52 Küçük Değişiklik 46. Hafta: Dokun

Bu değişiklik aslında “52 Small Changes for the Mind” kitabında 41. haftanın değişikliğiydi. Ama nedense kendimi ikna edemedim ve bunu atlayıp diğerlerinden devam ettim.

Fakat dün Teal Swan bu videoyu yükleyince bu değişikliğinin zamanının geldiğini fark ettim. 🙂 Teal Swan’ın çok güzel anlattığını düşünüyorum, eğer İngilizce biliyorsanız hemen izleyebilirsiniz, ben de Türkçe altyazısını çevirmeye çalışacağım bu hafta. Böyle çok sevdiğim videoları Türkçeye çevirmeye çalışıyorum bazen, gerçek zamanlı dinlerken edindiğimden çok daha fazla bilgi ve görüş kazanıyorum bu şekilde.

Dokunmak Çok Mu Önemli?

Dokunmak sağlığımız için çok çok önemli aslında, ama bizim toplumumuz örneğin bu konuda biraz daha şanslı. Ailemizle olduğu kadar arkadaşlarımızla da dokunarak iletişim kuruyoruz. Gözlemlediğim kadarıyla Asya toplumlarında da durum az çok böyle. Ama batı toplumlarında genellikle insan hakları, taciz, çocuk hakları gibi konulardan ötürü dokunmak yalnızca çok yakın olduklarınıza yönelik bir davranış oluyor.

Aslında biz de bu iki anlayışın tam ortasında gibiyiz. Örneğin eğitim fakültesinde bunun bana öğretildiğini hatırlıyorum: Yanlış anlaşılmalara fırsat vermemek için öğrenciyle fiziksel temastan kaçın. Bu benim için çok zor olmuştur her zaman, çünkü öğrencimin omzuna küçük, güven verici bir şekilde dokunmayı, ya da sırtını sıvazlamayı isteyebiliyorum bazen. Ama içimden bir ses yanlış anlaşılma ihtimallerini hatırlatıyor.

Buna karşın öğretmenliğin ilk yıllarında, özellikle 7 yaşındaki öğrencilerimle sürekli sarılma üzerinden bir iletişimim vardı. Teneffüslerde eğer ben nöbetçiysem yirmi öğrenciyi birden bana sarılırken görebilirdiniz 🙂 Ve bu anlar benim için çok zor geçen o ilk yılın kurtarıcı anlarıydı. Bazen de dersin son beş dakikası gelip sarılırlardı. İnsana bu kadar iyi hissettiren, oksitosin salgılattıran bir eylemden vazgeçmek zorunda kalıyoruz büyüyünce. Ve bu gerçekten çok acı.

Şimdi farklı milletlerden insanlarla tanışınca buna dikkat etmeye başladım. Arjantinli öğrencim ilk dersimizden sonra bana sarılınca çok şaşırmıştım mesela. Çünkü Singapur’da alışmışım uzak duran öğrencilere. Dürüst olmam gerekirse, birbirlerine fiziksel temaslar yüksek ama bana değil. Çinlilerden yalnızca dönem sonu sarılan olurdu, Koreli ve Japon desen zaten onlar bir metre geriden ve yerlere eğilene dek selama duruyorlar 🙂 Taylandlılar bir bizim gibi sıcak kanlıydı, benim Arjantinli gibi her gördüğünde sarılan. Bazı milletlerde de kendi cinsine ya da karşı cinse dokunmak tabu ya da dini açıdan uygunsuz.

Defalarca yapılan araştırmalarda, fiziksel temasın hem aile içi, hem de arkadaşlık düzeyinde iyi etkileri bulunmuş. Hatta 1940’larda Harlow’un maymunlar üzerinde yaptığı kontrollü bir deneyde, fiziksel temasın bebekler için hayati olduğu ortaya konmuş. Doğduğu andan itibaren annelerinden ayrılan bebek maymunlara iki maket verilmiş: Telden yapılmış ve süt sağlayan bir anne maketi, ve peluştan yapılmış ve besin sağlamayan bir anne. Bebekler su götürmez bir şekilde peluş maketi seçiyorlar ve aç kalmak pahasına ona sarılıyorlar.

Bir de 1940’da Bowlby’nin insan bebekleriyle yaptığı deney var. Öyle ki araştırma yarıda bırakılmak zorunda kalınmış, çünkü kontrol grubunda, anneden gelen fiziksel teması sınırladıkları, sadece besledikleri bebeklerin yarısı ölmüş. Fakat bu ölümlerin hiçbir fizyolojik sebebi bulunamamış.

Tiffany Field’ın 2002 araştırması da daha iç açıcı. Erken doğmuş bebeklere masaj yapmanın etkilerini araştırmışlar. Prematüre bebekler için en önemli gelişme kilo almak olduğundan, bunu gözlemlemişler. Masaj terapistlerini de yaşlı gönüllülerden seçmişler, çünkü dokunmanın onlara da iyi geleceğini düşünmüşler. Sonuç: 5-10 gün boyuca sadece 15 dakikalık seanslar alan bebekler diğer bebeklere oranla yüzde 21 ila 47 arası kilo artışı olmuş. Hatta bu deney başta çok tartışılmış çünkü prematüre bebekler mikrop kapmasın diye çok fazla insan temasına izin verilmiyor. Ama bu araştırmanın sonuçları harika olmuş.

Biz ne kadar inkar etmeye çalışsak da sanırım dokunmaya çok ihtiyacımız var. Tabii ki sevgi dolu dokunuşlara. Bu hafta kimler bizimle nasıl fiziksel temasta bulunuyor, biz nasıl temaslarda bulunuyoruz, bu daha verimli hale getirmek için ne yapmalıyız, biraz düşünelim..

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.
Field, Tiffany (2002). Preterm infant massage therapy studies: an American approach. Link:
https://pdfs.semanticscholar.org/f481/3fbb226123f847607fa460f42fae2f362332.pdf
Harlow’s Classic Studies Revealed the Importance of Maternal Contact. Link:
https://www.psychologicalscience.org/publications/observer/obsonline/harlows-classic-studies-revealed-the-importance-of-maternal-contact.html
McLeod, Saul (2017). Bowlby’s Attachment Theory
https://www.simplypsychology.org/bowlby.html

52 Küçük Değişiklik 45. Hafta: Bir Guru Ol

Hayata hepimizin katabileceği bir değer var. Siz nasıl bir değer katmayı seçiyorsunuz?

Bu haftanın küçük değişikliği, yeteneklerimizi, bildiklerimizi, tecrübelerimizi aktarmak. Bir mentor, bir guru olmak. Guru deyince sevgili John Lennon’ı da analım, yazmış olduğu en güzel şarkılardan biriyle (Jai Guru Deva -guru’ma teşekkürler- der nakaratında hatırlarsanız):

52 Small Changes for the Mind (Zihin İçin 52 küçük değişiklik) kitabından her hafta bir değişiklik uyguluyorum. Artık yavaş yavaş sonlara geliyoruz. Bu haftanın değişikliğini aslında birkaç hafta erteledim, çünkü bana nasıl bir faydası olacağını göremedim.

Sonra böyle düşünmemin sebebinin mesleğim olduğunu fark ettim. 8 yıl tam zamanlı öğretmenlik yapmak, mesleki deformasyona sebep olmuş biraz. Öğretmen arkadaşlarımla konuştuğumda bu mesleki deformasyonun iki gruba ayrıldığını fark ettim: Birinci grupta öğretmenliği bir yaşam tarzı haline getirip özel hayatında da benzer bir üslupta yaşayanlar oluyor. Hatta bu bazen geri tepip, ben senin öğrencin değilim, gibi cevaplar almalarına sebep olabiliyor. İkinci grup ise okulda yeterince öğretmencilik oynamaktan bıktıkları için, tüm o okul gürültüsünü dengeleyebilmek için, günlük hayatlarında daha sessiz ve sakin oluyor, hatta bu da bazen, bu nasıl öğretmen, asosyal öğretmen mi olur, şeklinde yorumlara yol açıyor.

Ben sanırım bazen birinci, bazen ikinci grupta oluyorum. Düşününce hayatımın üçte ikisi öğretmenlik mesleğine adanmış görünüyor. 13 yaşında öğretmen lisesine başladığım zamandan beri toplumun öncüleri olduğumuz aşılandı bize, belki gençliğimizi yaşamamıza engel olacak kadar. Öğrenme ve öğretme konusundaki görüşlerim her geçen sene olgunlaştı, değişti. Mesleğimi bırakıp başka mesleklere yönelmeyi de çok düşündüm, ama fark ettim ki, ne yapmak istersem isteyeyim, ucu yine mentor olmaya, yeteneklerimi, tecrübemi aktarmaya dönüyor. Sanırım bu benim için bir hayat tarzı haline gelmiş durumda, ve belki de bundan kaçmak yerine kabullenmek benim için daha iyi bir seçenek.

Fakat şu anlayışa da kavuştum: Öğrenmeye hazır olanın hocası karşısında belirir derler ya, işte öğrenmeye hazır olanlarla çalışmak istiyorum artık. Bu yüzden okulda öğretmenlik yapmak beni böyle strese sokuyor, ve hatta öğrenmenin ve öğretmenliğin okula sıkışmış olması da çok stresli bir durum. Sokrates gibi sokaklarda dolaşsam öğrencilerimle mesela 🙂

Fakat bir yandan da öğretmekle ilgili en çok sevdiğim şey, normalde karşılaşma imkanım olmayan insanlarla beni bir araya getirmesi. Ben daha çok öğreniyorum gibi geliyor. Son yazımda, Brisbane’da özel ders vermeye başladığımı anlatmıştım. Bu konuda beni en çok heyecanlandıran şey farklı kültürlerden insanları tanımak oldu. Bu gerçekten çok eğlenceli ve benim için çok da eğitici oldu aslında.

Bir şeyler öğretmenin en büyük dönütü kendin ve dünya hakkında, insan ve psikoloji hakkında bir dolu şey öğrenmek olmalı. Bu yüzden bu hafta sizi, meslek tanımınızda öğretmek olmasa da öğretmeyi ya da mentorluğu, akıl hocalığını tadabileceğiniz bir deneyim aramaya davet ediyorum.

Ben de bu hafta göçmenlere ve yerli Avustralyalılara yönelik gönüllü öğretmenlik programlarına başvuracağım. Daha önce de bahsettiğim gibi Avustralya’da (en azından benim için) her şey çok yavaş işliyor. İş bulma sürecimde de kendime ve diğer insanlara ne kadar katkı sağlarsam o kadar iyi.

Aynı şekilde blog yazmak da “guru”luğun bir formu aslında. Maddi dönütü olmasa da manevi dönütü oldukça yüksek olan bir uğraş benim için blog yazmak. Buradan ve instagram’dan aldığım güzel yorumlar da daha çok yazmam ve paylaşmam için teşvik ediyor beni. Eskiden bir konuda yazı yazmak için o konunun uzmanı olmak gerektiğini düşünürdüm, ama blog yazarlığı bana şunu öğretti: Yazmak aslında en etkili öğrenme şekli. Uzmanmış numarası yapmaktansa sizin de “sokaktaki insan” olduğunuzu göstermeniz çok daha iyi bir iletişim şekli. Bu yüzden arada bir “acaba ben de blog yazmaya, youtube kanalı açmaya mı başlasam” diye düşünüyorsanız, yapın, pişman olmayacaksınız.

Vermenin ve Guruluğun Karanlık Yüzü

Geçen hafta öğrencimle yaptığım okuma parçası Mark Twain’in şu sözüyle açılıyordu:

It’s better to give than receive- especially advice.
Vermek almaktan daha iyidir- özellikle tavsiyeyi.

Mark Twain

Vermenin karanlık yüzünün olduğuna kesinlikle katılıyorum. Bazı insanlar gerçekten vermekten arsızlaşıyor ve bunu bir kişisel reklam malzemesi haline getiriyor. Yardım ettiği, elinden tutup başarılı yaptığı insanları anlata anlata bitiremeyen insanlar örneğin… Vermek insanın egosunu gerçekten çok büyütüyor, çok dikkatli olmak lazım. Kimseye anlatmasak bile, içimizden geçen şu ses bile ego’nun sesi: Ne iyi yaptım, yardım ettim, ben iyi bir insanım. Zaten yaptığımız her iyiliği ve kötülüğü kendimize yapıyoruz, bu bir gerçek, ama kendimizi iyi hissetmek için yapılan iyilik bizi egonun kölesi haline getiriyor. Sonra almaktan da korkar hale geliyoruz, çünkü ego bizi öyle bir guru seviyesine getiriyor ki, sadece biz akıl veririz, alamayız seviyesine geliyoruz.

Kendim dahil birçok insanda görüyorum bunu. Madem ki düaliteden ibaret bir dünyadayız, şimdiye kadar hep aldıysak, vererek, hep verdiysek, alarak dengelememiz lazım kendimizi. Dengenin olmadığı yerde kendi düzenimiz şaşıyor. Bu hafta bunu biraz gözlemleyelim kendimizde, ama objektif olarak. Dengeye yaklaşmaya çalışalım.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness

Avustralya’da İlk İki Ayımız: Brisbane

Avustralya’ya taşınalı iki ay olmuş! Singapur’a taşındığımızda da tam iki ay sonra bir yazı yazmıştım, geleneği bozmayayım.

Brisbane

Şimdiye kadarki deneyimimiz Singapur’dan çok, çok daha farklı oldu, bunu söylemeliyim öncelikle.

Buraya gelmeden önce, Koray’ın da, benim de hissimiz “eve dönüş” şeklindeydi. Hiç görmediğim, neredeyse hiçbir fikrim olmayan bu kıtayı evim gibi görüyordum. Koray için ise durum biraz daha farklıydı, çünkü Koray küçüklüğünden beri gelmek istiyormuş Avustralya’ya. Mezun olduktan sonra da birkaç sene farklı şehirlerinde çalışmış Avustralya’nın. Her zaman da geri dönmek istiyordu. Durum buyken iş teklifi alınca, çok da fazla düşünmedik karar vermeden önce. Yani onun için gerçekten bir geri dönüştü, ama ben neden böyle hissediyorum bilmiyorum.

İki ay sonra da hala böyle hissediyorum. Gerçekten de Avustralya hakkındaki bilgim çok az. Çünkü burası inanılmaz zengin bir yerli kültürün üzerinde yükseliyor. Dünya yüzünde bugüne kadar yaşayan en eski kültür Aborijinlere ait.

Zaten burada bol bol zamanım olacağı için, Singapur’a gitmeden önce yaptığım araştırmaların hiçbirini yapmadım burada. Yavaş yavaş, sindire sindire öğreniyorum kültürü.

Avustralya’nın Neresindeyiz?

Biz Brisbane’a taşındık. Seçimin bizimle alakası yoktu tabii, ama seçim yapacak olsak ya Sydney ya da burası olacaktı. Brisbane olmasından dolayı mutluyum, çünkü iklimi ve insanları İzmir’e benziyor. Ne çok soğuk ne de Singapur gibi bunaltıcı sıcak. Büyürken alışkın olduğum bir iklim: hafif nemli (yani tropik iklimle karşılaştırınca hafif), kışları yağmurlu ve ılık geçen bir şehir.

University of Queensland

4 mevsim olmasına gerçekten minnettarım çünkü Singapur’da mevsimleri özlemiştik. Hiç üşümemek kulağa hoş gelse de, 4 mevsim döngüsünü yaşamazsan bir yıl geçtiğini anlamıyorsun. Her gün bir öncekinin aynısı gibi, Sims oynar gibi. Bir arkadaşım bu nedenle insanların şaşaalı doğum günü partileri yaptığını, Çin Yeni Yılı gibi kutlamaların önemli olduğunu söylemişti çünkü en azından bunlarla bir yılın geçtiğini hatırlatıcı etkinlikler yapmış oluyorlar. Düşünsene, geçen yaz diyemiyorsun, yaz diye bir şey yok, yaz tatili de yok. Okullar boyuna tatil oluyor ama on gün. Mağazalarda hem kışlık hem yazlık kıyafetler her zaman var (kışlıklar turistler ve seyahat edecek Singapurlular için).

Bedenim bu mevsim olayını hemen bir senede unutmuş. Bu yazıyı yazarken Güney Yarım Küre’de sonbahar başlıyor. Ama bana sanki hiç üşüyecekmişim gibi gelmiyor. Şimdi yemyeşil olan yapraklar sararacakmış gibi gelmiyor, gerçekten çok ilginç bir his. Sanki bu döngü olmadığı için gerçeklik hissinden kopmuşum gibi.

Brisbane City

Brisbane’ın şehir merkezine taşındık (Brisbane City). Bu aslında birçok kişinin ilk tercihi değil çünkü şehir merkezi çok kalabalık ve her milletten insan var. Özellikle uzak doğulular, dil kursuna gelenler merkezde yaşamayı tercih ediyor ki her yere yakın olsun. Biz de aslında tam bu yüzden tercih ettik şehir merkezini. Koray’ın iş yerine yürüyebileceği yerlere baktık ki ilk etapta araba almak zorunda kalmayalım. Toplu taşımanın sıkıntılarını anlatacağım aşağıda.

Fakat şehir merkezinde normal apartmanlar yok. Tüm binalar yüksek (en az otuz katlı) ve apart otel şeklinde. Yani binadaki bir kısım daire kiralık, bir kısım daire otel odası olarak işletiliyor. Bu yüzden de bizim komşular hep değişiyor, zaten altmış katlık binada komşu edinmek diye bir şeyi düşünmüyorsun.

Şehir merkezinden 2-3 km dışarı çıktığında, binaların yüksekliği anında 2-3 kata düşüyor.

Sol taraf Brisbane City, sağ taraf South Bank. Ortadan Brisbane nehri geçiyor, binaların yükseklik farkını görebilirsiniz.

Eğer ileride araba alırsak şehirden uzağa taşınmak, hatta müstakil bir eve taşınmak çok güzel olur tabii. Maddi açıdan merkezde bir daire tutmak ile şehirden biraz uzak bir mahallede müstakil ev tutma arasında neredeyse hiçbir fark yok. Ama araban yoksa sıçıyorsun çünkü toplu taşıma biraz karmaşık ve sıkıntılı.

Bu arada araba almak da nispeten ucuz. Mesela Mart ayı itibariyle sıfır Mazda 3 fiyatlarını karşılaştırdım (çünkü Mazda 3 bir sevdadır, anlayamazsınız * .Beni en büyük çeken o motorun yaptığı gürültü 🙂 ) TL’ye çevirdim.
Türkiye’de: 138.688 TL (1.5 sedan)
Singapur’da: 420.535 TL (ki Singapur’daki ucuz arabalardan :D) (1.5 sedan)
Avustralya’da: 86.538 TL (2.0 sedan, 1.5 yokmuş)

Alsam zaten sıfır araba almam ama, sıfır araba bile Türkiye’den çok daha ucuza geliyor. O nedenle aslında toplu taşıma saatleri çok sık değil.

Brisbane’da Toplu Taşıma

Üç farklı seçeneğiniz var: otobüs, tekne (ferry) ya da banliyö treni. Google Maps bu konuda can dostu. Daha önce gittiğimiz diğer ülkelerde cep telefonuna çok ihtiyaç duymamıştık, internet bile almamıştık çünkü bir yere gitmek için hangi numaraları otobüs ya da metroya binileceğini not alıp gidiyorduk.

Brisbane’da böyle olmuyor çünkü genelde A noktasından B noktasına (özellikle de şehir merkezinden) gitmenin milyon tane yolu oluyor. Mesela gitmek istediğin yere 5 tane otobüs var ve hepsi farklı duraklardan farklı saatlerde kalkıyor. Bazı caddelerde adım başı durak var ama hepsi başka bir otobüs için. Senin gideceğin yere giden iki otobüs farklı duraklardan kalkıyor olabilir ama sen yanlış durakta beklersen 40-50 dakika bekleyebilirsin. Hangi otobüsün önce geldiğini, ya da ferry veya trenle daha mı hızlı gidildiğini görmek için Google Maps kesinlikle gerekli.

Örnekle göstermem gerekirse:

Buraya dün ben ferry’yle gittim, 15 dakikada. Ama şimdi baktığımda bana ya trene bin, ya da otobüse diyor. Uygulama otobüsün şu an hangi durakta olduğunu tam zamanlı gösteriyor ki bu süper.

Ev Bulma

Koray geldiğimizin hemen ertesi günü çalışmaya başladığı için ev bulma işi bana kaldı. İlk iki hafta, yüze yakın ev gezdim. İlk başta hedefimiz, Singapur’da yaptığımız gibi eşyalı bir daire tutmaktı. Ama orada şansımız, eşyaların yeni olmasıydı. Burada eşyalı daireleri gezerken gerçekten çok kötü oldum, midem bulandı. Hele bazı insanların evlerini bıraktıkları haller gerçekten korkunçtu. Durum böyle olunca eşyasız ev tutmaya karar verdik. Fakat eşyaları seçmek, almak ve genel olarak yerleşmek epey bir vaktimizi aldı. İlk bir ay sürekli yeni bir şey almak ve ev düzenlemekle geçti.

Evimiz 1 yatak odası ve bir açık mutfaklı salondan ibaret. Gerçekten içimize sinen ve rahat edebileceğimiz bir ev oldu.

İş Bulma

Avustralya’da iş bulmanın zor olacağının bilinciydeydim, ama Singapur’da kolayca iş bulabilmem de beni cesaretlendirmişti. Yine de, dolu native speaker varken, anadili Türkçe olan birini neden İngilizce öğretmeni olarak işe alsınlar ki, diye de endişelerim yok değildi. Bu yüzden ilk bir ay neredeyse hiç bakmadım İngilizce öğretmenliği işlerine.

Garsonluk, baristalık, fırıncılık gibi iş ilanlarına baktım, hatta pastacılık, baristalık eğitimleri için bilgi aldım falan. Ama sonra fark ettim ki bu yapmak istediğim iş değil. Zaten girmek de çok zor, hepsi için buranın meslek yüksek okulu olan TAFE’den sertifika ya da diploma alman gerekiyor, ama bu eğitimler vatandaşlar için ucuz ve kredi imkanlı olsa da yabancılar için epey pahalı. Böyle bir yatırım yapacaksam tabii ki içime sinen bir şey olmasını isterim, ama hiç öyle değildi.

Sonra tekrardan iki iş bulma sitesi olan “seek.com.au” ve “indeed.com.au”dan deli gibi İngilizce öğretmenliği işlerine başvurmaya başladım. Bu arada Avustralya’da ilk ve orta öğretimde öğretmenlik yapabilmek için de bir sertifika almak gerekiyormuş. Bu sertifikayı alabilmek için de tüm diplomaların için denklik almak. Henüz bu işi tamamlamadığım için okullara değil, dil okullarına ve üniversitelere başvurdum sadece. Zaten okullar genellikle yabancı dil olarak İngilizce değil, edebiyat ve sosyal bilimlerle karışık İngilizce öğretecek öğretmenler arıyor. Yine iş bulursam dil okulu veya üniversite olur diye düşünüyorum, ama o sertifikayı da ne olur ne olmaz almak istiyorum.

İş başvuruları yaparken özel ders veren bir site buldum, ve oraya kaydoldum. Bir aydır o siteden bana ulaşan öğrencilere özel ders veriyorum. Burada da arz talepten fazla olduğu için, en düşük ücretleri verenler ders bulabiliyor, bu yüzden haftada en fazla 8 saat ders verebiliyorum.

Çok ilginç öğrencilerim oldu ve birebir ders vermek öğretmenlik mesleğini yeniden sevdirdi bana. Singapur’da hocanın yüzüne bakmayıp telefondaki dünyanın esiri olmuş öğrencilere ders vermek gerçekten çok anlamsız geliyordu. Şimdiyse ders verdiğim öğrenciler hem farklı ülkelerden, hem de farklı amaçlarla ulaşıyorlar bana. Avustralyalı İngilizce öğretmeni var mesela bir öğrencim, CELTA yapıyor ve ödevlerine yardım ediyorum. Başka bir öğrencim buraya yeni transfer olmuş Fiji’li bir rugby oyuncusu. IELTS öğrencilerim oldu Malezya ve Arjantin’den. Hem öğretip hem de onların kültürünü öğrenmek gerçekten çok zevkli. Hatta bu işten insani bir miktar kazansam ve devamlılığı olacağını bilsem, böyle serbest meslek devam ederdim. Fakat şu an kazandığım para bizim evin kirasını bile ödemiyor 🙂

Bu arada yirmiden fazla okula başvurdum ve henüz hiçbiri dönmedi 🙂 Eğer Haziran’a kadar böyle olursa bu sefer bir alan seçip yüksek lisans yapmaya karar vereceğim. İş bulmak gerçekten de zormuş, hele de Avustralya eğitimi veya deneyimi yoksa. Buraya iş bulmadan, PR’la vs gelecek olanlara tavsiyem, eğitimleri için bir miktar para harcamaya hazırlıklı olmak.

Avustralya İngilizcesi (Aussie English)

Gelelim en sevdiğim kısma 🙂 Singapur yazılarında da Singlish’ten çokça bahsetmiştim, ama Singlish dinlemesi çok keyifli bir diyalekt değil benim için. Fakat Aussie English gerçekten çok eğlenceli- tabii bir o kadar da zor. İş bulma sürecinde de buraya gelen birçok göçmenin önündeki engellerden biri.

Amerika ya da Britanya kadar geniş bir aksan çeşitliliği yok Avustralya’da. Aksanlar 3 başlık altına toplanıyor: Standard, geniş ve sofistike diye çevirebiliriz. Aşağıda çok sevdiğim bir youtube kanalı olan Aussie English’ten bu üç aksanın örneklerini dinleyebilirsiniz. Ayrıca Avustralya’ya taşınmayı düşünüyorsanız gelmeden önce standart aksana alışmak için bu adamın videolarını hatmedin 🙂

Genelde benim Brisbane’da tecrübem şu şekilde oldu: Okulda uzun süre geçirmiş, profesyonel bir işi olanlar, TV sunucusu olanlar vs. çoğunlukla standart aksanı konuşuyor. Ama çoğunlukla diyorum, mesela Singapur’daki müdürüm de Aussie’ydi, o geniş aksanla konuşuyordu.

Sokakta tesadüfen konuştuğum insanların neredeyse hepsi geniş aksana sahip. Türkiye’deki gibi Aydın aksanı, Adana aksanı diye bir şey de yok, eğer biraz kırsalda büyüdüysen geniş aksan konuşuyorsun genelde.

Bu arada şunu da söylemem lazım, burada “chit chat”, yani Türkiye’de de otobüste, asansörde teyzeler amcalar hemen seninle konuşur ya, çok yaygın. Ama bizde niyeyse gençler bunu sevmiyor. Benim Brisbane’daki tecrübem, herkesin hemen her konuda konuşmaya başlayabilmesi. Sokak olur, otobüs durağı, kırmızı ışık, mağaza hiç fark etmiyor. Bu konuşmalarda da daha çok şu aksanı duyuyorsunuz (geniş aksan):

Bu arkadaş buranın evlilik programında çok sevilen, Queensland’li bir çiftçi. Bu adamın konuşmasını ve espri anlayışını o kadar seviyorlar ki, şimdi programdan çıktı ama herkes kendi şovunu yapsın diyor. Şu klipten ne kadarını anlıyorsun diye sorun, valla çoğunu anlamıyorum 🙂 Günlük hayatta da böyleyim, anlamazsam ortaya karışık bir cevap veriyorum insanlarla konuşurken.

Kültür-Doğa vs.

Her ne kadar Brisbane şehir merkezi bir iki park ve gökdelenlerden ibaretse de, hemen beş on km sonra sayısız milli park, bedava müzeler, çocuklarla yapılabilecek zilyon tane aktivite, bedava konserler bulabiliyorsunuz.

View this post on Instagram

Neden bilmem, parkları takdir etmeye 25 yaşımdan sonra başladım ben, ama tam anlamıyla başka ülkelerde anladım, bizim ülkemizde neyin eksik olduğunu. Nefes alacak yerimiz yok ki. 🌲 Ve belki de her ODTÜlünün kampüsü evi gibi hissetmesini sağlayan şey, yeşilin, hayatın her yerden fışkırması. Betonların içinde büyümüş çocuklar olan bizler, bunun ne büyük bir nimet olduğunu belki dillendiremesek de anlıyorduk. O yüzden mezun olurken hüngür hüngür ağlıyorduk o kadar, çünkü Türkiye'de böyle bir evimiz olmayacaktı bir daha. O yüzden yapılan her yola şiddetle karşı çıkıyorduk, çünkü nefes almamız engelleniyordu. O yüzden vardı Gezi direnişi, ve nedenini iktidar hâlâ anlayamadı. 🌲 Başka bir dünyanın mümkün olduğunu, bizim taleplerimizin hiç de yersiz olmadığını, şehir ve yeşilin bir arada çok da güzel gidebildiğini gördüm gittiğim çoğu ülkede. Roma Street Parklands de bu yerlerden biri. Demir yolu arazisi boşa çıktığında, doğaya gönül vermiş bir biyolog sayesinde 2003'te inşa edilmiş bu park. Hem kuşlar ve kertenkeleler özgürce hareket ediyor, hem çocuklar. Çiçekler ise coşuyor da coşuyor. Zaten sen de coşuyorsun doğal olarak. Ve tüm bunlar gökdelenlerin 100 metre ilerisinde oluyor. 🌲 Queensland’in şehir parklarına bu kadar heyecanlanmam Avustralyalıları biraz şaşırtıyor çünkü şehirden bir iki saat uzaklıktaki milli parklar yanında buralar hiçmiş. Benimkisi görmemişin parkı olmuş tutmuş her gün gitmiş misali 🙂 🌲 Böyle yerlerin, ülkemizde de, kentlerin merkezinde kurulmasını can-ı gönülden diliyorum. Ya da en azından olanlar yıkılmasın…

A post shared by Minimalist Günlük- Pelin (@minimalistgunluk) on

Avustralya’ya yerleşip Aborijin kültürünün içine edenler birkaç yüz yıl sonra verdikleri doğa ve kültür tahribatını anlamış gözüküyor. O dönemlerde gerçekten büyük zulümler yaşanmış. Avustralya tarihi ve yerlilerle ilgili daha çok okudukça paylaşacağım.

O yüzden artık hem yerli kültürü hem de doğayı ve ekosistemi korumak için ciddi çaba sarf ediyorlar. Burada yaşayanların en büyük avantajı bence o el değmemiş yerlere bu kadar yakın olabilmek. Bunu nasıl anlatırım bilmiyorum ama bana çok ilginç geliyor. Belki de Anadolu’da doğduğum için.

Anadolu da Avustralya gibi dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri. Ama bizim topraklarımızda tarım devrimiyle beraber yerleşik hayata geçiş, onca dev uygarlık (düşünsenize, Sümerler, Yunanlar, Romalılar, Osmanlılar ve daha birçok küçük topluluk) Anadolu’nun her karış toprağında bir iz bırakmış. Her yer tarih ve geçmişin izleri ve kanlı tarihi ile dolu. Doğa insana uyum sağlamak zorunda kalmış Anadolu’da. Ve bizim toprakların enerjisi onca yaşanmışlıktan dolayı gerçekten ağır.

Ama Avustralya’da bin yıllardır insan doğaya uyumlu ve saygılı yaşamış. Bu topraklar Avrupa’dan gelen kaşiflere kadar büyük kanlı savaşlar görmemiş. Buranın insanları kozmolojik ve mitolojik bir hayat sürmüşler, gerçeklikleri buymuş. Politika yok, toprak kavgası yok, o yüzden çok farklı bir enerji olarak geliyor bana, hem kadim, hem de taze. Tabii son iki yüz yıl çok değiştirmiş kıtayı, ama yine de okyanustan uzaklaşıldığında, kıtanın içlerinde bozulmayan yerler çokmuş. Bir gün görmek nasip olur umarım.

Görmeyi en çok istediğim yerlerden, Ayers Kayası (Uluru). Aborijin mitlerinde büyük yeri olan, bazı sırları ve önemi hala tam anlaşılamamış, dünyanın en büyük kaya parçası.

Zaman Kavramı

Son olarak zaman kavramına değinmek istiyorum burada. Türkiye’de de, Singapur’da da çok hızlı bir hayat yaşadık. Yani hep bir yerden bir yere koşuşturmaca, işleri hızlı halletmece… Ama buradaki gözlemim çok farklı oldu. Bu belki de bana göre böyledir sadece, her şey burada çok yavaş ilerliyor. Ev bulmamız yavaş oldu örneğin. Yani bize göre 🙂 Bir haftada evi bulduk, ikinci haftanın sonunda taşındık. Buradaki insanlara göre bu süper hızlı bir süreç çünkü aylarca ev aradıkları oluyormuş.

İş bulmak da aynı şekilde. Ben iki aydır hiç kimseden geri dönüt almadım diye biraz hayal kırıklığına uğruyorum ama, aslında burada iş bulma süreci de çook yavaş ilerliyormuş. İnsanların e-mail ve mesajlara geri dönme süreci de günler sürebiliyor. Gelmeden önce en iyi tavsiyenin insanları telefonla aramak olduğunu okumuştum ve doğru, telefonla arayınca işler daha hızlı hallediliyor kesinlikle, bazen yüz yüze görüşmekten bile hızlı.

Yeni hayatımız hakkında şimdilik bu kadar. Avustralya ve Brisbane hakkında yaşadıkça ve öğrendikçe yazmaya devam edeceğim. Bu arada Avustralya’da ya da Brisbane’da yaşam, çalışma veya eğitim ile ilgili sorularınız olursa yorumlarda benimle paylaşabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Göçmenlik ve Minimalizm- Göçmen Anneler ile Video İşbirliğimiz

Dün akşam Göçmen Anneler Facebook grubu ile canlı yayında bir video işbirliğimiz oldu.

Minimalizm nedir, ne değildir, adım adım minimalist yaşamaya nasıl başlayabiliriz, önceliklerimizi nasıl belirleyelim, bir ülkeden başka bir ülkeye göçünce eşyalar konusundaki algımız ve önceliklerimiz nasıl değişir, bunlardan bahsetmeye çalıştım, üyelerin sorularını cevapladım. Benim için çok keyifli bir süreç oldu, kamera karşısına geçmek konusunda biraz çekingendim aslında ama özellikle sondaki soru cevap kısmında çok keyif aldım. Eğer izlemek isterseniz YouTube videosunu aşağıya bırakıyorum 🙂

İlk video denemem olduğundan, ve canlı yayın olmasından dolayı illa ki sürç-i lisan etmişimdir, şimdiden affola. Bu arada her hafta video çekip yayınlayan kişileri tebrik ediyorum, yazı yazıp defalarca editlemek gibi değil, gerçekten çok zor bir işmiş 🙂

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 44. Hafta: Geçmişinle Barış

Bu haftanın küçük değişikliği, sanırım pek de küçük bir değişiklik değil, fakat bir yerinden başlamak lazım değil mi 🙂

Yıllardır anlamaya çalışıyorum ya mindfulness nedir, anda yaşamak nasıl oluyor diye… İşin yarısı geçmişimizle barışmakta yatıyor aslında.

Şimdi’nin Gücü kitabına Eckhart Tolle geçmişini anlatarak başlar. Depresyon, intihar eğilimi, yaşadığı dibe vuruş ve oradan uyanış ve aydınlanma… Fakat bunu anlatırken özellikle şuna değinir: Ben sadece bunu nereden geldiğimi anlamanız için anlatıyorum. Artık geçmişimle ilgili ne düşünüyorum, ne de onun beni tanımlamasına izin veriyorum. Geçmiş oldu bitti ve ben buradayım, hep burada ve hep şu anda. Daha sonraki röportajlarında da geçmişine dair sorular sorulduğunda cevaplamaz, ben şimdiyle ilgileniyorum der.

Tabii Eckhart bilgeliğine ulaşmak hedefimiz olmamalı ama, geçmişi bırakıp şimdiye odaklanmanın hem akıl sağlığımız, hem de beden sağlığımız için büyük bir önemi var. Travmatik anıları olan kimilerimiz için eski defterleri açmak bile büyük cesaret istiyor, ama yüzleşmediysek bizi hala yaralamaya devam ediyor demektir. Profesyonel destek almamız gerekiyorsa bundan da korkmamalıyız. Geçmişin yükü bizi kamburlaştıran bir ağırlık gibi. Hesaplaşıp onu bırakmak şart.

Üzerinde en çok durmamız gereken de geçmişte yaptığımız hatalar. Ne yaptıysak yaptık, kendimizi affedip kendimize şefkat gösterelim. Bunların şimdi aldığımız kararları etkilemesine değil, bizi nasıl geliştirip büyüttüğüne odaklanalım. Ve hatanın neresinden dönersek kardır, aynı şekilde, hatanın bize kattıklarını ne kadar erken anlarsak kardır.

Geçmiş İlişkilerimiz

Benim için örneğin, geçmişte yaptığım eylemlerden ziyade hayatımın belli dönemlerindeki insani ilişkilerim kafamda daha fazla yer ediyor. Neler yapabilirdim, neden böyle davrandım, hatta neden şöyle değil de böyle bitirdim bu arkadaşlığı gibi. Bu durum için de canım annemin önerdiği bir videoyu paylaşmak istiyorum size Serpil Ciritçi’den. Zaten Serpil Hanım’ın sesini dinlemek de o kadar hoşuma gidiyor ki, kendisi de bir anne figürü oldu hayatımda.

Geçmişe Dair Eşyalara Tutunmak:

52 Small Changes kitabında bundan bahsetmiyordu ama, tabii bir minimalist olarak bu konuya değinmezsem olmaz. Eğer bu dünyadan ayrılmış yakınlarınızın evinde hala yaşıyorsanız, etrafınız geçmişle ilgili objelerle dolu olabilir. Değişik kültürler vefat edenlerin eşyalarına farklı yaklaşıyor. Kimi ailelerde eşyalar yadigar olarak nesilden nesile geçiyor, bazı ailelerde de tüm eşyalar bağışlanıyor. Benim ailem ikinci taraftan. Ben 8 yaşındayken dedem vefat ettiğinde, tüm eşyaları dağıtılmıştı. Hatta gümüş saatini bile babaannem bir ağaç kavuğuna koymuştu. Bu bir yandan arınma sağlasa da, öte yandan çocukları hatıra olarak bile bir obje almaya fırsat bulamadığı için üzülmüştü.

Bence vefat etmiş yakınlarımızın eşyalarını hatıra olarak saklamakla ilgili hiçbir sakınca yok. Mesela nasıl olduysa bende dedemin bordo ekose desenli atkısı duruyor ve bu ondan bana kalan tek şey. Her kış takıyor ve dedemin bana kattığı güzellikler ve erdemliliğiyle bana rehber olduğu için minnettar oluyorum. Beş sene kadar önce de, Koray’ın dedesi ev taşırken atmak istediği şeyleri bir kutuya koymuş, bize sormuştu bu kutudan istediğimiz bir şey var mı diye. Tozlu ama yepyeni, zümrüt yeşili bir atkı ilişti gözüme, onu istedim. Bu iki atkı, bana sevgiden başka hiçbir şey göstermeyen iki dedemden yadigar kaldı ve benim için çok önemli eşyalar. Her kullandığımda bana yanımda olduklarını hissettiriyorlar.

Fakat bize kötü şeyler hatırlatan, bize yük olan, ya da hatta sadece dokunduğumuzda (marie kondo stayla :)) bile bizi kötü hissettiren bir eşya varsa, o eşya maddi açıdan değerli de olsa, o eşyaya veda edersek daha mutlu ve ferahlamış hissedeceğiz.

Şimdinin Enerjisini Oluşturmak:

Blumenthal geçmişle barışmanın işin birinci aşaması olduğunu, ikinci aşamanınsa şimdinin enerjisini oluşturmak olduğunu söylüyor. Bunu duyunca benim aklıma nedense emekli insanlar geldi. Eğer okurlarım arasında emekli olanlar varsa onlara da sesleneyim bu vesileyle. Bazen de geçmişten kurtulup şimdinin enerjisini oluşturmak, geçmişte daha zengin, daha prestijli ve sosyal hayatı daha renkli olanlar için zor oluyor. Hep o anılarla yaşarken, daha genç yaşta yaşlı gibi hissetmeye başlıyorlar. Çünkü biz genç yaşta emekli olamayacağız ama, 50li ve 60lı yıllarda doğanlar gerçekten genç yaşta emekli oldular, ama o yaştan itibaren yaşlı psikolojisine giriyor çoğu. Kendileri işlerinin bittiğini düşündüğünden, şimdinin enerjisi yerine geçmişin görkemli günlerinden besleniyorlar. Size sesleniyorum, gençsiniz ve daha yapacak çook işiniz var. Ve bizim neslin sizden öğreneceği çok şey var, bu yüzden geçmişte değil bugünde yaşayın.

Aynı şekilde geçmişte büyük zorluklar ve yokluklar yaşamış kişiler de bunu hayatlarının odak noktası yaptıklarında bolluk ve bereketten daha da uzaklaşıyorlar. Geçmişin hikayesini anlatmaktan vazgeçip, her yeni gün yaşayacağımız maceralara odaklanalım.

Bu işin özünde kendimizi affedip kabullenmek de yatıyor, özşefkat de, Yaradan’ın her adımımızda yanımızda olduğuna dair güvenmek de. Silkelenelim ve geçmişle, şimdiyle, gelecekle barışalım.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness

Marie Kondo Belgeseli :)

Bu blogun başlamasının sebebinin, Marie Kondo ve ilk kitabı “Life-changing Magic of Tidying Up” (Derle Topla Rahatla, hâlâ bu çeviriyi sevemedim ya neyse) olduğunu düşünürsek, izlemekte biraz geç bile kaldım Marie Kondo’nun “Tidying Up” adlı yeni belgeselini. Dürüst olmak gerekirse biraz korkuyordum, çünkü bazen kitabını okuyup çok sevdiğim insanları kamera önünde seyredince aynı coşkuyu hissedemiyorum.

Fakat çok yanılmışım! Marie Kondo, bu belgeselle ona olan sevgimi ona, yüze katladı 🙂 Bir insan bu kadar mı sevecen, saygılı ve naif olur, gördüğü herkese ve her şeye sevgiyle yaklaşır. Her bölümün sonundaki o pozitif enerji ve neşe gerçekten benim neşemi de artırdı.

Belgesel yapımcılarını da tebrik etmek lazım. Genelde televizyon yapımları “kontrast satar” mantığıyla çekiliyor. Mesela kısa bir süreye kadar izlemekten zevk aldığım OCCleaners (Obsesif Kompülsif Temizlikçiler). Burada temizlik takıntısı olanlar ile, satın alma bağımlısı olan ya da istifçi olanlar bir araya getiriliyor. Sonuç bazen olumlu olsa da, genellikle İngilizce’de “shaming” denen, hem istifçinin, hem temizlikçinin uç yanlarıyla dalga geçen ve onları birbirine düşüren bir döngüden besleniyor bu tip realite şovları. Şimdi aşağıda Obsesif Kompülsif Temizlikçiler ve Tidying Up’tan birer sahne paylaşayım, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Sadece birkaç dakika izleyerek bile aradaki farkın ne kadar büyük olduğunu anlayabilirsiniz. Birisi direnç ve zorlamayla bir istifçiyi değiştirmeye çalışırken, diğerinde empati, anlayış ve en önemlisi, eğlence var. Her bölümün başında ev sahipleri biraz tedirgin, kendi istekleri dışında bir şeyin atılacağından korkuyorlar, ama Kondo onlara eşyalarıyla iletişim kurmayı, sevdiği eşyaları gerçekten sevip değer vermeyi, ama artık “neşe getirmeyen” eşyalara da, teşekkür edip veda etmeyi öğretiyor.

Nedir bu “neşe getirmek?”

Türkçe’ye neşe getirmek, İngilizce’ye spark joy olarak çevrilmiş bu kavramın Japonca karşılığı “tokimeku” ( ときめく ). Kelime anlamı aslında kalbin hızlı atması ve heyecanlanmak demekmiş. Sanırım 3. bölümde anlatıyor tokimeku’nun tam anlamını: Bir objeye dokunduğunda ve onu hissettiğinde, sanki bedenindeki her hücre ayağa kalkıyor, diyor. Mesela bir köpeği okşadığındaki his gibi. 🙂 32. saniyeye bakın Allah aşkına, böyle tatlı bir anlatış olamaz: Ting! Neşe getirmeyenler de dokununca böyle hissettirir diyor: Zıng!

Öyle çok sevdim ki bu belgeseli, minimalizme ilgi duymuyorsanız da, bu yazıyı sadece tesadüfen okuyorsanız bile eğlenmek için bu belgesel dizisini seyretmelisiniz.

Ama eğer izleyip de gerçekten evinizi düzene sokmaya karar verdiyseniz sadece bu belgesel yeterli olmaz, Kondo’nun diğer kitaplarını da okumanızı tavsiye ederim.

Spark Joy’u seyrettiniz mi? Siz ne düşünüyorsunuz?

52 Küçük Değişiklik 43. Hafta: Niyet Et

Bu haftanın küçük değişikliği, bu aralar sürekli duyduğum bir terim. Niyet et.

Niyet etmek neden önemli?

Niyet etmek aslında oto-pilot modunda yaşamak ile, doyurucu bir yaşam yaşamak arasındaki en büyük fark. Daha önceki yazılarımdan birinde, oto-pilot modunu şöyle anlatmıştım:


Tek bir bilinç zerresi gerekmeden işe gidip gelebilir, insanlarla muhabbet edip haberleri izleyebilir, yemek yapıp bulaşıkları yıkayabiliriz. Bu bize insan zihninin bir armağanı. Sıfır farkındalıkla günler, aylar, yıllar geçer, ve biz yıllar sonra hayattan zevk almadığımızı, istediklerimizin gerçekleşmediğini, yavan, ot gibi bir yaşam geçirdiğimizi fark ederiz. Daha da kötüsü, yaşamımızın sonuna kadar bunu fark da etmeyebilirdik. Çoğu etmiyor. Bir şeylerin yanlış olduğunu fark etmek yalnızca bir başlangıç. Ve çözüm noktası da çok uzakta değil.

Niyet etmek, farkındalığın en önemli noktası aslında. Yaptığınız her hareketin anlamı olması demek. Bunun ne kadar büyük ve zor olduğunu görebiliyor musunuz? Yaptığımız her hareket amaçlı ve anlamlı olacak. Fakat bunun anlamı geleceğe yönelik niyetlerde bulunmak değil sadece. Örneğin “yeni bir araba almak istiyorum” ya da ” yılda bir milyon tl kazanmak istiyorum” bir niyet değil. “Bolluk ve bereket içinde yaşamak istiyorum” bir niyet. “İşimde terfi almak istiyorum” bir niyet değil, ama “işimden tatmin olmak, ve potansiyelimi sonuna kadar kullanmak istiyorum” çok güzel bir niyet.

İşte anlayamadığımız şey bu oluyor. Çekim yasası için de geçerli bu. Çekim yasası hiçbir zaman istediğin para ya da sevgiliyi kendine çekmek ile ilgili değildi. Birçok kadim metinde bu konuda aynı şey anlatılıyor aslında, sadece farklı kelimelerle.

Benim çıkardığım öz şu: Niyetimiz iyi hissetmek olmalı. Niyetimizin referans noktası her zaman sevgi olmalı. Böylece, iyi hissettiren deneyimleri kendimize çekebiliriz. Her gün, sevgiyi ve yüksek frekanslı duyguları hedeflemeliyiz. Aşağıda David Hawkins’in bilinç seviyeleri çizelgesini görüyoruz:

İşte yavaş yavaş bu merdiveni tırmanıp bilincimizi arttırmak olmalı her niyetimizin arkasındaki niyet. Yani en altlardaysan, en yükseği hedeflemek yerine bir üstünü hedefle. Basamak basamak çık, koşmadan.

İzlediğim bir videoda da “the why behind the why” diye bir terim geçiyordu, her hareketimizin bir nedeni var, her nedenin de bir niyeti var aslında. Yani niyetimizi saf tutabilirsek hareketlerimizin de bilincini arttırabiliriz. (videonun linkini aşağıda verdim, Renee Amberg)

Peki niyetlerimizin bir defterini tutmaya ne dersiniz? Bugün mesela yapmayı niyetlediğim şeyleri bu bilgilerin ışığında yeniden yazmaya karar verdim. Böyle bir liste oluştu:

  • Bugün buluşacağım özel ders öğrencime maksimum faydayı sağlamak.
  • Koray’ın iş yerinde kahve yapması için french press almak.
  • Başladığım iş başvurusunu hakkını vererek tamamlamak.

Burada iş bulana kadar özel ders vermeye karar verdim. Tabii kazandığım para maaşlı çalışmanın beşte biri bile değil ama şimdiye kadarki iki öğrencim bana öğretmenliği tekrar sevdirdi. Bugünkü öğrencim ise bir öğretmen adayı, öğretmenlik sertifikası (CELTA) yapıyor. Benim kendime olan güvenimi arttırmakla kalmadı, durmadan benim için iş bakıyor, yeni öğrendiği bilgileri benimle paylaşıyor, hatta bugün sadece bir buçuk saat ders yaptık ama iki saat ücreti ödedi. Öyle iyi niyetli bir insan.

Onunla dersten çıkar çıkmaz başka bir mesaj geldi, buranın en büyük rugby takımına gelen Fijili bir oyuncudan. Onunla günlük hayat İngilizcesi çalışacağız anlaşırsak. Bunlar işte bana sınıfın içinde, kendinden geçmiş, elindeki nimetlerin farkında olmayan öğrenci grubundan çok daha çekici ve tatmin edici geliyor (o gruplarda da çook sevdiğim, kendi çocuğum olursa böyle olsun dediğim çocuklar da vardı, şükürler olsun). Böyle renkli öğrencilerim olmasını diliyorum 🙂

Sabah oluşan pozitif ivmeyle, bir hafta önce başladığım başvuruya da tekrar geri döndüm. Bu benim için bir beden büyük bir pozisyon, ama içimden geldiği gibi yazdım niyet mektubunu. Cover Letter’ın Türkçe’ye niyet mektubu olarak çevrilmesi de çok hoş bir tevafuk değil mi?

Siz bugün nelere niyet ettiniz? Yarın nelere edeceksiniz? Ben, mesela, “Living an Inspired Life” kitabından da belki çok etkilendiğimden, gördüğüm, deneyimlediğim her şeyden ilham almayı niyetliyorum bu günlerde. Bu niyetle güne başlamak, çok şey değiştiriyor.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.
Dyer, W. W. (2016). Living an inspired life: Your ultimate calling.

Çekim Yasasını doğru düzgün anlamak için tavsiye ettiğim kaynak: Hicks, E., & Hicks, J. (2005). Ask and it is given: Learning to manifest your desires. Carlsbad, Calif: Hay House. ya da Türkçesi: Yeter Ki İsteyin. Pegasus Yayınları. Türkçesini okumadım, umarım çevirisi kötü değildir.

Youtube videoları:

7 Ways to Use Intentions- Renee Amberg
How to Set Intentions Using Source Energy- Aaron Doughty

Beslenme ve Minimalizm

Blog yazmaya başladığımdan beri beslenme üzerine az atıp tutmamışım. Bugün de beslenme, minimalizm ve bilinçli farkındalık üzerine biraz atıp tutayım 🙂 Bu yazıdaki bilgiler ve görüşler önceki yazılardan biraz farklı olabilir, şimdiden belirteyim. İnsan değişiyor ve gelişiyor.

Küçüklüğümden beri yemek yapmayı da, yemeyi de çok severim. Çok şükür ki şimdiye kadar kilo konusunda büyük problemlerim olmadı, ergenlikten beri 50-60 arasında gitti kilom. Bu nedenle yazdıklarımın hiçbiri kesinlikle kilo verme tavsiyesi olarak anlaşılmasın. Beslenme üzerine onca kitap okuduktan ve kendi üzerimde denedikten sonra gördüm ki, bu gezegende birçok konuda olduğu gibi, beslenme konusunda da bir gerçeklik yok. Herkesin kendisi için seçtiği yol en doğru yol, ama işte burada bilinçli olmak, yediklerimiz üzerine düşünmek ve bedenimizi dinlemek önemli.

Yokluk Bilincinin Beslenme ile İlişkisi

Hayat çizgimde dengesiz beslenme dönemlerime bakarsam, hep bir eksiklik içinde olduğumu, bu eksikliği yeme ile doldurduğumu görüyorum. Örneğin 2010-2013 arası pesketaryen (sebze ve deniz ürünlerinden oluşan) bir yeme alışkanlığı edinmiştim. Bu yıllar öğretmenlik mesleğimin ilk yıllarına tekabül ediyor. Pesketaryen rejim her ne kadar en sağlıklı yeme biçimlerinden biri olsa da, bu yıllar çok stresli olduğum, kendime ait güvenin tamamen yıkıldığı yıllardı.
Hayatımda yolunda gitmeyen şeylerin çaresini yiyeceklerde buluyordum. Mesela eve gelip bir paket krem şanti alıp, sadece çilek ve krem şanti yediğim bir akşam hatırlıyorum. Başka bir gün ise bir kilo dondurma alıp gece geç saatlere kadar dizi izlerken bir kiloyu tek başıma bitirmiştim. Tabii sağlıklı beslendiğim de oluyordu, ama böyle kaçamaklarım da çoktu. Şimdi bakınca gerçekten de, hayatımdaki eksiklik duygusunu yemek yemenin verdiği tatminlik duygusu ile kapatmaya ve iyi hissetmeye çalışıyordum. Belki genç oluşumdan, belki stres ve hareketlilikten, bu 4 yılda yalnızca 3 kilo aldım.

2013-2014’te et yemeye başladım tekrardan, eşimin etkisiyle. Çünkü onun çok sevdiği bir şeyi yememem onu üzüyordu ve ben de ilk başladığım motivasyonu kaybetmiştim. Fakat bu da biraz dengesiz bir şekilde oldu, çünkü özellikle evlenmeden önceki dönemimizde bizi bir alışveriş çılgınlığı tutmuştu. Alışveriş yaptığımız günler de genelde alışveriş merkezinin üst katındaki fast-food restoranlarından birinde yiyorduk. Bu bir yıllık dönemde, Koray da ben de beşer kilo aldık ve kolay kolay veremedik.

2016-2017 yıllarında beslenme üzerine daha çok okumaya, araştırmaya ve denemeler yapmaya başladım. Bu süreçte benim için en faydalı değişiklik fermente gıdalarla tanışmak oldu. Yoğurt ve turşu yapmanın, en az yemek kadar zevkli olduğunu gördüm. Bu konu üzerine de birçok bilgi ve tarif paylaştım, buradan bakabilirsiniz.

Sonra yavaş yavaş ketojenik beslenme, low carb ve Karatay diyeti ilgimi çekmeye başladı. Özellikle 2017 yılı yüzde seksen Karatay beslenerek 58’den 50 kiloya düştüm. Ben aslında bu kadar kilo vermeyi beklemiyordum, 55 yeter diyordum. Fakat verdikçe verdim ve hatta pantolonlarımı yenilemek zorunda kaldım, üzerimde emanet gibi duruyorlardı.

Bu süreçte kilo verdim evet, ama yemeğe dair algım değişti. Maalesef iyi yönde değişti diyemeyeceğim. Çünkü küçükken hiçbir yemeğin kendinden iyi ya da kötü olduğuyla ilgili bir algıya sahip değildim. Şimdi görüyorum ki annem bizi gerçekten çok iyi beslemiş. Hamurişi, tatlı, ikram da yiyorduk belki ayda birkaç defa, ama her gün ev yapımı, taze ve mevsimsel besinler tüketiyorduk. Zaten Egeli olmanın verdiği bitki ve ot bilgeliğiyle annem bizi her zaman lezzetli ve sebze ağırlıklı besliyordu. Küçüklüğüme dair yemekle ilgili hatırladığım diğer şey ise, yemek saatini iple çekmekti. Çünkü genellikle annem ballandıra ballandıra anlatırdı mesela: “Bugün bamya var, yaşasın!” “Köfte- bezdirme günü :)” ya da babamın belki senede bir aldığı pirzola. Sokaktan alınan mısır. Bakkaldan dönerken tepesi yenen ekmek. Ekmek arası yenen rulo kat. 🙂 Yemek bizim için her zaman neşe kaynağı oldu. Hiçbir zaman bu yemek sağlıksızdır diye düşünmedim.

Bunun sebebi yemeğe dair bolluk bilincimizdi de aynı zamanda. Küçükken ekonomik olarak ne kadar sıkıntımız olsa da, yemek konusunda her zaman cömertti ailem.

Buradan 2017’ye geliyorum. Karatay diyeti, ekmeksiz yaşam vs. derken şunu fark ettim: Ben gıdalara etiket koymaya başladım. Yani bu sağlıklı, bu sağlıksız demeye başladım. “Sağlıklı” olanları yerken iyi, ama “sağlıksız” olanları yerken içimde bir başarısızlık, kendime ihanet hissi. Eskiden olmayan bir düalite yaratmış ve hatta insanları, anneleri yargılar olmuştum. Çocuğuna nasıl ekmek yedirir? Bu kadar karbonhidrat çok zararlı! Doğum günü için bile olsa pasta yenmez! Kendime ve içten içe insanlara böyle çok yüklendim.

Evet kilo verdim ama yeme algım bence sağlıklı değildi. 2018’de Singapur’a taşınmamla birlikte buradaki insanların yemekle ilişkisini gözlemleme fırsatı buldum: Japonya’da da gördüğüm gibi Singapur’da da obezite oranı düşük, yaşam süreleri yüksekti. Fakat insanlar her Allah’ın günü pilav ya da noodle yiyorlardı! Bu nasıl oluyordu? Karatay’ın hesabına göre, glisemik indeksi beyaz ekmekten daha yüksek olan beyaz pirincin bu arkadaşların hepsini kalp hastası ve obez yapması gerekirken, çöp gibi kızlar her gün kase kase pilavı üç öğün yiyorlardı.

Karatay’a ve çalışmalarına hala çok saygı duysam da, kendi hayatımda şunu gördüm: Kaçtığım şey, eksikliğim oluyor. Örneğin ekmekten ve hamur işinden mi kaçıyorum, onun eksikliğini çekiyorum. Eksikliğini çektiğim şey bende bir özlem haline geliyor ve bilincim varlıktan yokluk bilincine dönüşüyor. Yani odağım sahip olduklarıma değil, özlemini duyduğum şeylere kayıyor. Canım dondurma çekti örneğin, ama içinde şeker var. Kendimi tutuyor tutuyor, sonra oturup deli gibi yiyip kaçamak yapıyorum. Bu da işte ecnebinin “eating disorder” dediği şeye yöneltiyor insanı. Çok tehlikeli.

Aynı zamanda şunu da hissettim bu süreçte: Mesela o kitaplardan birinde bahsedilen bir ürünü ben hayatımda yememişim. Diyelim ki zerdeçal, kemik suyu ya da badem. Ya da hatta Türkiye’de bulunmayan bir yiyecek. Aman Allah’ım, eğer onu yemezsem ölürüm gibi anlatılıyor kitaplarda. Tamam, bu besinler sağlıklı olabilir, ama bunları tüketmediğim için duyulan suçluluk duygusu bana kendimi hiç iyi hissettirmedi.

Bir yandan da bazı yemeklere “sağlıklı” etiketi yapıştırınca diğer yemekler otomatik “sağlıksız” kategorisine giriyor. Bu bizi çok yanlış algılara yönlendiriyor ve yine örneğin pasta börek yerken suçluluk hissetmemize sebep oluyor. Ama bilim öyle bir şey ki, 50 yıl önce yağ düşmanken şimdi karbonhidrat düşman. Önceleri insanlar kilo veririm diye tadını iğrenç bulduğum “form” bisküvi kemirmek zorunda kalırken şimdi de işinde şeker var diye meyve yemeyin deniyor. Bu nedenle sağlıklı beslenme değil dengeli beslenme daha önemli diye düşünüyorum.

Varlık Bilinci ve Satın Alma-Yeme Alışkanlıkları

İnsan bakış açısını kendini sınırlamaktan yana değil, varlıktan ve bolluktan yana değiştirirse, gerçekten sihirli bir dönüşüm oluyor hayatında. Bu hem ilişkiler, hem sahip olduklarımız, hem de yeme alışkanlıklarımız için geçerli.

Hayatınızda yanlış giden bir şeyler mi var?

Eşyaların sizi boğmasından bıktınız mı?

Daha sade bir hayat mı düşlüyorsunuz?

Hemen istenmeyen kilolardan kurtulmak istemez misiniz?

Yukarıda verdiğim bu sorulardan biri olsaydı bu blog yazısının başlığı, eminim ki Google’da üst sıralara çıkacak ve daha çok tıklanacaktı. Çünkü insanların Google’a girdiği arama terimleri bunlar, ve karşılarına böyle bir başlık çıktığında, herkesin cevabı “evet” oluyor. Herkes başka bir hayatı düşlüyor. Herkesin “istenmeyen” kiloları var. Bilincin aktığı yeri fark ettiniz mi? Hep eksiklik, hep yokluk. İşte bu bilinci, şükür, varlık ve bereketten yana değiştirmemiz lazım.

İlk önce, sahip olduklarımıza şükredelim. Kilolarımızla beraber. Yiyebildiğimiz yiyeceklere şükredelim. Eğer biz istemezsek, hiçbir yiyecek bize zarar veremez. Dengede olmayı, aşırıya kaçmamayı bilirsek (ki aşırıya kaçmak da yetersizlik düşüncesinden ileri geliyor) bedenimiz de dengesini tutarak bize teşekkür edecektir.

Yemek saatlerine, yemek hazırlamaya, bazen de dışarıda yemeye suçluluk duygusuyla değil, heyecanla yaklaşalım. Yediğimiz her lokmadan keyif alalım, yiyebildiğimiz, tat alabildiğimiz, lezzetli ve besleyici yemekler yemek için yeteri kadar imkanımız olduğu için şükredelim. “Anne eli değen yemek” farklı olur derler ya, anneler gerçekten de sevgilerini ve iyi niyetlerini koyduğu için o yemeğe farklı gelir o yemek, şifalandırır. İşte kendi yaptığımız yemekleri de hep iyi dileklerle yapalım. Yemeğin içine ne koyduğumuzdan çok çok daha önemli bu. Bilirsiniz, annenizin, büyük annenizin yaptığı bir makarna, bir yağda yumurta bile daha tatlı gelir, daha iyi hissettirir. Yemeklerin içine koyduğunuz hisler, içerikten daha önemli 🙂

Peki şimdi nasıl besleniyorum?

İlk olarak ben her şeyi taze yemeyi seviyorum, Koray da öyle. Yani ertesi güne kalan yemeği yemek bana çok keyif vermiyor. Bu yüzden genelde her gün yemek yapıyorum, üniversite yıllarımdan beri. Yemek yapmanın eylemi bile bana zevk veriyor. Öğlenleri akşamdan kalanları, ya da daha hafif atıştırmalıklar (meyve ve yoğurt gibi, bazen de yumurta) yiyerek geçiriyorum. Dışarıdaysam suşi alıyorum zaman zaman, çünkü suşi gerçekten süper bir şey 🙂

Genellikle tek tabakta yenen yemekler yapıyorum, mesela pilav ve tavuk göğsü gibi. Ya da kapuska ve yoğurt. Aperitif, ana yemek gibi ayrım yapmıyorum, ne yiyeceksek masanın üzerinde oluyor ve ona göre ayarlıyoruz kendimizi. Yani daha az çeşit oluyor sofrada, ama sofranın içeriği her gün değişiyor. Haftalık bir plan verecek olursam, örneğin bu hafta bu şekildeydi. Geçen hafta bol tavuk yemiştik, bu hafta et ağırlıklı olmuş, markette güzel ve indirimde et bulunca böyle oldu. Kimi hafta da pazarda harika sebzeler buluyoruz, o zaman da sebze ağırlıklı oluyor.

Pazartesi, pilav, et ve salata
Salı, düdüklüde patatesli et yemeği
Çarşamba, kapuska
Perşembe, fırında patates, balık ve salata
Cuma, biber dolması.
Cumartesi, köfte ve makarna.

Karatay dönemimde ekmeği bırakmıştım, o zamanlardan kalma ekmek ve karbonhidrat tüketimim iyice azaldı ama kendimi sınırlamıyorum. Tatlı da yiyorum, ekmek de, krep de. Canım istediğinde kendime tost da yapıyorum. Pilav ve makarna da yiyorum ama artık zaten istesem de eskisi gibi tabaklar dolusu yiyemiyorum, bir iki kaşık yetiyor. Karbonhidratla barışmak bana küsmekten çok daha iyi geldi.

Daha doğrusu yemekle tekrar barışmak bana çok iyi geldi, herkese tavsiye ederim. 🙂 Bu aynı şekilde eşyayla barışmak gibi. Hayatıma giren her insan, her eşya, her yemek bana yaşama sevinci versin. Hepsinden alacağım maksimum faydayı alayım, niyetim bu. Hiçbir yiyecek, biz onu aşırı tüketmedikçe, kötü duygularla ve stres kaynaklı tüketmedikçe zararlı değil.

Kendimizi tanımak, bize yettiği yerde yetinmeyi bilmek, hem yaşam alanımız, hem bedenimiz, hatta psikolojimiz için çok çok değerli. Bu yazıyı okuduktan sonraki ilk yemeğinizde beni anın, her lokma için teşekkür edin, zevk alın, yemeğin sizi şifalandırdığını hissedin. Sevgiler.

52 Küçük Değişiklik 42. Hafta: Gününü Planla

Bu haftanın küçük değişikliği, o kadar denemeden sonra bile zorlandığım bir alışkanlık. Günümü kağıt üzerinde planlamak.

Bunun sebebinin kendime dair inançlarımdan birinde yattığını fark ettim: Yapacaklarımı yazarsam, daha çok erteleyeceğime inanıyorum. Bu inanç tecrübelerimden mi kaynaklanıyor, yoksa bu inançtan dolayı mı yazmış olduğum şeyleri sürekli erteliyorum bilmiyorum. Hatta sırf bu nedenle ajandayı tersten kullanmayı bile denedim. Yani yapacaklarımı değil, yaptıktan sonra yazdım, yine işlemedi 🙂

Değişik değişik defterler edindim, bullet journal yaptım, yine işlemedi.

52 Küçük Değişiklik’in 5. haftası da benzer bir alışkanlıktı: Liste yapmak. Bunu ben daha çok yapacaklar listesi olarak uyarlamıştım ve aslında ilk zamanlarda benim için çok üretken olmuştu. Ama ne zaman bıraktım hatırlamıyorum bile.

Bu hafta 5. haftada öğrendiklerimi de tekrardan hatırlayıp yapılacak listesi alışkanlığına geri döneceğim. Özellikle şu an çalışmadığım ve iş aradığımdan, enerjimi iş arama ve niyet mektubu yazma olayına daha iyi kanalize edebilmem önemli. İlginç bir şekilde burada zamanın olması gerekenden çook daha hızlı geçtiğini hissediyorum, özellikle de evdeyken. 6:30- 7 arası kalkmama rağmen bir gün içinde ne kadar az iş başarmışım şaşırıp kalıyorum. Fakat şunu fark ettim: Eğer doğaya çıkarsam, o zaman günüm daha yavaş ve kesinlikle daha üretken geçiyor, ve mucize diyebileceğim şeyler gerçekleşiyor. Evdeysem büyük ihtimalle ekranların esiri oluyorum, izlediğim şeylerin yarısı aklımda kalmıyor, bazen internette gereksiz şeylerin araştırmasını yaparken buluyorum kendimi- en azından artık alışveriş yapmıyorum ki bu eskiden çook fazla zamanımı yerdi.

Bu haftaki yapacaklar listemin ilk maddesine her gün doğaya çıkmayı yerleştireceğim. Özellikle Brisbane’da görmediğim ama bana yakın olan parklara gideceğim. Ondan sonra başvurmayı düşündüğüm bir pozisyon için niyet mektubu yazacağım: Buradaki üniversitelerde Response to Selection Criteria diye bir zorunluluk var. İlanda verdikleri seçim kriterlerine nasıl uyduğunu yazıyorsun. Daha önceki başvurumda 3000 kelimelik bir metin yazdım, şimdiki de 1000 kelime olacak herhalde. Ama her gün bir sonraki güne erteliyorum, artık bitirip göndermem lazım. Bunun dışında yine iş bulma sitelerini kovalama, günde 1-2 saat özel ders verme, ve tabii ki yemek yapma ve bazen de meal prep (yemek hazırlığı) günlük planlarım içinde olacak. Başladığım kitapları bitirsem de iyi olur tabii: Şu an Wayne Dyer’ın How to Live an Inspired Life, Ergun Candan’ın Gizli Sırlar Öğretisi, Mark Wolynn’ın Seninle Başlamadı ve James Cowan’ın Aborigine Dreaming kitaplarını okuyorum. Bu sene haftada bir kitap bitirecektim sözde, ama yılın 10. haftasında 4 kitap bitirmişim. Bu işsizlik dönemini içsel gelişim dönemi olarak görüp elimden geldiğince dolu dolu geçirmem lazım. 🙂

Aslında yapacak çok da şeyim yok, hakikaten ekran ve youtube bağımlılığı engel oluyor üretkenliğime. Siz de bunu fark ettiniz mi? Özellikle televizyonlara YouTube fonksiyonu yüklendiğinden beri daha da çok video seyreder oldum ve bazen izlediğim şeyi hiç hatırlamadığımı da fark ediyorum. Çok üzücü.

Bu hafta, yaklaşık bir aydır boş bıraktığım ajandamı doldurmaya başlayacağım tekrardan. Bu seneki ajandam geçen seneki gibi hediye geldi: Her sene sadece bir kişinin bana ajanda hediye etmesi de süper. Bu seneki canım arkadaşım Özge’den, sineksekiz ajandası:

https://www.instagram.com/p/Btx8cExDudg/

Siz gününüzü planlıyor musunuz? Ne teknikler kullanıyorsunuz? Benimle yorumlarda ya da instagramda paylaşabilirsiniz.

***

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

 

Faydalandığım Kaynak:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

Yaşam Alanını Düzenle: Ivır-zıvır

52 Küçük Değişiklik’te bu haftanın küçük değişikliği yaşam alanımızı düzenlemek.

Pazartesi günü mutfağı, Salı günü yatak odası ve giysileri düzenledim. Bugün sıra oturma odası ve ıvır zıvır, ya da Kondo’nun deyişiyle komonoyu düzenlemekte.

İlk olarak evde ne kadar ıvır zıvır varsa hepsini salondaki koltuğa koydum:

 

 

Defterler, kitaplar, kalemler, el işi malzemeleri, fişler ve dahası. İlk olarak fişleri hemen kontrol edip üzerinden 1 ay geçmiş olanları attım. Muhtelif dergi ve broşürler de geri dönüşümü boyladı.

Benim için en zor olan düzenledikten sonra nereye koyduğunu unutmak, bu yüzden bu sefer neyi nereye koyduysam yazdım. Mesela tırnak makası mavi çantanın içinde gibi.

Açık alanları mümkün olduğunca boş bırakmaya çalıştım, zaten anlamadan zamanla doluyor 😁

img_2446
Bütün ıvır zıvır bu çekmecelere giriyor.

 

 

İki çekmece bana, bir çekmece Koray’a. Koray’ın hep benimle dalga geçtiği gibi, evdeki asıl minimalist ben değilim 🙂

784dc9ce-e225-41de-b9df-57aadf9c88e9

img_2442
TV önünde minik oyuncaklarımız(ki bilen bilir Ankara’da koca bir koleksiyonumuz vardı), kol saatleri, mürekkep şişelerim ve oyun konsolu var.

 


Yatağın yanına aldığımız minik çekmece yatak odasına sığmayınca benim köşem oldu, kütüphane kitaplarım ve el işi malzemelerim burada.

img_2450
Evde hiç köşem yokmuşçasına, burası da benim köşem.

img_2440

Bazen o kadar üşeniyorum ki şu düzenleme işine, çekmeceler boşken tüm koltuk ıvır zıvırla doluyor. Umarım bu sefer düzen kalıcı olur.

Yarın da banyoya giriyoruz, takipte kalın 🙂

Yaşam Alanını Düzenle: Giysiler

52 Küçük Değişiklik’te bu haftanın küçük değişikliği yaşam alanımızı düzenlemek.

İkinci günümüz giysiler! Birçok kişinin minimalizme giriş noktası, çünkü giysi istiflemek dünyadaki en yaygın istif çeşitlerinden biri. Ben de 30 yıllık zaman çizgime baktığımda, özellikle 20-25 yaş arasında giysi birikimimin arttığını görüyorum.

Küçükken en fazla üç dört çift ayakkabımız olurdu örneğin: Yazlık ayakkabı, kışlık bot, bayramlık ayakkabı, terlik-sandalet. Genelde de ayağımız büyümediyse bir önceki yılın bayramlığı bir sonraki yılın günlüğü olurdu ve böyle devam ederdi. Giysiler için de aynı şey geçerli, zaten özellikle günlük kıyafetlerde bana erkek kuzenlerimden kalan tişörtler, kazaklar gelirdi, benden kardeşime ve küçük kuzenlerime geçerdi. Nedense en çok da abilerimden kalanları çok severek giyerdim. Cinsiyete yönelik renkler de şimdiki gibi çılgın değildi.

Üniversitedeyken de yine bayram vesaire özel bir gün olmadıkça çok giysi almazdım. Doğum günüm Aralık’ta olduğu için ailem ve arkadaşlarım sağolsun hediye olarak kazak çok alırdım, hala da kullanıyorum bu kazakların bazılarını.

Amaa, üniversiteden mezun olup da kendi paramı kazanmaya başlayınca biriktirmeye başladım. Bunda en büyük pay kolejde çalıştığım için kumaş pantolonlar, süslü bluzler alma zorunluluğuydu. Öğretmenlikte dördüncü yılımı doldurduğumda dolabımda güzel parçalar olduğu gibi, aldıktan sonra iki-üç kez giyilip sonra hiç yüzüne bakılmamış parçalar da vardı.

Son beş yıldır her sene küçüldüm, küçüldüm… Şimdi dolabımdaki her parçayı çok severek giyiyorum, sökülürse, delinirse tamir ediyor, sonuna kadar kullanıyorum. Fakat düzen konusunda hala öğrenmem gereken çok şey var. Taşındığımız her evde, dolaplara göre başka bir düzen tutturmak gerekiyor.

img_2399-1

Bu evimizde bir gömme dolap hali hazırda vardı, biz de bir komodin aldık. Aslında bakınca onsuz da yaparmışız, çünkü yatağın da çekmeceleri var. Ama dün mutfak için dediğim gibi buranın düzeni de ferah ferah oldu.

img_2402-1

Düzenlemek için önce tüm giysilerimi yatağın üzerine çıkardım:

img_2392
şaka maka iyi azalmışım 🙂

Burada sonbahar mevsimi geldiği için sadece yazın giyebileceğim askılı bluzler, şortlar ve elbiseleri katladım, yatağın altındaki çekmeceye koydum. Diğerlerinin ise bir kısmını dolabın en üst çekmecesine yerleştirdim. Artık Konmari metodu benim için otomatik oldu ama sevmeyenler de var, takdir ediyorum. Bana çok kolay geliyor.

img_2397
tabii burada kirlide, ve giyilmiş çekmecesinde olan tişörtlerim yok. Solda da üç tane kazağım var kışlık. Zaten kışın genellikle tişört-hırka yaptığım için üç kazak yetiyor.

Bir kısmını da askıya astım. Burayı Koray’la birlikte kullanıyoruz.

img_2396

Bu evde giyilmiş ve birkaç kere daha giyebileceğimiz giysileri asabileceğimiz bir askımız yok, biz de komodinin en üst çekmecesini buna ayırdık. Bence askıdan çok daha iyi oldu, çünkü askı bazen dolup taşabiliyordu, burada görüp müdahale etmek daha kolay.

img_2393
Koray’ın, benim karışık giyilmiş kıyafetlerimiz. Düzen katlama falan yok 😀

Giysilerimi düzenlemek gözümü korkutmuştu (eski hatıraların etkisi), ama baştan sona yarım saatimi aldı. Özellikle giysiler konusunda minimalizmle tanıştığım için gerçekten çok mutluyum. Hem beni alışveriş merkezlerinden özgürleştirdi, hem çamaşır ve ütüye harcadığım zamanı azalttı, hem de evim ve yatak odam çok daha ferah ve düzenli artık.

img_2398
Gömme dolabın öbür tarafı. En üstte montlar, bir altında çok giymediğimiz iş giysileri, onun altında pijamalar ve parfümler, en altta da pantolon ve şortlar. Burada da Koray’la ortak kullanıyoruz, yani senin benim diye değil kategoriye göre ayırdım.

Yatak odamdan birkaç fotoğrafla bitireyim 🙂

img_2401
Komodinin üstü, nam-ı diğer yatak yanı masası. El emeğim kanaviçe örtü, gözlüklerimiz, yatmadan önce okuduğum kitap (bu arada gerçekten çok ilginç bir kitap).

img_2403
Yatak odamızdan kısmi olarak görünen nehir ve botanik bahçe manzarası. 

img_2404
Ayakkabı ve ceketler için kapı girişine aldığımız ayakkabılık. Alışveriş torbaları, ayakkabı bakım ürünleri vs. için ekstra bir yerimiz olmadığından onlar da burada. 

Yarın bakacağım alan ıvır zıvır, Marie Kondo’nun deyimiyle komono. Bugün kadar kolay olmayacak gibi hissediyorum 🙂

 

Yaşam Alanını Düzenle: Mutfak

52 Küçük Değişiklik’te bu haftanın küçük değişikliği yaşam alanımızı düzenlemek.

Yeni evimize taşınalı bir ay oldu, ama eşyaları bir anda almadığımızdan yerleşmek ve düzenlemek zor oldu benim için. Brisbane’a ilk geldiğimizde iki hafta otelde kaldık. Ev bulmak burada hiç kolay değil, ama bir haftada ev bulup ikinci haftanın sonunda evimize geçebildik.

Artık eşyalarımız tam olsa da düzeni tam oturtmuş değilim. Bir şeyi bir yere koyuyorum, sonra oraya koyduğumu unutuyorum :). Bu hafta kategori kategori giderek evimi, ve bu vesileyle kafamı da bir düzene sokacağım umuyorum.

Bugünkü kategorimiz mutfak. Evimiz 60 metrekare demiştim bir önceki yazımda. Türkiye’deki birçok evin salonundan bile küçük tüm daire, bir oda, bir banyo, bir de açık mutfaklı salonumuz var.

IMG_2377

Bu kadar küçük bir evde şaşılacak derecede büyük ve kullanışlı bir mutfağım var. Hatta ocağın üzerinde ve yanındaki dolapların içi neredeyse boş. Tabii erzak aldıkça artacak.

Üç yıl önce bir azaltma maratonu yapmıştım, bu hafta yaptığıma benzer. Orada anlamıştım ki benim erzak istiflemeye eğilimim var. Aldığım bazı yiyecekler daha tüketemeden bozuluyor. Belki de bunun yokluk bilinciyle ilgisi vardır, bilmiyorum. Atalarımızın savaş zamanı yaşadığı kıtlıklardan bilinçaltımıza yerleşmiş bir kod bile olabilir. Fark etmek önemli, fark ettikçe iyileştiriyorum bu yönlerimi. 🙂

Dağınık olmamın da büyük ihtimalle bilinçaltında kökleri var ama, onun ne olduğunu henüz keşfetmiş değilim. Şu mutfakta, dolapların bomboş olduğu ve tüm tezgahların dolu olduğu zamanlar az değil :). Bunun sebeplerinden biri de bazı eşyaların tam yeri olmaması diye düşündüm. Mesela süzgeç, rende gibi ıvır zıvır mutfak gereçlerini bir o dolaba, bir bu çekmeceye koyuyordum. Çoğu zaman da ortada bırakıyordum. Artık her şeyin yerini belirleyip, işi biter bitmez yerine koymaya karar verdim.

En çok kullandığım çekmeceleri ise fotoğraflayıp belgeledim. Size de fikir olur diye düşündüm.

IMG_2379

İlk çekmecem çatal kaşık. Bu fotoğraftan çıkardığım sonuç: Sanırım yemek yapmayı yemekten çok seviyorum 🙂 Ama hepsini severek kullanıyorum, çoğunu Ankara’dan getirdim. Çatal kaşık ve kahvaltı bıçakları Koray’ın anneannesinin hediyesi, sandığında yıllarca beklemiş takım, kullanmak bize nasip oldu. Orijinali on iki kişilik ama şimdilik dörtlü bize yetiyor. Tahta kaşıkları ve bazı bıçakları da Ankara’dan getirdik çünkü burada gerçekten düşük kalite. Bu arada tahta çay kaşıkları da evimizde en çok kullanılan gereçlerden. Bal, kahve, baharat vb için çok kullanışlı oluyor.

IMG_2380

İkinci çekmecem bardak çekmecesi. Yine yemekten çok içmeyi seviyoruz herhalde ki bu çekmece her gün boşalıp yeniden doluyor 🙂 Bu arada zevkimiz de sadeleşmiş yıllar içinde, eskiden rengarenk kupalarımız vardı, ama artık mavi beyaz tonlarına döndük.

Limonluğum da ne şeker değil mi 🙂 İkinci el aldım üç dolara 🙂

IMG_2382 (1).JPG

Üçüncü çekmecem de tabaklar. Bunlar için de 4 kişilik takım yetiyor bize.

Cezvemi daha dün Yunan marketinden aldım. Marketlerde de hem Türk hem Yunan kahvesi satılıyor, bugün hemen kahve keyfimi yaptım, gerçi fincanım olmadığı için büyük fincanda oldu artık.

IMG_2383.JPG

Bu da tencere tava çekmecem. Bu arkadaşlar en çok kullandıklarım, bunların dışında bir geniş tava ve yeni aldığım düdüklüm var.

IMG_2385

Bu da bu mutfağın en sevdiğim kısmı, dikey çekmece. Baharat, kahve, patates soğan vb burada duruyor. Aslında en alta soğanlar için bi sepet alsam güzel olabilir.

Bakalım bu düzeni devam ettirebilecek miyim… Sizin mutfak organizasyonu için tavsiyeleriniz neler? En çok nelerde zorlanıyorsunuz?

Yarın giysiler ile devam edeceğiz 🙂

52 Küçük Değişiklik 41. Hafta: Yaşam Alanını Düzenle

Bu hafta minimalizmle yakından ilgili küçük değişikliğimiz: yaşam alanını düzenle!

Dört sene önce, minimalizme olan ilgim aslında düzensizliğimden kaynaklanmıştı. Takip ettiğim kitap sitelerinden biri, çok satan Marie Kondo’nun Japonca’dan İngilizce’ye çevrildiğine dair bir mail gönderdi gelen kutuma. Kitabın ismi beni gerçekten çok etkiledi: The Life Changing Magic of Tidying Up 🙂 Kitap Türkçe’ye sonradan “Derle Topla Rahatla” diye çevrilmiş de olsa, aslında “Evi Toplamanın Hayat Değiştiren Büyüsü” motamot çevirisi. Kitabın ismi beni o kadar heyecanlandırdı ki, hemen bilgisayara indirdim kitabı, birkaç günde bitirdim.

Marie Kondo’nun ana tezi beni çok gaza getirmişti: Düzensizliğin asıl sebebi fazla eşyaya sahip olmaktır.

Yani ilk çözüm, fazlalıklardan kurtulmak.

İkinci çözüm ise, her şeyin, ama her şeyin bir yeri olacak.

A-Place-for-Everything-And-Everything-in-Its-Place

Bence dört senelik deneme yanılma sürecinde fazlalıklardan kurtulma konusunda uzuun bir yol kat ettim. Fakat düzen konusunda, tabii eskisine göre kendimi çok geliştirmiş de olsam, henüz istediğim noktada değilim. Şu an evimde, atabilirim diyebileceğim neredeyse bir tek eşya bile yok ama neyi nereye koyduğum konusunda bocalıyorum hâlâ.

O yüzden bu hafta kendimi motive edip, her gün de bloga yazarak evimdeki 5 alanda düzenleme sağlayacağım. Özellikle belirli bir yeri olmayan ve her gün yerini değiştirdiğim objelere odaklanarak. Bakalım sürdürebilecek miyim?

Siz de benimle evinize yeniden göz atmak isterseniz sırayı bu şekilde yapacağım:

  1. Pazartesi: Mutfak
  2. Salı: Giysiler
  3. Çarşamba: Ivır-zıvır, hobi
  4. Perşembe: Banyo ve ecza dolabı
  5. Cuma: Kırtasiye, kalem, kitap

Bu arada çok yapmadığım bir şeyi de yapmaya çalışacağım: Evimin fotoğraflarını çekmek. Brisbane’da taşındığımız ev, 60 metrekare, kutu gibi bir daire. İlk defa bu kadar küçük bir evdeyiz, Ankara’daki evimiz de 2 oda ve bir açık mutfaklı salondan ibaretti ama bu ev Ankara’daki evin salonu kadar sadece. Eğer küçük bir evde nasıl rahat ve ferah yaşanır görmek isterseniz bu haftaki yazıları ve fotoğrafları bekleyin. 🙂

 

52 Küçük Değişiklik 40. Hafta: Yardım Çağrısı Gönder

Bu haftaki küçük değişikliğimiz, kendimizi açıp yardım isteyebilmek. Sting’ciğimin daha ergenken dediği gibi: Sending out an SOS to the world 🙂

Bu benim için yıllarca çok zor oldu. Hep kendime yetmek istedim, her şeyi kendi başıma yapmak istedim.

Hep yardım ettim ama çok az yardım istedim.

Bakalım hep beraber; yardım istemekten korkmamızın sebepleri nelermiş:

Güçsüz görünmek: Egolarımız o kadar büyük ki, güçsüz görünmekten çok korkuyoruz. Halbuki eksik olduğumuz bir konuda yetersizliğimizi kabul edip yardım istemek güçlü olmayı gerektiriyor. Yardım istediğimiz için değil, istemediğimiz için zayıf duruma düşüyoruz.

Reddedilme korkusu: Uzun zaman önce yazdığım “Hayır Demek Neden Bu Kadar Zor” yazısını aklıma getirdi bu madde. Reddedilmek birçoğumuzun büyük korkusu. Hayır diyememek de, yardım isteyememek de reddedilme korkusundan kaynaklanıyor. Fakat gerçek şu ki birçok insan yardım etmeyi seviyor. Hatta yukarıda benim de dediğim gibi, yardım istemektense etmeyi seviyorum. Nasıl bir ego tuzağı değil mi? Çünkü yardım istemek ve reddedilme korkusu egomu yaralarken, yardım etmek egomu şişiriyor.

Toplumda birçok kişinin böyle olduğunu varsayarsak, insanlar eğer sizi reddediyorsa sizi sevmedikleri için falan değil, ya zamanı olmadıkları ya da belki gerçekten yardım edebilecek altyapıya sahip olmadıkları için reddediyorlardır. Dört Anlaşma’nın ikinci anlaşmasının dediği gibi: Hiçbir Şeyi Kişisel Algılama.

Karşıdaki algıdan korkmak: Ofiste, okulda hep olur böyle bir tip. Sürekli yardım isteyen. Örneğin hep yüksek not alıyordur ama illa herkesin notunu ister, fotokopi çektirir. Tezini teslim etmeden önce herkese okutan biri vardı mesela tanıdığım. Köşe bucak kaçıyorlardı insanlar bana da okutmasın diye 🙂

İşte böyle bir insan olarak algılanmaktan korktuğumuz için yardım isteyemiyoruz bazen. Fakat yukarıda verdiğim örnekler bu işi başka bir boyuta taşıyan insanlara ait. Yoksa günlük hayatta azıcık yardımınızı isteyen kime bu muameleyi yapıyorsunuz? Kimseye. O zaman sizin de kaçmanıza gerek yok.

Borçlu hissetmek: Ben bunu pek yaşamadım, siz yaşadınız mı? Karşıdaki kişiye borçlu kalırım diye yardım istemekten çekinmek. Bunu engellemek için olabildiğince fazla iyilik yapın diyor yazar Blumenthal.

Kontrolü kaybettiğini hissetmek: Eğer mükemmeliyetçiyseniz, başkasına anlatana kadar kendim yaparım diyor olabilirsiniz. Fakat bu insanın üzerine büyük bir yük bindiriyor. Belki sizin için o işi zevkle yapacak biri var, ama siz kontrolü kaybetmekten korktuğunuz için ekstra zaman ve emek harcıyor olabilirsiniz. Bu konuda haklı da olabilirsiniz, belki karşınızdaki kişi sizin kadar yetkin değil. Ama belki de ondan yardım isteyerek onun da gelişimine katkıda bulunabilirsiniz. Doğru zaman ve yardım isteyecek doğru insanı bulmak çok önemli oluyor burada.

Yardım İsterken Nelere Dikkat Etmeli?

İlk olarak teknolojiyi kullanmaktansa yüzyüze görüşme imkanınız varsa çok daha iyi. Yoksa telefon, ama email, mesaj ve sosyal medya son çare olmalı.

Hem kibar hem de açık olmalıyız: Ne istediğimizi tam olarak ifade edemezsek, sonra istediğimiz gibi yapılmadı diye şikayet etmeye hakkımız yok.

Yardım istediğimiz kişiyi yönetmemeliyiz: Buna “micromanaging” deniyormuş. Yani hem yardım istiyorsun, hem de kabul eden kişinin burnundan getiriyorsun. Sonra da bi daha kimse sana yardım etmiyor 🙂

Teşekkür etmeliyiz: E bunu da artık hatırlatmaya ne gerek var, ama düşünsenize hayatınızda yardım edip de bir teşekkür bile almadığınız kaç zaman oldu… Teşekkürde cömert davranabiliriz, zararı yok faydası çok.

Bu hafta kabuğumuzu biraz açalım dostlar, dünyanın tüm yükü sırtımızda gibi hissederken, bizimle paylaşmaya gönüllü olan kişilere kapılarımızı açalım. Aslında yardım istemek değil, yardıma izin vermek bile diyebiliriz buna. Hem de sadece insanlardan değil, dünyadan da yardım isteyebiliriz. Yine Sting’e dönersek 🙂

I’ll send an SOS to the world. I hope that someone gets my message in a bottle.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

dipnot: Amanda Palmer’ın TED konuşması bu konuda mükemmel. Arkadaşım Hülya önermişti, bunu da buraya bırakayım. Video seçeneklerinden Türkçe altyazıyı açabilirsiniz. İstemek nasıl bir sanata dönüştürülür, müzisyen ve performans sanatçısı (söylemeden edemeyeceğim, Neil Gaiman’ın da eşi) Amanda’dan dinleyelim:

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

52 Küçük Değişiklik 39. Hafta: Ellerini Kullan!

Bu haftanın küçük değişikliğini okumak beni çok mutlu etti: Ellerimizi aktif olarak kullanmanın zihin sağlığımız için çok faydalı olduğunu bilmiyordum!

Kendimi bildim bileli elimde bir iş var. Sanırım 6 yaşında, anneannem öğretmişti bana dantel örmeyi (O zaman tabii bu bir genç kızın bilmesi gereken bir yetenekti, çeyiz için 🙂 ). Hatta annelerimiz gibi yazın kapı önüne çıkar, arkadaşım Hanife ile havlu kenarı örerdik.

Daha sonra iş-teknik, ev ekonomisi dersleri derken örgüden makrameye, kitap ciltlemeden kumaş ve ahşap boyamaya her türlü el işini öğrendim. Bende en çok kalanlar örgü ve kanaviçe/nakış oldu, ama neredeyse her alana el attım 🙂 Çoğunda başlangıç seviyesinde kalsam da, elimle bir şeyler yaratıyor olmak bana her zaman mutluluk verdi. Elimde bir proje yoksa, tıpkı elimde bir kitap olmadığı zamanki gibi, boşluğa düşüyor ve proje arayışına giriyorum. Beni instagram’dan takip ediyorsanız bazen zihn-i sinir projelerime de şahit oluyorsunuzdur, eski yastık kılıfından mendil yapıp, uyan renklerde naylon poşetten kılıf örmem gibi 😀

Son tutkum ise, el yazısı. El yazımı güzelleştirmek ve dolma kalem, kağıt, mürekkep üçlüsü benim için gerçek bir mutluluk.

Dr. Kelly Lambert’in yaptığı bir araştırmaya göre, elimizle yaptığımız bir işi bitirdiğimizde, efor sarf ettiğimizden yaşadığımız tatmin duygusu uzun oluyormuş. Aynı zamanda çalışma sırasında dopamin ve serotonin de salgılıyormuşuz, ve ilginç bir şekilde, örneğin bilgisayarda çalışırken olmuyormuş bu. Bunu deyince şimdi aklıma hala elinde kitap yazan yazarlar geldi, Neil Gaiman ve Mario Levi örneğin tüm kitaplarını dolmakalemle yazıyor.

Elimizle üretken bir iş yapmak aynı zamanda bize çevremizle bütünleşme duygusu veriyor ve yavaş bir süreç olduğu için stresten kurtulmamıza ve rahatlamamıza yardımcı oluyor. Yavaşın altını çiziyorum çünkü modern hayatın en büyük stres kaynağı hızlı yaşam ve istediklerimize anında ulaşma imkanımızın olması. Yavaşladıkça daha çok içimize dönebiliyor, dünyayı ve kendimizi daha iyi tanıma fırsatı bulabiliyoruz.

El işleri ve benzeri aktivitelerin bir yanı da birleştirici olması. Önceki yazımda Singapur’dan taşınacağımızı söylemiştim, iki hafta önce Brisbane, Avustralya’ya taşındık. 🙂 Burada hemen dolmakalem ve dantel facebook gruplarına üye oldum, buluşmalarına gitmeye karar verdim. Ortak noktalarınız olan insanlarla tanıştığınızda arkadaşlık çok daha kalıcı oluyor, ve insan bazen ilgi alanlarına tam olarak uyan kişilerle günlük hayatta karşılaşamıyor. Dolmakalem kesinlikle böyle bir hobi örneğin. Aynı tutkuya sahip insanların internet aracılığıyla bir araya gelmesi sosyal medyanın güzelliklerinden biri.

Peki daha önce hiç deneyimimiz yoksa bu alışkanlığı günlük hayatımıza nasıl sokabiliriz?

  1.  Bir şeyi satın almadan önce kendine sor: Bunu evimdeki şeylerle yapabilir miyim? Evde halihazırda bulunan bir şeyi tamir edebilir miyim? Youtube’da dağ gibi video var, sıfırdan ev yapmayı bile öğrenebilirsiniz. İzleyin izleyin deneyin 🙂
  2. Yemek yapmayı öğren: Dünyada en sevdiğim aktivitelerden biri olmalı. Aynı zamanda da sıfıra yakın yetenek gerektiriyor. En basit yemekler bile dışarıda yenen, ya da hazır olarak marketten alınanlardan daha kıymetli ve daha besleyici diye düşünüyorum. Ne zaman hazır yemek yerine kendi yaptığım yemeği yesem, kendime büyük bir iyilik yapmış gibi de hissediyorum.
  3. Mobilya montajı: Yeni taşındığımız evde her şeyi demonte olarak almak durumunda kaldık, Koray monte etti hepsini. Patronu da diyor ki montaj ücretinden mi tasarruf ediyorsun neden kendin yaptın. Gerçi montaj ücreti de 500 dolar, neredeyse bizim aldığımız mobilyanın fiyatı kadar ama Koray gerçekten de montaj yapmayı, tornavida kullanmayı falan seviyor. Hatta imkanı olsa kendi çizdiği tasarımları yapacak 🙂
  4. Bahçecilik ve bitki yetiştirme: Hem topraklanma için harika bir seçenek, hem de meğer toprakta halihazırda bulunan Mycobacterium vaccae adlı bakteri bizim serotonin salgılamamıza da yardımcı oluyormuş. Demek bu yüzden bahçecilik bizi mutlu ediyor. Eğer bir bitkiye bakmadıysanız da en kolay yolu ufaktan sebzeler yetiştirmek. Bahar yakındır, bir küçük saksıda biber, domates de alabilirsiniz, ama isterseniz evde yeşillenen sarımsak, taze soğanı toprağa dikmekle başlayın. Bir yerden başlayın 🙂

Peki siz ellerinizle ne yapmayı seviyorsunuz? Ya da “denemeyi çok isterim, ama hiç vaktim olmadı” dediğiniz şeyler var mı?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.