir kitle var karşımda. Bu öğrenci grubum daha önce tanıştığım öğrencilerden biraz farklı olsa da yine de istediğini alabilen- ve ailenin de çoğu zaman sınırsız finansal destek sağladığını düşündüğüm- bir grup. Bu yaz yalnızca bir kot pantolon ve bir çift ayakkabıya ihtiyacım olduğunu tespit ettiğimi, bunları da bir ay boyunca araştırdığımı, sonunda bir Levi’s kotu 70 liraya (indirimin de indirimi) ve Toms ayakkabıları 150 liraya (30 lira indirimli) aldığımı anlattım. Levi’s ve Toms seçimim materyalistik gibi görünse de belki içimde kaldıkları için reddedemediğim iki marka. Hep ikisinden de almak istedim ama aynı anda bir sürü parça alınca en kalitelisini almaya insanın parası kalmıyor. “Bu yaz yalnızca iki parça alacağım” diye kendine bir amaç koyarsan en iyisini almaya para bulabiliyorsun. Ve yeni bir şey satın almama eylemi kendimi sınırlamak ya da “1 yıl boyunca satın almayacağım” gibi söylemler değil. Gerçekten sevmediğim ve hiç giymediğim parçaları ayıklayınca sevdiğim giysileri her gün giyebiliyorum. Dolabımı açınca “bugün ne giysem” demiyorum. O zaman yeni bir şey almaya ihtiyaç da duymuyorum.

Bunların hepsini yazı dilindeki gibi anlatamasam da onların ilgisini çekmeyi başardım. 2 dakikalığına önlerindeki cep telefonlarına bakmayı bırakıp beni dinlediler. Bu bile bir kazançtır diye düşünüyorum. İşte olmak istediğin değişimin kendisi ol, bu demek bana göre. Kısa bir süreliğine kim olduğumu kendi akranlarıma değil öğrencilerime de gösterebildim. İlk çalışmaya başladığımda bir öğretmen olarak uymam gereken kurallar bütünü beni içine hapsetmiş, istediğim ve eğitildiğim gibi bir öğretmen olamayacağım, ben de duvarda bir tuğla olacağım diye cesaretim çok fazla kırılmıştı. Belki artık kurallara uymaktan çok, biraz daha kendim olmayı öğreniyorum. Örnek olmak deyişini sevmesem de, bir iki öğrenciyi bile düşünmeye sevk etmek, beni gerçekten mutlu ediyor.

Boşluktan Korkma. Boşluğu Sev.

water-lilies-40

(Monet, Water Lilies)

Hiçbir şey yapmamanın öyle bir etkisi var ki… Eğer bilinçli olarak yapıyorsan bunu, hayatın hızına karşı koyuyorsan… Aklın bomboş ve berraksa… Hiçbir şey yapmamada büyük bir sır var ve biz, büyükşehirlerde yaşayanlar, 21. yüzyılda yaşayanlar, bu sırrı unuttuk. Hayvanlar hatırlıyor. Bazı ermişler hatırlıyor. Bazılarımızın da hatırlamak için bilinçli bir çaba sarf etmesi gerekiyor.Ama bazen dış dünya öyle bağırıyor ki, iç dünyanın sesini görmezden geliyorsun.

Zorba’da Kazancakis sadece bir şey üzerine odaklanan birinin enerjisiyle mucizeler yaratabileceğinden bahsediyordu. Düşünsene, aklımızda bin küçük tilki dolaşıp birinin kuyruğu öbürüne değmezken, yalnızca tek birine odaklansak nasıl bir enerjiyle sarılırız ona, mucizeler yaratırız gerçekten de. Belki de tüm ritüellerin, duaların, “om”ların amacı buydu. Tek bir şeye odaklanmak. O odaktan mucizeler doğurmak. Dış dünyayı düşünmeden, içine dönmek. Aslında bir nevi akli minimalizm. Kafandaki gereksizleri boşaltmak. “Hiçbir şey”e, boşluğa yer açmak.

Boşluktan korkmadan, boşluğu severek.

Daha Az Kıyafetle Yaşamak

Minimalizm ve basit yaşam beni gerçekten heyecanlandırıyor, çünkü dünyanın en evcimen insanı olabilirim ve Kafka’nın odasını kendi vücudunun bir uzantısı olarak gördüğü ve ekmeğimi suyumu verseniz oradan çıkmam, dediği gibi, ben de evi bir uzantım gibi düşünüyorum. Ama çocukluktan beri dağınık biri olduğum için, kendimi bir yandan da huzursuzluk veren yığınların ortasında buluyorum. Fark ettim ki, bu yığınların hiçbirine gerçekten ihtiyacım yok. O eşyalar olmazsa, zaten dağınıklığın sebebi ortadan kalkacak. Peki yıllardır bağlandığın eşyalardan kurtulmak kolay mı? Tabii ki değil.

Bir minimalist olmayı kafaya takmış çok insan var, ben gerçekten bu kadar insan bulduğuma şaşırdım. Maalesef bu konuda Türkçe yazan birilerini bulamasam da İngilizce konuşan dünyada kitaplar ve videolar tonlarca mevcut. Çoğu kişi de işe bu işe kıyafetlerini azaltarak başlamış. 10 item closet, project 333 (3 mevsim- 33 kıyafet), capsule wardrobe bu amaçla başlatılmış projeler. Hepsinde amaç aynı: Birbirine uyan giysiler edinip olabildiğince az giysi ile yaşamak. Sabah uyandığında, bugün ne giysem? sorusunu sormadan güne başlayabilmek. Kendine yakışanı, stilini bilmek ve dolabında senin stilin olmayan şeylerin toz toplamaya devam etmesini engellemek.

Dünyaca ünlü birçok insan da aslında bunu bir yaşam tarzı haline getirmiş. Yapılacak onca iş varken, giysiler için bu kadar para ve çok daha önemlisi, zaman harcamak niye? Einstein’in bir gri takımı varmış örneğin, Obama ise gri ve lacivert renklerden başka takım elbiseye sahip değil. Steve Jobs ve Mark Zuckerberg de daha bilinen örneklerden.  Hadi onlar dahi, çılgın. Benim ilginç bulduğum, Vera Wang ve Micheal Kors gibi ünlü moda tasarımcılarının da sürekli aynı kıyafetleri giymesi (özellikle siyah ve çok sade). Modayı belirleyen insanların modaya hiç uymamaları gerçekten enteresan.

Peki daha az kıyafetle nasıl yaşanır? Yani bu nasıl başarılır 🙂

1. adım: Stilin hakkında düşünmek.

Bu bir erkek için daha kolay ama kadınlar modaya kapılabiliyor.

Lütfen şu bu benim tarzım programlarındaki gibi değil, yaşam tarzınızı ve her gün neleri giymeyi sevdiğinizi düşünün. Örneğin ben mağazalara gittiğimde elbise deneyip almayı ne kadar sevsem de yılda belki 5 gün elbise giyiyorum. Ve kaç tane kumaş pantolonum olursa olsun işe kot pantolon ve genellikle düz bir t-shirt ya da bluzla gitmeyi seviyorum. Zaten ertesi gün işe elbiseyle ya da etekle gitmeyi planlasam da ütü yapmak ya da ona uyan ve kaçmamış bir çorap bulmak bana işkence gibi geliyor. Kendimi en iyi hissettiğim yine kot- t-shirt oluyor. (bu konuda thetinytwig adlı site çok hoşuma gitti çünkü yazarın tarzı bana çok benziyor. Bu konuda ilham almak ve kendi tarzınızı bulmak için “capsule wardrobe” yazıp görsellerde aratabilirsiniz.) Bir kot- t-shirt gardırob örneği:

image

Kendi tarzınızı bulduktan sonra yapılacak ikinci şey,

2. Gereksiz tüm kıyafetleri atmak.

Bu ilk başta acı veren bir süreç gibi gözükse de bir yerden sonra öyle bir keyifli hale geliyor ki insan her gün daha da azaltmak istiyor. Yapmak gereken şey evde giysi namına ne varsa (aksesuarlar da dahil) bir yere toplamak. Ben hepsini yatağın üstüne attım. Zaten daha onları dolaptan çıkarırken bazılarını direk atmaya karar vermiştim. Bu konuda birkaç kriter belirledim:

i. üzerime olmayan HER kıyafet kesinlikle gidecek. Kilo veririm, alırım diye hiçbir giysi dolapta beklemeyecek.

ii. Eskimiş, tamir edilemeyecek durumda olan, tüylenmiş olanlar da gidecek.

iii. Şimdiki tarzıma uymayanlar da gidecek. Çalışmaya başladığım ilk senelerde kumaş pantolon ve daha ciddi giysiler giymem gerekiyordu ama şimdi böyle bir zorunluluğum yok (istesem giyebilecek olmama rağmen bu kumaş pantolon, etek ve gömlekleri üç senedir hiç giymedim, sevmiyorum çünkü).

Bunu bir günde halletmek tavsiye edilse de ben bir iki ayda halledebildim. Yani hepsinden de ilk etapta vazgeçemedim. İlk ve ikinci kategoriye girenlerden daha çabuk kurtuldum. Bu da yaklaşık 50- 60 parçaya tekabül ediyor. Acıyla farkettim ki, bu kıyafetlerin yarıya yakını zaten mahvolmuş, on yıldan beri dolabımdalar. Artık birine verilecek halleri de kalmamış. Bunları mecburen attım ya da temizlik bezine falan çevirdim.

Eski işlerimde giydiğim resmi giysileri de fotoğrafladım ki belki kardeşime bazıları olur. Kardeşim, ki kendisi için giyim ve alışveriş bir yaşam tarzıdır, bu giysileri son üç yıldaki altı taşınmamda nasıl olup da her yere taşıdığıma şaşırdı. Yirmiye yakın parçadan ancak bir ikisine talip oldu. Kalanları da mahallenin yardımlaşma ve dayanışma vakfına bağışladık.

3. Düzenli bir dolaba sahip olmak.

Bu konuda ilk yazımda bahsettiğim Marie Kondo’dan t- shirt ve bluzları asmak yerine kalıplamanın ve çekmecede saklamanın çok daha etkili olduğunu öğrendim. Yine bu konuda bir çok kaynak bulunuyor ama daha sonraki yazılarımdan birinde nasıl yapılacağını göstermek istiyorum.

4. Daha az ve düşünerek alışveriş yapmak.

Bu artık bir yaşam biçimi haline gelmeli. Ben ki “impulsive shopping” denen şeye bayılan bir insanım. Mağazalara dalıp ilk beğendiğim şeyi denemek ve almak. Bu konuda eşim ve ailesinden çok şey öğrendim: Diyor ki mesela, ben bir trençkot alacağım. İstediği modele karar veriyor, ona göre alışveriş yapıyor. Ben mesela trençkot alacağım diye (Ankara’da bolca olan) alışveriş merkezlerine gidip, bir bluz, bir kot pantolon, bir de ceket alıp, o sene “yine trençkot alamadım” diyip dönerdim. Artık kendime mevsim başında ihtiyaç belirleyip, sadece o ihtiyaca göre alışveriş yapmayı öğrendim. Örneğin eğer bir sandalet almak istiyorsam, sadece ayakkabıcılara giriyor ve sadece sandalet kısmına yöneliyorum. Böylece alışveriş merkezlerinde daha az zaman geçirmiş ve daha az para harcamış da oluyorum.

Sonuç olarak, dolabımdaki giysilerin yarısından kurtularak (ve bir yıldır tek bir parçasını bile özlemedim) ve daha iyi ve ulaşılabilir şekilde yerleştirmeyi öğrenerek büyük bir rahatlık yaşadım. Yazlık- kışlık diye ayırmama gerek kalmadı, çekmecemi ve dolabımı açtığımda sahip olduğum her şeyi görebiliyor, bulabiliyorum. Amacım, yaklaşık 20- 30 en sevdiğim giysiyle yaşamak ve sabah hala az da olsa yaşadığım “bugün ne giysem” olayını hiç yaşamamak, buradan kazanacağım zamanı daha üretken işlere harcamak.

Minimalizm ve Basit Yaşamak

mkondo

Ne yaparsam yapayım dağınık olmaktan kurtulamayan bir insan olarak, Japon yazar Marie Kondo’nun “the life-changing magic of tidying up” (Türkçesi de çıkmış: Derle Topla Rahatla) adlı kitabını okurken bayağı heyecanlandım, acaba ben de bir gün düzenli bir insan olabilecek miyim diye. Minimalizm? Hayatımda üzerine düşünmediğim bir kavramdı bu kitabı okuyana kadar. Aslında doğrudan kitabın önerdiği şey minimalizm değildi ama, söylediği şey şuydu:

Sadece yüreğinize seslenen şeyleri tutun. Diğerlerini atın gitsin, onlara ihtiyacınız yok. Bir eşyayı elinize aldığınızda, kendinize şu soruyu sorun: “Bu eşya bana mutluluk getiriyor mu?”

Başta çılgınca gelse de, bunun üzerine düşünmeye başladım. Aslında ben ve eşimi düşünürsek, biz küçük şeyleri tutmaya bayılıyoruz. Evimizin her yerinde bu küçük nesnelerden var, kar küreleri, müzik kutuları, camdan küçük hayvanlar, figürler, neler neler. Bunlar gerçekten bizim ruhumuzla konuşuyor mu? Yoksa yalnızca toz mu topluyorlar? Bu soruları kendime sorarken acaba bu kitabı okuyanlar neler yapmış diye internette araştırmaya başladım. Ve Marie Kondo’yu okuyan çoğu kişi minimalist çıktı! Dolabında yalnız 8 elbiseyle yaşayanlar, evimi gören herkes “yeni mi taşındın” diye soruyor diyenler, küçücük stüdyo dairelerde, loftlarda yaşayan, sahip olduğu her şeyi bir sırt çantasına koyup seyahat edebilenler.

 

Böylesine basit yaşamanın düşüncesi bile güzel aslında. Daha az eşya, daha az sorumluluk, daha huzurlu bir yaşam. Marie Kondo’nun dediğine göre, bu işi bir defada yapmak gerekiyor. Ama bu “bir kere”, belki 6 ay sürecek, belki yıllar. Önemli olan niyetlenip harekete geçmek. Ben bu işe kalkışalı 1.5 sene oldu ve diyebilirim ki giyim konusunda çok önemli bir aşama kaydettik. Diğerleri konusunda da yavaş yavaş gelişiyoruz. Artık alışverişlerimizde kaliteyi ve uzun ömrü ön planda tutmayı öğreniyoruz.

 

Bu mutfakta da çok önemli. Çünkü mutfak benim nefes aldığım yer. Eğer orası gereğinden fazla eşya ile doluysa insanın üzerine üzerine geliyor. İnsanın neşesini alıyor resmen. Bu yüzden yeni evimizi kurarken “misafir takımı” gibi bir şey olsun kesinlikle istemedim. Günlük hayatta kullandığımız yemek takımı 12 kişilik ve bembeyaz, öyle yaldızlı yaldızlı değil. 10 tane tencerem yok, her boydan bir tane. Hatta bana sorsanız bu bile fazla, belki zamanla daha da azalır. Tatlıyı ve etleri aynı tahta kaşıkla karıştırıyorum, aman allahım, bu bazıları için tam bir görgüsüzlük! Yalnızca bir masa örtüm var, ve neden daha fazlasına ihtiyacım olsun ki? Şimdi bile bana sorsanız mutfağımda çok eşya var ve zaman buldukça mutfağımı da daha da sadeleştirmeye çalışacağım.

İnsan yolculuğunu bir belgesel misali, iyisiyle kötüsüyle belgelerse, ilerleme motivasyonunu çok daha iyi buluyor. İşte benim amacım da, hikayemi anlatırken, devam etmek için de güdümlenmek. Daha çok insana ulaştıkça, daha da ilerisini görmek için biraz daha derine inmek.