İndirimler hakkında ne düşünüyorum?

Black Friday kapıdayken, tum mağaza ve online alışveriş siteleri indirimin dibine vurmuşken ben de sizlerle indirimlerle ilgili ne düşündüğümü paylaşmak istedim.

Çok derine girmeyeceğim ve daha pragmatik bir video olacak aslinda,
yani Black Friday olmasın, bu gavur icadı şeyler, ya da protesto edelim falan demeyeceğim. Isin etik kısmına ve isci sömürüsü vs kısmına da girmeyeceğim bu videoda, belki onlar üzerine de sonra konuşuruz.
Bir tüketici olarak bu indirimleri nasıl kullandığımı ve nefsime nasil hakim olduğumu anlatacağım aslinda. Hatta diğer minimalistlere göre biraz ters gelebilir görüşlerim, çünkü sosyal medyada gördüğüm eğilim protesto etmek seklinde.


Mesela bir tüketim ve yasam şekli olarak minimalizmi dünyaya yayan `the Minimalists` Joshua ve Ryan, indirimlere toptan karşılar. İstedikleri her şeyi sezonda aliyorlar. Spekturumun obur ucunda ben, neredeyse her şeyi indirimden aliyorum. Tüketimimizi ve satin almalarımızı bilinçli şekilde yaptıkça, indirimlerin bize hizmet edebileceğini düşünüyorum.
İhtiyacımı belirliyor ve indirim zamanlarını bekliyorum. Fakat sadece ve sadece istediğim şeye odaklanıyorum indirim zamanında, yani indirimde diye her şeye atlamak yerine, sadece önceden belirlediğim şeyi alip mağazadan ya da alışveriş sitesinden çıkıyorum. Aynı şekilde beğendiğim bir ürünün başka mağazada indirimi var mi kontrol etmeden almamaya çalışıyorum. Artik internet parmaklarımızın ucunda, bu iş icin saatler harcamaya da gerek yok. Ufak bir google araması işimizi görür. Hatta mümkünse en az bir ay kadar bekleyip indirime girer mi diye bakiyorum, benzer kalitede ama daha ucuz bir urun var mı bakıyorum.

İndirim dönemlerindeki en büyük ikilemim ise, online alışveriş yapmak istememem, ama mağazaların da çok dolu olması.

Bu ‘impulse shopping’ denen görür görmez alma dürtüsünü de bastırmış oluyor. O ürünü gerçekten isteyip istemediğimi de anlamış oluyorum.
Ve de bir başka kriterim de su: Ben bu ürünü, indirimde olmasa, tam parasini verip alir miydim? Geçmişte bu konuda çok hata yaptığım icin, mesela malum hep indirimde olan internet sitelerinden aldığım çok fazla ürün vardı. O sitelerde hem çok zaman hem çok para harcıyordum. Bu sitelerin email aboneliklerinden çıkınca gerçekten çok ferahladim. Bu sitelere sadece bir ürünü almak istediğimde bakiyorum. Mesela, bir kot pantolon alacağım, ya da bir saat, orada indirime girmiş mi? Onun dışında hiç bakmıyorum, zaten görüyorum ki, orada indirim gibi görünen indirimler, bazen normal fiyatından daha pahalı olabiliyor.

Siz ne düşünüyorsunuz bu bitmeyen indirimler ve kampanyalar hakkında? Sezonda mı alışveriş yapmayı tercih ediyorsunuz, yoksa indirim dönemlerini bekliyor musunuz? İndirimler sizi gereğinden fazla mı cezbediyor yoksa?

Meditasyon Çeşitleri

Meditasyon, şimdiyle bağlantı kurmak, anda yaşamak ve duygularımızı kontrol edebilmek adına yapabileceğimiz en güzel şeylerden biri.

Bu yazımda, meditasyonu hiç denememiş, ya da birkaç kez deneyip kendine uygun olmadığına karar vermişleri de düşünerek, meditasyon türlerine yer vereceğim. Aslında hepsinin sağladığı faydalar aynı:

  • daha iyi konsantrasyon,
  • rahatlama,
  • hayattaki yerini ve amacını daha iyi anlayabilme,
  • geçmiş ve geleceğin etkilerinden mümkün olduğunca sıyrılıp ana odaklanabilme

bunlardan bazıları. Fakat yapılış yöntemi birbirinden çok ayrılan birçok meditasyon türü var. Biri size uygun gelmediyse diğerini deneyebilirsiniz.

Bir rehber ses eşliğinde yapmak özellikle ilk zamanlarda olayı anlamak, fark etmeden dikkatiniz dağılırsa ana dönmek, ve farklı türleri görmek açısından faydalı.

Bir kez daha belirtmeliyim ki, meditasyon hiçbir dinin aleti, ibadeti olmayıp aslında dini inancınız fark etmeksizin meditasyondan faydalanacağınızı düşünmekteyim. Şimdi gelelim meditasyon çeşitlerine:

1) Nefes Meditasyonu

En basit ve nerede olursanız olun yapabileceğiniz bir meditasyon. Bunu yapmak için illa sessiz, sakin bir yere gidip bağdaş kurmanıza gerek yok. Ben metroda ayakta dururken bile yapıyorum. Nefes meditasyonu hem mindfulness (bilinçli farkındalık) hem de doğu geleneklerinden gelenler tarafından sıkça kullanılıyor. Ayrıca yoga yapanlar, ve hatta psikiyatrlar da kullanıyor özellikle anksiyete için.

Ayakta, yürürken, otururken, yatarken başlayabilirsiniz. Amaç, nefes alıp verirken nefesi tümüyle hissetmek ve nefeste kalmak. Nefes meditasyonu içinde bir dolu teknik var. Nefesi en çok hissettiğiniz yerde odaklanabilirsiniz örneğin, burun, göğüs boşluğu, karın olabilir.

Diğer bir teknik de sayma tekniği.  Nefes alırken 1, nefes verirken 2. Bu şekilde dikkatiniz dağılmadan, sadece 1 ve 2,ye odaklanarak meditasyon yapma tekniği yanlış hatırlamıyorsam Thich Nhat Hanh’ın Farkındalığın Mucizesi kitabında geçiyordu (o meditasyon demiyor, basitçe oturmak diyor). Bir diğer nefes tekniği de nefesleri saymak. 10 nefes (ya da kendi belirlediğiniz bir sayı) bittiğinde başa dönüyorsunuz.

Bu teknik kalp atışımızı da düzenlediği için panik ve anksiyeteye müsait bir bünyeniz varsa, deneyebilirsiniz.

Türkçe bir örnek için bu videoya bakabilirsiniz.

Bu konuda okuduğum başka bir yöntem ise konuşma ile alakalı. Meşhur bir söz vardır, başkasını dinlerken aslında dinlemiyor, ne söyleyeceğimizi planlıyoruz diye. Ne söyleyeceğimizi, ve bazen haklı çıkmak için ne söylememiz gerektiğini planladığımızdan aslında neredeyse hiçbir zaman karşıdakini tümüyle dinlemiyoruz. Aklımız gelecekte cirit atıyor, şimdide değil. O yüzden dinlerken şimdide kalmak için nefes almayı hatırlayabiliriz. Daha da iyi bir tavsiye, konuşmadan önce duraksayıp bir nefes almak.  Bir nefes ne çok kısa, ne de garip karşılanacak kadar uzun bir süre. Ağzımızdan çıkan şeylerden pişman olmamak için -ki benim bu konuda çok fırın ekmek yemem lazım- bu yöntem baş tacı.

2. Beden Tarama Meditasyonu

Beden tarama, benim için en aydınlatıcı deneyimlerden biri diyebilirim. Böyle bir tarama yapmadan önce, kendi bedenimi ne az tanıdığımı ve ne az dinlediğimi fark ettim. O nedenle sıklıkla yapmaya çalışıyorum. 1. maddedeki nefes çalışmalarıyla başlayıp beden taramaya geçebilirsiniz.

Bazı beden tarama meditasyonları çakralar üzerinden ilerliyor, bazıları ise tamamen uzuvlar ve bedenin farklı kısımları üzerinden. Baştan ya da ayaklardan başlayabilirsiniz. Yöntem şu şekilde:

Diyelim ki başımızdan başladık. Başımızda şu an bir şey hissediyor muyuz? Ağrı olabilir, sıcaklık olabilir, üşüme olabilir. Hiçbir şey hissetmiyor olabiliriz, dinlemek önemli. Oradan alna, gözlere, kulaklara… Bu şekilde ayaklara kadar devam ediyoruz.

Bazen bedenimizde olan bitene hiç kulak asmıyoruz. Bu meditasyonu yaparken bedenimden gelen küçük sinyalleri anlama fırsatım oldu. Dişlerimi ve çenemi çok sıktığımı fark ettim örneğin. Çok sık olan boyun ve omuz tutulması problemim azaldı. Sadece fark etmek bile bazı sorunları çözmek için yeterli belki de.

Bu benim için en faydalı çalışmalardan biri. Türkçe bir örneği burada, İngilizce bir örneğini burada bulabilirsiniz.

3.Farkındalık Meditasyonu (Mindfulness)

Sanırım ilk denediğim yöntemlerden biri farkındalık meditasyonuydu. Bu yöntem 1 ve 2’ye benzemekle beraber onları kapsıyor. Dikkatimizi dünyada olan bitene, ayaklarımızın yerle birleştiği noktaya, seslere, renklere, içimizdeki hislere yönlendiriyor. Anda kalmak önemli.

Bu meditasyonda düşüncelerimizi tıpkı dışarıdan gelen bir veriymiş, üzerinde değiştirme hakkımız yokmuş gibi izliyoruz. Geri çekilip bir gözlemci oluyoruz.

Düşünceleri, kaygıları dalgalar gibi düşünebiliriz. Bilincimiz bir okyanus, dibi tamamen sessiz ve huzurlu. Ama yüzeyde dalgalar birbiriyle boğuşuyor. Biz dalgalar değil, okyanusuz. Günlük hayatın koşturmacasında bunu unutuyoruz, düşünceler için kendimizi yargılıyor, cezalandırıyoruz. Bu meditasyonu yaparken, okyanus olduğunuzu, ve ne yaparsanız yapın, dalgaların yani düşüncelerin akışına engel olamayacağınızı hatırlayın. Ama unutmayın, düşünceler ortaya çıktığında, analiz etmeyin ya da yargılamayın. Sadece gözlemci olun.

Bu konuda bir Türkçe örnek için buraya, İngilizce bir örnek için buraya bakabilirsiniz.

Bu üçü, benim en çok tecrübe ettiğim meditasyon türleri. Bunların dışında henüz denemediğim onlarca yöntem var. Sahaja yoga meditasyonu, Kundalini yoga meditasyonu ve Transandantal meditasyon Hint kültüründen doğan meditasyon çeşitleri ve dünya çapında destekçileri çok.

4. Diğer Meditasyon Çeşitleri

Sahaja Yoga Shri Mataji tarafından 70lerde bulunmuş ve tüm dünyaya meditasyonu yaymak istediğinden eğitimleri de bedava ve internette birçok bilgi bulunuyor. Birkaç defa denememe rağmen hala skeptiğim sanırım, ama ilginç bir şekilde rahatlama sağlıyor yaptıktan sonra. Bu meditasyon belli hareketler (elini çakra noktalarına koyma gibi) ve tekrarlanan cümleler-mantralar içeriyor (mantralar Türkçe). Daha fazla bilgi için derneğin youtube kanalına göz atabilirsiniz.

Kundalini, en basit tanımıyla, bedenimizde uyuyan bir enerji. O enerjiyi uyandırabilirsek Aydınlanma’yı yaşabileceğimize inanılıyor. Hiç denemedim, ama kundalini yoga ve meditasyonu denemek istiyorum.

Mantra meditasyonu, dünyada özellikle Deepak Chopra tarafından üne kavuşmuş bir meditasyon türü. Sanskritçe mantralar üzerinden yürüyor. Deepak Chopra’nın çoğu meditasyonu ücretli, ama Oprah ile birlikte belirli aralıklarla 21-day Meditation Experience yapıyor, bunlar ücretsiz oluyor. Ben bunları takip etmeye çalışıyorum.

Aşağıdaki videoda da mantra meditasyonunun bir örneğini görebilirsiniz. Ben bunları çok rahatlatıcı buldum.

Transandantal Meditasyon, en yeni yöntemlerden biri olmakla beraber en eski geleneklere dayanıyor. Anladığım kadarıyla mantra ve imajlarla yürüyen bir meditasyon türü. Anladığım kadarıyla diyorum çünkü bu meditasyon türünde öğretmenden öğrenmeye inanılıyor, ve belli bir para karşılığında eğitim alıyorsunuz. Aslında anlayabiliyorum para istemelerini, çünkü bu meditasyonun destekçileri meditasyonun tıpkı futbol oynamak, piyano çalmak gibi öğrenilebilir bir yetenek olduğunu, iki video dinleyerek bunu kendi başınıza yapmanın çok zor olduğunu düşünüyor. Bu nedenle bire bir öğrenmenin gücüne inanıyorlar. Denemediğim için nasıl olduğu hakkında bir fikrim yok, ama denemek isterseniz sitelerine göz atabilirsiniz.

Son üç senedir meditasyonu hayatıma katmak için aktif bir çaba gösteriyorum. Fakat bu konudaki en önemli eksiğimin planlama ve belirli bir zaman dilimini, her gün meditasyona ayırmama olduğunu düşünüyorum. Daha düzenli bir insan oldukça bu problemin de üstesinden geleceğim umarım.

Bahsettiğim yöntemlerden birini denediniz mi? Ya da burada bahsetmediğim yöntemlerle ilgili olumlu ya da olumsuz bir deneyiminiz oldu mu? Sizden duymak, öğrenmek isterim.

Mindfulness ve meditasyon üzerine diğer yazılarımı okumak için bilinçli farkındalık kategorisine göz atabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Youtube kanalım da burada.

Gelip Geçiciliği Anlamak

Oturmuş neredeyse her felsefi, tasavvufi düşüncede bu kavram var: gelip geçiciliği anlamak (Tasavvufta bu da geçer ya hu, Budizm’de impermanence).

Çok basit görünen bu kavramı hayatımıza taşıyabilmek için bir ömür gerekli sanırım. Zira her an, bizi ya geçmişe, ya geleceğe taşımaya çalışırken, biz kendimizi güvende hissetmek ve bu anın hissettirdiklerini uzatmak için adımlar atma çabasındayız. Bu an ıstıraplı bir an ise de, kabullenmek yerine yine geçmiş veya geleceğe sığınıyor zihinlerimiz. Bize iyi ya da kötü görünen her şeyin üzerimizden akan su gibi geçeceğini fark edemeden yaşıyoruz.

Ben kendi adıma, güzel deneyimleri uzatmak ve kalıcı kılmak isteğinin pençesine düşüyorum çoğu zaman. Cildimin kırışmasından, sarkmasından korkuyorum mesela. Yaşlanıp kendime yetememekten korkuyorum. Sevdiğim insanların (benim gibi) yaşlanacak ve bir gün bu dünyayı terk edecek olması da beni korkutuyor. Hatta daha günlük hayata indirgersem, aldığım bir parça giysinin bile bozulup eskimesini istemiyorum. Ama o eskimese, ben değişeceğim; bedenim, beğenilerim değişecek. İşte bunu kabullenmek zor geliyor. En büyük korkularımdan birinin bu olduğunu fark ettim.

Ancak hayat öyle ki işte, ben köklenmek, hep aynı kalmak isterken, o benim köklerimi söküyor hep. “Hadi bakalım, bir de bununla başa çık” diyor. “Al sana gelip geçiciliği anlamak için yeni bir fırsat. Ne sevinçlerin, ne de ıstırapların kalıcı olmadığını anla bakalım.” Ben anlayana kadar, bu döngü böyle devam edecek sanırım.

Alışveriş Yapmadığım Yıl- Kitap İncelemesi

Dijital Minimalizm kitabından bahsederken, minimalizm ya da genel olarak kişisel gelişim üzerine yazan yazarlarının ikiye ayrıldığından bahsetmiştim. Dijital Minimalizm‘in yazarı Newport zaten minimalist yaşayıp kendi yaşam tarzını bizimle paylaşan yazarlardandı. Fakat Alışveriş Yapmadığım Yıl kitabının yazarı Flanders ise tamamen umutsuz durumda olup çareyi minimalizmde bulanlardan.

Cait Flanders kitaba kendi çocukluğu ve alkolizm anıları ile başlıyor. Bu kısım aslında benim çok ilgimi çekmedi ama sonrasında neden bu kadar uzun uzun anlattığını anladım. Alkolizmi bırakmanın yaşattığı yoksunluk duygusunun bir benzerini de alışveriş bağımlılığını çözmeye çalışırken yaşamış.

Alışveriş bağımlılığının aslında sandığımızdan çok daha yaygın olduğunu çok güzel bir örnekle açıklamış Flanders. Alışveriş bağımlısı denince gözümüzün önüne filmlerde olduğu gibi, topuklu ayakkabı giyen, elinde havalı alışveriş torbalarıyla dolaşan bir kadın geliyor. Aynı şekilde alkolik denince de, burnu kızarmış, üstü başı yırtık, Levent Kırca’nın tiplemesini yaptığı gibi bir karikatürize örnek canlanıyor gözümüzde. Halbuki ikisi de doğru değil. Bu iki bozukluk da, her gün işine gidip gelen, normal bir sosyal hayatı olan insanlar tarafından deneyimlenebilir. O yüzden tiplemelerin dışına çıkmamız önemli kendimizi değerlendirirken. Sırf alışveriş merkezine her gittiğimizde kendimizi kaybetmiyoruz diye kolayca sıyrılamayız alışveriş bağımlılığından.

Videoda da kitabın beni nasıl etkilediğini anlattım, spoiler vermemeye çalışarak. İzleyiniz efendim 🙂

Eğer anı tarzı kitaplar okumayı seviyorsanız bu kitabı çok seveceğinize eminim. Flanders anladığım kadarıyla şimdi 30lu yaşlarda ve kitabı yazdığında da 27-28 yaşındaymış. Bu yüzden yaşı büyük bazı okurlara onun dertleri anlamsız ve yüzeysel gelmiş, ama bu yaşlardaysanız siz de onu anlayacağınıza eminim.

Çare İkinci El!

Bu haftanın yeni videosunda ikinci el deneyimlerimi paylaştım.

İkinci el neler neler almadım ki… Kıyafetten çantaya, ev eşyasından tencereye birçok ihtiyacımı giderirken öncelikle ikinci el almak mümkün mü diye bakıyorum. Hatta Singapur’dayken ev bitkilerimi bile ikinci el olarak almıştım!

Bence gerçekten tüketimde yavaşlamamızı, eşyanın değerini daha iyi anlamamızı sağlayan bir süreç ikinci el alışveriş (ve tabii kardeşi özgür dönüşüm). O nedenle bu tür oluşumları sonuna dek destekliyorum. Videoda da kendi maceralarımı ve ikinci el alışverişin hangi mecralarda yapılabileceğini anlattım. Sizin tecrübelerinizi de dinlemek isterim, yorumlarda benimle ve diğer okuyucularla paylaşabilirsiniz.

Kitaplarda Minimalizm

Kitap okumayı çok seven biri olarak, ilk zamanlarda kitap konusunda minimalizm mi olur canım, derdim hep. Her konuda minimalist olunur, ama kitaplarda olunmaz diye düşünürdüm. Fakat minimalizmi uygulamaya başladığım dört yıl içinde, özellikle de yurtdışından taşındıktan sonra alışkanlıklarım yavaş yavaş değişmeye başladı.

Bu arada, küçüklüğümden beri kitap okumak benim bir parçam gibiydi. Bazen eğlence, bazen sığınak, bazen de yeni şeyler öğrenmek için hep kitap okurdum. Aslında üniversiteye gelene kadar çok fazla kitaba erişimim yoktu, ama kütüphaneler olsun, arkadaşlar ve kuzenlerle değiş tokuş olsun, bu dönemde de çok kitap okudum.

Çalışmaya başlayınca da kitaplığım büyüdükçe büyüdü. Ama son yıllarda anladım ki, kitaplığım ne kadar minimalist olursa, ben o kadar çok kitap okuyorum.

Hikayemi videoda anlattım. Aşağıda izleyebilirsiniz.

Videoda kitap paylaşabileceğimiz bazı yöntemler paylaştım. Sizin de kitap paylaşımı ile ilgili önerileriniz var mı?

Dijital Minimalizm- Cal Newport [Kitap Özeti]

Geçen haftaki videomda dijital minimalizm denemelerimden bahsetmiş, aslında birçok dijital alışkanlığımızı tamamen bırakmak yerine azaltmanın daha verimli olacağını anlatmıştım.

Videoyu çektikten birkaç gün sonra, başka bir kitap için kütüphaneye gittim, ve daha kütüphanenin kapısından girer girmez Cal Newport’un Dijital Minimalizm kitabına rastladım. Hemen ödünç aldım tabii. Popüler de bir kitap olduğundan bir haftada geri vermem gerekiyordu, altı günde bitirdim :).

Merak edenler için kitap Türkçe’ye de çevrilmiş. İlgilenirseniz temin edip okuyabilirsiniz.

Ayrıntılı incelememi YouTube üzerinden de izleyebilirsiniz.

Şimdiye dek okuduğum minimalizm kitapları genellikle ikiye ayrılıyor: Ya tamamen umutsuz durumda olup çareyi minimalizmde bulanlar, ya da zaten minimalist yaşayıp kendi yaşam tarzını bizimle paylaşan yazarlar. Cal Newport ikinci grupta. Kendisi Bilgisayar Bilimi bölümünde çalışan bir profesör, ama bir dijital minimalist. Hiç sosyal medya hesabı olmamış, ama bir blogu var. Bu blog üzerinden de küçük olmasını planladığı, ama binlerce insanın katıldığı bir deney yapmış: Katılımcılarından hayatlarındaki “tercihe bağlı” teknolojilerden bir ay boyunca uzak durmalarını istemiş. Bu “tercihe bağlı teknolojiler” herkes için değişebilir, ama Newport bu kitapta kahve makinesi, bulaşık makinesi gibi gereçlerden değil de ekranlara bağımlılığımızdan kurtulmayı amaçlamış. O yüzden katılımcıları da sosyal medya, Netflix, video oyunları gibi teknolojileri hayatlarından çıkarmayı denemişler.

Katılımcıların bir kısmı yarıda bırakmış, bir kısmı bir ay “detox” gibi uygulamış ama ayın sonunda eski hayatına geri dönmüş, kimisi ise bir ayın sonunda alışkanlıklarını adamakıllı gözden geçirerek neyin anlamlı olduğuna karar vermiş. Aynısını bize de öneriyor yazar. En çok bağımlılığımızın nerede olduğunu, verimliliğimizi en çok azaltan dijital alışkanlığın ne olduğunu bulup bir ay boyunca ondan uzak durmayı öğütlüyor bize.

Peki bir ay süresince ve sonunda ne yapacağız bu teknolojiler olmadan? Onun için de güzel önerileri var. Kendi kendimize zaman geçirmenin çok önemli olduğunu anlatıyor yazar. Uzun, yavaş yürüyüşler yapmanın öneminden bahsediyor. Ama burada “solitude” yani tek başınalık kavramını kullanmış Newport. Bu kelimenin yalnızlıktan farkı, bunu bile isteye yapmamız hatta bunun için bir zaman ayırmamız gün içinde. Bir de, üzerine basa basa, bu zamanın “başka zihinlerden uzak” bir zaman olmasının önemini söylüyor. Yani müzik dinlemek, kitap okumak gibi uğraşlar da güzel ama başka zihinlerin etkisinden çıkıp kendimizi dinlememiz de çok önemli. Dijital çağın bizden alıp götürdüğü bir şey bu. Kulağımızda bir müzik, ekranlardan sürekli bize bakan ve bir şeyler anlatan yüzler, aslında düşününce çok yeni şeyler. Sessizliği kaybedeli yüz yıl bile olmadı, o yüzden buna aslında bedenlerimiz müsait değil. Sessizliği ve tek başınalığı kucaklamak, benim bu kitaptan aldığım en güzel tavsiye oldu.

“Beğen” tuşuna basmak, ya da küçük mesajlar, yorumlar yerine sevdiklerimize daha fazla vakit ayırmak ise bir başka tavsiyesi yazarın. Son olarak da üretici işler yapmanın (örgü, dikiş gibi el işleri, veya marangozluk, tamir gibi işler) bizi doğamızla daha çok bütünleştireceğine inanıyor.

Yazar bilim insanı olduğu için kitapta çok fazla akademik çalışmaya ve makaleye yer verilmiş. Ben açıkçası böyle kitaplardan çok hoşlanmıyorum, ama Newport’un anlatım tarzı güzeldi ve beni bir dijital detoks yapmaya ikna etti.

Kitabın sonu da gönlümü çeldi :). Kitap “Eskiden Bir İnsandım” adında bir makaleden alıntıyla başlıyor, ve teknolojinin insanlığımızı nasıl kaybettirdiğini anlatıyordu. Fakat kitap çok daha optimist bir şekilde bitti. Kendisi de teknolojiden ekmeğini yiyen bir profesör olarak şöyle bitirmiş Newport kitabını:

Şunu güvenle söyleyebilirim: “Teknoloji sayesinde, hiç olmadığım kadar iyi bir insanım.”

Cal Newport, Dijital Minimalizm

Eğer halihazırda sosyal medyada çok vakit geçiren biriyseniz, kitaptan kesinlikle çok faydalanacağınızı düşünüyorum. Ben kendi adıma kitap gözlerimi açtı, hiç bilmediğim şeyler öğretti diyemeyeceğim, çünkü zaten yazarın anlattığı yolu yürüyordum, beni ikna etmesine gerek yoktu. Ama birçok insanın çok faydalanacağını düşündüğüm bir kitap.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.
Youtube kanalım da burada.

Hayatı Kolaylaştıran 5 Dijital Alışkanlık [Dijital Minimalizm]

80li yıllarda doğmuş biri olarak, hayatımın önemli bir bölümü ekranlar karşısında geçti, geçiyor diyebilirim. Ben büyüdükçe ekranlar da, ekranların hayatımızda kapladığı alan da gittikçe büyüdü. Ekranlara bağımlı değilim dersem yalan söylemiş olurum, hatta uyanık olduğum zamanlarda ekrana bakmadığım zaman dilimi çok çok az. Peki bu zamanı verimli hale getirmek ve ekran zamanımızı azaltmak için neler yapabiliriz?

1- Gereksiz Aboneliklerden Çık.

Hem epostada, hem mesajda, hem de sosyal medyada gereksiz aboneliklerden çıkmak, ya da bildirilerini sessize almak gerçekten çok büyük zaman kazandırıyor bize. Alışveriş sitelerinden gelen mesaj ve postalar da hem gelen kutumuzu dolduruyor, hem de bildirimleriyle dikkatimizi dağıtıyor. Bir de benim eski halim gibiyseniz, merak edip alışveriş sitesine tıklıyor, bir de orada zaman kaybediyorsunuz. Nasıl olsa siz bir şey almak istediğinizde o alışveriş sitesi orada hazır olacak. Sürekli rahatsız edilmenin bir faydası yok.

2- Epostaları Kategorile.

Hem kişisel, hem de iş epostamız çoğu zaman kontrolden çıkmış durumda. Epostaları geldiği andan kısa bir süre içerisinde, en kötü ihtimalle haftada bir yarım saat zaman ayırarak kategorilere göre düzenlemek, ileride gerçekten büyük bir kurtarıcı oluyor.

Gelen kutusunu her açtığımızda yüzlerce posta görmek yerine birkaç tane görmek bize büyük bir zaman kazandırıyor. Yukarıda paylaştığım videoda kendi eposta gelen kutumu nasıl düzenlediğimi görebilirsiniz.

3- Bildirimleri Sessize Al.

Iphone’larda “rahatsız etme” modu var örneğin, bunu çok kullanıyorum ben. Bir işe odaklandıysam kullanıyorum bir, bir de her gece otomatik olarak sessize alıyor kendini, böylece gereksiz mesajlarla uyanmamış oluyorum. Geçenlerde yüzbine yakın takipçisi olan birinin, instagramda bundan yakındığını gördüm. Takipçilerine gece mesaj göndermemelerini, mesaj sesine uyandığını yazmıştı. Halbuki sadece instagram’ı da sessize alabilir, ya da her şeyi sessize alıp sadece ailesinden gelen aramaların bildirimini açık tutabilir. Ayarları biraz kurcalarsanız yapması gerçekten çok kolay.

4- Sosyal Medyayı Sessize Al.

Bir önceki önerime benzemekle birlikte, ben bunu her zaman yapıyorum. Daha önce Facebook’tan tamamen çıkmayı denedim örneğin, ama yurtdışında yaşarken Facebook ve Instagram gibi mecraların çok önemli olduğunu anladım. Whatsapp’ın çalışmadığı zamanlar oluyor örneğin, ya da ulaşmak istediğin kişinin telefon numarası değişmiş oluyor. Sosyal medyadan insanlara ulaşılabilirliğin bu konuda hakkını teslim etmek gerek.

Ama böyle diyoruz diye de Facebook’ta ve Instagram’da paylaşılan her şeye hakim olmamız gerekmiyor. Benim için sosyal medya zamanımı azaltmanın en güzel yolu bildirimleri sessize almak oldu. Böylece sosyal medya hesaplarımı sadece ben istediğimde kullanıyorum.

Tabii aslında sosyal medya kullanımını minimuma indirmenin en güzel yolu az paylaşım yapmak. Çünkü sosyal medya sitelerinin asıl cazibesi kendi paylaşımlarımıza gelen tepkileri takip etmek. “minimalist günlük” hesabımda ortalama haftada 2 paylaşım yapsam da, kişisel hesaplarımda aylarca paylaşım yapmadığım oluyor. Aynı şekilde o hesaplara da uzun süreler girmiyorum. Gözden ırak olunca gönülden de ırak oluyor. O yüzden birden değil de, yavaş yavaş alışkanlığımızı azaltmak bence daha kolay.

5- Telefonundaki Uygulamaları Düzenle

Bu konuda android nasıl bilmiyorum ama, Iphone’da uygulamaları birbirinin üzerine sürükleyince klasör yapabiliyorsunuz kolaylıkla (videoda yine nasıl yapıldığını gösteriyorum). Benim telefonumda sadece bir ana sayfa var her şey o sayfadaki klasörlerde. İşime yaramayan hiçbir uygulamayı tutmuyorum telefonda. Sosyal medya uygulamalarını da özellikle klasörlerin arka sayfalarına koydum ki böylece gözüme batmasın, o uygulama beni dürtüyor ya da bana bildirim gönderiyor diye açmıyorum yani, ben istediğim için açıyorum. Böylece kullanım oto pilot modu‘ndan çıkıp bilinçli bir hale dönüşüyor.

Bunlara rağmen yine de dediğim gibi ekran bağımlılığım istediğimin çok çok üzerinde. Ama bu konuda da kendime şefkatli olmayı öğreniyor ve gerçekçi hedefler koymaya çalışıyorum.

Umarım bu ipuçlarının size de faydası olur. Anlattığım alışkanlıkları halihazırda uyguluyor musunuz? Ya da başka önerileriniz var mı? Yorumlarda benimle paylaşın.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Less is More Aslında Ne Demek?

Az Çoktur- Aslında Ne Demek?

IMG_4899
Kozak

Kozak Yaylası’ndan arabayla geçiyorduk. Önce zeytinlerin, sonra çamların kokusunu içimize çekelim diye tüm camlar açık, rüzgârın sesinden konuşulanları duymak zorlaşıyordu. Öndeki yolcu koltuğunda oturan, o gün tanıştığım 84 yaşındaki Tevfik Amca bana döndü:

“Biliyor musun, eski bir meslektaşım ‘Less is more’ demişti. Bu benim hayat felsefem oldu. Hep böyle yaşamaya çalıştım,” dedi ve sonra önüne döndü. Ben de öyle şaşkınlığa uğradım ki soru bile soramadım ona.

O zaman Tevfik Amca’nın zamanının önde gelen mimarlarından olduğunu, bir inat yüzünden profesör olmak üzereyken akademiden ayrıldığını, spiritüelizm ve tasavvufla derinden ilgili olduğunu, şimdilerde ise tek başına memleketi olan Gelibolu’nun köylerinden birinde yaşadığını bilmiyordum.

Less is more, yani az çoktur deyimini bilmesine hayret etmiştim ama belki de Kozak Yaylası’nın havası çarptı, ben Tevfik Amca’ya bunu nereden bildiğini sormayı unuttum.

unnamed

Geçenlerde internette gezinirken karşıma çıktı yeniden deyim. Altında da söyleyen kişinin adı yazılıydı: Ludwig Mies van der Rohe. Meğer Tevfik Amca’nın meslektaşım derken kastettiği, kendinden yaklaşık yüz yıl önce yaşamış, modern mimarinin önemli figürlerinden Mies imiş.

Mies bu sözü hayatı boyunca tasarladığı tüm yapıtlara yansıtmış. En ünlü yapıtlarından biri Barcelona Pavilion, bakınca insana hakikaten de az çoktur duygusunu yaşatıyor. Hem çok basit gibi geliyor insana hem de sonsuzluğu çağrıştırıyor. Şüphe yok ki Mies hem 20. hem de 21. yüzyılı en çok etkileyen mimarlardan biri.

less is more ne demek
Barcelona Pavilion

Savaşların, fetihlerin, hep daha çok olsunların dünyasında yaşamış Mies. Öyle ki onun Pavilion’u tasarladığı yıllarda Almanya’da enflasyon almış başını gitmiş, ekmek almak için bile parayı çuvalla taşır olmuş insanlar. Ama o yine de azı savunmaya devam etmiş.

para müzesi
2014 yılında Stockholm Para Müzesinde fotoğrafını çektiğim bu banknotlar 1922-1924 arasına ait. İki yılda 50 marktan milyon ve milyarlara gelinmiş.

‘Az çoktur’ deyimini hep sevmişimdir, ama arkasındaki felsefeyi öğrenince, daha da benimsedim. Umarım Tevfik Amca gibi ben de bunu hayat felsefem haline getirebilirim.

Less is More’un anlamından daha ayrıntılı bahsettiğim videomu aşağıdan seyredebilirsiniz 🙂

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Youtube kanalım da burada.

Üniversite öğrencilerine 5 tavsiye

Üniversite yılları ne çabuk geçti ve benim için üniversite hayatımın en güzel anılarını biriktirdiğim yerdi. Hem çok çalıştım, hem çok gezdim, hem çok eğlendim.

Birazdan okuyacağınız rehber üniversite hayatımda yapmış olmaktan en mutlu olduğum şeyleri içeriyor. Bunu 2014 senesinde, eski blogumda yazmıştım, ama hala benzer duyguları taşıyorum. Umarım genç kardeşlerime faydalı olur.

1. Kulüplere katılın.

Ne yapın, edin, bir kulübe katılın. Kendi üniversitenizde yoksa aynı şehirde başka üniversitelere gidin, en az bir ilgi alanınız mutlaka olsun. Ben 4 senede halkbilimi, klasik gitar, çevre, arkeoloji, bazen de sendika toplantıları olmak üzere bir sürü topluluğa katıldım. Bölüm arkadaşlarımdan çok buradaki insanlarla vakit geçirdim ve bu insanlar  siyasete, edebiyata, hayata bakış açımı, kısacası hayatımı, değiştirdi. Beni daha sosyal ve kendimi çok daha iyi ifade eden bir insan yaptılar.

Eğer üniversitenizde kulüpler çok yaygın değilse, mümkün olduğu kadar farklı insanı tanıyıp farklı ortamlara girip çıkmanızı tavsiye edebilirim size. Aslında bu yüzden de büyük bir üniversiteye gitmek çok önemli oluyor. İzmir’de doğdum, büyüdüm, ama Ankara’da kendimi tanıdım. Egeli olmak her ne kadar büyük bir şans da olsa, seninle aynı tecrübelere, aynı etnik gruba ve hayat anlayışına sahip insanlarla büyüyorsun. E bir de aynı şehirde üniversiteye gidersen dış dünyayı tanıma şansın çok düşük oluyor. Çünkü tezatları görmeden insan kendini anlayamıyor. Üniversitede tanıdığım insanlar benim ufkumu çok açtı, ülkemizdeki kültür çeşitliliğini birinci elden görme imkanı verdi bana.

2. Gezin.

Gönül isterdi ki interrail ya da work&travel yapayım, ama ekonomik durumum yurtdışı gezilerine el vermedi. Ben de, birçok şehre bazen araştırma yapmaya, bazen arkeolojik geziye, bazen konferanslara gittim. Okul çoğu zaman ödenek verdiği için gezilerimiz neredeyse bedavaya geliyordu ve keşke fırsatım olsaydı da daha çok yere gitseydim diyorum. Çalışma hayatı başlayınca, 2 günlük bir geziyi planlamak bile hem ekonomik açıdan zor oluyor, hem de insanda iş yorgunluğundan bir yeri gezip görecek enerji kalmıyor. Üniversiteyle ilgili en çok özlediklerimden biri bu geziler.

3. Kitap okuyun, film seyredin.

Öğrenciyken okuduğum kitaplar ve izlediğim filmlerin meyvesini topluyorum hala. İşten geldiğimde kafam bazen öyle dolu oluyor ki (o da eğer eve iş getirmediysem), zaten okuduğumu ve izlediğimi dahi anlamıyorum. İlla satın da almanız gerekmiyor. Kütüphaneyi kullanmaktan korkmayın, mezun olup da hala kütüphaneye gitmemiş insanlar tanıdım ki okuduğum üniversitenin kütüphanesi milli kütüphaneye yakın bir arşive sahip. Filme gelince, önünüze geleni izleyin, film izlemenin ayrı bir deneyim olduğu görüşündeyim. Torrenti kullanmaktan çekinmeyin, ben her gün bir film izlerdim öğrenciyken.(bu kadar şeye nasıl vakit buluyormuşum ben de bilmiyorum)

4. Fazla inek olmayın, yeri gelince eğlenmeyi bilin 🙂

Bu tavsiye bir inekten geliyor 😀

İnsana eğlencenin en tatlı geldiği zamanlar üniversite zamanları. Çalışmaya başlayınca bir bira bile eğlence değil ihtiyaç oluyor. Sinirlerinin gevşemesi için içiyorsun. Sadece eğlenmeye, dans etmeye giden, gece 2ye kadar dans eden kızla ben aynı kişi miyim, diyorum bazen. Cuma gecesi bile olsa ertesi gün beni bekleyen sorumlulukları düşünüp 12 olmadan eve geliyorum ki çok geç kalkmayayım, yapmam gerekenleri yapayım. İş hayatı çok sıkıcı dostlar.

5. Kendinizi ilişkilere çok kaptırmayın 🙂

Bu da benim naçizane tavsiyem; etrafımdaki üniversite çiftlerine baktığımda, bu kadar şey yapıp da iyi bir ortalamayla nasıl mezun olabildiğimi daha iyi anlıyorum. Benim hiç uzun süreli ilişkim olmadı üniversitede. Olanların da (çoğunun- her çifte haksızlık etmeyelim) tüm üniversite hayatı bir çift olarak geçti. Farklı bölümlerdekiler birbirlerinin dersine bile girerdi, yurdun kantininde beraber kahvaltı yaparlar, kız kıza buluşmalarımızda bile birbirinden ayrılamayan çiftler olurdu. Ve bu çiftlerin genelde arkadaş çevresi aynı olduğundan ayrıldıklarında kendilerini bir hiç gibi hissederlerdi, boşluğa düşerlerdi, biz de hangi tarafta olacağımızı bilemezdik. Örneğin gezilere çift olarak gelirlerdi, sonra kavga eder gezinin yarısını bize de zehir ederlerdi. Kimse için genelleme yapamasam da, kendi arkadaşlarıma baktığımda üniversitede sevgili olanların %90’ı mezun olunca ilişkiyi bitirmek zorunda kaldı. Ve ben üniversiteyi (ve kısa süreli takıldığım çocukları bile) sevgiyle anmama rağmen bazı arkadaşlarım için üniversite acı bir anı haline geldi.

Mümkünse rahat takılın, birbirinize tutamayacağınız ve çok uzak gelecekle ilgili sözler vermeyin. Bakarsınız üniversite sevgilinizle evlenirsiniz, hoş olur. Ama bunun kural değil, istisna olduğunu bilin. İlişkiniz dışında da bir sosyal çevreniz olsun mutlaka.

dipnot: yine belirteyim, bunlar şahsıma özel, çürütülebilir. Ancak üniversiteye özellikle yeni başlayacakların faydalanacağını düşünüyorum.

Minimalizm ve Sade Yaşam Aynı Şey Mi? [Minimalizmin Yokluk Duygusuyla İlişkisi]

Minimalizm ve sade yaşam çok karıştırılan iki kavram. Aslında sade yaşam (ya da basit yaşam) daha genel bir kavram, ama sade yaşayan bir insan minimalist olmayabilir.

Peter Syme- from Unsplash

Yokluk zamanları, savaşlar, halkın yöneten kesimden çok daha fakir olduğu zamanları düşünelim. Çok değil, birkaç yüz yıl önceye kadar, insanlık zaten çok sade bir hayat yaşıyordu. Küçücük evlerde, sadece kıt kanaat geçinerek. Ama buna tam olarak minimalizm dememiz mümkün değil, çünkü seçim hakları yoktu. Para ve kaynakları yoktu, bu yüzden öyle yaşıyorlardı.

Fakat iki dünya savaşı sonrası başlayan, seri üretimle gelen tüketim çağının başlarında gördük ki, insanlara seçim hakkı verildiğinde çoğu satın almayı, istiflemeyi, hatta ellerinde olmayan paraları harcayıp ev, araba almayı tercih ettiler. Türkiye’de de 80li yıllarda başlayan ve günümüzde kontrolden çıkmış tüketim çılgınlığına bakınca görüyoruz ki, bu basit yaşamı kendi seçmemiş, ve bundan memnun olmayan birçok kişi “Param varsa harcarım” anlayışına uygun hareket edip neden para harcadığını hiç düşünmemiş.

Bana göre bu da gösteriyor ki, aslında para yokken hakim olan yokluk bilinci, aslında paraya sahip olduktan sonra da değişmeden gelmiş. İçimizdeki bu boşluğu, yoksunluğu para ile, alışveriş ile, dekorasyon dergilerinden çıkmış gibi bir ev ile,moda ile kapatmaya çalışıyoruz.

Bu yüzden aslında bazen sosyal medyada gördüğüm, “param yok, zaten minimalist bir hayat yaşıyorum” ya da ” atalarımız zaten kendiliğinden minimalistmiş” gibi önermelere katılmıyorum. Bence minimalizm böyle bir şey değil. Paran ya da imkanın yoksa harcamazsın, ama mecbur olduğundan. Bunu söyleyen bir insan para kazandığında pekala har vurup harman savuran birine dönüşebilir.

Minimalizm bir seçimdir. Yokluk duygusundan kurtulup, şüküre ve kabule geçmektir. Bu yüzden benim gözümde az para kazanıp, ama ona şükreden ve daha fazlasına ihtiyacı olmayan insanla, çok para kazanıp, yine şükreden ve daha fazla para harcamaya gerek olmadığını anlayan insan aynı yerde. Bakış açısını yokluktan şükre ve varlığa çevirmek hem kişisel olarak, hem insanlık olarak uzun bir süreç, ama kendimizden başlayabiliriz 🙂

Bu konudaki videomu izlemek isterseniz aşağıya bırakıyorum.

Diğer mecralarda Minimalist Günlüğü takip etmek isterseniz:
YouTube, instagram, Facebook

Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı- Mental Minimalizm

Bu haftanın videosunda da mental minimalizmden konuşmaya devam ediyoruz.

Yeni okuduğum “Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı” kitabını inceledim.

Yazarın, “bir şeyleri kafaya takmamak imkansız, o zaman bize değer katacak olan şeyleri seçip onlara odaklanalım” önermesini ben pek beğendim. Siz ne dersiniz?

Minimalist Günlüğü diğer mecralarda takip etmek isterseniz: 
YouTubeinstagramFacebook

Mental Minimalizm- Zihnimizde Sadeleşmek

Bu hafta mental minimalizmi, yani zihnimizi temizlemeyi, zihinde sadeleşmeyi dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Uzun zamandır konuşmak istediğim bir konuydu ama nereden başlayacağımı bilemiyordum. Louise Hay’in You Can Heal Your Life kitabı bu konuda bana yol gösterici oldu.

Bu konuda daha fazla okumak isterseniz, blogdaki bilinçli farkındalık üzerine diğer yazılara göz atabilirsiniz:

https://minimalistgunluk.com/tag/bilincli-farkindalik/

Bilinçli alişveriş için 5 ipucu- minimalist alişveriş [Video]

Geçen hafta ilk parçasını yayınladığım Para Biriktirmek İçin 5 Yöntem videosunun bu hafta ikinci kısmı geliyor, Bilinçli Alışveriş İçin 5 İpucu.

“Nasıl para biriktiririm?” “Nasıl tasarruf yaparım?” “Nasıl daha bilinçli alışveriş yapabilirim?” “Kendimi mahrum etmeden borçlardan nasıl kurtulurum?” sorularının cevabını bu videoda bulabilirsiniz.

Geçen haftanın videosu burada.

Videoda bahsettiğim ipuçlarını ise buradaki blog yazımda da bulabilirsiniz.

Yeni videolardan haberdar olmak için buradan abone olabilirsiniz 🙂