Singapur’da Bir Sene

2018 Year of the DOG

Çin takvimine göre tam bir yıl geçirmiş oldum Singapur’da. Çin astrolojisine göre, acayip yüksek bir enerjiyle başlayıp yıl sonuna doğru yerini bir rehavete bırakacakmış köpek yılı. Gerçekten de öyle oldu. Bu yıl benim çokça öğrendiğim, dünyaya ve evrene bakış açımın epey değiştiği bir sene oldu. Şunu kesinlikle öğrendim: Bir ülkeyi kısa bir süre ziyaret etmek güzel olsa da, o ülkeyi tanımak için orada yaşamak gerekiyor. Yoksa kısa seyahatlerde günlük yaşam tarzını değil, ancak turistlerin görmeye geldiği yapıları görüp geri dönüyorsun. Singapur’da turistik aktivitelere neredeyse hiç katılmadım, çok az müze gezdim, gurur duyulacak bir şey değil tabii ama turist olarak gittiğim her ülkede elliye yakın müzeye giden ben, burada hiç ihtiyaç duymadım (Tek bir müze biletinin 20 doların üzerinde olmasının da bunda katkısı var tabii 🙂 )

Kültür.

Hayatımda ilk kez başka bir ülkede yaşayacaktım. Turistlik tecrübem de üç ülkeyle sınırlı olduğundan yurtdışı tecrübem zaten çok azdı. Fakat Singapur’a taşınmadan önce iyi ki Japonya’yı görmüşüm. Çünkü orada atlattım bir nevi kültür şokunu. Geçmişimize bakarsak Asya kültürleriyle daha çok ortak noktamız olması lazım, ama bence son yüzyıllar Asya kültürünü üzerimizden atmış, Avrupa kültürüne daha benzer olmuşuz. Semavi dinler, yemek kültürü, adab-ı muaşeret kuralları ve günlük yaşam olarak Avrupa’ya giden göçmenler Asya’ya gelenler kadar zorluk çekmez diye tahmin ediyorum.

Aile hayatı, evde ayakkabısız dolaşmak, düğün dernek meseleleri ucundan benzese de, günlük hayatta beni çok şaşırtan birkaç anektod paylaşmak isterim sizlerle. Bir gün Singapur’u ziyaret eder ya da burada yaşamaya karar verirseniz, aklınızın bir köşesinde olsun.

Okey.

Bu kelimeden daha önceki yazıda da bahsettim, beni gerçekten çok şaşırtıyor. Singapurlular ağırlıkla Çin kökenli. Bu kelime sanırım Çince’de olan bazı kavramları İngilizce’de ifade etmek için kullanılıyor. Mesela, ben iyi günler diyorum kasiyere, cevap okey.  Masadan tepsileri toplayan amcaya teşekkür ediyorum, cevap okey. Öğrenciye yazdığı makale hakkında geridönüt veriyorum, hep kafa sallayarak okey okey okey.

hawker center
Photo by Joshua Anand on Unsplash. Bu fotoğraf Kuala Lumpur’da çekilmiş ama Malezya ve Singapur’un sokak yemeği kültürü çok benzer. İşte bu amcaların en çok kullandığı kelime okey.

Sınıfa giriyorum, nasılsınız diyorum, okey, haftasonunuz nasıldı, okey. Gına geldi 🙂 

Aşağıdaki video da Singapurluların “okay lah” dediğinde neler kastettiğini anlatmış. Bir yıl sonra bile, nüansları hala anlayamıyorum.

Tepkisizlik, Pasiflik.

Bu kesinlikle Türkiye’den çoook farklı. Örneğin, İzmir’de arkadaşımın arabasıyla yolda gidiyorduk. Biz kırmızı ışıkta beklerken karşı şeritte bir gencin durduğu yerde motorsikleti devrildi, benim arkadaş hemen arabanın camını indirip çocuğa “iyi misin”, diye sordu. O sırada yaşlı bir amca da geçiyordu, çocuğu kaldırdı ve “iyi iyi” dedi. Biz de yola devam ettik.

Böyle bir şey Singapur’da hayatta olmaz. O çocuk kendi kendine kalkar, yaralandıysa ambülansı da kendi arar. Belki ancak fotoğrafını çekip sosyal medyaya koyan olur. Fakat bu olay kesin ve kesin yerel gazeteye haber olur (Çünkü ülkede hiçbir ciddi olay olmuyor, neyse, bu başka bir mesele).

Daha önce ne kadar kural dolu bir ülke olduğundan bahsetmiştim. Kuralların sebebini, bir senenin sonunda daha iyi anladım. Eğer sonunda ceza yoksa, kafalarına göre hareket ediyorlar ve kimse tepki vermiyor. Örneğin, Singapur’un en büyük milli kütüphanesinde, 10. kattan asansörle iniyorum, benimle beraber beş altı kişi var. Bir tip bindi, açtı yüksek sesli videoyu,  gülüyor bir yandan da. Türkiye’de olsa, dürtmeler, uyarmalar, özellikle de dik dik bakmalar hemen başlar. Kütüphanedeyiz. Asansörün kapısı açıldığında direk okuma alanında gürültü. Bir kişi adamdan yana dönüp yan gözle bile bakmadı.

Bu tür olaylar olduğunda, birinin yardıma ihtiyacı olsun, ya da birisi sözsüz kurallara uymasın, kendi çok rahatsız olsa da hiçbir şey yapmıyor Singapurlu. Ben de yabancıyım diye çekiniyorum. O yüzden polis molis olmayan yerde, çöpünü de atıyor, yere de tükürüyor (çok yaygın), köpeğinin kakasını da temizlemiyor, sırada önüne de geçiyor. Tabii bir turist bunu görmüyor çünkü turistik yerler polis dolu ve sürekli temizleniyor.

Bizdeki gibi bi toplumsal baskı yok kesinlikle Singapur’da, çünkü ortak bir ahlaki kurallar bütünü de yok. Bizde birisi kurallara ya uyuyordur ya uymuyordur. Singapurlularda gösteriş için bir kibarlık var.

Singlish- Singilizce

Şimdi kibarlıktan bahsetmişken, Singilizce’den bahsetmeden olmaz. Çünkü ilginç bir şekilde tanıştığım çoğu kişi, belki de benimle konuştukları için, anlaşılabilir, net bir İngilizce konuşabiliyor (olduğu kadar 🙂 ). Fakat kendi aralarında benim çoğunlukla anlayamadığım Singilizce konuşuyorlar. Hele iki taraf da Çinliyse zaten Çingilizce oluyor bence. Komşu ülkelerden, Malaycadan, Hintçeden geçen çok kelime de var.

British-American gibi aksan ayrımı değil Singlish, dialect ayrımı var. Çünkü gramer de farklılaşıyor. Malezya’da konuşulan İngilizce de benziyor Singapur’dakine.

buying waffles at the hawker centre

Buradan kibarlığa bağlayayım, Singilizce hiç kibar değil. Yani bir İngiliz çıtkırıldım, aralara  could’lar, please’ler yapıştırmadan konuşamaz ya, Singilizce tamamen mesajı iletme odaklı.

Yukarıdaki diyaloğu Ekim ayında yazmışım defterime. Okulun kafeteryasında waffle alacağım, ne kadar sürede hazır olur diye soracağım.

Ben teyzeye soruyorum: “Ne kadar beklemem gerekir?” (How long do I need to wait?)

Teyze arkadaki amcaya bağırıyor: “Neka la?” (Halon la?) Teyzenin ağzından bu nasıl oluyorsa bir hecede çıkıyor ama amca da anlıyor ve Çince sesleniyor içeriden.

Teyze bana dönüp, kibarca (çünkü beyazım (!) ya işte, Singilizceyi anlayamam diye): “Sadece bir dakika.” (Oh, just a minute)

Mesela benim İzmir’e gidince hemen Ege aksanına geri dönmem ve Ankara’da kullanmadığım bazı kelimeleri kullanmam gibi, buradakiler de aralarında yabancılarla olduğundan daha hızlı, daha kaba ve daha tabir-i caizse “slang” bir dil kullanıyorlar. Ama en düzgün konuştuklarında bile aksanlarını ve cümle ritmini, tonasyonu anlamak birkaç ay alıyor. Buraya yaşamaya gelecek ve Çince bilmeyenlere şimdiden kolay gelsin. 🙂

Bir de can var, Koray’ın en sevdiği. Okey gibi bir fenomen bu can. Mesela Pazartesi buluşalım mı diyecek, böyle bir diyalogu aktarayım size.

A: When to meet?

B: Monday can.

A: Tuesday also can?

B: Can.

Bu kadar basit.

Aşağıdaki video aslında McDonalds’ın viral videosu ama Singlish’in ne kadar kompakt ve direkt olduğunu göstermek açısından harika. 1:40 civarı can’ler var. En sonunda da kağıt peçeteyle masa rezerve etmeyi koymuşlar 🙂 Yemek sipariş etmeye gitmeden önce masanızı kaptırmamak için küçük mendil kutunuzu bırakarak rezerve edebiliyorsunuz. Singapur’a ilk gelenler masalarda bedava mendil oluyor sanıyorlarmış (Bu arada, hiçbir restoranda, Türkiye’deki gibi masalarda peçete falan olmuyor. Tuvaletlerde kağıt havlu da yok. Ben kumaş mendilimi yanımda taşıyorum bu yüzden).

Tüketim Kültürü

Ankara’da, İstanbul’da AVM çok mu diyorsunuz? Gelin bir de Singapur’u görün! Arkadaş, bu kadar doğal güzelliğin olduğu, sokakların 24 saat güvenli olduğu bir şehirde, her gün, sabah ondan akşam ona, hangi alışveriş merkezine gittiysem tıklım tıklım dolu. Ve de her mahallede en az dört beş tane devasa alışveriş merkezi var. Bizim oturduğumuz evden 2 km mesafede 5 tane dev alışveriş merkezi var mesela (Ankamall, Optimum ayarında), ve en sakin muhitlerden birindeyiz. Şehir merkezinde neredeyse iki binada bir küçük bir pasaj ya da AVM. Hele bir tanesi var ki bir girişi bir metro durağında, diğeri öbür durakta. Kendi içinde şehir resmen. Tabii klimalı 🙂

Tüketmek ve marka artık bir hayat tarzı olmuş, sorgulamıyorlar. Her şey çok pahalı, Türkiye’dekinin beş katı pahalı çoğu ürün. Amerika ve komşu ülkelere kıyasla da fiyatlar yüksek. Hadi zenginleri anladım, artık hiçbir şey doyum sağlamıyor, satınalmaya vuruyor diyelim. Fakat dar gelirli aileler de marka giyime çok para harcıyorlar. Marka ve pahalı olsun, kaliteye bakmıyorlar bile.

celine plastik torba
Çinli öğrencimin 750 dolara aldığı naylon torba (içindeki cüzdan dahil değil, sade torba). İddiasına göre annesinin hediyesi! Başka bir öğrencimin annesi de (yavru) timsah derisi kalemlik hediye etmiş oğluşuna 😦

Zevkleri de yok. İnanılmaz rüküş giyinip abartılı makyaj yapıyor çoğu Singapurlu, yanaklar kıpkırmızı falan. Hatırı sayılır sayıda insan da, sanırım yataktan kalktığı haliyle evden çıkıyor; pijamayla, ev şortuyla 🙂

Metroda ve sokaklarda gördüğüm tipler:

İki dirhem bir çekirdek takım elbiseli genç erkek (Koray’ın dikkat ettiği, kemer ve ayakkabı, varsa çantayı hiçbir zaman uyduramıyorlarmış.).

Düğünlük elbisenin altına parmak arası giymiş, tamamen alakasız ama marka çanta takmış genç kadın (muhtemelen çantanın içinde ya da elindeki torbada topuklusu var).

Gucci spor ayakkabısı, Louis Vuitton çantası ve eşofman takımıyla gözlerimizi acıtan ergen.

Aynı tişörtü ya da ayakkabıyı giymiş minnoş çekirdek aile.

Her gün aynı kot ve tişörtü giyen adam.

Seksenler gibi giyinmiş, uzun bıyıklı, uzun saçlı, yetmişlerinde metalci amca.

Eğer Prada, Coach, Louis Vuitton gibi bir markaysa, giydiği şey isterse üzerinden dökülsün, yırtık olsun yine de giyiyorlar. Fakat bunu yabancı öğrencilerimde de gözlemliyorum, yani Singapur’a has bir durum değil.  Hatta Adidas gibi markaların koleksiyonları da farklı burada, daha bir manyak, allı pullu, abartılı.

Burada hiçbir arkadaşımla minimalizmden konuşamadım öte yandan. En yakın arkadaşlarımdan biri, her yurtdışına gittiğinde tüm outlet mağazalarını deli gibi dolaşıyor, boş bavulla gidiyormuş. Kıyafet aldıkça onları giyiyor, eve dönünce hepsini yıkıyormuş. Şimdi ben bu kadına minimalistim desem de anlamaz zaten. Bir kere beraber alışverişe gittik, tarzına hiç uymayan birkaç parçayı aldı indirimi iyi diye. Bir kere bile giydiğini görmedim.

Bazen çok alışveriş yapmadığımı, dışarıda pek akşam yemeği yemediğimi fark ettiklerinde, “biz çok basit bir hayat yaşıyoruz” deyip geçiyorum. Eşyalarını ikinci el satabilecekleri, ya da benim Singapur’da birçok -neredeyse hiç kullanılmamış- eşyayı ikinci el aldığımı söyleyerek örnek olmaya çalışıyorum ancak. O kadar çok alışveriş yapıyorlar ki ikinci el sitesindeki çoğu giysi ve eşya gerçekten etiketi üzerinde ama üçte bir fiyatına olabiliyor.

Okul Sistemi ve Üniversite

Bu konuda sizden çok soru geldi. Sadece bildiğim kadarını aktarabilirim bu konuda, çünkü şu küçücük şehirde standart bir eğitim sistemi yok. Kafana ve parana göre.

İlköğretim ve lise için, devlet okulu ya da uluslararası okul seçenekleri var. Devlet okuluna çocuğunuzu gönderebilmek Singapur vatandaşı olduğunuzda bile zor. İnsanlar kabul alabilmek için ev alıp satıyor, ama yine de şehrin öbür tarafındaki okul çıkabiliyor topladıkları puana göre. Puan anne babanın mezun olduğu okul (aynı okulsa çocuğun kabul edilme şansı yüksek oluyor çünkü), çocuğun not ortalaması ve adrese göre toplanıyor.

İlköğretim 6 yıl, ortaöğretim 6 yıl, ama istersen ortaöğretimin son iki senesinde meslek okulu gibi Politekniklere gidip kuaför, teknisyen, elektrikçi gibi mesleklere yönelebiliyorsun. Akademik başarısı olmayan gençler bunlara yöneliyor ve Singapur’da üniversiteden çok politeknik var.

Liseyi devlette ya da uluslararası okulda bitirdikleri zaman, bizdeki üniversite sınavı gibi ama daha zor bir sınava giriyorlar. Kompozisyon yazma gibi kısımları da var sınavın, ama konuları istedikleri bölüme göre seçebiliyorlar, bizdeki fen, eşit ağırlık gibi.

İki devlet üniversitesi Asya’nın en iyilerinden: NUS (Asya’nın bir numarası) ve NTU. Fakat bu ikisinde de ırk kotası var. En fazla Malay ve Çinlilere hak tanınıyor. Sonra Hint, en son beyaz ve karma ırk. Örneğin NUS mezunu bir arkadaşımın annesi Yemenli, babası Hindistanlı. Singapur vatandaşı da olsa karma ırk olarak geçiyor ve aynı bölüme Malay arkadaşları çok düşük puanlara üniversiteye girerken, o derece yaparak ancak girebilmiş. Azınlıkların dezavantajlı olmaması için alt kotayı anlarım da üst kota ne yahu? Devlet konutlarında da ırk kotası var ama onun amacı mesela bütün Çinlilerin aynı apartmana yerleşip diğer ırklardan ayrı bir komünite oluşturmamaları. Tüm ırkların harmoni içinde yaşamaları için doğru bir karar olabilir.

Diğer yandan NUS’te çalışan bir Türk arkadaşımdan öğrendiğime göre TEV’in fen bilimleri alanlarında doktora için NUS ve NTU bursu varmış, buradan bilgi alabilirsiniz. Bu sene için geçti ama, her sene devam ediyor ve buradaki birçok Türk bu bursla gelip buraya yerleşmiş.

Ben Singapur’da iki okulda İngilizce öğretmeni olarak çalıştım. Birincisi Akademi diye geçen, Singapurlu ve çoğunlukla uluslararası öğrencilere sertifika, lisans ve lisansüstü diploma, yabancı üniversitelerle ortak master programları veren bir özel kurumdu. İkincisi de özel bir Avustralya üniversitesinin Singapur kampüsüydü. İkisinde de çoğunlukla Çin ve Tayland olmak üzere çevre ülkelerden gelen, maddi durumu iyinin de üzerinde olan öğrencilerim oldu.

öğrenciler
En sevdiğim sınıflarımdan biri. Tayland, Kore ve Çinli öğrenciler vardı bu sınıfta.

Öğrencilerin profili tek bir sınıf içinde bile çok değişiyordu. Aynı sınıfta örneğin Singapur’a yeni taşınmış ve okullar açılana kadar İngilizcesini geliştirmek isteyen Japon bir ortaokul öğrencisi de oluyordu, iş adamı olup Singapur’a aslında iş bağlantıları kurmak için gelmiş ve öğrenci vizesi için derse kaydolan Vietnamlı da. Üniversiteye hazırlık için de gelenler de vardı, sevgilisinin yanında kalmak için (öğrenci vizesi olmazsa bir aydan fazla kalamıyor çünkü) okula kaydolup parayla ödev yaptıran da. Hatta ilk çalıştığım akademide bir ara Vietnamlı öğrenciler yaz okulu diye geldi, ben ders işlerken sınıfa sürekli yeni öğrenci geliyor. Bir saat 10 öğrencim var, öteki saat 30. Bir sınıfımdaki yaş skalası 8 ile 40 arasıydı. Çok şey öğrendim ama zorlanmadım desem yalan olur.

İkinci çalıştığım özel üniversitede de anladığım kadarıyla parayı basmak dışında hiçbir önkoşul yok. Çünkü az sayıda çalışkan ve iyi niyetli öğrencilerim olsa da yukarıdaki gibi tipler de çoktu. En büyük çoğunluk ise Çin’de üniversite kazanamamış, aslında zaten üniversite okumak da istemeyen ama ailesinin zoruyla Singapur’a gelen öğrencilerdi. Kendimi ve onları motive etmek gerçekten zordu, hatta bana öğretmenlik mesleğine devam edip etmemekle ilgili büyük sorgulamalar yaşattı, yaşatıyor.

Farklı Irklar ve Harmoni

Evet devlet üniversitesindeki ırk kotası biraz saçma olsa da, genel olarak Singapur’un birlikte yaşama konusunda iyi bir iş yaptığını söyleyebilirim. Hatta bizdeki kültür çatışmalarından sonra bu bana ferahlatıcı bile geldi.

Türkiye’de de farklı halklar yaşıyor, ama ne kadar çok ortak noktamız olduğunun farkında değiliz. Hep farklılıklara odaklanıyoruz. Fakat Singapur’daki farklı halklardan size bahsedeyim: En büyük nüfusa sahip Çinliler. Fakat onların içinde de ana dili Mandarin, Kantonca ve İngilizce olanlar var. Din olarak milyon çeşit farklı Hıristiyan ve Budist mezhebi var. Aynı dil ve din çeşitliliği Hintliler için de geçerli. Bir de tabii bizim gibi çalışmak için dünyanın çeşitli ülkelerinden gelenler var.

Bunları biliyordum da, beni şaşırtan Malezyalılar oldu. Çünkü Malezya’da yaşayanların hepsi Malay değil. Müslüman olmayıp Çin, Endonezya ya da başka kökenli olan, koloni döneminde Malezya’ya yerleşmiş ve orada kalan çok topluluk varmış. Onlara Malay değil Malezyalı deniyor. Onların Malezya’da yaşamı Singapur’da olduğundan çok daha zor, çünkü Malezya şeriat ile yönetiliyor ve onların farklı inanç ve kültürlerini takan kimse yok. Malezya’ya gitmedim ama, Singapur’a çalışmaya gelen, hatta her gün Malezya’dan Singapur’a gidip gelen çalışan çok. Onlardan öğrendim. Onlar da Singapur’da Malezyalı, Malezya’da Çinli muamelesi görüyor. İşleri gerçekten zor.

Yine de bu kadar farklılıkla bence Singapur iyi başa çıkmış. İş yerinde aynı ana dili paylaşanlar zaman zaman birbirini kollasa da, onun dışında hiçbir ırkçı ya da ayrımcı hareketle karşılaşmadım burada. Herkes herkese saygılı, hatta yukarıda belirttiğim gibi tepkisizlik derecesinde. İkisinin bir bağı olduğunu düşünüyorum, belki de tepkisizlik birarada yaşama ve farklılıklara tolerans gösterme ihtiyacından doğmuştur.

Burada yaşayan bir Türk arkadaşım Hintli bir iş arkadaşına bir işi doğru yapmadığını söylemiş mesela. Hintli çocuk direk üstüne alınmış, bana ırkçılık mı yapıyorsun demiş. Herhalde bu tür yorumlardan kaçınmak için hepsi tepkisiz olmuşlar. Bir Türk olarak çok dikkat etmek lazım, çünkü biz Asyalılara göre çok konuşkanız. Toplantılarda en çok konuşan ben oluyorum, haksızlık oldu mu, ya da bir çözüm önerim varsa, söylemeden edemiyorum. Singapurlular böyle değil. Kapalı kapılar ardında dedikodu da yapsa, sorgulasa da, çoğunlukla üstlerini eleştirmeye korkuyorlar. Bir süre sonra bu benim gerçekten sinirime dokundu. İşlerin yanlış gittiğini herkes biliyor ama benim dışımda herkes susuyor, mesela yukarıda bahsettiğim aynı sınıfta hem çocukların hem yetişkinlerin olması konusunda. ODTÜ ve Bilkent’te yönetim hocalardan korkuyordu resmen. Ben de istediğimi seslendirmeye alışmışım, burada o konuda zorluk çektim.

Doğa, Park, Bahçe

botanic garden
Botanik Bahçesi’ndeki orkide bahçesi. Mutlaka görülmeli.

Ah, işte en sevdiğim! Singapur’un doğası, özellikle doğanın şehir hayatının bu kadar yanıbaşında olması gerçekten harika. Öte yandan yeni okuduğum bir habere göre dikey şehirleşmeden dolayı Singapur küresel ısınma ortalamasından iki kat fazla ısınıyormuş. Önceden yağmur ormanıyken, kaplanlar dolaşırken şimdi gökdelenlerle dolu bir şehir olmasının götürüsü var tabii ki.

Buraya gelip de alışveriş ve müzelerden çok park ve bahçeleri gezmek isteyenlere üç önerim: Botanik Bahçesi, Gardens By The Bay, ve Çin ve Japon Bahçeleri (Chinese and Japanese Garden). Artık ben susayım da biraz fotoğraflar konuşsun.

img_6841
Gardens by the Bay, Flower Dome
baobab tree
Küçük Prens’te hatırlar mısınız, Küçük Prens her gün gezegenindeki baobab ağacını sökerdi, büyüyüp güle zarar vermesin diye. İşte o baobab ağacı bu.
japanese garden singapore
Japanese garden. Benim için burası cennetten bir köşe. Evime yürüme mesafesi olması bulunmaz bir nimet.
botanic gardens
Botanic Gardens. Yeşil resmen göz bozuyor 🙂
botanic symphony
Botanic Gardens’ta çimlerde oturup, piknik yaparken bedavaya dinleyebileceğiniz senfoni orkestrası konserleri.
chinese garden
Chinese Garden’da bisiklet qeyfi 🙂 Gerçi bulutlardan o keyfi birazdan donumuza kadar ıslatacak yağmurun takip edeceğini bilmiyorduk.
macritchie
MacRitchie Reservoir. Burası biraz uzak da olsa Singapur’un son korunan yağmur ormanı kesinlikle görülmeli.

İşte Singapur’da bir yıl böyle geçti. Ailemi, arkadaşlarımı, ODTÜ’yü özlesem de, burada hayat Türkiye’dekine oranla çok daha sakin ve stressizdi. İçime daha çok odaklanabildim, daha çok büyüyüp geliştiğimi hissettim.

Hiç tahmin etmediğim bakış açıları kazandım, Türkiye’de ve batı dünyasında norm olmuş birçok şeyin burada olmaması, bana aslında kültürün insanı nasıl da sarıp sarmaladığını gösterdi. Benim hiç sorgulamayıp eşyanın doğası kabul ettiğim bazı şeyler halbuki yalnızca kültürmüş.

Eğer geçici olarak da olsa uzak bir kültürü yaşama fırsatınız olursa, hiç çekinmeyin. Size çok fazla şey katacağına eminim. Turizm de çok güzel ve dünyaya bakışımızı değiştiriyor, ama yabancı bir ülkede yaşamak insana tahmin edemeyeceği deneyimler ve perspektifler kazandırıyor.

Bu uzuuun yazımın sonuna dek okuduysan sevgili okuyucu, bu aslında bir veda yazısıydı. Singapur’dan daha da uzaklara göç ediyoruz bu sefer. O da bir sonraki yazının konusu olsun :).

Singapur hakkındaki diğer yazılarıma buradan ulaşabilirsiniz.

singapurda yaşam singapur rehberi

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 38. Hafta: Stres Gideren Ritüeller

İster çalışalım, ister evde ev işi ve çocuklarla ilgilenelim, ister hem çocuk hem kariyer yapmış olalım… Stres hepimizin hayatının bir parçası. Ve kendimize ödüllendirici ve rahatlatıcı ritüeller belirlemek stresi büyük ölçüde azaltıyor.

stres gideren ritüeller

52 Küçük Değişiklik’in bu haftasında kendimize zamandan küçük cepler açıp 5-10 dakika da olsa, sadece kendimiz için ritüeller oluşturalım.

5 duyuyu harekete geçirme:

Evde (ya da belki bahçede, dışarıda, iş yerine yakın bir parkta vs) küçük bir alan yaratabiliriz, dışarıda ise ağaç altları ideal. Her gittiğim yerde bir ağacım olur benim, dertleştiğim, dokunduğum, topraklandığım…

Bu alanda 5 duyuyu nasıl harekete geçirelim? Öncelikle görme duyusu. Hoşumuza giden renkler, manzaralar, çiçek ve bitkiler olabilir.

Daha geçen hafta kokular ve aromaterapiden bahsetmiştik. Koku duyumuzu tütsü, mum ya da doğal bitki ve ağaçların kokularıyla harekete geçirebiliriz. Meyveler ve kahve, çay, yeşil çay benzeri içecekler hem tat hem koku duyumuza hitap eder (🍓, 🍉, 🍊 ve tabii ki favorim 🍅 ). Arada bir, ama arada bir :), tatlı veya çikolata kaçamağı yapmak o kadar da kötü değil ayrıca.

Dinleme için rahatlatıcı bir müzik, kuşlar, çocuklar, deniz, ya da sessizliği dinlemek de iyi gelir bazen.

Peki ya dokunma duyusu? Mesela soğuk ya da sıcak bir duş? Ya da benim en sevdiğim, bir leğene tuz ve donmuş limon kabukları ile sıcak su ekleyip ayaklarımı dinlendirmek. Tüm günün yorgunluğunu on dakikada alıyor, bayılıyorum.

Meditasyon:

Hatırlarsanız 52 küçük değişikliğin biri de meditasyondu. Fakat bana sorun, günlük alışkanlık hale getirebildin mi diye, daha değil 🙂. Aslında bu günlerde çok yoğunum ve kafam dağınık, çünkü Singapur’dan başka diyarlara taşınıyoruz.

Kafamın allak bullak olduğu tam da bu anlarda meditasyona ihtiyacım var sanırım, kendime de hatırlatma olsun. Bir kitabın bile yüzünü açamadım bir haftadır, ki roman okuma da en güzel ritüellerden biri.

bonus: Hangi meditasyonun size daha uygun olduğunu görmek için meditasyon çeşitleri adlı yazıma bakabilirsiniz.

Gerinme hareketleri:

Stresli durumlarda kaslarımız farkında olmadan çok kasılıyor. Nefes ve gerinme hareketleri gerçekten çok yardımcı. Örneğin ben uzun süre koltukta oturursam ya da bilgisayar başında çalışırsam hemen boynum tutuluyor. Bir de problemli bir sınıfım varsa offf…

Öğretmenliğin ilk senesinde Aydın’da, o kadar stresliydim ki bir sabah uyandığımda tüm sırtım ve boynum tutulmuştu. Yataktan bile kalkamadım, babam İzmir’den ilk otobüse atlayıp geldi, beni doktora götürdü. Doktor daha kapıdan girerken “Kızım seni ne üzdü?” diye sormuştu. Bunu okuyan taze öğretmenler, yalnız değilsiniz bunu bilin 🙂. Öğretmenliğin ilk yılları gerçekten çok zor, sonrasında da kolaylaşmıyor ama başa çıkmayı öğreniyorsun. Bu süreçte gerinme hareketleri bana gerçekten çok yardımcı oldu. Aşağıdaki iki video en çok uyguladıklarımdan:

Yoga yazdığına bakmayın, çok nazik hareketler ve hiç yoga tecrübesi olmayanlar da rahatlıkla bu gerinme hareketlerini uygulayabilir.

Sabah ve Gece Ritüelleri:

Oldum olası bu ritüel insanlarına özenmişimdir. Sizin mesela her gün yaptığınız bir sabah ritüeliniz var mı? Geçen sene okuduğum Bir Rahibin ve Zihin Temizliği Rehberi’nde örneğin her sabah ilk aktivitenin mutlaka yüz yıkamak olduğunu söylüyordu yazar. Ve de bunun temizlik için değil, bizim yeni bir güne başladığımızın işareti olması için, bir ritüel olarak yapılması gerektiğini söylüyordu. Bunu okuyana kadar benim de bir ritüel yaptığımdan haberim yoktu. Diş fırçalamak gibi, yüz yıkamak da bir ritüel.

Bir de her sabah evi havalandırmak çok önemliymiş Zen Budistleri için. Bunu okuduktan sonra her sabah evi havalandırmayı daha çok hatırlar oldum. 🙂

İlk haftanın değişikliği günlük tutmak ise başlı başına bir ritüel ve ben henüz tam ustalaşmadım. Ama iki güne bir yazmaya gayret ediyorum. Bu yazı serisine başladığımdan beri bir seksen sayfalık günlüğüm bitti, ikincisindeyim. Siz ne alemdesiniz?

Bu ritüel inşa etme işi aslında önceki haftalarda öğrendiklerimizi tekrar uygulamaya sokma fırsatı veriyor. Ben kesinlikle gerinme ve meditasyonu tekrar rutinime katma niyetindeyim, 5 dakika bile olsa.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

Matsumoto, S. (2018). A monk’s guide to a clean house and mind.

52 Küçük Değişiklik 37. Hafta: Kokla

Kokuların üzerimizdeki etkisi şüphesiz çok büyük, fakat günlük hayatımızda ne az dikkat ediyoruz.

52 küçük format copy 3

Yazarlık atölyelerinde canım hocam Çiğdem Ülker hep bize beş duyumuzla yazmamızı öğütlerdi. Fakat yazarların çoğu koklama ve tat alma hislerini unutuyorlar.

Sadece yazarken değil, aslında yaşarken de unutuyoruz. Kimi insanlar kokulara karşı aşırı duyarlıyken, kimisi ise en dayanılmaz kokulara karşı bile tepkisiz olabiliyor. Ben ilk gruptanım, ve aslında Asya’da yaşamak bu anlamda bazen eziyet olabiliyor. Özellikle Çin ve Hint yemeklerinin pişirildiği sokaklar ve yemek merkezleri (food court’lar ya da Singapur İngilizcesi’nde hawker centre) gerçekten dayanılmaz kokuyor bazen. Koray benden de hassas, ve bu kokular iştahını kaçırabiliyor.

Peki kokuyu nasıl avantajımıza kullanabiliriz? Aromaterapi kelimesi çok ayağa düşse de, güzel kokuların sinir hücrelerini pozitif anlamda etkilediği birçok çalışmada bulunmuş. Zaten yüzyıllardır, neredeyse tüm eski kültürlerde lavanta, sandal ağacı, narenciye kokuları kullanılıyordu ama son yıllarda bilimsel olarak da faydası kanıtlanmış oldu. Hatta Alzheimer ve demans (bunama) için de kullanılıyor. İlginç bir şekilde de, koku hissinin kaybolması Alzheimer’ın habercisi.

Zihin İçin 52 Küçük Değişiklik kitabının yazarı Blumenthal, esansiyel yağları ve kullanabileceğimiz problemleri listelemiş:

untitled
source: Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind.

Esansiyel yağlar iyi güzel, ama aynı zamanda da çok pahalı. Türkiye’de uygun fiyatlı bulduklarımın gerçek olduğuna inanasım gelmiyor, fakat pahalı olanlara da elim gitmiyor :). Peki bunların gerçeğini koklasak olmaz mı diye düşünüyorum. Örneğin lavanta kesesi, küçük bir cezvede limon, portakal kabuğu kaynatma (evi 5 dk mükemmel bir koku sarıyor), kır çiçekleri toplama, ya da kokulu bir çiçek yetiştirme gibi. Pazara gidip meyve sebzeye burnumuzu sokma da olur.

Ya da çam dallarından annemle yaptığımız gibi temizlik sirkesi yapabilirsiniz:

Ev kokuları ve deterjanlar dahil sentetik kokular ise, öncelikle benim gibi alerjik bünyeler için, ama aslında kimse için, hiç söz konusu olmamalı. O kadar abartıyorlar ki, bazen mağazaya giremediğim, ya da girersem öksürük nöbetine tutulduğum oluyor.

Her konuda olduğu gibi bu konuda da aslında fark etmek önemli. Eviniz hiçbir ürün kullanmadan nasıl kokuyor mesela? Banyonun, yatak odasının, bina girişinin kendine has bir kokusu var mı? Bu yazı kafamda oluşurken binanın girişinin sandal ağacı koktuğunu fark ettim mesela, daha önce fark etmemiştim. Sonra öğlen fırında ısıtmak için koyduğum böreği yaktım, evden kokunun ne kadar zamanda kaybolduğunu hesaplamaya çalıştım. Koray eve geldiğinde bana göre hala yanık kokusu vardı, ama o fark etmedi (ki dediğim gibi kötü kokuları algılamakta üstüne yoktur).

Daha önce fark etmediğimiz kokuları bilinç seviyesine getirdiğimizde, gözümüzün önünde onca zaman duran bir nesneyi yeni görmüşüz gibi oluyor. Bu hafta, aklımız burnumuzda olsun, bakalım ne kokular fark edeceğiz 🙂

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Kaynak:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

 

52 Küçük Değişiklik 36. Hafta: Dışarı Çık

Bu haftanın küçük değişikliği, benim neredeyse yirmi yaşına gelene kadar kıymetini anlamadığım bir alışkanlık.

Dışarı çık.

52 küçük format copy 2

 

“Halsizlik çekenleri açıkhavada yatırın ve güneşin altında tedavi olsunlar, çünkü bu hastalık kasvetten ibarettir.” Kapadokyalı Aretaeus

Çocukluğum küçük bir mahallede geçtiği için her gün dışarıda oynama lüksüne sahiptim, fakat ergenliğe girişimden itibaren çok daha az dışarıda vakit geçirir oldum. Belki de Aretaeus’un dediği gibi, içim karardıkça dışarıdaki aydınlıktan da kaçıyordum. Hele lisede, tüm hayatım okula gidip gelmekti. Yaz tatillerinde de tüm gün evde oluyor, ya kitap okuyor ya da bilgisayar, atari falan oynuyordum. Dışarı çıkmanın kıymetini harika bir kampüsü olan ODTÜ’ye gelince yeniden keşfettim.

Fakat tüm iyi alışkanlıklarda olduğu gibi, düzenli dışarı çıkma alışkanlığını da kendime sürekli hatırlatmam, hatta bazen kendimi dışarıya çıkmakta zorlamam gerekiyor. Çünkü evde olmayı o kadar çok seviyorum ki, kendimi zorlamazsam bazen dışarı çıkmak aklıma bile gelmiyor.

Dışarı çıkmak güneşin güzel enerjilerini ve D3 vitamini almanın yanı sıra, temiz hava almak için de çok gerekli aslında. Ne kadar pencereleri açıp havalandırsak da evimizdeki hava eski ve ağır bir hava. Bunun yanında küf, insan ve ev hayvanlarının deri, saç kalıntıları, toz, maytlar vs. evin havasını kötü etkiliyor. Bir de evinizde mantolama varsa durum daha da kötü, çünkü sıcaklığı içeride tutarken dışarıdan taze hava gelmesini de engelliyor duvarlar, ve korkutmak istemem ama, mantolamada kullanılan malzemeler de çoğu zaman zehirli kimyasallar içeriyor. Bu nedenle her gün en azından balkona bile çıksak kafi.

Mesela kendimize bir “challenge” koymak için, her sabah (tabii işe gitmiyorsak, ve işe gidiyorsak da, haftasonları) dışarı çıkmaya çalışalım mı? Akşam yürüyüşleri de güzel oluyor yazları ama sabah sirkadiyen ritimi de harekete geçirmek için biraz dışarı çıkmak harika oluyor.

Şimdilerde hava çok soğuk olduğundan canımız istemese de, dediğim gibi balkona çıkmak bile güzel. Hadi bu hafta daha çok dışarı çıkalım!

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Kaynak:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

52 Küçük Değişiklik 35. Hafta: Cesur Ol

Ne hızlı geçti 2018! Benim için çok hareketli, değişikliklerle dolu ve şükür ki güzel bir yıl oldu. Bu yılın kelimesi benim için “Yaşa” idi, dolu dolu yaşadım, deneyimledim, belki de 30 yıllık ömrümde en değişik deneyimleri yaşadığım bir yıldı.

Bu senenin kelimesi ne olacak diye çok kafa yordum ve dönüp dolaşıp “cesaret” kelimesini düşündüğümü fark ettim.
980x

Cinderella’nın yeni Disney filminde (evet, hala Disney filmlerini seyrediyorum) Cinderella’nın annesi ölmeden ona şöyle der: Cesaretin olsun, ve iyi ol (Have courage, and be kind). Bu iki şey olduktan sonra, hayatta en büyük hazineye sahipmişiz gibi hissediyorum.

img_1030

İşin minimalizm boyutuna bakarsam da, gerçekten de minimalizm hayatımda bambaşka kapılar açtı. Marie Kondo kitabında şöyle diyordu: Evin temiz ve düzenli olunca, içine bakmaktan başka çaren kalmaz. Benim evim hala tam anlamıyla derli toplu olamasa da, eşyaya kafayı takmayı bırakalı beri her geçen sene daha da içime bakıyor, bilincimi yükseltmeye çabalıyorum. Minimalizmin hayatımdaki en büyük katkısı bu oldu.

my post (1)

Belki de çoğumuz içimize dönmekten, orada bulacağımız şeyin hoşumuza gitmemesinden korkuyoruz. Kendimizi dinlersek, çaba sarf edip, iyileşmek, şifalanmak isteyeceğiz ama bu emeği gösterebilecek miyiz, o güç bizde var mı bilmiyoruz. Hiç denemesek daha iyi olur deyip kutuyu kapatıyor, dış dünyaya, tüketime, anlık zevklere döndürüyoruz bilincimizi. İşte kendimizi dinlemek, orada bulacağımız her şeyi tümüyle kabullenmek büyük bir cesaret istiyor. Sizde o cesaret var mı? Bende var mı, açıkçası ben de bilmiyorum. Ama sanırım hazır olmayı beklemeden cumburlop atlamak lazım, ve çoğu zaman atladığımda anlıyorum ki, zaten hazırmışım.

Gerçekten de 2019’da cesur olmamı gerektirecek çok şey olacak diye hissediyorum.
Aynı zamanda bu hafta da sizi cesur olmaya davet ediyorum.

Korkularınızla yüzleşin.

Marianne Williamson diyor ki: Yalnız sevgiyle doğarız. Korkuyu öğreniriz.

Birçok filozof ve hoca da aynı şeyi söyler: Yalnız iki temel duygu vardır, ya sevgi ya korku.

Biz hem bu hafta, hem bu sene, hem hayatımız boyunca, korkudan değil, sevgiden yana olalım! Tabii önce, kendimizi sevgi ve kabulden.

 

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Kaynak:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

2018 Favorilerim

2018 yılı benim için değişik deneyimlerle dolu geçti. Çok şey öğrendim, çok değiştim, çok dönüştüm. Singapur’da bir yıl içinde, normalde yıllarca gezsem tanıyamayacağım kadar farklı kültür tanıdım, insanlık üzerine düşüncelerim epey değişime uğradı. 2018’in kelimesi benim için “yaşa” idi, hakkını verdim sanırsam. 🙂

Bu sene aynı zamanda çok okuduğum ve çok izlediğim bir sene oldu. Bu yüzden en sevdiklerimin bir listesini tutmaya karar verdim: hem tavsiye, hem de kendime not niyetine. Buyrunuz efendim:

en sevdiğim (non-fiction) kitap:

Şimdinin gücü minimalist günlük
Lütfen kapağı yapan kişinin dünyanın en kötü grafik tasarımcısı olduğu gerçeğini gözardı ediniz.

Bu sene bilinçli farkındalık (mindfulness) ve spiritüel konularda birçok kitap okudum, ama beni en çok etkileyen kitap Eckhart Tolle’nin Şimdi’nin Gücü idi. Aynı sayfaları defalarca okudum, not aldım, geri döndüm tekrar okudum. Kitabı bitirmem aylar sürdü, ve başucu kitabım haline geldi. Meditasyon ve bilinçli farkındalığa azcık ilginiz varsa, benim son bir yılda yazdıklarımı severek okuyorsanız eminim Eckhart Tolle’yi de beğeneceksiniz.

Bu sene okuduğum ve üzerine yazdığım diğer kitaplar: Bir Rahibin Ev ve Zihin Temizliği Rehberi, İkigai, Lagom

en sevdiğim roman:

Karanlıktan sonra minimalist günlük

Murakami aşkımı dağlara taşlara yazdığım için bilmeyen kalmamıştır herhalde. Bu sene çok roman okuyamadım, ama okuduklarım içinde en sevdiğim Murakami’nin Karanlıktan Sonra kitabı oldu.

Murakami’yi henüz okumayanlar varsa kalın romanlarından ya da öykülerinden ziyade Karanlıktan Sonra‘yı tavsiye edebilirim. Hem sıcacık, hem dehşet verici yanlarıyla Murakami ruhunu çok güzel yansıtan bir kitap.

en sevdiğim netflix dizisi:

Dark, gerçekten kafayı sıyırtan bir dizi de olsa 10 bölümü heyecanla seyrettik. Zaman yolculuğu konusunun ilgi çekici olmasının yanı sıra, karakterlerin hepsinin çok gerçekçi olması, oyunculuk, yönetmenlik, müzikler hepsi çok kaliteliydi. İkinci sezonu merakla bekliyorum.

en sevdiğim kore dizisi:

Kore dizileri de son on yıldır hayatımda. Amerika- Avrupa yapımları kadar derin olmasa da Kore dizilerini gerçekten çok seviyorum. Türk dizileri kadar da boş değiller kesinlikle, her zaman yeni şeyler öğreniyor ve günün sonunda her zaman gülümsüyorum.

Bu sene en sevdiğim dizi Something in the Rain‘di. Uzun zamandır yönetmenliği bu kadar başarılı bir Kore dizisi izlememiştim. 16 bölümlük bir sanat filmi gibiydi gerçekten, tabii kalp ısıtan sahneler de boldu 🙂. Yönetmen de minimalizmi benimsemiş olmalı ki, ayrıntıları, diyalogları, yan karakterleri en aza indirmesi ile diğer Kore dizilerinden epey farklı.

en sevdiğim yemek:

Kaynak:yakun.com

Singapur’da çok çeşitli bir yemek kültürü var, bu sene birçok değişik yemek tatma fırsatım oldu. Ama devamlı yediğim, lezzetine doyamadığım yemeklerden biri “laksa“. Laksa otu ve hindistan cevizi sütü ile hazırlanan bir noodle çorbası laksa. Vegan versiyonu da var, deniz mahsulleriyle hazırlananı da. Hepsini denedim, hepsini sevdim. Singapur’a yolunuz düşerse Ya Kun’da hem ucuz hem güzel bir laksa yiyebilirsiniz. 🍲

en sevdiğim yer:

Evimize on dakika mesafedeki Çin ve Japon bahçeleri 2018’in en sevdiğim mekanıydı. Gittiğim her an huzur buldum. Maymunlar, ibis kuşları, monitör kertenkeleler de cabası. Keşke daha çok gidebilseydim hatta.

en sevdiğim şarkı:

52 küçük değişiklik serisinde ikinci haftanın değişikliği değişik müzikleri hayatıma katmaktı. Bu sene bol bol R’nB dinledim. Basit ritmler ve dans ezgileri ruhuma çok iyi geldi. Müzikte de mi minimalizme dönüyorum ne 🙂

En çok dinlediğim şarkı Frank Ocean’dan Pink + White idi. Bu yıl bolca dinlediğim diğer şarkılar da bu listede var.

Umarım 2019 yılı da hepimiz için renkli ve değiştiren, dönüştüren tecrübelerle dolu bir yıl olur.

52 Küçük Değişiklik 34. Hafta: Anlamlı Diyaloglar Kur

Günlük diyaloglarınıza hiç göz attınız mı? Havadan sudan, yeni model arabalardan, bu senenin trendlerinden, bir gün sonra hatırlamayacağınız konulardan mı konuşuyorsunuz, yoksa daha derin konulardan mı?

Arizona Üniversitesi´nde yapılan bir araştırmaya göre, mutluluk düzeyi yüksek insanlar hava durumu gibi boş konularda konuşma zamanının yüzde onunu harcarken, mutsuz insanlar zamanının neredeyse yüzde otuzunu bu konularda konuşarak harcıyormuş. Araştırmayı yapan doktor bunun sebebinin insanın duygusal bağ kurma ihtiyacı olduğunu söylüyor. Boş konuşan insanlarla duygusal bağ kuramıyoruz.

Dün çok sevdiğim ama uzun süredir görmediğim bir arkadaşımla buluştum. Ayrıldığımda gerçekten de çok mutluydum, ve fark ettim ki bir dakika bile boş konuşmamışız. Hayallerimizden, tecrübelerimizden, mutlu olduğumuz, hayal kırıklığına uğradığımız olaylardan bahsetmişiz.

Tabii ki her diyalog bu kadar dolu dolu olamıyor ama bazı insanlarla da sadece boş konuştuğum oluyor. Örneğin okulda diğer öğretmenlerle sadece öğrenciler hakkında konuştuğumuz oluyor. Bir bakıyoruz bütün bir öğle arası başka hiçbir konu konuşmamışız. Acaba başka meslek gruplarında da var mıdır bu durum diye düşünüyorum. Doktorlar hep hastası hakkında, ya da satış temsilcileri hep müşteriler hakkında mı konuşuyor? Resmen zaman kaybı. Bir yandan da Singapur gibi üstlerine asla şikayette bulunmayan milletlerde iş arkadaşlarına bol bol şikayet edip duygusal boşalma sağlayanlar var. Üstler her şey tıkır tıkır gidiyor zannediyor, ama biz aslında saatlerce çözülemeyecek problemler hakkında boş konuşmuş oluyoruz.

Peki boş konuşmayı engellemek ve anlamlı diyaloglar kurmak için neler yapılabilir?

Konuyu Sen Belirle: Konu boş konulara geldiğinde çevirmeye çalışabiliriz. Bu konu sanat, tarih, siyaset gibi konular da olabilir, daha hayata dair, anlam arayışımız, ilişkilerimiz, deneyimlerimiz de olabilir.

Hatta bazen, belki saygısızca oluyor ama, saçmasapan ve boş konuşan insanların olduğu ortamdan işim var diye uzaklaştığım oluyor zaman zaman. Konuyu değiştiremiyorsak katlanmak zorunda değiliz, fazla kibarlık gereksiz diye düşünüyorum.

Derin muhabbetler kurabileceğin insanlarla yakınlaş: Her birimizin illa ki kendini bulduğu, muhabbetinden zevk aldığı kişilerle tanıştığı olmuştur. Bu insanlara sıkı sıkı sarılmak lazım, sayıları çok fazla değil. 🙂

İyi bir dinleyici ol: Hepimizin anlatacak çok şeyi var, ama vermekten çok almaya çalışmak her zaman ilişkilerimizin daha sağlam ve dengeli olmasını sağlıyor. Bu konuda kendimi çok geliştirmem gerekiyor çünkü konuşmanın büyüsüne kendimi kaptırabiliyorum.

Soruları Sen Sor: Konuşmanın gittiği yeri değiştirmenin en güzel yöntemlerinden biri de karşıdakine soru sormak. Bunu okuyunca yaşam koçluğu eğitimi almış bir arkadaşımın bunu hep yaptığını fark ettim. Yani çoğu zaman beni konuşturuyor ama konuyu kendi belirliyor. Çoğu zaman da hislerime dair sorular soruyor. 🙂 Belki de bunu eğitimini almıştır.

Teşekkür et: Bir arkadaşınla yaptığın sohbet seni gerçekten tatmin ettiyse, ayırdığı zaman ve arkadaşlığı için ona teşekkür etmek ne güzel bir fikir, halbuki hiç aklımıza gelmez! Karşımızdakinin aklımızı okuyup hislerimizi anlamasını beklemek üzerine yetiştirilirdik. Halbuki kelimelerimizi kullanmak, minnettarlığımızı göstermek ne güzel bir davranış.

Bu hafta tüm diyaloglarınızda katılımcı gözlemci olmaya çalışalım. Bakalım daha çok boş mu konuşuyoruz, yoksa anlamlı diyaloglar mı?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Kaynak:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

Turning 30- and Adulting?

I’ve turned thirty recently.

giphy (1)

I’m shocked over the fact that thirty years have passed so quickly, and overwhelmed by the expectations of being a grown-up.

Most millennials would relate, I don’t feel like a thirty-year-old, at all. I rather feel like I needed to do something before I hit thirty, and I just skipped it.

Like adulting!

Come to think of it, what does being an adult mean?

And like most millennials, I googled it, and it gave me many different definitions.

The most common definition is the combo of joining the workforce, getting married, and having kids. Let me think… I’ve been earning money since I was nineteen, and I got married four years ago. I don’t have any kids yet, but I don’t feel like an adult at all.

Another one is giving up the impulsive, childish decisions and becoming more serious.

giphy

Even as a kid, I was just too sensible not to make any rushed, impulsive decisions. Yet I am very decisive, once I make up my mind, I fully support my decision.

But if adulting means being more serious and losing your ability to have fun, then I guess I’ll never grow up. I got a warning from my colleagues not to laugh and talk loudly in the office just the other day! And I wasn’t goofing around, I was just telling my coworker how fun qualitative research is. For some people, work is never supposed to be fun I guess.

Another popular perception is that adulting means being able to lie easily. Okay, I will never be able to do that. Even when someone tells me to keep a secret, I blush and give it away. You shouldn’t tell me any secrets because I turn into a five-year-old when it comes to lying and hiding stuff.

This one I like: Feeling responsible for the world and society. By this definition, I have always been an adult.

What about this? Getting lonely. This is surprisingly a very common perception. For me, though, my adolescence has been my loneliest period in life. I couldn’t connect to anyone except for my journal and books. I’m really grateful that I’ve been surrounded by the loveliest people during my young adult life.

Understanding you can’t have it all, losing your confidence, another person wrote. This is just the opposite for me, too. As a kid and teenager, I lacked self-confidence. I was even anxious for asking for things from my parents. My self-esteem, and also confidence in life grew in years.

Maybe this is why I don’t feel like an adult because I haven’t lost my confidence yet, in fact, I’ve just found it.

Or it may be because I don’t fret on the mistakes I’ve made, or others have made. I can laugh about them and go on with my day. Mistakes by which standards, anyway. There are no mistakes in the universe.

You could say life hasn’t shown you the bad side yet. Of course, it has. I’ve surely seen more than some of you, and less than some others. It’s all part of being a human, and thanks to all experiences, I am strong today.

If being an adult means losing the love of life and the ability to laugh, feeling entitled to judge people without empathizing, or just talking about “serious” topics, no thanks, I’ll pass. But if it means taking the responsibility for yourself and the world at large, then I’ve always been one. Maybe that’s why I don’t feel different.

What about you? Do you feel like an adult? What’s your definition of adulthood?

 

52 Küçük Değişiklik 33. Hafta: Beynin İçin Beslen

Bu haftanın küçük değişikliği, en sevdiklerimden.

Beynin için beslen!

Beyne iyi gelen yiyeceklerin hepsinin dünyanın en lezzetli yiyecekleri olması süper değil mi?

52 Küçük format Copy

Öncelikle, “berry” grubu. Yabanmersini, çilek, karadut, kuş üzümü… Her gün yesem bıkmam. Kırmızıdan mora çalan renkleri antioksidanların göstergesi, ayrıca C vitamini, polifenol ve flavinol barındırıyorlar. Bunlar ne anlama geliyor, diyorsanız,  zihnimizin tıkır tıkır işlemesini sağlıyor, yaşlandığımızda bunama riskini azaltıyorlarmış. Denemesi bedava değil, genelde bu arkadaşlar pahalı oluyor ama, en azından çok lezzetliler. 🙂

İkinci beyin dostu ev sevdiğim, hatta tuzlu tuzlu rüyama bile giren domates. Singapur’da domatesler çok yavan. Aydın’ın domateslerini çok özlüyorum. Hatta Aydın’da geçirdiğim bir seneyi anarken bile “on iki ay mükemmel domates yediğim tek yer” diye anıyorum! Neyse, benim domatesle olan duygusal bağımı bir kenara bırakırsak, içerisinde bulunan likopen, folat ve magnezyum serbest radikallerle savaştığı gibi, modu da yükseltiyor ve depresyonu önlüyormuş. Daha da bir sevdim, artık aramızı kimse açamaz!

Domatesle ilgili bir diğer sevdiğim şey ise, berrylerin aksine -en azından mevsimindeysek- Türkiye’de her zaman ulaşılabilen ve uygun fiyatlı bir yiyecek olması. Sağlıklı beslenicez diye bütçeyi sarsmanın alemi yok.

domates süper yiyecek
love you like a love song baby

Kahve ve kakao da antioksidan şampiyonu. Yalnız dikkat, şekerli ve kremalı olarak tükettiklerimizin faydadan çok zararı var.

Yeşil yapraklı sebzeler, ıspanak olsun, karalahana olsun, bunlar da beynin yaşlanmasını geciktiren lutein ve folat içeriyorlar. Fakat bu yapraklılar çok fazla tarım ilacı kullanılarak üretildiğinden, açıkçası sürekli tüketmekten korkuyorum. Hep organik tüketiyorsanız ne ala, değilse, çok aşırıya kaçmamanızı tavsiye ederim (aynı şey çilek için de geçerli).

Mutfağımızdan eksik etmememiz gereken diğer demirbaşlar da soğan, sarımsak ve pancar. Soğan ve sarımsak beyne giden kan akışını düzenliyor, pancar ise odaklanmaya yardımcı.

Soğan deyince hep aklıma 7 Numara dizisindeki Haydar geliyor. Zekasını hep soğana borçlu olduğunu söylerdi (Belki o repliği bulurum diye youtube’a girdim, iki bölüm 7 Numara izleyip çıktım. Yazı iki saat gecikti 🙂 ) Uzun lafın kısası, kokarım demeyin, sumaklayın götürün soğanı.

dipnot: soğanı doğradıktan sonra tuzla ovup sudan geçirirseniz hem daha az kokuyor, hem de gaz yapmıyor.

kırmızı soğan
off. böyle bir güzellik yok.

52 Küçük Değişiklik’te bu haftanın değişikliğini okuyunca bir yandan çok şanslı hissettim kendimi doğrusu, doğduğum verimli topraklardan dolayı. Kitapta yer alan neredeyse her yiyeceği biz zaten milletçe her gün tüketiyoruz. Özel bir çaba bile göstermemize gerek yok çoğu için. Biz kendimizi küçümsemeyi  ne kadar sevsek de, Singapur’a gelince Türkiye’lilerin ne kadar pratik zekalı olduklarını fark ettim. Bizim bir günde yapacağımız iş burada günler sürebiliyor. Bilkent’te, ODTÜ’de çalışırken bir günde anlatıp geçtiğim konuları öğrencilerin anlaması haftalar alıyor. Amerika’da olan “zeki Asyalı” tiplemesi burada hiç yok. Türkçe de Çince de İngilizce’ye çok uzak diller, ama bizimkiler hem yabancı dili, hem de diğer konuları buradaki bebelerden çok daha hızlı öğreniyor. Belki de güzel beslendiğimizdendir, soğanı ihmal etmeyelim 🙂 Eğer şimdiye kadar bu besinlerden birine mesafeliyseniz, bu hafta birine şans verin.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Otuz Yaş ve Yetişkin Olmak

Dün otuz yaşımı doldurdum.

Ben ne ara otuz oldum şoku var bir yandan, bir yandan da otuz yaş’ın beklentileri.

Cahit Sıtkı, yaş otuz beş için yolun yarısı diyordu, ben yaş otuz için yolun başı gibi bile hissetmiyorum.

Sanki bu yaşa gelene kadar yapmam gereken bazı şeyler vardı ve atladım gibi hissediyorum.

Yetişkin olmak gibi.

Sahi, yetişkin olmak ne demek?

Üşenmedim, google’ladım. Gerçekten çok değişik tanımlar çıktı karşıma.

İlk göze çarpan tanım iş gücüne katılmak, evlenmek, çocuk sahibi olmak. On dokuz yaşından beri para kazanıyorum, dört senedir evliyim, evet çocuğum henüz yok ama yine de kendimi yetişkin gibi hissetmiyorum.

Gençliğin getirdiği uçarı kararları bırakıp daha ağırbaşlı olmak. Ben ne zaman uçarıydım doğrusu hatırlamıyorum. Önünü ardını düşünmeden karar verdiğim zordur, ama kararsız da değilim. Verdiğim kararın sonuna kadar arkasında olurum, hiç pişmanlık yaşamam. Ama yine de yetişkin gibi hissetmiyorum. Ağırbaşlı olmaksa, pek değilim. Hala ofiste yüksek sesle konuştuğum ve güldüğüm için uyarı alabiliyorum (daha dün oldu 🙂 ).

Yalan söyleyebilmek, insanların arkasından iş çevirebilmek, fesat olmak. Evet bu da çok popüler bir algı imiş meğerse. Değil yalan söylemek, bir şeyler sakladığımda bile ses tonum değiştiğine, ufaktan anksiyete atağı yaşadığıma göre, o zaman hiçbir zaman yetişkin olamayacağım!

Dünyaya, insanlara karşı kendini sorumlu hissetmek. O zaman kendimi bildim bileli yetişkin olabilirim!

Yalnızlaşmak. Evet bu çok fazla yazılmış bu konuya kafa yoranlar tarafından. Oysa ki benim için ergenlik dönemi yalnızlıktı. On sekiz yaş ve sonrasında etrafımda hep sevdiğim, güvendiğim dostlarım oldu. Sosyal fobilerimi aştım, daha kolay arkadaş edinir oldum.

Çocuklukta sandığımız gibi her şeye gücümüzün yetemeyeceğini anlamak, diye yazmış birisi de. Benim için de tam tersi bu. Küçükken çok daha güvensiz ve korkaktım. Ailemden bir şey isterken bile kırk kere düşünürdüm. Oysa ki şimdi kendimi çok daha güçlü ve güvenli hissediyorum.

Yoksa bu yüzden mi yetişkin gibi hissetmiyorum? Kendime, hayata olan güvenimi yitirmediğim için? Yaptığım hatalara, insanların yaptığı hatalara, oldu bir kere, deyip geçebildiğim için? Ki kime göre hata? Evrende hata yoktur.

Diyebilirsiniz ki, hayat sana kötü yönünü göstermemiş. Tabii ki gösterdi. Kiminden az, kiminden fazla. Hepsi insan olmanın bir parçası.

Belki de kötü olaylar, zorluklar deyip geçtiğimiz şeyleri yaşadığım için bugün güçlüyüm, kendime güveniyorum. Geçmişte yaşadığım her şeye, tüm deneyimlerime şükran duyuyorum.

Bazı arkadaşlarım da çocuk sahibi olmadığım için tam bir yetişkin gibi hissetmediğimi söylüyorlar. Hayattaki en büyük sınav, çocuk sahibi olmak diyorlar. Bedenin bile geri dönmeyecek şekilde değişecek, diyorlar. Belki de. Eğer ileride çocuğum olursa, şimdiki hislerimle karşılaştırabilirim.

Eğer yetişkin olmak gözlerindeki ışığı kaybetmek, dalga geçme yetini yitirmek, empati kurmadan insanları yargılama hakkını kendinde bulmak, arkadaşlarınla sadece sıkıcı konuları konuşmaksa, almayayım. Fakat eğer kendim ve dünya hakkında sorumluluk almaksa, zaten hep yetişkinmişim. Belki de o yüzden farklı hissetmem gerektiğini düşünsem de aynı hissediyorum.

Siz ne dersiniz? Sizce ne demek yetişkinlik?

52 Küçük Değişiklik 32. Hafta: Yaratıcılığını Ateşle

Bu haftanın küçük değişikliği eğlenceli bir değişiklik: Hayatımızın her alanında yaratıcılığımızı ateşleyelim bu hafta.

Çok sanatsal biri olduğum söylenemez, ama bir önceki yazımda dediğim gibi zanaat, el işi hep hayatımda oldu. El yazısı olsun, örgü olsun, nakış olsun, çizim olsun… Bir ara (bir ara dediğim 8 sene ya, neyse) gitar da çaldım. Yeteneğim var mı, çoğuna yok. Gerçekten yetenekli bir insan değilim, gözüm, kulağım birçok insanın saniyesinde fark ettiği şeyleri fark edemiyor. Fakat yine de çok seviyorum elimle bir şey yaratmayı. Bu nedenle benim yarattıklarım sanat değil, olsa olsa zanaat oluyor.

good vibes
son projem. Bisküviden hediye gelen kanvas çantayı makinede yıkayınca markanın logosu çıktı, yerine kendim yazı tasarladım. 🙂

Bu beni engelliyor mu? Hayır. Yaratıcı olmak için ille de yetenekli olmanıza, dahi olmanıza gerek yok. Yaratıcı aktivitelerin insanın gelişimine en büyük katkısı, anda kalmayı öğretmek oluyor. Geçmişin baskısını, geleceğin kaygılarını düşünmeden saatlerce küçük bir şey yaratmaya odaklanıyorsun. Bu seni rahatlatıyor.

Bunun yanında beynimizin değişik bölgelerini aktive etmesi de bir güzel yanı yaratıcı aktivitelerin. İşleyen beyin ışıldar, uzun ömürlü olur. 🙂

Bu arada, son aylarda ihmal ettiğim bir diğer yaratıcı uğraş ise yaratıcı yazarlık. Singapur’a geleli bir yıl olacak neredeyse, fakat buraya geldiğimden beri eski öykülerimden birkaçını İngilizceye çevirmek dışında hiç öykü yazmadım. Sanırım buranın öykülerini ancak ayrıldığımda yazabileceğim, şu an elim kaleme bu anlamda hiç gitmiyor.

Bu hafta ufaktan yaratıcı bir projeye başlamaya davet ediyorum sizi. Kazak, atkı örmek olur, benim yaptığım gibi lif örmek olur, küçük bir deftere karalamalar olur, dikiş nakış olur.. Onu da siz buluverin gari, ama bana haber edin ne yapıyorsanız. 🙂 Elimi atmadığım el işi kaldıysa hemen kolları sıvayayım!

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Kaynak:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

 

Artık Satın Almadığım Şeyler- 2: Ev

Bir önceki yazımda minimalizm yolculuğunda almaktan vazgeçtiğim, artık gereksinim duymadığım kişisel ürünlerden bahsetmiştim. Bu yazıda ise eve ve mutfağa yönelik ürünlere bakacağız. Biraz minimalizm, biraz sıfır atık.

Evde Neleri Satın Almayı Bıraktım?

1-Temizlik Malzemeleri

Mutfak tezgahı için, camlar için, fırın için, banyo için, yerler için ayrı temizleyicilerim vardı. Özellikle kokularının yarattığı alerji beni çok rahatsız ediyordu ama vazgeçemiyordum da. 2019’dan Önce 19 adını verdiğim sadeleşme oyununda biten bu ürünlerin yenisini almamaya, evdeki alternatifleri değerlendirmeye karar verdim.

Gördüm ki beyaz sirke ve karbonatla gayet de güzel temizlik yapılıyor. Temizlikte acemi olduğum zamanlar da bu sadeleşmeyi denemiş ama başarılı olamamıştım. Çünkü bu maddeler olmadan yaptığım temizlik temiz gibi gelmiyordu.

Şimdi kendime daha güvenliyim. Bu haftanın yazısında demiştim ya, birçok gereksiz alışveriş özgüven eksikliğinden kaynaklanıyor diye, bu da onlardan biriydi benim için. 🙂

Leke çıkarıcı da almayı bıraktığım ürünler arasında. Oksijenli su, karbonat ve bulaşık deterjanı karışımı harika bir leke çıkarıcı. Yapılışını daha önce instagram hikayelerinde paylaşmıştım, buradan bakabilirsiniz. Bu karışım musluklardaki su lekelerini de çok güzel çıkarıyor.

2-Bulaşık Süngeri

Bulaşık süngerinin verdiği his ve çabucak yıpranması beni çok sinir ediyordu. En pahalı, en kaliteli süngeri alsam da birkaç haftadan fazla dayanmıyordu, sürekli sünger değiştirmek sağlık için gerekli olsa da hem pahalı hem de inanılmaz bir atık sebebi. Asla geri dönüşmeyen şeylerden biri sentetik sünger.

Duş jelinden sabuna dönüşte olduğu gibi süngerde de eski usüle geri döndük: sakal ipten lif ördüm, mis gibi köpürüyor. Aslında polyesterden olduğu için yüzde yüz içime sinmiş değil ama bu ipi annemden alıp değerlendirdim. Elde malzeme varken gidip doğalını alacağım demek atıksız yaşamın ruhuna ters geliyor bana.

Bu arada bulaşık deterjanı tüketimimi de azaltmaya çalışıyorum. Evde bulaşık makinem olmadığından el bulaşık deterjanı yerine, evde oldukça doğal sabun kullanıyorum.

Palm yağından yapılan ticari sabunlar işe yaramıyor ama zeytinyağı ve Singapur’da oldukça ucuz olan hindistan cevizi yağı sabunu (65 cent) çok güzel yağ söküyor, fakat tencere ve tavalarda biraz güçsüz kalabiliyor. Az kirlileri sabunla yıkayınca plastik ambalajlı deterjan kullanımı yarıya iniyor (sabunun diğer avantajı da elleri kurutmaması).

chandrika soap
En iyi sabun budur! Dünyanın bütün meşhurları bu sabunla elini yıkıyor, tıraş oluyor, banyo yapıyor, bulaşık yıkıyor. İngiltere kralı, rahmetli başkan Kennedy, taçsız kral Pele. Hepsi şöhretlerini bu sabuna borçludurlar 🙂 Banyo lifi ve bulaşık süngeri de gördüğünüz gibi. 🙂

3-Banyo Lifi

Banyo lifinin yarattığı histen nefret etmekle beraber vazgeçemiyordum çünkü klasik pamuklu ipten örülen lifler köpürmüyor ya, o hissi de hiç sevmiyorum 🙂 Fakat annemden bulduğum sakallı ip bu konuda da süper oldu.

Bir de ben sürekli elimde bir iş olmasını seven bir insanım. 6 yaşında dantelle başlayan craft maceram, örgü ve kanaviçeyle devam etti. Dikiş, nakış, boncuk… Her el işine biraz bulaştım. Fakat minimalizmle tanıştığımdan beri maymun iştahlı olmamaya, projelerimi dikkatle seçmeye gayret ediyorum, çünkü beceremeyip ya da sıkılıp bıraktığım iş de çok. Lif örmek gibi işler hem zevkli, hem de işlevsel.

4-Mutfak Gereçleri

Kanayan yaramız mutfak gereçleri! Yeni evlenen ya da evlilik hazırlığı yapanlar ne demek istediğimi anlamıştır. Bu büyük bir endüstri gerçekten, özellikle Türk toplumu için. Misafir ağırlamak bizde bir yaşam biçimi olduğundan her şey tam ve mükemmel olsun istiyor, hatta mükemmel hizmet uğruna asıl amacımız olan bir araya gelmenin getirdiği mutluluğu ve paylaşmayı ikinci plana atıyoruz.

çeyiz seti mutfak
Bir gelinin (korkulu) rüyası çeyiz setleri. Neyse ki ben çeyiz seti alacak kadar ileri gitmemiştim ama gereksiz aldığım ıvır zıvır çoktu yine de.

Evlenirken “misafire özel” yemek ve çatal kaşık takımı almamıştım, ki bu bile bir devrim gibiydi! Hatta desensiz, beyaz tabaklar almıştım ki boyası çıkmasın, uzun ömürlü olsun diye. Evleniyorsan yaldızlı takım alacaksın diye bir kafa var bizde maalesef 🙂.

Minimalizm kelimesini duymadan önce de minimalist bir bakış açım vardı yani, ama buna rağmen bir sürü zamazingoyla dolu Ankara’daki mutfağım, atamıyorum da. Limon kesiciden tut maydanoz bıçağına. Herhalde insan evlenirken normalde almayacağı, alamayacağı şeyleri alma hakkı görüyor kendinde. Aslında bu da bir özgüvensizlik örneği. Yapmak istediklerini, almak istediklerini evlenene kadar içinde tutup evlendikten sonra coşan Türk kadını.

Kimseyi eleştirmiyorum çünkü ben de yaptım aynısını. Evlenene kadar dandik tavalarda yemek yerken evlenmeden önce en sağlıklı tava ve tencereyi aylarca araştırmışlığım var. Sanki evlenmeden önce yaşamıyordum!

Tabak çanağa gelirsek, Singapur’daki evimizde 4 kişilik bir takımımız var. 4 kase, geniş tabak ve pasta tabağı. Ben çorbayı kase değil de derin tabaktan içmeyi sevdiğim için bana bir adet derin tabak aldık sonradan 🙂.

Borcamlarda da inanılmaz sadeleştim Singapur’daki evimde. Hatta elimdeki bir fırın kabı kırılınca yenisine gerek duymadım. Düşününce, yenisine gerek duymadıysam baştan almasaymışım.

Kafamız bu şekilde değişti: ihtiyacımız olmadan almayacağız. Olursa zaten her yer gözümüze soka soka alışveriş merkezi, gider alırız. Önceden almaya gerek yok. Mesela limon sıkacağı. Ankara’da sırf yıkamaya üşendiğim için kullanmıyor, elimde sıkıyordum limonları. Burada o yüzden almadım, çünkü biliyorum yine aynısını yapacağım.

Burada misafir kültürü olmadığı için, çocuğumuz da olmadığından iki kişi için dörtlü set yetti. Yeteni bilmek büyük mesele. Yoksa büyük bir aileniz vardır, düzenli misafir alıyorsunuzdur, o zaman tabii ki çoklu setleriniz olacak.

Hala Aldığım Ama Gittikçe Azalttıklarım

1-Kağıt havlu, peçete ve ıslak mendil:

Kağıt havlu yerine kurutma bezlerini gitgide daha çok kullanır oldum. Et ve kızartma olduğunda, zerdeçallı pilav gibi havluları lekeleyen yemekler yaptığımda hala kullanıyorum kağıt havluyu, onlara bir alternatif bulamadım henüz.

Dışarıda yanımda küçük bir mendil taşıyıp elimi onunla kuruluyorum.

Singapur’da küçük ıslak mendil çok nadir satılıyor. Watsons’da var ama Türkiye’den çok daha pahalı, onun yerine ihtiyaç duyduğumda ellerimi yıkamak hem daha temiz, hem daha ucuz bir seçenek. Evde yine büyük bir ıslak mendil kutum var ama bir yıldır üç kutuyu bitiremedim.

Biraz dikkatle, alternatifi varsa kullanmamakla, eskiye kıyasla yarı yarıya azaldı tek kullanımlık peçete ve ıslak mendil kullanımım.

2- ​Hijyenik Pedler:

Üç ay önce adet kabına geçiş yaptım ama yüzde yüz geçmiş değilim. Markalı adet kapları en az 50 dolardan başlıyor, kullanıp kullanamayacağımı bilmediğimden bu kadar büyük harcama yapmak istemedim. 10 dolara daha uygun fiyatlı bir marka aldım, sertifikası var ama bilinen bir marka değil.

Belki çok kaliteli olmadığından, belki benim beceriksizliğimden 2-3 kere sızdırma yaptı adet kabı. Bu nedenle tam kullanımını kavrayana kadar hijyenik pedlerden hâlâ destek alıyorum dışarıda uzun kaldığım günlerde. Yine de tüketimim %75 azaldı diyebilirim. Elimdekiler bitince de bez ped arayışına geçeceğim.

Bu geçişi sadece atığımı azaltmak için değil, sağlığım için de yapıyorum. Hassas cildi olan bilir, diyor, erkek okuyucularım da olduğu için bu kısmı kısa kesiyorum 🙂 Fakat bu konuda herhangi bir sorunuz varsa buradan ya da instagram’dan sorabilirsiniz. Bez pedler hakkında deneyiminiz varsa da dinlemek isterim.

Sizin minimalizm sürecinde almayı bıraktığınız ya da azalttığınız ürünler neler oldu?

2

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 31. Hafta: Kendine Güven

Bu haftanın küçük değişikliği kendine güvenmek. Her hafta olduğu gibi bu hafta da başka bir bakış açısı getirmek istiyorum. Özgüven minimalizmle doğrudan orantılı. Satın alma eylemlerimizin çoğunun kendimize güvenimiz az olduğundan yaptığımızı biliyor muydunuz?

Yeni yapılan bir araştırmaya göre, günümüz zenginleri artık zenginliklerini materyallerle göstermekten vazgeçmişler. Eskiden lüks saatler, spor arabalar, kürkler vesaire zenginlik simgesiyken, artık yeni dönem zenginlerinin çok daha minimalist yaşadığını görüyoruz. Eğitim, sağlık, kişisel gelişim gibi konulara yatırım yapıyormuş artık üst sınıf.

minimalist wardrobe
Mark Zuckerberg’ün minimalist gardırobu. Dikkatimi çekti, düzgün ütülü bile değil. kaynak: http://bit.ly/2RqDHmt

Kendine güvenen insanın, değerini onaylaması için başkalarının onayına ihtiyacı kalmıyor. Bu nedenle Mark Zuckerberg’e gri bir tişört ve minimalist bir ev yetiyor örneğin. Zengin olduğunu markalar veya alışverişle kanıtlamasına gerek yok.

Minimalizm ile giriş yaptım, fakat özgüven her konuda insanın önündeki kapıların açılmasını sağlayan bir araç. Böyle yazıyorum diye ben unumu eledim, eleğimi astım sanmayın yalnız. 🙂 Hala benim de kendimce güvensizliklerim var herkes gibi. Örneğin Türkiye’deyken hiç dert etmediğim İngilizce aksanı ve “native speaker” olmama olayı Singapur’da iş ararken beni çok korkutmuştu. Ağzımı açtığım ve aksanımı duydukları an beni işe almayacaklar zannediyordum. Fakat çalıştığım iki işte de aksanım zerre sorun olmadı, hatta benim “native speaker” deyip kendimden üst gördüğüm hocalar benim bilgime baş vurur oldu, en son Amerikalı müdürüm yeni iş başvurusunda benden referans olmamı rica etti :). Gerçekten gereksiz yere stres yapmış ve kendimi belki olduğumdan daha donanımsız göstermiştim bu güvensizliğimden dolayı.

Kendimizi gerçekte olduğumuzdan çok daha çirkin ve değersiz görme durumu az çok var hepimizde. Peki ne yapabiliriz?

Kabullenelim. Kendimizi, olduğumuz gibi kabullenelim. Kişisel gelişimin en büyük paradokslarından biri. Kendini kabullenmeden, değişemezsin. Ee, kendini kabullenirsen, gelişmene gerek var mı? Fakat zaten kendini kabullenmeyi öğrenmek başlı başına bir yolculuk.

Umutsuzluğa düştüğümüz ve güçsüz, güvensiz hissettiğimiz anlarda iyi yaptığımız şeylere odaklanabiliriz. Bu konuda son zamanlarda okuduğum harika bir kitaptan da bahsedeyim yeri gelmişken: Dr. David Burns’den İyi Hissetmek. Bilişsel Davranışçı Terapi (Cognitive Behavioral Theraphy- CBT) kurucusu Burns ilaç kullanmadan, öz değer çalışmaları ile depresyon hastalarını on yıllardır tedavi ediyor. Depresyonun en büyük sebebinin kendimize biçtiğimiz değerin düşmesi, bakış açımızın olumsuza dönmesi olarak görüyor ve kitaptaki çalışmalarla olumlu bakış açısı kazanmaya yardımcı oluyor.

Vücut dilimizi değiştirebiliriz. TED Talks’un en ünlü konuşmalarından biri olan “Beden Diliniz Kim Olduğunuzu Şekillendirir”i de buraya iliştireyim. Beden dilinden bahsederken hep beden dilimiz ruh halimizi gösterir deriz ya, Cuddy de diyor ki, beden dilini değiştirince, hormonların da değişiyor ve kendine daha çok ya da daha az güveniyorsun (Altyazı ayarlarından Türkçe’yi seçebilirsiniz).

Son olarak da ukalalık ve ego oyunlarıyla özgüven arasındaki farka değinmek istiyorum, çünkü öğretmenler olarak kanayan yaramız bu. 🙂 Öğrencilerimin çoğunun ebeveyni baskı altında büyüdüklerinden, çocuklarını daha özgüvenli yetiştirmeye, kendileri gibi ezik büyütmemeye dair sessiz bir anlaşma içerisindeler. Fakat kendileri de özgüvene sahip olmadıklarından bunu ego ile karıştırıyorlar. Yıkıp dökmeyi, kendi fikrinde ısrarcı olmayı özgüven olarak yansıtıyor, bunu öğretiyorlar çocuklarına. Aynı zamanda çocukların her konuda başarılı olmasını bekliyor, olmadıklarında suçu öğretmenlere atıyorlar. Böylece çocuk hiç hata yapmamış gibi görüneceğinden kendine güveni kırılmaz diye düşünüyor olmalılar, ancak olayı çok yanlış bir yerinden anlamışlar ne yazık ki. Egosu gerçekçi olmayacak derecede şişmiş, üniversite yaşında bile hata yaptığında geri adım atmak yerine hocalarını fırçalayan çok öğrenci gördüm, görüyorum ne yazık ki. Ve üniversite yaşındaki çocuğu için okulu arayan veli de görmekteyim, bu mu özgüven kazandırmak!

Kendine gerçekten güvenen bir insanın değil kırıp dökmeye, konuşmaya bile ihtiyacı yoktur. Duruşu zaten belli eder. Aynı hiç bağırmadan disiplin sağlayan bir öğretmen gibi. Kendine güvenir, fakat egosu kontrol altındadır. Yanlış yaptığında geri adım atmayı da, hatasını kabullenmeyi de bilir.

Tabii ki bu haftanın değişikliği öyle bir haftada değişecek bir vasıf değil. Fakat kaç yaşında olursak olalım, neresinden başlarsak kârdır. Kendimizi daha gerçekçi gözlerle görmeye, kendimize daha fazla değer vermeye çalışalım. Verdiğimiz tepkiler özgüven eksikliğinden mi kaynaklanıyor, bunu da gözlemleyelim.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

Burns, M. D. D. D. (2017). Feeling Good: The New Mood Therapy.

Artık Satın Almadığım Şeyler- 1: Kişisel

Herkesin minimalizmle imtihanı farklı oluyor. Kimi gardıropta sadeleşiyor, kimi mutfakta, kimi cilt bakımında. Bu nedenle insanların minimalizmle tanıştıktan sonra neleri almayı bıraktıklarını okumayı çok seviyorum, bana ilham veriyor. Bu yazıda daha kişisel alışkanlıklardan bahsedeceğim, bir sonrakinde ise temizlik ve ev eşyalarına değineceğim.

Bazı eşyalarla yaşayamayız zannediyoruz, ama gayet de güzel yaşanıyor. Bunu bilmek insanı gerçekten özgürleştiriyor. Başta, herkesten farklı bir yoldan gittiğiniz için iç dirençle karşılaşabilirsiniz. Neden kendimi zorluyorum, herkesin gittiği yoldan gideyim, hayatım daha kolay olur, diyebilirsiniz. Fakat şunu anlamalısınız ki, herkesin gittiği yoldan giden hiçkimse insanlığı ileri taşıyacak bir şey yapmadı. Ve insanlık tarihinde ilk defa, sade bir hayat yaşamak toplumun tersine gitmek haline geldi. Hayatımızı öyle karmaşık hale getiriyoruz ki, önemli şeyleri düşünmeye vaktimiz kalmıyor. Ve bu karmaşıklığın normal olduğunu, herkesin böyle yaşadığını düşünüp avunuyoruz. Halbuki daha basit bir hayat mümkün. Sevdiğiniz insanlar ve aktivitelere daha fazla vakit ayırabileceğimiz bir hayat mümkün.

1- “Trend” ve Ucuz Kıyafetler

Senenin modasını uzuun zaman önce takip etmeyi bıraktım, özellikle daha basit tasarımı olan markalar almaya çalışıyorum artık. Üzerinde modası geçebilecek baskısı olmayan, ne çok dar ne çok bol giysileri, sakin renkleri tercih etmeye başladım.

pink flower
Pembe renk mutluluk veriyor bana.

Küçükken pembe renge özel bir ilgim yoktu (yani şimdiki kız çocuklarıyla karşılaştırınca). Hatta yirmi yaşına kadar renk cümbüşü şeklinde giyinirdim, yeşil pantolon, bordo ayakkabı falan. Şimdi ise tarzım çok daha sakin oldu, ve açık pembe, somon tonları en çok elimin gittiği renkler oluyor siyah ve maviden sonra. Bunda bu renkleri rahatlıkla bulabiliyor olmamın da payı var tabii, çünkü moda da 90lar ve 2000lere göre çok daha sade, pastel tonların modası son on yıldır devam ediyor neredeyse. Ve aynı zamanda öyle bir zamandayız ki giydiğimiz neredeyse hiçbir şey demode olmuyor. Bol paça da moda, dar paça da, bootcut da. Beli açık tişört de giyiliyor, Singapurlu bebelerin yaptığı gibi mini şort üstüne bosbol tişört de. Bu açıdan da şanslı bir zamandayız, annemizin bol vatkalı seksenler gardırobunu bile giysek en fazla “vintage” oluruz, yine de garip kaçmayız. O yüzden her sezon alışveriş yapmaya gerek yok.

Dolabıma baktığımda kendimi uzun yıllar elimdeki parçaları kullanırken görebiliyorum, zamansız modaya yatırım yapmaya çabalıyor, keten, yün ve pamuk gibi doğal materyalleri ve dayanıklı markaları seçmeye çabalıyorum. 2018 kapsül gardırobuma buradan bakabilirsiniz.

2. Aksesuarlar

artem-bali-623185-unsplash.jpg

Bu benim için büyük bir adım oldu. Çook uzun zaman oldu aksesuar almayalı. Fakat ortaokul yıllarımdan 23-24 yaşıma kadar neredeyse her dışarı çıktığımda ucuz, pahalı bir aksesuar almış olurdum. Kolye olsun, küpe olsun, toka olsun… 2015 yılında ilk azaltmalarımı yaparken aldığım birçok aksesuarın paslandığını, eskidiğini ve takılamayacak halde olduğunu görmüştüm. Ve yine de onları atmak istemiyordum! Sonunda gerçekle yüzleştim ve attım hepsini, ve bir daha altın ya da gümüş dışında bir aksesuar almayacağıma söz verdim kendime.

Fakat sonra altın ve gümüşü bile çok takmadığımı fark ettim, ve sanırım 2015’ten beri yeni aksesuar almadım hiç. Günlük kullanımda ise alyansım ve iki akik yüzüğüm dışında hiç aksesuarım yok.

Saat, olmazsa olmazım, ama üç tane çok sevdiğim, manevi değeri yüksek saatim var ve daha fazlasına ihtiyacım yok. Çok kullanmadığım saatlerimi ODTÜ’de çalışırken üniversitenin özgür dönüşüm grubunda hediye etmiştim.

Günlük kullandığım bir diğer aksesuar ise güneş gözlüğü. 2012’de “artık kaliteli bir güneş gözlüğü almanın zamanı geldi” diyerek aldığım RayBan güneş gözlüğümün bana daha uzun yıllar arkadaşlık etmesini temenni ediyorum. 🙂

3. Duş Jeli ve Sıvı Sabun

Duş jeli ve sıvı sabun cildimi kabuk kabuk kurutsa da uzun yıllar güzel kokusundan dolayı ondan vazgeçemedim. Koray’ın sayesinde sadeleştiğim alanlardan biri bu oldu, zeytinyağlı sabun gibisi yok banyoda, hele de yerel üreticiden, ya da aktardan ambalajsız alabiliyorsanız ne âlâ. Singapur’da Ayvalık’tan getirdiğim stok tükenince Hindistan üretimi, palm yerine hindistan cevizi yağıyla yapılmış, tütsü kokan müthiş bir sabun kullanıyorum şu aralar.

Henüz şampuandan kurtulamasak da artık evimize duş jeli, sıvı sabun ve türevleri girmiyor. En azından bir plastik atıktan ve SLS içeren bir üründen kurtulmuş olduk.

colorful soap christmas
Ben en sade halini sevsem de renkli renkli ve güzel kokulu artisan sabunlar  geçiş aşamasında yardımcı olabilir.

4. Deodorant

İlk önce alüminyumun olası zararlarından korunmak için alternatif deodorant arayışlarına girdim, ama süreç kendi deodorantımı yapmam ya da esansiyel yağlar kullanmam ile sonuçlandı. Deodorant tarifimi buradan bulabilirsiniz.

Bu tarifi neredeyse bir yıldır problemsiz kullanıyorum (sadece karbonatı fazla kaçırınca tahriş yapabiliyor, bu konuda dikkatli olmak lazım). Deneyenlerden de hep iyi dönütler alıyorum. Böylece bir plastik ambalaj da evimize girmemiş oluyor.

5. Makyaj ve Cilt Bakım Malzemeleri

Öğretmenliğe ilk başladığımda kendimi daha büyük ve daha profesyonel hissetmek için makyaj yapmaya başladım. Zaten genç gösteriyorum, sivilcelerimi kapatmazsam daha da genç gözükeceğimden korkuyordum.

Fakat bu maceram iki-üç sene sürebildi. Aynaya baktığımda sivilceli ve yer yer kızarıklar olan bir cildim de olsa, makyajla kapanmış hali içime sinmemeye başladı. Önce fondöten ve türevlerini bıraktım, sonra yavaş yavaş rimel ve hatta liseden beri kullandığım göz kalemi bile fazla gelmeye başladı.

Makyaj yapmayı bırakınca da, cildimi temizlemenin o kadar zor olmadığını fark ettim. Arada bir oil cleansing, günlük olaraksa elma sirkeli su ya da gül suyu yetiyor cildimi temizlememe. Hatta bu ara elimde kalan yüz temizleme jellerini bitirmeye çalışıyorum, bir daha da almam.

Cildim bu kimyasallar olmadan, kendi halinde sivilcelerle çok daha iyi savaşıyor, iyi bir güneş koruyucu ise kızarıklıkları minimuma indiriyor. Renk katmak istediğimde çok az ruj sürüyorum sadece, ondan kurtulmuş değilim henüz. Daha fazlası hayatımı zorlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Hatta artık makyaj yaptığımda kendime farklı bir insan gibi gelmeye başladım.

Makyaj konusunda yazdığım iki yazıyı buradan ve buradan okuyabilirsiniz.

minimalizmle tanışınca artık satın almadıklarım

Sizin minimalizm sürecinde almayı ve kullanmayı bıraktığınız ürünler oldu mu?

52 Küçük Değişiklik 30. Hafta: Bedenini Rahatlat

Bu hafta bedenimizi rahatlatmaktan bahsedeceğiz.

Neredeyse on yıl önce yogayla tanışmış olmama rağmen bunu günlük hayatımın bir parçası haline getiremediğim için utanıyorum, ama, sanırım uzun bir süre de yanlış anlamışım ben yogayı. Çünkü bedenimdeki gerginliği bırakmadıktan sonra ne yoga ne başka bir spor yardım edebilir bana.  Yaptığım spor, yediklerim, deneyimlerim ancak tam bir rahatlamaya eriştiğimde fayda sağlamaya başlayacak.

Şimdi küçük bir deney yapalım. Bu yazıyı okurken dişlerinizi sıkıyor musunuz dikkat edin. Yüz kaslarınız gergin mi? Benim için en fazla gerginliği hissettiğim iki bölge bunlar. Çenem ve yüzüm. Uyumaya çalışırken de gereksiz yere kasıyorum, ama o kadar otomatik hale gelmiş ki, aşağıdaki videoyu izleyene kadar farkında bile değildim.

Beni takip edenler zaten actualized.org videolarını ne kadar çok sevdiğimi biliyordur. Bu videoda Leo bedenimizi rahatlatmadan önce bedenimizin farkında olmayı öneriyor. Hatta bir hafta boyunca bir bileklik takın, her taktığınızda aklınıza çenenizi kontrol etmek gelsin diyor. Dişlerini sıkıyor musun, sıkmıyor musun?

Bu bileklik muhabbetini iki ay önce bu videoyu seyrettikten sonra unutmuşum. Ama dün biraz hasta olduğum için evde takılayım, el işi yapayım derken artık nakış ipleriyle bir bileklik ördüm kendime. Şansıma artan renklerde gri ve pembe de vardı, kapsül gardırobumun renklerinden. Beginner seviyesinde kaldığım on binlerce elişine bileklik örme de eklendi, hayırlı olsun. 🙂

Madem yıllar sonra bileklik takacağım, anlamı da bu olsun. Bileğimde her fark ettiğimde, yüz kaslarımı rahatlatmam gerektiğini hatırlayayım.

Diş sıkma benim için en vahim durum beden farkındalığı konusunda. Fakat bazıları ellerini, ayaklarını, kalçasını, omuzlarını, boynunu sıkıyor fark etmeden. Zaten fark ettiğimiz anda rahatlayabilmemiz işin güzelliği. Ama sırt ve boyun tutulmasında olduğu gibi, uzun süre ne kadar gergin olduğumuzu fark etmezsek bize kronik tutulma olarak geri dönüyor (ki bunlardan da payıma düşeni aldım). Çözüm, bedenimizi dinlemek ve fark etmekte.

Bu hafta, siz de benim gibi bir hatırlatıcı aksesuar seçebilir, ona baktıkça bedeninizde en çok sıktığınız yeri kendinize hatırlatıp rahatlayabilirsiniz. Daha önce bahsettiğim beden tarama meditasyonları da bu konuda yardımcı. Bir süre sonra alışkanlık haline getirip, gün içinde rahatlamayı hatırlarız umarım.

My Post

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.