52 Küçük Değişiklik 4. Hafta: Uyku

Bildiğiniz gibi 52 Küçük Değişiklik serisine bu sefer YouTube videolarıyla yeniden başladım. Bu sefer ilk uyguladığım sıradan biraz değişik bir sıralama uyguluyorum, içinde bulunduğumuz olağanüstü durumları düşünerek ona göre değişikliklerden konuşmaya çalışıyorum.

İlk üç haftayı kaçırdıysanız:

  1. Hafta- Günlük Tut yazı | video
  2. Hafta – Müziğin Sesini Aç yazı | video
  3. Hafta- Stres Gideren Ritüeller yazı | video

Bu haftanın küçük değişikliği, aslında epey büyük bir değişiklik; çünkü beden ve zihin sağlığımızı doğrudan etkiliyor.

Uykunuz ne kadar kaliteli? Daha iyi uyumak ve uykuya rahat dalmak için neler yapılabilir? Bu hafta bunlar üzerine konuşacak ve uygulamaya çalışacağız.

Sorularınızı ve daha iyi uyumak için sizin neler yaptığınızı da yorumlarda bekliyor olacağım. Videoyu aşağıdan izleyebilir, yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 51. Hafta: Hislerini Fark Et

Bu haftanın küçük değişikliği, hislerimizi dinlemek ve fark etmek.

Bu haftanın konusu için ilham geçen ay kütüphanede rastlayıp okuduğum First Intelligence adlı kitaptan geldi. Kitapta Simone Wright sezginin ilk zekamız olduğunu, ve bedenimizin zekasının sadece beyinde sınırlı olmadığını anlatıyordu.

Wright’a göre zekamızın üç kaynağı var bedenimizde: beyin, bağırsaklar ve kalp. Bu üçünü doğru kullanıp sezgilerimizi dinleyebilirsek, o zaman dünyayla ve kendimizle daha barışık yaşayacağımızı anlatıyor. Okumaktan gerçekten zevk aldım. Hepimizin bedeni ve iç sesinin farklı konuştuğunu, ama kendimizi tanımamız yolunda bedensel sinyallerimizi iyi tanımanın çok gerekli olduğunu anlatıyor Wright.

İyi güzel, ama benim okuduğum çoğu şeyde yaptığım gibi, kitabı okurken uygulamayı yapıyor, ama bittikten sonra öğrendiklerimi hayata geçirmekte zorlanıyorum. First Intelligence’da da böyle oldu. Bedenimi dinlemeyi alışkanlık haline getirmek istiyorum, bu nedenle bu hafta, geçen hafta başladığım yoga ile de birlikte olarak, bedenimizi dinlemekten ve duygularımız ve bedensel hislerimiz ile ilgili farkındalığımızı geliştirmekten bahsetmek istiyorum.

Diğer yazılarımdan takip ettiyseniz hatırlıyorsunuzdur, Avustralya’ya geldiğimden beri (yaklaşık dört ay) henüz iş bulamadım. Bu arada özel ders veriyorum. Ve özel dersin ve öğrencilerle birebir iletişim kurmanın sınıfta ders vermekten çok daha zevkli olduğunu fark etmeye başladım. Derslerden sonra genelde moralim yükselmiş oluyor, öğrencilerimin hepsi çok iyi insanlar ve bana çok güzel geri dönütleri oluyor.

Fakat bugün farklı oldu. Bugün yeni tanıştığım bir öğrenci, beni sürekli sorgulamaya çalıştı. Ben de sanırım biraz savunma moduna geçtim. Normalde ben daha mütevazı taraf olurum ama öğrenci beni biraz kışkırtınca ben de yaptığım işin ehli olduğunu göstermeye çalıştım. Normalde işlediğim dersten farklı olarak doğal bir akış değil de, isteyen ve veren ilişkisi gibi geçti ders.

Ders çıkışında yürürken, geçen sene Singapur’dayken öğretmenlikten neden bunaldığımı, hatta neden kariyer değişikliği istediğimi hatırladım. Çünkü orada da dersten çıktığımda aynı şeyi hissediyordum! Dedim ki kendime, seni öğretmenlikten bezdiren mesleğin kendisi değil. Böyle hissettiren öğrenciler. Özetle, “parayı ben veriyorum, en iyi ben bilirim, benim istediğim gibi öğreteceksin” tavrında yaklaşan öğrenciler. Bedenimde ne hissettiğimi fark etmeye çalıştım. Kalbim sıkışıyor gibi oluyor, aklımda binlerce cevap, şöyle söyleseydin, böyle söyleseydin, ne gıcık bir kızdı, aynı şu eski öğrencime benziyor vs. Hem düşüncelerimi, hem de bu düşüncelerin bedenimde ne gibi duygu değişikliklerine yol açtığını fark etmeye çalıştım. Bir yandan da, kendime kızıyordum, senin kendine verdiğin değer bu kadar mı, takdir edilirsen harika hissediyorsun, sorgulanırsan yerin dibine batıyorsun diye. Bir de böyle hissettiğim için kendime yüklendim yani 🙂

Sonrasında ise aklıma Eckhart Tolle‘nin Şimdi’nin Gücü kitabında kadınlar ile ilgili okuduklarım geldi: Kadınların aydınlanmaya erkeklerden daha yakın olduğunu düşünüyordu. Çünkü hem hislerimizi fark ve kabul etmeye daha yatkınız (ben açıkçası fiziksel olarak farklı olduğumuzu düşünmüyorum ama kültürün erkekleri hislerinden uzaklaştırdığına katılıyorum) hem de adet gördüğümüz dönemde her ay yaşadığımız adet öncesi sendromu bizim için iyi bir araç olabilir. Biz genellikle adet öncesi ve sırası yaşadığımız duygu iniş çıkışlarını kavga ve ağlama ile, ağrımızı ile ağrı kesicilerle gideriyoruz. Fakat Tolle böyle zamanlarımızı farkındalık için kullanmamızı öneriyor. Acının ve duygu patlamalarının, yani bedenimizde olan bitenin yargısız bir gözlemcisi olursak, bu sürecin bizi çok daha hızlı bir şekilde aydınlanmaya getireceğini söylüyor.

Dersten dönerken düşündüm. Ben de zaten o malum dönemdeyim, belki de bu yüzden o öğrencime öyle bir tepki verdim. Belki de kızcağız benim düşündüğüm gibi bir niyete sahip değildi ama hem hormonlarım, hem de geçmiş tecrübem öğrencimi yanlış değerlendirmeme sebep oldu. Belki ders esnasında bu hislerin farkına varmış olsaydım, kendimi sıfırlayabilir ve daha içten olabilir, daha verimli olabilirdim.

Bu hafta duygu değişikliklerimi, bedenimdeki hisleri, yargılamadan yazmaya karar verdim. Tek fark etmenin bile ne kadar şifalandırıcı olduğunu biliyorum, bu yüzden sebeplerini bile düşünmeden, sade fark edip yazacağım. Sizi de kendinizi tanıma yolunda bir adım daha atmaya, duygularınızın farkında olmaya çağırıyorum bu hafta.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Youtube kanalım da burada.

52 Küçük Değişiklik 50. Hafta: Yoga

Artık yavaş yavaş 52 Küçük Değişiklik serisinin sonuna gelirken bu hafta uzun zamandır yapmak istediğim bir değişikliğe yer vereceğim: Yoga 🙂

Biliyorsunuz bu yazı dizisinin ilham kaynağı 52 Small Changes for the Mind kitabı idi. Bu haftaki değişiklik kitaptan değil, içimden geldi ☺️ Kitaptaki değişiklik, iyi arkadaşlıklar kurmaktı, fakat bu zaten daha önce yazdığım 52 Küçük Değişiklik 34. Hafta: Anlamlı Diyaloglar Kur haftasına çok benziyordu. Böylece ben de uzun zamandır (kendime inanamıyorum gerçekten, ilk yoga dersime katılalı 10 yıl olmuş!) uğraştığım ama hiçbir zaman alışkanlık haline getiremediğim bir uğraş. Meditasyonda olduğu gibi yogada da, o an yaparken çok keyif alıyorum ama sonrasında devam etmeye üşeniyorum, bahaneler türetiyorum. 7 Mayıs 2019, yogaya gerçek anlamıyla başladığım gün olsun bakalım. Zaten annem de 7 Mayıs 2019 çok özel diyordu (şu videodan mütevellit), benim için de böyle bir anlamı olsun. Akshaya Tritiya denen bu özel günde başlanan işler çok uzun soluklu ve hayırlı olurmuş.

Şimdi bir de şöyle bir durum var. Kendime dış bir sorumluluk yükleyince motivasyonum daha çok oluyor. Mesela belki bu yazı dizisini bitirme sorumluluğu hissetmeseydim bloga bu kadar düzenli yazmayacaktım. Sosyal medya ve internetin böyle bir güzelliği var işte, zararları olduğu kadar böyle faydaları da var.

Bir başka dış sorumluluk ise bu amaç için yatırım yapmak oluyor. Mesela internette dolu yoga videosu var, hatta zaman zaman Brisbane’da bedava yoga seansları da oluyor, ama bir iki defadan sonra devamlılık sağlayamıyorum. Bulunduğum mahalledeki bir yoga stüdyosuna yazılmayı hedefliyorum.

Bu hafta siz de yeni bir beceri edinmek için ilk adımı atacak olsanız, ne olurdu? Halihazırda yoga yapıyorsanız, süreklilik için tavsiyeleriniz neler?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Youtube kanalım da burada.

52 Küçük Değişiklik 45. Hafta: Bir Guru Ol

Hayata hepimizin katabileceği bir değer var. Siz nasıl bir değer katmayı seçiyorsunuz?

Bu haftanın küçük değişikliği, yeteneklerimizi, bildiklerimizi, tecrübelerimizi aktarmak. Bir mentor, bir guru olmak. Guru deyince sevgili John Lennon’ı da analım, yazmış olduğu en güzel şarkılardan biriyle (Jai Guru Deva -guru’ma teşekkürler- der nakaratında hatırlarsanız):

52 Small Changes for the Mind (Zihin İçin 52 küçük değişiklik) kitabından her hafta bir değişiklik uyguluyorum. Artık yavaş yavaş sonlara geliyoruz. Bu haftanın değişikliğini aslında birkaç hafta erteledim, çünkü bana nasıl bir faydası olacağını göremedim.

Sonra böyle düşünmemin sebebinin mesleğim olduğunu fark ettim. 8 yıl tam zamanlı öğretmenlik yapmak, mesleki deformasyona sebep olmuş biraz. Öğretmen arkadaşlarımla konuştuğumda bu mesleki deformasyonun iki gruba ayrıldığını fark ettim: Birinci grupta öğretmenliği bir yaşam tarzı haline getirip özel hayatında da benzer bir üslupta yaşayanlar oluyor. Hatta bu bazen geri tepip, ben senin öğrencin değilim, gibi cevaplar almalarına sebep olabiliyor. İkinci grup ise okulda yeterince öğretmencilik oynamaktan bıktıkları için, tüm o okul gürültüsünü dengeleyebilmek için, günlük hayatlarında daha sessiz ve sakin oluyor, hatta bu da bazen, bu nasıl öğretmen, asosyal öğretmen mi olur, şeklinde yorumlara yol açıyor.

Ben sanırım bazen birinci, bazen ikinci grupta oluyorum. Düşününce hayatımın üçte ikisi öğretmenlik mesleğine adanmış görünüyor. 13 yaşında öğretmen lisesine başladığım zamandan beri toplumun öncüleri olduğumuz aşılandı bize, belki gençliğimizi yaşamamıza engel olacak kadar. Öğrenme ve öğretme konusundaki görüşlerim her geçen sene olgunlaştı, değişti. Mesleğimi bırakıp başka mesleklere yönelmeyi de çok düşündüm, ama fark ettim ki, ne yapmak istersem isteyeyim, ucu yine mentor olmaya, yeteneklerimi, tecrübemi aktarmaya dönüyor. Sanırım bu benim için bir hayat tarzı haline gelmiş durumda, ve belki de bundan kaçmak yerine kabullenmek benim için daha iyi bir seçenek.

Fakat şu anlayışa da kavuştum: Öğrenmeye hazır olanın hocası karşısında belirir derler ya, işte öğrenmeye hazır olanlarla çalışmak istiyorum artık. Bu yüzden okulda öğretmenlik yapmak beni böyle strese sokuyor, ve hatta öğrenmenin ve öğretmenliğin okula sıkışmış olması da çok stresli bir durum. Sokrates gibi sokaklarda dolaşsam öğrencilerimle mesela 🙂

Fakat bir yandan da öğretmekle ilgili en çok sevdiğim şey, normalde karşılaşma imkanım olmayan insanlarla beni bir araya getirmesi. Ben daha çok öğreniyorum gibi geliyor. Son yazımda, Brisbane’da özel ders vermeye başladığımı anlatmıştım. Bu konuda beni en çok heyecanlandıran şey farklı kültürlerden insanları tanımak oldu. Bu gerçekten çok eğlenceli ve benim için çok da eğitici oldu aslında.

Bir şeyler öğretmenin en büyük dönütü kendin ve dünya hakkında, insan ve psikoloji hakkında bir dolu şey öğrenmek olmalı. Bu yüzden bu hafta sizi, meslek tanımınızda öğretmek olmasa da öğretmeyi ya da mentorluğu, akıl hocalığını tadabileceğiniz bir deneyim aramaya davet ediyorum.

Ben de bu hafta göçmenlere ve yerli Avustralyalılara yönelik gönüllü öğretmenlik programlarına başvuracağım. Daha önce de bahsettiğim gibi Avustralya’da (en azından benim için) her şey çok yavaş işliyor. İş bulma sürecimde de kendime ve diğer insanlara ne kadar katkı sağlarsam o kadar iyi.

Aynı şekilde blog yazmak da “guru”luğun bir formu aslında. Maddi dönütü olmasa da manevi dönütü oldukça yüksek olan bir uğraş benim için blog yazmak. Buradan ve instagram’dan aldığım güzel yorumlar da daha çok yazmam ve paylaşmam için teşvik ediyor beni. Eskiden bir konuda yazı yazmak için o konunun uzmanı olmak gerektiğini düşünürdüm, ama blog yazarlığı bana şunu öğretti: Yazmak aslında en etkili öğrenme şekli. Uzmanmış numarası yapmaktansa sizin de “sokaktaki insan” olduğunuzu göstermeniz çok daha iyi bir iletişim şekli. Bu yüzden arada bir “acaba ben de blog yazmaya, youtube kanalı açmaya mı başlasam” diye düşünüyorsanız, yapın, pişman olmayacaksınız.

Vermenin ve Guruluğun Karanlık Yüzü

Geçen hafta öğrencimle yaptığım okuma parçası Mark Twain’in şu sözüyle açılıyordu:

It’s better to give than receive- especially advice.
Vermek almaktan daha iyidir- özellikle tavsiyeyi.

Mark Twain

Vermenin karanlık yüzünün olduğuna kesinlikle katılıyorum. Bazı insanlar gerçekten vermekten arsızlaşıyor ve bunu bir kişisel reklam malzemesi haline getiriyor. Yardım ettiği, elinden tutup başarılı yaptığı insanları anlata anlata bitiremeyen insanlar örneğin… Vermek insanın egosunu gerçekten çok büyütüyor, çok dikkatli olmak lazım. Kimseye anlatmasak bile, içimizden geçen şu ses bile ego’nun sesi: Ne iyi yaptım, yardım ettim, ben iyi bir insanım. Zaten yaptığımız her iyiliği ve kötülüğü kendimize yapıyoruz, bu bir gerçek, ama kendimizi iyi hissetmek için yapılan iyilik bizi egonun kölesi haline getiriyor. Sonra almaktan da korkar hale geliyoruz, çünkü ego bizi öyle bir guru seviyesine getiriyor ki, sadece biz akıl veririz, alamayız seviyesine geliyoruz.

Kendim dahil birçok insanda görüyorum bunu. Madem ki düaliteden ibaret bir dünyadayız, şimdiye kadar hep aldıysak, vererek, hep verdiysek, alarak dengelememiz lazım kendimizi. Dengenin olmadığı yerde kendi düzenimiz şaşıyor. Bu hafta bunu biraz gözlemleyelim kendimizde, ama objektif olarak. Dengeye yaklaşmaya çalışalım.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness

52 Küçük Değişiklik 40. Hafta: Yardım Çağrısı Gönder

Bu haftaki küçük değişikliğimiz, kendimizi açıp yardım isteyebilmek. Sting’ciğimin daha ergenken dediği gibi: Sending out an SOS to the world 🙂

Bu benim için yıllarca çok zor oldu. Hep kendime yetmek istedim, her şeyi kendi başıma yapmak istedim.

Hep yardım ettim ama çok az yardım istedim.

Bakalım hep beraber; yardım istemekten korkmamızın sebepleri nelermiş:

Güçsüz görünmek: Egolarımız o kadar büyük ki, güçsüz görünmekten çok korkuyoruz. Halbuki eksik olduğumuz bir konuda yetersizliğimizi kabul edip yardım istemek güçlü olmayı gerektiriyor. Yardım istediğimiz için değil, istemediğimiz için zayıf duruma düşüyoruz.

Reddedilme korkusu: Uzun zaman önce yazdığım “Hayır Demek Neden Bu Kadar Zor” yazısını aklıma getirdi bu madde. Reddedilmek birçoğumuzun büyük korkusu. Hayır diyememek de, yardım isteyememek de reddedilme korkusundan kaynaklanıyor. Fakat gerçek şu ki birçok insan yardım etmeyi seviyor. Hatta yukarıda benim de dediğim gibi, yardım istemektense etmeyi seviyorum. Nasıl bir ego tuzağı değil mi? Çünkü yardım istemek ve reddedilme korkusu egomu yaralarken, yardım etmek egomu şişiriyor.

Toplumda birçok kişinin böyle olduğunu varsayarsak, insanlar eğer sizi reddediyorsa sizi sevmedikleri için falan değil, ya zamanı olmadıkları ya da belki gerçekten yardım edebilecek altyapıya sahip olmadıkları için reddediyorlardır. Dört Anlaşma’nın ikinci anlaşmasının dediği gibi: Hiçbir Şeyi Kişisel Algılama.

Karşıdaki algıdan korkmak: Ofiste, okulda hep olur böyle bir tip. Sürekli yardım isteyen. Örneğin hep yüksek not alıyordur ama illa herkesin notunu ister, fotokopi çektirir. Tezini teslim etmeden önce herkese okutan biri vardı mesela tanıdığım. Köşe bucak kaçıyorlardı insanlar bana da okutmasın diye 🙂

İşte böyle bir insan olarak algılanmaktan korktuğumuz için yardım isteyemiyoruz bazen. Fakat yukarıda verdiğim örnekler bu işi başka bir boyuta taşıyan insanlara ait. Yoksa günlük hayatta azıcık yardımınızı isteyen kime bu muameleyi yapıyorsunuz? Kimseye. O zaman sizin de kaçmanıza gerek yok.

Borçlu hissetmek: Ben bunu pek yaşamadım, siz yaşadınız mı? Karşıdaki kişiye borçlu kalırım diye yardım istemekten çekinmek. Bunu engellemek için olabildiğince fazla iyilik yapın diyor yazar Blumenthal.

Kontrolü kaybettiğini hissetmek: Eğer mükemmeliyetçiyseniz, başkasına anlatana kadar kendim yaparım diyor olabilirsiniz. Fakat bu insanın üzerine büyük bir yük bindiriyor. Belki sizin için o işi zevkle yapacak biri var, ama siz kontrolü kaybetmekten korktuğunuz için ekstra zaman ve emek harcıyor olabilirsiniz. Bu konuda haklı da olabilirsiniz, belki karşınızdaki kişi sizin kadar yetkin değil. Ama belki de ondan yardım isteyerek onun da gelişimine katkıda bulunabilirsiniz. Doğru zaman ve yardım isteyecek doğru insanı bulmak çok önemli oluyor burada.

Yardım İsterken Nelere Dikkat Etmeli?

İlk olarak teknolojiyi kullanmaktansa yüzyüze görüşme imkanınız varsa çok daha iyi. Yoksa telefon, ama email, mesaj ve sosyal medya son çare olmalı.

Hem kibar hem de açık olmalıyız: Ne istediğimizi tam olarak ifade edemezsek, sonra istediğimiz gibi yapılmadı diye şikayet etmeye hakkımız yok.

Yardım istediğimiz kişiyi yönetmemeliyiz: Buna “micromanaging” deniyormuş. Yani hem yardım istiyorsun, hem de kabul eden kişinin burnundan getiriyorsun. Sonra da bi daha kimse sana yardım etmiyor 🙂

Teşekkür etmeliyiz: E bunu da artık hatırlatmaya ne gerek var, ama düşünsenize hayatınızda yardım edip de bir teşekkür bile almadığınız kaç zaman oldu… Teşekkürde cömert davranabiliriz, zararı yok faydası çok.

Bu hafta kabuğumuzu biraz açalım dostlar, dünyanın tüm yükü sırtımızda gibi hissederken, bizimle paylaşmaya gönüllü olan kişilere kapılarımızı açalım. Aslında yardım istemek değil, yardıma izin vermek bile diyebiliriz buna. Hem de sadece insanlardan değil, dünyadan da yardım isteyebiliriz. Yine Sting’e dönersek 🙂

I’ll send an SOS to the world. I hope that someone gets my message in a bottle.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

dipnot: Amanda Palmer’ın TED konuşması bu konuda mükemmel. Arkadaşım Hülya önermişti, bunu da buraya bırakayım. Video seçeneklerinden Türkçe altyazıyı açabilirsiniz. İstemek nasıl bir sanata dönüştürülür, müzisyen ve performans sanatçısı (söylemeden edemeyeceğim, Neil Gaiman’ın da eşi) Amanda’dan dinleyelim:

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

52 Küçük Değişiklik 39. Hafta: Ellerini Kullan!

Bu haftanın küçük değişikliğini okumak beni çok mutlu etti: Ellerimizi aktif olarak kullanmanın zihin sağlığımız için çok faydalı olduğunu bilmiyordum!

Kendimi bildim bileli elimde bir iş var. Sanırım 6 yaşında, anneannem öğretmişti bana dantel örmeyi (O zaman tabii bu bir genç kızın bilmesi gereken bir yetenekti, çeyiz için 🙂 ). Hatta annelerimiz gibi yazın kapı önüne çıkar, arkadaşım Hanife ile havlu kenarı örerdik.

Daha sonra iş-teknik, ev ekonomisi dersleri derken örgüden makrameye, kitap ciltlemeden kumaş ve ahşap boyamaya her türlü el işini öğrendim. Bende en çok kalanlar örgü ve kanaviçe/nakış oldu, ama neredeyse her alana el attım 🙂 Çoğunda başlangıç seviyesinde kalsam da, elimle bir şeyler yaratıyor olmak bana her zaman mutluluk verdi. Elimde bir proje yoksa, tıpkı elimde bir kitap olmadığı zamanki gibi, boşluğa düşüyor ve proje arayışına giriyorum. Beni instagram’dan takip ediyorsanız bazen zihn-i sinir projelerime de şahit oluyorsunuzdur, eski yastık kılıfından mendil yapıp, uyan renklerde naylon poşetten kılıf örmem gibi 😀

Son tutkum ise, el yazısı. El yazımı güzelleştirmek ve dolma kalem, kağıt, mürekkep üçlüsü benim için gerçek bir mutluluk.

Dr. Kelly Lambert’in yaptığı bir araştırmaya göre, elimizle yaptığımız bir işi bitirdiğimizde, efor sarf ettiğimizden yaşadığımız tatmin duygusu uzun oluyormuş. Aynı zamanda çalışma sırasında dopamin ve serotonin de salgılıyormuşuz, ve ilginç bir şekilde, örneğin bilgisayarda çalışırken olmuyormuş bu. Bunu deyince şimdi aklıma hala elinde kitap yazan yazarlar geldi, Neil Gaiman ve Mario Levi örneğin tüm kitaplarını dolmakalemle yazıyor.

Elimizle üretken bir iş yapmak aynı zamanda bize çevremizle bütünleşme duygusu veriyor ve yavaş bir süreç olduğu için stresten kurtulmamıza ve rahatlamamıza yardımcı oluyor. Yavaşın altını çiziyorum çünkü modern hayatın en büyük stres kaynağı hızlı yaşam ve istediklerimize anında ulaşma imkanımızın olması. Yavaşladıkça daha çok içimize dönebiliyor, dünyayı ve kendimizi daha iyi tanıma fırsatı bulabiliyoruz.

El işleri ve benzeri aktivitelerin bir yanı da birleştirici olması. Önceki yazımda Singapur’dan taşınacağımızı söylemiştim, iki hafta önce Brisbane, Avustralya’ya taşındık. 🙂 Burada hemen dolmakalem ve dantel facebook gruplarına üye oldum, buluşmalarına gitmeye karar verdim. Ortak noktalarınız olan insanlarla tanıştığınızda arkadaşlık çok daha kalıcı oluyor, ve insan bazen ilgi alanlarına tam olarak uyan kişilerle günlük hayatta karşılaşamıyor. Dolmakalem kesinlikle böyle bir hobi örneğin. Aynı tutkuya sahip insanların internet aracılığıyla bir araya gelmesi sosyal medyanın güzelliklerinden biri.

Peki daha önce hiç deneyimimiz yoksa bu alışkanlığı günlük hayatımıza nasıl sokabiliriz?

  1.  Bir şeyi satın almadan önce kendine sor: Bunu evimdeki şeylerle yapabilir miyim? Evde halihazırda bulunan bir şeyi tamir edebilir miyim? Youtube’da dağ gibi video var, sıfırdan ev yapmayı bile öğrenebilirsiniz. İzleyin izleyin deneyin 🙂
  2. Yemek yapmayı öğren: Dünyada en sevdiğim aktivitelerden biri olmalı. Aynı zamanda da sıfıra yakın yetenek gerektiriyor. En basit yemekler bile dışarıda yenen, ya da hazır olarak marketten alınanlardan daha kıymetli ve daha besleyici diye düşünüyorum. Ne zaman hazır yemek yerine kendi yaptığım yemeği yesem, kendime büyük bir iyilik yapmış gibi de hissediyorum.
  3. Mobilya montajı: Yeni taşındığımız evde her şeyi demonte olarak almak durumunda kaldık, Koray monte etti hepsini. Patronu da diyor ki montaj ücretinden mi tasarruf ediyorsun neden kendin yaptın. Gerçi montaj ücreti de 500 dolar, neredeyse bizim aldığımız mobilyanın fiyatı kadar ama Koray gerçekten de montaj yapmayı, tornavida kullanmayı falan seviyor. Hatta imkanı olsa kendi çizdiği tasarımları yapacak 🙂
  4. Bahçecilik ve bitki yetiştirme: Hem topraklanma için harika bir seçenek, hem de meğer toprakta halihazırda bulunan Mycobacterium vaccae adlı bakteri bizim serotonin salgılamamıza da yardımcı oluyormuş. Demek bu yüzden bahçecilik bizi mutlu ediyor. Eğer bir bitkiye bakmadıysanız da en kolay yolu ufaktan sebzeler yetiştirmek. Bahar yakındır, bir küçük saksıda biber, domates de alabilirsiniz, ama isterseniz evde yeşillenen sarımsak, taze soğanı toprağa dikmekle başlayın. Bir yerden başlayın 🙂

Peki siz ellerinizle ne yapmayı seviyorsunuz? Ya da “denemeyi çok isterim, ama hiç vaktim olmadı” dediğiniz şeyler var mı?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

52 Küçük Değişiklik 28. Hafta: Kendini Ödüllendir

Bazen çok çalışıyor, çalışıyor, çalışıyoruz. Ama kimsenin umrunda bile olmuyor.

Özellikle kadınlar, bir yandan çalışıp, bir yandan çocuk büyütüp, bir yandan evin alışverişini, bütçesini, ev işini, yemeğini hallediyoruz. Nasıl insanüstü bir şey yaptığımızın farkında mıyız acaba? Ve ne kadar takdir alıyoruz işyerindeki müdürümüzden, eşimizden, çocuklarımızdan? Çocuklarının veli toplantılarına, birkaç etkinliğine arka arkaya izin aldı diye kovulan bir üst düzey yönetici tanıyorum ben mesela, ki kadın iş yükünün altında boğulduğu için zaten eve geç geliyor, evde de çalışıyor, çocuklarını az görüyordu. Bir takdiri bırak kadını işten çıkardılar. (Burada feministliğim tutmaya başladı ama konu bu olmadığı için sadede geliyorum 🙂 )

En önemlisi kendimizden hiç takdir almıyoruz. Çoğu kişi zaten bizim yaptıklarımızdan habersiz, kendi dramasında boğuluyor. İşin kötüsü biz de kendimizin farkında değiliz. Kendimizi küçümsüyor, değersiz görüyoruz. Aslında kendimize biraz daha değer vermeye, başardıklarımızı takdir etmeye, kendimizi ödüllendirmeye başlasak, bunu diğerlerinde yapmak da kolaylaşacak, ve dünya daha güzel bir yer olacak.

52 Küçük Değişiklik serisinin bana altı aydır kattığı en önemli değişiklik, bakış açısını değiştirmek oldu sanırım. Çünkü nesnel realite aynı kalsa da bakış açısı değiştiğinde, dünya değişiyor. Görmediğin şeyleri görmeye başlıyorsun.

Geçmişe, hatırlayabileceğiniz kadar geçmişe gidin ve başarılarınızı düşünün. Kendinizi ödüllendirdiniz mi? Mesela benim için ilk testte ehliyetimi almak büyük bir başarıydı. Türk toplumu olarak genellikle ehliyeti “ıslatırız”, bu başarıyı ailecek ya da arkadaşlarla kutlamak güzel bir ritüel. Üniversiteyi bitirmek, iş görüşmesinin olumlu geçmesi, terfi almak… Bunun yanında, küçük başarılar da var. Mesela birisine kavga edecek kadar sinirlendiniz, ama kendinizi tutup olayı onun bakış açısından anlamaya çalıştınız, ya da daha iyisi, ondan size anlatmasını istediniz. Bu çok büyük bir başarı ve herkes buna nail olamaz. Ya da bu sabah moraliniz çok bozuktu, canınız hiçbir şey yapmak istemedi. Yine de kalkıp yarım saat yürüyüşe çıktınız. Bu da çok büyük bir başarıdır. Kendinizi ödüllendirmek için Nobel almanıza gerek yok.

Peki kendimizi nasıl ödüllendirelim?

Bazen, fark edip kendimi tebrik etmek bile yetiyor. Kendinize, aferin, iyi yaptın, demeyi deneyin. Kendinizi yemeğe çıkartın, kafeye götürün :). Sevdiklerinizi de götürebilirsiniz. Biz güzel bir şey yaptık diye karşımızdakinin bizi tebrik etmesi bekleniyor. Ama kendimiz de başarımızı kutlayıp başkalarıyla paylaşabiliriz. Tıpkı hobbitlerin kendi doğum günlerinde başkalarına hediye vermesi gibi. Ya da bizim kültürümüzde adak adamak, istediğimiz gerçekleştiğinde çocuk sevindirmek, bağış yapmak, rızkımızı paylaşmak gibi. Başkalarını ödüllendirmek dolaylı olarak kendimizi de ödüllendirmek oluyor.

lindt 99 cacao dark chocolate bitter çikolata
kendini ödüllendir denince aklıma gelen.

Mesela size hep pahalı gelen o kahveyi, o çikolatayı, o yemeği deneyerek, sinemaya, konsere giderek kendinizi ödüllendirebilirsiniz. Kendinizi boş zamanla da ödüllendirebilirsiniz, bence harika bir hediye. Hatta kıyafet veya aksesuar da alabilirsiniz ama bilinçli olmak ve aşırıya kaçmamak kaydıyla. 🙂 Üniversitede okurken ilk part-time maaşımla kendime bir yüzük almıştım. Geçen hafta da yeni iş bulmamın şerefine keten bir pantolon aldım. Kapsül gardırobumdaki on yıllık siyah pantolonum, tabir-i caizse zortladığı için zaten yeni pantolona ihtiyacım vardı, ama yeni işim şerefine diyerek böyle küçük oyunlar, hüsn-ü taliller yapmayı seviyorum.

uniqlo relaxed linen pants keten pantolon
keten pantolonum olsun diye evrene mesajlar yollamış olabilirim bu pantolonla ilgili. Ketene taktım bu ara, hayırlısı 🙂 kaynak: uniqlo.com

Siz kendinizi nasıl ödüllendiriyorsunuz?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Bu arada, geçen haftanın değişikliği ekrandan uzak durmaydı hatırlarsanız. Kendimi resmen zorladım ekranlara bakmamak için, dışarı çıktım, arkadaşlarla buluştum vesaire. Yine de geçen hafta 2 saat 15 dakika olan iPhone ekran zamanını 1 saat 45 dakikaya ancak indirebilmişim! Öyle böyle bağımlı değiliz dostlar. Bizden sonraki neslin durumu daha da vahim. Sizde durumlar nasıl?

52 Küçük Değişiklik 27. Hafta: Ekran Bağımlılığını Azalt

Ekran bağımlılığı, şehirli nüfusun neredeyse tamamını etkisine almış, fakat üzerine yalnızca geyik muhabbeti yapılan bir bağımlılık. Hafife alarak yokmuş gibi davranıyoruz. Peki ne kadar bağımlıyız ekranlara? Sanırım düşündüğümüzden çok daha fazla. Bu hafta ekran bağımlılığına çareler arayacağız.

Apple son güncellemesinde “ekran zamanı” uygulamasını getirdi. Günlük ve haftalık olarak telefonda nasıl vakit geçirdiğimizi raporluyor bize. Benimkinin söylediğine göre, ben günde iki saat onbeş dakikamı telefon başında geçiriyormuşum. Bunun 25 dakikası WhatsApp. Sanırım buna bir çare yok, çünkü ailem ve arkadaşlarımla iletişim kurmanın tek yolu WhatsApp. Hatta telefonun işlevinin bu olduğu düşünülürse makul de bir zaman. Peki ya kalan zaman? Genellikle bunu da sosyal medya, mail, ve iki oyunla harcamışım (bilgi yarışması ve karaoke). Azcık da kitap okumuşum. Yine de bu zamanın birçok insanın çok çok da altında olduğunun farkındayım. Öğrencilerimin çoğunun telefon başında günde en az 8 saat geçirdiğine bahse girebilirim.

Bana bu uygulamanın söylemediği, her sabah kalktığımda elimin Instagram’a gittiği örneğin. Uzun bir süre önce Facebook’u telefondan silmiş, Instagram’ın ise bildirimlerini kapatmıştım. Fakat şunu fark ettim, bildirimleri kapatmak beni daha da bağımlı yaptı. Çünkü bildirimleri görmek için kendim uygulamaya girmeye başladım. Ve her yeni takip, her yeni beğeniyle sinir hücreleri endorfin banyosu yaparken, ben buna bağımlı olduğumu fark edemedim.

Bu haftanın değişikliği ekran zamanını azaltmak olduğu için, başka ne tedbirler alabilirim diye düşünüyorum. Sosyal medya hesaplarını kapatmak açıkçası bence en doğru karar değil. Çünkü faydaları da var, sürekli yer ve telefon numarası değiştirdiğim için, ve arkadaşlarımın çoğunluğu da böyle olduğu için, sosyal medyadan ulaşmak ve ulaşılabilir olmak gerçekten verimli. Birçok konuda beslendiğim hesaplar da var.

 

Bildirimleri kapatmaksa dediğim gibi çok işe yaramadı, çünkü yine uygulamaya girip kontrol ettiğimi fark ettim.

Facebook’ta işe yarayan yöntem uygulamayı telefonumdan silmek olmuştu. Yine telefondaki Chrome’dan girebiliyorum, ama biraz daha uğraşmam gerekiyor. Aynı şeyi Instagram’da da denemeye karar verdim ve uygulamayı telefondan sildim.

img_0530
instagramın normalde durduğu yer

Ve ne kadar bağımlı olduğumu ancak o zaman fark ettim. Çünkü farkında olmadan telefondaki fotoğraf klasörüne giriyor, oradan ikinci sayfaya geçiyor, Instagram’a girmeye çalışıyordum!

Bunu, uygulamayı silmemden sonraki iki gün en az on defa yaparken yakaladım kendimi, uykudan uyandığım zamanlar dahil. Ama uygulamanın olduğu yer şimdi boşluk olduğu için ekran değişmiyor, ben de bu sırada otomatik olarak elimin beni o klasöre götürdüğünü fark ediyordum.

Facebook gibi, Instagram’ın da gözden ırak, gönülden ırak olacağını tahmin ediyorum yakın zamanda. Şu an Facebook ile olan ilişkime ben hakimim diyebilirim, umarım Instagram için de öyle olur.

Fakat tabii cep telefonu ile bitmiyor ekran bağımlılığı. Televizyon, bilgisayar, tablet… Bunları toplayınca günümüzün ne kadarı ekranda geçiyor acaba? Günde en az, sekiz saatim ekranların önünde geçiyor diye tahmin etmekteyim. Eğer İnanılmaz Aile 2 filmindeki gibi (spoiler alert) Screen Slaver gerçek olsa, bir iki dakika içinde tüm dünyayı etkisi altına alabilir herhalde! Düşünsenize, en bariz olanları geçtim, billboardlar, arabalar, toplu taşıma araçları, çamaşır, bulaşık makinemiz. Her yer ekran. Hayatımızı kolaylaştırma pahasına özgürlüğümüzden ödün vermiş gibiyiz.

incredibles 2 screen slaver
Ekranlar aracılığıyla istediği kişiyi hipnotize edebilen, sevilesi antihero Screen Slaver.

Bu hafta elime kalem kağıt alıp, telefon, tablet, bilgisayar ve televizyon başında ne kadar zaman geçiriyorum not alacağım. Niyetim en azı bulmak olduğu için, kendimi yalnızca anlamlı deneyimlerle sınırlandıracağım. Ekrana dönüşüm çoğunlukla can sıkıntısından olduğu için, elimdeki baskı kitapları okumak ve parka gitmek seçeneklerim arasında olacak.

Bakalım ortalama kaç saat olacak? Sizi de denemeye davet ediyorum.

Bu hafta çalıştığım okulda vize haftası olduğu için bu deneyi yapmak benim için nispeten kolay olacak. Çünkü kendimi zorunluluk dışında ekrana bakmamak için zorlayacağım resmen. Yeni çalışmaya başladığım üniversite kağıt kullanımını azaltmak amacıyla fotokopiyi mümkün olduğu kadar kısıtlıyor. Hatta sınıf öyle tasarlanmış ki, iki yan duvar beyaz tahta, sınıfın önü ise projektör ekranı. Tahtaya yazı yazmak için öğrencilerin kenara çekilmesi gerekiyor. Benim gibi tahtayı bir derste üç defa dolduran ve hepsini defterlere geçirten bir hoca için bu biraz zor. Her şeyi yansıtmam gerekiyor. Ödevler de epostayla gönderildiği için okulda ekrandan kaçmak imkansız gibi. O yüzden bu deneyi boş haftamda yapmam iyi bir tesadüf oldu. Minimumu görmek istiyorum çünkü.

Sizin ekranlarla aranız nasıl? Ekran zamanınızı azaltmak için bu hafta neler yapabilirsiniz? Yorumlarda benimle paylaşın.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

 

 

 

52 Küçük Değişiklik 24. Hafta: Uyku

Küçükken okul kitaplarından birinde yaşlara göre uyku ihtiyacı diye bir liste gördüğümü hatırlıyorum. 20 senedir de değişmemiş, şöyle bir şeydi:

how-much-sleep-do-we-really-need-infographic
kaynak: sleepfoundation.org

9 yaşında kitaplara yazılmış şeyler benim için kanundu. Hemen uygulamaya koydum. 10 saat uykuya ihtiyacım vardı, sabah 7’de kalkıyordum, o zaman 9’da uyumalıydım. Ertesi sene öğlenci oldum, o zaman da hemen değiştirdim saatlerimi, 11’de yatıp, 9’da kalkıyordum. O zamanlardan uykuya, uyku kalitesini artırmaya bir ilgim vardı, hatta şimdi  52 Küçük Değişiklik kitabında bu haftanın konusu olduğu için değiniyorum ama, muhtemelen uyku hakkında kitabın yazarı Blumenthal’dan daha fazla söyleyecek şeyim olduğu için birkaç ekleme de yapacağım.

Öncelikle genel bilgi yetişkinlerin 7-9 saat arası uyuması gerektiği, ama bu genelgeçer bir kural değil. 5-6 saatlik uykudan da verim alan insan çok. Alt sınırınızı görmek istiyorsanız şöyle bir yöntem deneyebilirsiniz: Yatağa gitme saatinizi aynı tutarak, 3 günde bir, uyanma saatinizi 15 dk öne çekin. Yani 12 gün sonunda 1 saat öne çekmiş olacaksınız. Bir hafta böyle devam edin, sonra daha da az uykunun yetebileceğini düşünüyorsanız tekrar azaltmaya başlayabilirsiniz (yanılmıyorsam bu tekniği fi tarihinde okuduğum Sadece Aptallar Sekiz Saat Uyur adlı kitaptan öğrenmiştim.)

Uyku (yemek gibi) sirkadyan ritmle doğrudan doğruya ilişkili. Yani bedenimiz gece olunca uyumak, gün doğduğunda aktif olmak istiyor. Özellikle akşam 9 civarı, bedenimiz melatonin salgılamaya başlıyor ve bizi uykuya hazırlıyor. Bunu kaçırdığımızda uykumuz da “kaçıyor”. Bu videoda Derya Uludüz hoca çok güzel açıklamış. (Bu bölümün tamamını buradan seyredebilirsiniz, bence harika bir bölümdü)

Kimi insan çok fazla uyumaktan şikayetçiyken, kimisi de uyuyamamaktan müzdarip. İkisinin de psikolojik sebepleri olabilmekle beraber (bkz. depresyon hastalarının tüm gün uyumak ve yataktan çıkmak istememesi, ya da kaygı sebebiyle uyuyamamak) çevresel sebepleri de var.

Daha kolay ve kaliteli uyumak için neler yapabiliriz?

  1. Yatak odasında bizi alarmda ve aktif tutacak objelerden kaçınalım. Televizyon, süs eşyaları, gece lambası bazı örnekler.
    Telefonu başka odada tutmak henüz benim başarabildiğim bir şey değil, siz başarabildiyseniz nasıl yaptınız söyleyin 🙂
  2. Isı da çok önemli. Oda çok soğuk ya da çok sıcaksa uykuya dalmanız kolay olmayabilir. Optimal sıcaklık 18.5 derece diyor bilim adamları. Odamızı bir mağara gibi düşünelim, karanlık, serin ve sessiz. 🙂
    İzmir’de yaz geceleri işte bu yüzden kabus gibi oluyor. Gözümden uyku aksa da o sıcakta uyunmuyor arkadaş, uyunmuyor…
  3. Tabii ne yiyip içtiğimiz konusu var bir de. Uyumadan önce sindirimimiz sonlanmış olmalı, bu nedenle akşam yemeğini ne kadar erken yersek o kadar iyi. Akşam çok su ya da çay içersek (çaydaki kafeinin etkisine ek olarak) bir de uykunun ortasında tuvalete kalkmak zorunda kalabiliriz. Kahve ve alkolden bahsetmiyorum bile. 😉
  4. Lavanta yağı, lavanta kesesi gibi doğal koku vericilerle odada daha rahatlatıcı bir ortam yaratabiliriz.
  5. Uyumadan önce derin nefes çalışması ya da meditasyon yapabiliriz. Ben bunu çok faydalı buluyorum. Günü dua veya şükranla bitirmek, uykuya karşı tuttuğumuz direnci azaltmak açısından çok faydalı. Günlük tutmak da güzel bir aktivite olabilir.
  6. Bilinçaltımızı kötü etkileyen kitap, film vb. şeylerden kaçınalım. Koray’la korku filmi seyretmeyi çok seviyoruz, o üstüne korku oyunlarını da çok seviyor, ama bunun yüzünden kabus görüyoruz bazen.
  7. İyi bir uyku düzeni için, neredeyse her gün, aynı saatte yatıp aynı saatte kalkmak bizi çok daha üretken yapıyor. Haftasonları ipin ucunu çok kaçırmamaya çalışalım.

son bir ipucu: Eğer ertesi gün uyanmaya, çalışmaya, başınıza gelecek tüm güzel şeylere dair heyecanlıysanız, uykunuz da rahat olur, uyanmanız da. Negatiflik döngüsü içinde, kaygılara, sinir olduğunuz şeylere, üzüntüye, yasa tutunursanız, uyumak da zorlaşır ve ertesi gün yine aynı şeylerle uğraşmak zorunda kalırsınız. Çok sevdiğim Türkçe deyim, içini ferah tutmak. İçinizi ferah tutun 🙂

Sizin uykuyla aranız nasıl? Çok uyuyanlardan mısınız, yatakta saatlerce dönenlerden mi? İyi bir uyku için sizin tavsiyeleriniz var mı?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

 

 

52 Küçük Değişiklik 20. Hafta: Susma!

Bu haftanın küçük değişikliği, geçen haftanınkinin tam tersi: Geçen hafta sessizliği aramıştık, bu hafta ise sessiz kalmamaya çalışacağız.

Geçen hafta benim ufkumu açan bir hafta oldu. Sessizliği kabullenmek sandığım kadar kolay değildi. Eckhart Tolle’nin dediği gibi gürültünün içinde de sessizliği ve durgunluğu duymaya çalıştım. Singapur’da yaşamayı ne kadar sevsem de alışamadığım bir yönü gürültü. Ankara’da, hem oturduğum mahalle , hem çalıştığım kampus ne kadar sessiz – ve bu bakımdan huzurluymuş – meğer. Burada evimiz tren yolunun yakınında, iş yerim de şehrin göbeğinde olduğu için sürekli bir gürültü var. Ve ilginçtir ki mesela ders ve sınav saatlerinde bile koridorda süpürge çalıştırmakta sakınca görmüyorlar. Bizde ÖSS günleri deliren velileri düşünüyorum da… Çok farklıyız. 🙂

Bu hafta, 52 Small Changes For The Mind kitabının yazarı Blumenthal bize düşündüklerimizi söylemede geç kalmamamız gerektiğini hatırlatıyor. Yani dış ve iç dünyamızda ne kadar sessizliği arasak da, söylememiz gereken bir şey olduğunda sessiz kalmamalıyız. Rahmetli dedemin çok sevdiğim bir sözü vardı (kendisi bunu bedenden çıkan istenmeyen gaz için kullanırdı gerçi, ama bence buraya tam uyuyor). İçinde kalıp kulunç olacağına, dışına çıkar gülünç ol. 🙂 Gülünç olmak, saçma olmak pahasına içimizdekini dışa vurmamız gerekiyor bazen.

Hayal kırıklığı yaşadığımızda, işler istediğimiz gibi gitmediğinde, ya da haksızlık yapıldığını düşündüğümüzde içimize kapanıp sessiz kalmak kolay yol. Ama eğer bir adım ileri gitmek, konfor alanının dışına çıkmak istiyorsak konuşmak, fikrimizi belirtmek zorundayız. Egzantrik bir fikir de olsa, karşıdakini kızdıracak bile olsa, bir yolunu bulup konuşmalı, iletişim kurmalıyız. Bu iş yerinde olsun, ailede veya ilişkilerde olsun, çok çok önemli bir kural. Bir kere susmaya başladı mı insan, sessizlik uzuyor da uzuyor. Nereden başlayacağını da bilemiyorsun, sonra aynı evde yaşayanlar birbirine yabancı oluyor. Problemler büyüyor, sustukça işin içinden çıkılmaz oluyorlar.

Bizim kültürde maalesef duygularımızı ve düşüncelerimizi göstermekten korkarak büyüyoruz. “Baban kızar” sanırım çocukların büyürken en çok duyduğu sözlerden biri. Ne yaparsak, ne söylersek baba kesin kızacak. “Karı gibi ağlama, karı dırdırı yapma”, “car car car konuşma” ve benzeri deyimler bizim toplumun kendini ifade edenlere nasıl baktığını gösteriyor, içler acısı. Ne kadınlar, ne erkekler kendini ifade edebiliyor. İş yerinde, diyelim kolayca çözülecek bir problem var, ama patronun gönlü olsun, egosu şişsin diye yanlış gidenleri söylemeye kimsenin cesareti yok. Çünkü fikrimizi ifade edersek işsiz kalmaktan korkuyoruz.

Evde, kavga çıkmasın diye, içimize atıyoruz. Fakat sonra pasif agresif denen davranış bozukluğu ortaya çıkıyor. Örneğin siz eşinize kızmışsınız. Fakat söyleyemiyorsunuz. Onun yerine yanında somurtuyor, söylediği her şeye bir kılıf buluyorsunuz. Eşiniz de anlamıyor neden böyle davrandığınızı, o yüzden bir çözüm bulunamıyor. Aranız açılıyor ama eşiniz hala neye kızdığınızın farkında değil.

Yansıtma da en çok rastlanan durumlardan biri. Örneğin işte patronunuz tarafından yanlış anlaşılıp aşağılandınız. Ama ona üstünüz olduğu için ses çıkaramadınız. Eve geldiğinizde çocuğunuzun yaptığı en küçük şey sizi gıcık etti. Gücünüz küçük çocuğa yetti. Ona bağırdınız. O da bundan sonra sizin yanınızda kendini özgürce ifade etmemesi gerektiğini, ederse duygusal (belki fiziksel) zarar göreceğini anladı. Suskunluğu tercih etti.

Bu haftanın değişikliği, benim için çok da büyük bir değişiklik olmayacak. Çünkü ben kendimi bildim bileli susmaktan değil, çok konuşmaktan müzdarip oldum :). Yani aşırı yapmanın da sakıncaları var, bilesiniz. Anda kalarak, kendimizi geçmişin kinine, ve geleceğin endişelerine kaptırmadan konuşmak çok önemli, benim değiştirmeye çalıştığım alışkanlığım bu.

Evde, iş yerinde, ilişkilerimde, yolunda gitmeyen bir şey oldu mu hemen konuşmaya ve olayı sıcağı sıcağına çözmeye çalışıyorum (fakat anlık sinirle hareket etmek yıkıcı olabilir, dikkatli olmak gerek). Konuşmaya cesaret edemezsem yazıyla ifade etmeye çalışıyorum. Pasif agresif durumu birkaç kez yaşadım, ve bir daha yaşamak istemiyorum. İki taraf için de yıpratıcı oluyor. Pasif agresif tavır sergileyenlerle arkadaş bile kalamıyorum artık.

Peki ya siz? Olayları konuşarak çözmeye çalışanlardan mısınız, sessiz kalanlardan mı? Bu hafta rahat hissettiğiniz ortamlardan başlayarak açılmaya çalışın. Ne kadar iyi geldiğini göreceksiniz.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 18. Hafta: Deneyimle

Bu haftanın küçük değişikliği, satın almayı deneyimlerle değiştirmek.

Yirminci yüzyıl tarihine baktığımızda dünya tarihinde hiç olmadığı kadar tüketime ve dünya kaynaklarının boşa harcanmasına şahit oluyoruz. Bunun başlangıç noktalarından biri olarak ikinci dünya savaşı sonrası doğan nesil  gösteriliyor. Büyük zorluklar ve kıtlıktan sonra, zenginleşmeye başlayan bu nesil varlığını sahip olduklarıyla tanımlıyor. Daha iyi maaş, daha büyük ev, daha lüks araba, abartılı yaşamlar…

Fakat özellikle seksenlerde doğan çocuklarla ibre tersine dönmeye başlıyor. Hala materyale değer verenlerin çok sayıda bulunmasıyla beraber, benim de içinde bulunduğum nesil artık mutluluğu eşya ile değil deneyim ile ölçmeye başladı. Okumak, öğrenmek, seyahat, kültür… Bunlar bizi tanımlayan şeyler oldu (*Buna da neden çok sıcak bakmadığımı yazının sonunda anlatacağım).

Yapılan bilimsel araştırmalar da satın alınan şeylerdense deneyimlerin daha uzun süre mutluluk getirdiğini kanıtlıyor. Geçmişimi düşündüğümde, mesela dokuzuncu (ya da belki onuncu) yaş günümü çok iyi hatırlıyorum. Çünkü o zaman hayatımda ilk ve son kez temalı doğum günü yapmıştım. Okuduğum Barbie dergisinden özenip annemden oradaki gibi Barbie temalı ( yani her şeyi pembe olan) bir doğum günü partisi istemiştim (Hayatımda bir kere orijinal Barbie bebeğim olmadı o ayrı). Çilekli jöle alıp içine çilek dilimlemiş, pembe gıda boyalı kapkek yapmıştık beraber. O doğum günümde ne hediye aldığımı hiç hatırlamıyorum, ama annemle jöleyi ve keki yapışımızı, arkadaşlarımızla yediğimizi hatırlıyorum. Ve belki annem gidip pastaneden pembe pasta alsa yine hatırlamayacaktım. Beraber yapılan şeylerin satın alınanlardan çok daha kalıcı olduğu kesin.

Bu benim yıllardır uygulamaya çalıştığım bir alışkanlık, ama sizin de çok yabancı olmadığınızı zannediyorum. Bu hafta göz önünde bulundurabileceğiniz birkaç ipucu vereceğim.

1. Bir satınalma yapmadan önce, eşya olsun, deneyim olsun, bunun size katkısının ne olacağını düşünün. Sırf deneyime para harcayacağım diye de istemediğiniz bir şey yapmayın.

2. Bu deneyimi eğer sevdiğiniz insanlarla birlikte yaparsanız, ilişkinizi onlara hediye almaktan çok daha fazla güçlendirmiş olursunuz. Hatta bir çocuğa verebileceğimiz en iyi hediye birlikte geçirilen zamandır diye düşünüyorum.

3. Yazar Blumenthal önceden planlamanın önemini belirtiyor. Daha önce okuduğum çalışmalara göre de, bir deneyimi ya da nesneyi almadan önceki mutluluk seviyemiz ona sahip olduğumuzdan daha fazla oluyormuş. Örneğin, bir tatil planlıyorsunuz. Tatilden önceki planlama dönemi ve heyecan, gerçekten tatilde olduğumuzdan daha fazla mutluluk hormonu salgılatıyor bize. Çocuklarda da bu böyledir: Doğumgünü, bayram ya da yılbaşı gelene kadar yerlerinde duramazlar heyecandan, o gün gerçekten geldiğinde alelade bir gün gibi heyecansız olurlar. Bunda sanki ters giden bir şey var, zihin hep ilerisi için beklerken anı kaçırıyor gibi. Ama yazara göre iyi bir şey bu, işin içinden ben çıkamadım, siz çıkın. 🙂

4. Deneyimi kaydedin. İster fotoğraf olsun, ister video, ister yazı. Ben burada yazıdan yanayım, çünkü sosyal medyadan dolayı fotoğraf ve videodan gına geldi. Öyle çok fotoğraf çekiyoruz ki deneyimlemeyi ıskalıyoruz artık. Bu konuda çok güzel bir fotoğrafa denk geldim:

Çektiğimiz fotoğraflara da dönüp bakmıyoruz bile bazen. O nedenle bence günlük tutmak çok daha etkili, o an ne hissettiğini hatırlıyor insan, gereksiz bir nostaljiye kapılmıyor, daha realist olabiliyor. Çünkü zihin bazen geçmişteki sadece iyi ya da sadece kötü deneyimleri hatırlamaya meyilli olabiliyor. Günlük sayesinde o an ne hissettiğimizi hatırlayıp biraz daha gerçekçi bakabiliyoruz geçmiş deneyimlerimize.

5. Hedef koyun. Buna dördüncü haftada da değinmiştim. Bazen hayatın karşımıza çıkardıklarıyla yetinmek güzel, ama sistematik olmak her zaman daha etkili.

6. Paranı eşyalara mı, deneyimlere mi harcayacaksın sorunsalından çıkın. Birçok deneyim için para harcamanıza gerek olmayabilir. Arkadaşlarla yürüyüş yapmak, parkta, sahilde takılmak, çocuğunuzla oyun oynamak yeterli bazen. Sofistike şeylere gerek yok. 🙂

7. Materyal hediyelerdense, deneyim hediye edin. Yarın Koray’ın doğum günü, ve ona vereceğim hediye, beraber hamburgerciye gidip tıka basa doymak olacak.

*Ne yaparsak yapalım, ne materyallerin ne de deneyimlerin bizi tanımlamasına izin vermemeliyiz aslında. Bu noktayı çok önemli buluyorum. Sosyal medyada bazı seyahat (veya yoga, veya beslenme vs) hesapları denk geliyor örneğin, kişi kendini seyahat ile tanımlıyor. Bunun Ferrari’yle poz vermekten çok da fazla farkı yok. Araba almaya doyamayıp bugün Ferrari, yarın Lamborghini alan insanla, durmadan gezen ve neredeyse anlatmak ve paylaşmak için gezen arasında kanımca pek fark yok. Bir amaç için ve farklı bir bilinçle gezen ve gezilerinden çok büyük kişisel kazanımlar elde edenleri tenzih ediyorum tabii ki ama, sadece otel ve restoran tanıtımı yapıp önemli yapıtların önünde fotoğraf çektirmek için gezenler elindeki çok büyük fırsatı tepiyorlar gibi geliyor bana. Deneyimlerinizde lütfen bu tuzağa düşmeyin, (sosyal medyada) paylaşmak için deneyimlerin peşinden koşmayın. Deneyimlemek, satın almaktan daha değerli evet, ama olmak, deneyimlemekten çok daha önemli.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 17. Hafta: Şükran Duy

Şu an çalıştığım okulda her İngilizce kuru 4 haftada işleniyor. Yani her ay öğrencilerim değişiyor, fakat ben aynı seviyeyi öğretiyorum. Bu ay, öğrencilerimin İngilizcesi gerçekten çok kötüydü, ve ben bu 4 haftayı öğrencilerimden yakınarak geçirdim. Dahası, yalnızca 4 öğrencim vardı. Bunlardan biri, sürekli yüksek notlar alan, konuşmaya ve gelişmeye hevesli, zeki bir öğrenci olmasına rağmen diğer üçü içler acısıydı. Yirmi kişilik bir sınıfta üç adet vasat öğrenci göze batmıyor, ama dört öğrenciden üçü halihazırda başarısızsa birbirlerini de kötü etkiliyorlar.

Ne kadar uğraşsalar da İngilizce onlar için farklı bir dünya. Bir gün, sırf denemek için environment kelimesinden environmental kelimesine çevirmeyi değişik örneklerle, tekrarlayarak, görsellerle, kelime öğretiminde ne metot varsa hepsini kullanarak çalıştık. Bir günde bu kelimeleri elli kere kullanmışızdır. Ertesi günkü sınavda da, yine aynı kelimeyi verip onlardan environmental kelimesine çevirmelerini istedim. Yapamadılar. Gerçekten hayal kırıklığına uğradım.
Geçen Cuma, kursun son günüydü. Sınıfın en başarısız öğrencisi içeri girdi, beline kadar eğilerek selamladı beni (Koreli ve Japon öğrenciler genellikle böyle selamlıyorlar). O zaman fark ettim ki, aslında bu öğrencilerim için şükran duyabileceğim ne çok şey var. Dört öğrencimin ikisi Koreli, biri Çinli ve biri de Taylandlı. Bu güne kadar bana saygıda en ufak bir kusur bile etmediler. Her zaman anlamasalar da beni dikkatle dinlediler. Örneğin cep telefonları öğrenmenin önüne geçiyor diye okul her öğretmene bir kutu verip telefonları o kutuda tutmayı önerdi. Türkiye’de olduğu gibi Güney Asya’da da oyun bağımlısı çok öğrenci var, bir kere bir öğrencim, hem de quiz esnasında, telefonunu aldım diye agresifleşmişti. Fakat bu sınıfımda böyle bir problem hiç olmadı. Ben de onlara okulun böyle bir politikası olacağını, ama benim için çantalarına koymalarının yeterli olduğunu söyledim. Daha cümlem bitmeden telefonları çantadaydı, bir daha da çıkmadı. Böyle bir sınıf bulmak ne kadar nadir. Şükretmem gerek.

img_9868
Bu dönemki öğrencilerim 🙂

Şükran duyacak bu kadar çok şey olduğunu fark ettiğimde sürekli şikayet ettiğim için biraz üzüldüm. Okulun son günü, onlara bu kadar iyi öğrenciler oldukları ve hep nazik oldukları için teşekkür ettim, çok duygulandılar.

Bu sabah da Eckhart Tolle‘nin bu sözleri e-postama düştü: (beni son zamanlarda instagram’dan takip ettiyseniz sürekli bu adamdan konuştuğumu biliyorsunuzdur)

Mutsuzluğun baş sebebi hiçbir zaman durum değil, senin o durum hakkında düşüncelerindir.

unnamed

Hepimizin şükretmesi gereken o kadar çok şey var ki… Bu hafta günlüğümüze küçük küçük bunların notlarını alalım. Bazen fark ediyorum ki günlüğümü yalnızca şikayet etmek için kullanıyorum. Halbuki her an, her dakika etrafım şükredeceğim şeylerle dolu. Ailem, sağlığım, para kazanabilecek kuvvetim olması, hayatımdaki insanlar ilk aklıma gelenler. Fakat çok küçük şeyler de var. Okulun bahçesindeki dev Hint kauçuğu ağacı örneğin. Öyle güzel bir ağaç ki, bu bina inşa edilirken onu kesmediklerine şükrediyorum (Hatta bir kere rüyamda müdür ağacı kesmeye kalkıyordu da ben çıldırıyordum). Ya da Koray’la beraber, parklarda, sokaklarda özgürce bisiklet sürebilmemiz. Ankara’da yapamadığımız bir şeydi ve burada bu şansa sahip olduğumuz için çok mutluyum.

img_9950
Okulun bahçesindeki güzel kauçuk ağacı.

Şükretmenin benim için bir artısı daha oldu minimalizm anlamında. Hayatımıza giren ve çıkan şeyleri takdir etmeye başladıkça, ihtiyaç mentalitesinden çıkıyor insan. Elindeki eşyalara da, evine de o gözle bakmaya başlıyor. Bu nedenle yeni şeyler satın almaya hiç mi hiç heveslenmiyorum artık. Çünkü aldığım şeylerin değil, yaptığım şeylerin beni ben yaptığını fark ediyorum artık. Böylece ihtiyaç illüzyonundan kurtulmak daha kolay oluyor.

Peki siz hayatınızda nelere şükran duyuyorsunuz? Büyük şeylerin, ailenin, çocukların, sağlığın yanında (ki onlara her zaman şükretmemiz lazım) hayatımıza renk katan küçük şeyleri de düşünmeye ve yazmaya davet ediyorum sizi bu hafta.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 16. Hafta: Hareket Et!

Dış gündem maalesef bizi bazen olması gerektiğinden daha çok meşgul ediyor (dış gündem diye bahsettiğim bizim kişisel ajendamızın dışında gelişen şeyler). O zaman şikayet edip, ahlanıp vahlanıp, bugünü kaybedeceğimize, olanları kabullenip önümüze bakmak en doğrusu.

Bu haftanın küçük değişikliği hayatımıza hareketi katmak. Spor, aynı sağlıklı beslenme gibi, faydalı olduğunu bildiğimiz ama her seferinde çok üşendiğimiz bir şey.

Belki de kendimize çok büyük hedefler koyduğumuz için, ya da fotoğraflarda, videolarda gördüğümüz bedenlere asla ulaşamayacağımızı düşündüğümüzden erteliyoruz hep spor yapmayı. Ben 20 yaşına gelene kadar spordan nefret ettim. İlkokul- ortaokul- lisede tek dört gelen dersim beden eğitimi’ydi, büyük ihtimalle ilkokul öğretmenimin yarattığı travmadan. Beden eğitimi dersinde bizi serbest bırakırdı, herkes yakartop oynamak isterdi, ama ben kimseyi vuramadığım için hep sonuncu olur, ya da ortada olursam ilk vurulan olurdum. Bazen de oynamaktan nefret ettiğim için bile bile vurulurdum. Bu 7. sınıfa kadar sürdü, ama sonrasında da asker yürüyüşü, turnike basket atışı, ters takla gibi şeyleri yapamadığımdan sporla hiç barışamadım. 10 dakika yürüsem yoruluyordum.

20 yaşında yogaya başlayınca biraz daha sevdim bedenimle bir şeyler yapabiliyor olmayı. Çünkü daha önce hiç deneyimlemediğim bir şeydi. Yoganın poz tutturmayla hiç ilgisi yok gözümde. Daha çok o bedenin senin bedenin olduğunu hissediyorsun. Başka nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Bedeninle daha bütün oluyorsun ve kıymetini anlıyorsun gibi. Fakat bir türlü yogayı günlük bir alışkanlık haline getiremedim. Bazı zamanlar oluyor, her gün yapıyorum, bazen iki ay matın yüzüne bakmıyorum. Psikolojik ve fiziksel faydasını bu kadar gördüğüm bir şeyi niye bırakıp duruyorum anlamıyorum.

Beni spor ve aktif olmayla barıştıran diğer bir şey yürüyüş oldu. Bunu da sağlayan iki şeyden biri seyahat, diğeri de ODTÜ’de çalışırken Yasemin’le yaptığımız yürüyüşler. Eskiden bir km yürüyünce yorulurken, seyahatlerde fark ettim ki bazı günler 10 km yürüyorum yorulmuyorum.

Geçen sene Yasemin’le herkesin nefret ettiği bir ders programını almıştık, delikli program denen. Sabah 8:40-10:40 arası 2 saat, sonra 3 saat boşluk, sonra 2 saat ders daha. Fakat o üç saatlik boşluğu çok güzel değerlendirmeyi başarmıştık, haftada iki gün pilatese gidiyor, neredeyse her gün kampüste yürüyorduk. Bence ikisi de benim idmanımı oldukça artırdı, şimdilerde 10-12 km arası yürümek çok yormuyor beni, ama genelde 5-6 km yürüyorum.

Ve bir de şunu fark ettim, nerede yürüdüğün yorgunluk seviyeni kesinlikle etkiliyor. Alışveriş merkezinde 4 km bile yürüsem doğada 8 km yürüdüğümden çok daha fazla yoruluyorum. Zaten artık alışveriş merkezleri beni iyice baymaya başladı. Sanırım alışverişte doyma noktama ulaştım, havasızlık ve insan kalabalığı da beni çok rahatsız ediyor. Buradaki en büyük marketlerden biri yakınlardaki alışveriş merkezinde olduğu için mecburen oraya gidiyoruz. Ama onun dışında bir gram bile canım istemiyor alışveriş merkezine gitmeyi. Belki de zihnimi yorduğundan bedenim de yorulmuş hissediyor.

IMG_3163
Haziran 2017, Arashiyama, Kyoto. 15 sene sonra ilk bisiklet kullandığım, yayaları falan ezdiğim gün. Poz bile ne kadar acemi olduğumu gösteriyor. Tepeleri bisikletle çıkamamış, park edip yürümüştüm. 🙂

Bu arada benim kadar pasif bir insan 15 sene sonra ilk defa bisiklet sürmeye de başladı. Öncelerde o kadar korkuyordum ki, çünkü 15 sene önce de hiç iyi olduğum söylenemez. Dizimde hala o zamanlardan kalma yarık izleri var. Ama şimdi inanılmaz bir özgürlük duygusu veriyor bisiklet sürmek, gülümsemeden edemiyorum bisiklet sürerken.

IMG_20180624_162621.jpg
Haziran 2018, Singapur. Artık iş dönüşü de metrodan bisiklet kiralıyorum, bir tane yaya görünce bile panik olduğum ilk günlere nazaran çok daha iyiyim :). Tek gereken o korkuyu üzerimden atmakmış.

Eğer siz de benim gibi şimdiye dek bedeninizi pek kullanmadıysanız, bu hafta sizin için bir başlangıç olsun. Benim için de geri dönüş, çünkü kendime tekrar tekrar hatırlatmam gerekiyor. Bu hafta az sürelerde de olsa meditasyonun önüne küçük bir yoga seansı ekleyeyim. Siz de belki günde 5000 adım atma (ya da yarım saat yürüme) gibi küçük ama ulaşılabilir bir hedef koyabilirsiniz kendinize.

Nerede hareket, orada bereket!

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 15. Hafta: Konfor Alanından Çık

Bu seriyi ilk defa okuyanlar için, 52 Small Changes For The Mind (Zihin İçin 52 Küçük Değişiklik) adlı kitabı okuyup, her hafta küçük bir değişikliği uygulamaya koyuyor, bu değişiklikleri minimalizm ve bilinçli farkındalık açısından irdeleyerek kaleme alıyorum.

Bu haftanın küçük değişikliği, çok duyduğumuz bir söz son yıllarda, konfor alanından çıkmak. Şöyle bir görselle verilir genellikle:

1
Konfor alanın – sihrin başladığı yer

Gerçekten yapmak istediklerimizi yapabilmek için kendimizi biraz aşıp, rahat bölgemizden dışarı adım atmamız gerekli zaman zaman.
Bu illa hayatımızda çok büyük değişikliklere sebep olacak bir adım olmayabilir. Örneğin işe her gün belli bir yoldan gidiyorsunuzdur, bir hafta boyunca başka bir yol seçebilir, ya da bir durak önce inip biraz daha yürüyebilirsiniz. Konfor alanından çıkmak bana göre alıştığımız hayat tarzının zaman zaman dışına çıkmak, kendimizi bazen zorlamak da hatta. Çünkü o zaman normalde asla karşılaşamayacağımız şeylerle karşılaşabiliriz.
Ben örneğin çok sosyal bir insan değilimdir, yeni arkadaşlıklar kurma konusunda pek de iyi değilim. Eğer kendimi konfor alanının (yani evin) dışına atmazsam yeni insanlarla tanışma ihtimalimi daha da düşürmüş oluyorum. Mesela buradaki yazarlık gruplarından birine girmekle girmemek arasındaydım ama sonunda girmeye karar verdim çünkü eve kapandığımda, kimseyle tanışmadığımda hayat daha kolaymış gibi geliyor ama bu sefer de gelişme sağlayamıyorum. Singapurluları ve Singapur kültürünü daha yakından tanımak istiyorum diyorum ama bu kitaplardan okuyarak olmuyor. İnsanlarla gidip tanışmam, başlangıçlar yapmam gerekiyor.
Bu konfor alanının dışına çıkma işini minimalizm yönünden de konuşalım.
Azaltma ve daha sade yaşama işi kafada başlıyor. Öyle ki, birçoğumuzun ikinci kez düşünmeden yaptığı şeylerden biri alışveriş. Alışveriş yapmak, elimizdekiyle yetinmemek birçoğumuzun konfor alanı haline gelmiş durumda. 8 yıldır, neredeyse her pazartesi öğrencilerime haftasonu ne yaptıklarını sorduğumda cevap alışveriş oluyor. Öyle bir noktadayız ki, alışveriş yapmasak yaşadığımızı hissetmeyeceğiz.
Azaltmadan önce işte kendimizi bu konuda konfor alanının dışına atmak zorundayız. Kendimizle mutlu olabilmeyi, mutlu olmak ve doyuma ulaşmak için nesnelere sandığımız kadar ihtiyacımız olmadığını anlamalıyız önce. Eğer konfor alanının içinde azaltma yapmaya çalışırsak yalnızca kendimizi kandırıyor olacağız. Biraz risk almak, farklı bir hayatın mümkün olduğunu kendimize göstermemiz lazım.
Sıfır atık- az atık konusunda da benzer bir durum söz konusu. Kime sorsanız daha az atıkla yaşamak istiyor ama örneğin ekstra plastik tüketmemek için yanında poşet, bardak, pipet vs taşımak zor geliyor (ben de böyleyim zaman zaman, kimseyi eleştirmek için söylemiyorum). Bir de bu aralar menstrual kup alsam mı almasam mı düşünüyorum. Konfor alanından çıkmak istemediğim için erteliyorum 🙂 Bu haftanın görevi benim için bu adımı atmak olabilir.
İş sonunda şuna biniyor: Daha büyük bir ideal mi, konfor mu? Konfor. Hayallerim mi, konfor mu? Konfor. Geç olsun güç olmasın demişler, böyle davrandığımızı fark ettiğimiz anda konfor alanının dışına çıkmak gerekli. Bu daha iyi bir iş aramak da olabilir, yeni bir hobiye başlamak da, zehirli bir ilişkiye son vermek de.
Fakat çok ileri gitmek diye bir şey var mı? Bence kesinlikle var ve dikkatli olmalıyız. Kendimizi çok zorlar ve kapasite ya da imkanlarımızın çok ötesinde idealler belirlersek bu sefer tepe takla olma ihtimali yükseliyor.

Comfort_zone
Konfor alanı- En yüksek performans alanı – tehlike alanı

Don Miguel Ruiz’in Dört Anlaşma kitabını bilenler bilir (bilmeyenler de hemen okumalı, bence Türkçe çevirisi biraz kötü, eğer İngilizcesini okuyabilirseniz daha çok tavsiye ederim). Oradaki 4. Anlaşma “Elinden Gelenin En İyisini Yap” idi. Yazar elimizden gelenin ne daha azını, ne daha fazlasını yapmamızı istiyordu. Yani kendimizi aştığımız noktayı iyi bilmeli, kendimizi iyi tanımalıyız.
Bu konuda küçük bir örnek vereyim. Bir adam düşünün. Normal, ortalama bir işi var. Ortalama bir maaş kazanıyor. Patronundan nefret ediyor, her gün şikayet ediyor, ama işini değiştirmiyor. Aynı işte yirmi beş sene çalışıp emekli oluyor. Aslında belki potansiyelinin peşinden gitse, en azından sevebileceği bir iş arasa hem o yirmi beş sene şikayetle geçmez hem de hoşuna giden bir iş yapabilirdi. Ama adım atmaktan, ailesini yüzüstü bırakmaktan korktuğu için, kovulmayacağını bildiği bu işte emekli olana kadar çalıştı. Sonuç olarak ortalama bir emekli maaşı aldı ama bu ne hayalini kurduğu emeklilik için yeterliydi ne de endişelendiği çocuklarının geleceği için.
Şimdi başka bir adam düşünün. Benzer bir işte çalışıyor. Fakat bu adam orada durmayıp başka bir kariyerin peşinden gidiyor. Aslında bu kariyerde epey başarılı oluyor ve kendini kanıtlıyor, yönetim kademesine yükseliyor. Fakat bu yetmiyor, bu sefer girişimciliğe soyunuyor. Sahip olduğu her şeyi satarak bu işe yatırıyor. İlk birkaç sene her şey güzel gidiyor, ama adamda gerekli uzmanlık olmadığı için batıyor. Öncekinden çok daha kötü bir durumda kalıyor.
Bu iki örnek de dengeyi bulmak için kendimizi çok iyi tanımamız gerektiğini gösteriyor. Vasatı hayat tarzı olarak seçmeyi bırakmalıyız, evet, bize hep söylenen bu. Ama boyumuzdan büyük işlere de girişmemeliyiz. Elimizden gelenin en iyisini, yapmalıyız, daha fazlasını değil. Daha fazlası da açgözlülüğe giriyor ve hayat bu, elimizdekileri bir anda alabiliyor.
Siz kendinizi konfor alanının dışına atmayı nasıl başarıyorsunuz? Ya da neler yapmak istiyor da korkuyorsunuz? Yorumlarınızı bekliyorum.
52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 14. Hafta: İçindeki Eleştirmeni Sustur

“Eğer iç sesin sana, ressam değilsin, diyorsa, nasıl olursa olsun resim yap, çocuk, o ses susacaktır.” Vincent Van Gogh

Sizin de içinizde hiç susmayan bu sesin benzerinden var mı? Ben, mesela, yazdıklarımı birine okuyana kadar yıllar geçti. 6 yıl boyunca anonim bir blogum vardı, ondan önce de öykülerimi, tabii çok kötü olduğunu düşünüp sonsuza dek sildiklerim hariç, şimdi kapanan bir sitede yayınlıyordum. Fakat bu blogda yazmaya başlayana dek, yakınlarım hariç kimseye yazı yazmakla ilgilendiğimi söyleyememiş, Facebook ve benzeri platformlardan yazdığım yazıları duyurmamıştım. Kendime yargılanmaktan korktuğumu söylüyordum. Ama asıl hissettiğim, hiçbir zaman yeterli olmama hissiydi. Yazdıklarımı paylaşmak için mükemmel olmaları gerekiyordu. Bu da beni hep bir adım geri atıyordu. Bir kişinin kötü yorumu, tüm hevesimi kaçıracakmış gibi hissediyordum.

Bu blog ile bu korkumu kısmen aştım. En azından yargılanma korkusu olmadan insanlara bir blogum olduğunu söyleyebiliyorum .Gerçi hâlâ biraz korkmuyor değilim, çünkü bazen anlattığım her şeyi ben mükemmel şekilde yapıyorum algısı uyandırmak istemiyorum, yazdığım birçok konuda ben de henüz yolun başındayım ve yazdıkça öğreniyorum. Bazen insanlar bana ‘aa, çok bilmiş gibi yazıyorsun ama kendin uyguluyor musun acaba’ diyecekler diye korkmuyorum değil.

Sevdiğimiz bir kişi küçük bir hata yaptığında, onu affedebiliyor, şefkat gösterebiliyoruz. Fakat aynı hatayı biz yaptığımızda içimizdeki eleştirmen bizi yerden yere vuruyor. Bu konuyu psikolog Zeynep Selvili Çarmıklı çok güzel bir şekilde dile getirmiş. Kendisinden dinleyelim:

Birçoğumuz belki yetiştirme tarzımızın, belki küçüklük travmalarımızın beslediği dev gibi özeleştirmenlere sahibiz maalesef. Bu eleştirmen bizi bazen doğru noktaya getirse de, bazen de bizim içimize kapanmamıza, eylemsizleşmemize sebep oluyor. Bu hafta, biraz şımartalım kendimizi, sen yapamazsın diyen o sese kulaklarımızı tıkayalım, günlüğümüze iyi olduğumuz şeyleri yazalım. Bu çok basit de olabilir, iyi bir dost olmak gibi, bir yeteneğiniz, hobiniz ya da bir kişilik özelliğiniz de olabilir. Bunda zaten iyiyiz, yeterli, peki daha da iyi nasıl yapabiliriz ona konsantre olalım.

Ben örneğin, blog yazma işini artık bir alışkanlık haline getirdim ama asıl tutkum kurgu yazmakta. Böyle demekle beraber yaklaşık altı aydır hiç kurgu yazmadım. Biraz da İngilizce yazsam daha iyi olur deyip, sonra bir yazdığımı İngilizce’ye çevirmeye çalışırken batırmamla sonuçlanan süreçte küstüm. Batırma tabii tamamen benim bakış açımdan. Kendimi öyle çok eleştirdim ki sonunda öykü yazmaya hepten ara verdim. Bu hafta özgürce, kendimi eleştirmeden yazmaya ve bir öyküyü bitirmeye çalışacağım. Bakalım başarabilecek miyim?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Diğer mecralarda Minimalist Günlüğü takip etmek isterseniz:
YouTubeinstagramFacebook