Beslenme Üzerine


Lisedeyken, internetin daha yeni geldiği evimizde, kardeşim bir sayfa bulup bana okumuştu. Günde 18 saat uyuyan bir genç kadın, çölyak hastası olduğunun fark edilmesinden sonra günlük hayatına dönebildiğini yazmıştı.  Sonra da bu hastalık neymiş, araştırmaya başlamıştık. O yıllarda (2005 civarı), ne Türkiye’de ne de dünyada çölyak üzerine çok döküman yoktu, ve gluten hassasiyeti/alerjisi gibi kavramlar da yoktu, o nedenle bunların hepsi çölyağın farklı türleri olarak değerlendiriliyordu. Sitede bir liste vardı, eğer bu belirtilerin belli bir miktarını taşıyorsanız çölyak olabilirsiniz, diyordu. Kardeşimin bitmeyen karın ağrıları, sivilcelerimiz, kronik yorgunluk ve daha hatırlayamadığımız birkaç belirti bize çölyak hastası olabileceğimizi düşündürtmüştü ama sonra unutup gitmiştik. Tabii glutensiz bir beslenme biçimi bize çok uzak gelmişti.

Şimdi görüyorum ki bu belirtiler aslında çölyağın değil, gluten hassasiyetinin belirtileri. Bu sene Buğday Göbeği kitabını okuduktan sonra beslenme üzerine eğilmeye karar verdim. Bu kitapta beni en çok düşündüren şeylerden biri de, hamurlu bir yemek yedikten sonra hissettiklerimizi yazmasıydı. Kitapta da yazıldığı gibi, özellikle de lazanya, mantı, pizza gibi yemekler yediysek, o kadar yorgun oluyorduk ki sofrayı kaldırmaya bile enerjimiz olmuyordu. Halbuki gerçek bir yemeğin sizi uyutmak yerine enerji vermesi gerekmez mi?

Tabii eşim ve benim başını alıp gitmeye başlayan göbeklerimiz de bir çıkış yolu aramamızın bir sebebiydi. Ocaktan Mayıs’a düzenli pilates yapmama, günde 5 km. civarı yürümeme rağmen bir değişiklik olmadı. Haziran ayında seyahate gittiğimizde her gün en az 15 km. yürüdük, fakat buna rağmen kilo aldık. Kesinlikle beslenmemizde yanlış giden bir şeyler vardı.

Canan Karatay’ın kitaplarını okuyup, Tahıl Beyin kitabının yazarı Perlmutter’in onlarca konuşmasını izledikten sonra bir süre glutensiz (ve mümkünse şekersiz) olarak yaşamaya ikna oldum. Daha önce okuduğum Pure, White and Deadly ve Cure Tooth Decay kitapları da karbonhidratın(dolayısıyla şekerin) sınırlı olduğu, yağdan zengin bir beslenmeyi destekliyorlardı. Ben de bu doğrultuda bir beslenme programı izlemeye karar verdim.

Ve 10 günde yaşadığım değişiklikleri paylaşmak istiyorum.

Öncelikli olarak Karatay’ın belirttiği doğrultularda beslendiğimi belirteyim. Ortalama bir sabah kahvaltım şu şekilde:

İki yumurta, beyaz peynir, 7-8 zeytin, 3-4 ceviz, zeytinyağlı salata

Zaten böyle doyurucu bir kahvaltıdan sonra insanın karnı uzun bir süre acıkmıyor, kan şekeri dalgalanmadığı için ara öğün de canınız çekmiyor. İkindi vaktinde yediğim ikinci öğünde de normalde de tükettiğim zeytinyağlı, bakliyat, humus/yoğurtlu köz biber gibi mezeler, turşu/sauerkraut(ekşi lahana) ve salata, balık veya et gibi besinlerden istediğim kadar tükettim. Yalnızca yanlarında pilav, makarna, ekmek gibi gluten içeren ya da glisemik endeksi yüksek olan gıdalardan kaçındım. Bir hafta boyunca güzelce uyguladım bu programı. Benim için en dikkat çekici etki, PMS’i hiç, hiç hissetmeden yaşamamdı. Normalde etrafıma ateş püskürürdüm ve yüzüm başta olmak üzere bedenimde sivilceler fışkırırdı premenstrual dönemde. Bu dönemde yüzümde bir tek bile sivilce çıkmaması, normalde insanlarla kavga edecek raddeye gelmeme rağmen oldukça sakin olmam doğru yolda olduğumu düşündürüyordu. Gluten bana kesinlikle bir şeyler yapıyordu. (10 günde 2 kilo verdiğimi de dipnot olarak belirteyim)

Bir hafta sonunda, anneannemin ikram ettiği kısırı reddedemedim. Dedim ki, bu kadarcıktan bir şey olmaz, hem bulgur un kadar işlenmiş değil. Bir minik kase kadar kısır yedikten sonra, o gece saat ikiye kadar karın ağrısı ve gaz sıkışmasından uyuyamadım. Bir tesadüf de olabilir, diye düşündüm, fakat şu ana kadar böyle saatlerce süren bir karın ağrısı yaşamamıştım. Bundan üç gün sonra, ailemle beraber balık yemeye gittik. Balığın unla kızartılacağı hiç aklıma gelmedi tabii ki, servis edildiğinde anladım ama, bu da bir deneme olsun diyerek yemeye başladım. O gece de karın ağrılarından zor uyudum. Bu iki anketodik kanıt, beni hiç olmazsa bir iki ay, glutensiz ve karbonhidrattan fakir, yağdan zengin bir beslenme biçimi denemeye ikna etti. Bu arada kendimi dinlediğimde, sütün de bana çok iyi gelmediğini (fermente ürünler değil ama sütün kendisi) üç dört aydır fark ediyorum. Ama her şey yavaş yavaş, şimdilik azaltsam da sütlü kahvemden vazgeçmek(ya da arkadaşlarımın deyimiyle kahveli süt) ekmekten vazgeçmekten çok daha zor benim için. Bu aralar annemlerde kaldığım ve tek seçeneğim Türk kahvesi olduğu için şanslıyım aslında, süt de bir ay hayatımdan çıktı.

Bakalım sonraki birkaç ay bana neler öğretecek? Mutfak değişecek, hamuru, ekmek ve kek yapmayı çok seven biri olarak bir dönüşüm geçirecek o da illa ki, biraz daha sadeleşecek. Un, şeker girmeyecek öncelikle, dolayısıyla nişastalar, hamur kabartma tozları vs. de… Eşimin meşhur köftesi de değişime uğrayacak örneğin, gerçi bazen ona ekmek koyduran ben olduğum için herhalde en kolayı bu olacak. 😊 Bakalım neler neler olacak daha.

Advertisements

A few tips on packing/ Bavul yapma üzerine birkaç ipucu

1. If you’re packing a sun hat, put it upside down and fill inside and the outer edges with soft clothes like t-shirts and socks. This ensures the hat will stay in shape.


1. Eğer bavulunuza bir hasır şapka koyacaksanız ilk önce ters olarak koyup, içini ve dışını tişört ya da çorap gibi yumuşak kıyafetlerle doldurabilirsiniz. Böylece şapkanın şekli bozulmayacaktır. Bunu öğrenene kadar bu şapkayı uçakta/otobüste elimde poşetle taşırdım. 😄

2. Fold the clothes so that they can stand up on their own, using the Konmari method ( vid below). That way you can take the clothes you need without messing the organisation of the suitcase. 

Also, pack your shoes separately to make the best of the space.

 

2. Giysileri yukarıda görüldüğü gibi, dik duracak şekilde Konmari metoduna göre katlayın. Böylece içinden bir giysi almanız gerektiğinde diğerleri bozulmayacak ve her şeyi bir anda görebilirsiniz. Konmari metodu ile giysi katlama için aşağıdaki videoya bakabilirsiniz.

Diğer bir ipucu da ayakkabılar üzerine. Ayakkabılarınızı tek tek poşetleyin ki yer kaplamasın. 

3. Last but not the least, don’t over pack. Only bring what you need. For me, for one month of visiting family and then going to the seaside, I packed 6 t-shirts, one pair of baggy trousers, one pair of jeans, swimsuits, one summer hat, a very light towel, one pair of sandals and one pair of sneakers. Besides clothes, toiletries and basic skin care products. For makeup, just a 10 ml bottle of foundation and an eyeliner. I guess this suitcase will weigh below 10 kilos it’ll be more than enough.

I hope this post helps you to pack lighter and in a more organised way. 🙂 

The other half of the suitcase/ bavulun diğer yarısı

3. En önemlisi de, yalnızca ihtiyacınız kadar olanını alın bavulunuza. Bu herkese göre değişir, ben bir ay kadar ailemin yanına gidip sonra da deniz kenarına gideceğim. Bunun için altı tişört, bir şalvar pantolon ve bir kot pantalon, bir çift parmak arası terlik ve bir çift spor ayakkabı, banyo ve cilt bakımı malzemeleri aldım.  Mayoların yanında kurulanmak için bir peştemalim var ki hem hafif, hem de suyu kalın bir havludan daha fazla emiyor ve anında kuruyor. 

Makyaj malzemesi olarak 10 ml lik bir fondöten ve bir göz kalemi yetti. Bana yetecek hatta artacak bu bavul tahminimce 10 kilodan az oldu. 

Umarım bu yazı daha hafif ve düzenli bir bavul düzenlemenize yardımcı olmuştur. 🙂

Keeping the Possessions Minimal, but Not My Interests.

AAEAAQAAAAAAAAVJAAAAJDY2ZTI5OTNiLTA1YWMtNGEzMS05ZTljLTUzNmRlZTE0YjE1YgSometimes people think (and I think) I’m contradicting myself because I choose to live a minimalist lifestyle with less clothes, less makeup and overall less possessions. Yet, my interests are not minimalistic at all. I’m currently interested in writing: blogging, creative writing and handwriting/lettering.

But I also like to read and talk about psychology, the environment, sustainability, sewing& embroidery, botany & gardening, cooking & nutrition. Not to forget I work full time as an English instructor and I love teaching. And I’m almost sure I forgot to mention a few some.

My old (though somewhat related) interests were in playing the guitar (which I decided to sell as I wasn’t playing for nearly a decade), knitting and crocheting, animal rights, social anthropology, sociology, and political sciences. Last but not least, I also want to learn (and feel the need to learn) more about positive sciences. I’m regretful that I hated Math and Physics in high school.

Does a person who wants to lead a minimalist life style need to keep their interests to minimum? I definitely don’t think so as the whole idea behind minimalism is to keep what matters and what is valuable. So it pretty much depends on the person.

But then again, I sometimes feel guilty that instead of excelling in one particular skill, I tend to go back and forth between these areas, and knowledge and skills  grow slowly. It feels like I need to have a life purpose yet I don’t. Wouldn’t life be easier for me if I just tried to excel in teaching? I sometimes wonder.

However, recently I came across a term, coined by Emilie Wapnick:

Multipotentiality

“An educational and psychological term referring to a pattern found among intellectually gifted individuals. [Multipotentialites] generally have diverse interests across numerous domains and may be capable of success in many endeavors or professions, they are confronted with unique decisions as a result of these choices.”

She also has a fantastic TED talk:

She simply describes those of us who has many interests shouldn’t blame themselves, or be afraid and discouraged. Even if you lose your curiosity in one subject and be a beginner many, many times in your life, you use all your accumulated skills and knowledge and bring a new perspective to your new areas. So in a way, you are always a beginner, but because of your complicated history, you are never a beginner.

This really makes sense to me because as separate as they may seem, all of my interests feed into each other, and help me lead a more meaningful life every single day. I can relate to most of my students, who are studying at different departments, because one time in my life I delved into their profession in one way or another.

Sometimes I decide to quit one of these areas altogether, as in the case of the guitar, and I feel a bit guilty about that too. But after watching Emilie’s talk, I realized practising classical guitar taught me rhythm and mathematics, as well as  how to appreciate music. It introduced me to great musicians as well. So I’m always grateful for that. I don’t want to go back in time and become a master guitarist, though, I just wasn’t meant to be one. I didn’t have the motivation that my teacher had, for example, practising four to six hours everyday. I was too busy researching some other area I found mind-opening.

Learning that there are a lot of people like me is a relief. Learning that multipotentiality is not a burden but a gift made me more confident in pursuing my endeavours (or starting new ones, does learning really end anyway?).

Do you feel you are a multipotentialite, too? Or is specializing in one area more of your thing?

image source: https://www.linkedin.com/pulse/you-multipotentialite-judi-umali-rajkumar ( a good reading piece too if you’re into it)

you can also visit: puttylike.com (Emilie’s website)

Zamanın Ruhu ve Romantik Mitler

nick-abrams-195770

Photo by Nick Abrams on Unsplash

Sapiens yazarı Yuval Noah Harari, modern zamanların ruhundan bahsederken şöyle diyor:

Romantiklik, bize kendi potansiyelimizi en üst seviyede gerçekleştirebilmek için olabildiğince fazla deneyimimiz olması gerektiğini söyler. Buna göre kendimizi geniş bir yelpazedeki tüm deneyimlere açarak değişik biçimlerde ilişkiler yaşamalı, farklı mutfaklar denemeli, farklı müzik tarzlarını takdir etmeyi öğrenmeliyiz.

Bunu yapmanın en iyi yollarından biri günlük rutinimizi bozmak, alışık olduğumuz ortamın dışına ve uzak yerlere seyahate çıkmak. Böylece, oralarda başka yerlerin kültürlerini, kokularını, tatlarını ve normlarını “deneyimleyebiliriz”. Tekrar tekrar, “yeni bir deneyimin nasıl birinin gözlerini açtığını ve yaşamını değiştirdiğini ” anlatan romantik mitleri dinleyip dururuz.

Bu satırlara uçakta denk gelmem bir hayli ironikti tabii. Azra Kohen’in son kitabı Aeden de geldi aklıma okurken, Azra orada hep insanların evrimde 0’dan 1’e yükselmesi için deneyimlenmesi gerektiğini söyleyip durmuştu, deneyim büyük bir temasıydı kitabın (Azra diyorum, çünkü dört kitabını okuyup onca konuşmasını izledikten sonra artık arkadaşımmış gibi hissediyorum kendisini). Şimdi ise Harari deneyimi yerden yere vuruyor, tıpkı milliyetçilik, hümanizm, insan hakları ve daha birçok şey gibi bir mit olduğunu söylüyordu.

İlk başta alınacak oldum. Çünkü benim için günlük rutinimi bozup alışık olmadığım şeyleri yapmak bir alışkanlık gibi. Yeni hobiler edinmeyi, değişik yemekler yapıp yemeyi, ister Ankara’nın içinde, ister dünyanın öbür ucunda olsun, farklı yerler görmeyi, farklı insanlar tanımayı çok seviyorum. Kitap okumak da bunun içinde bir yere oturuyor olsa gerek.

Hele şu dediği “yeni bir deneyimin nasıl birinin gözlerini açtığını ve yaşamını değiştirdiğini anlatan romantik mitler”.. Gerçekten de her bir deneyimin gözlerimi açtığı görüşündeyim. El yazısı ve dolmakalemle yazma hobisine başladığımdan beri, estetiğe daha bir dikkat eder oldum örneğin. Tasarımlar (yalnızca yazıyla alakalı değil, birçok görsel tasarım nesnesi) dikkatimi çeker oldu, en basit tasarımların bile hiç göründüğü gibi olmadığının farkında olmaya başladım. Yeni yerler görme açlığı ise, 2008 senesinde, bir halkbilimi/antropoloji çalışması için Antep’e yaptığımız 8 günlük alan gezisiyle başladı. Bu çalışmadan edindiğimiz görüleri ve deneyimleri yayınladık, ama beni akademik yazımdan daha çok, edindiğim farkındalıklar etkiledi. Bir de doğru insanlarla olmanın payı büyük bunda tabii ki. Ankara’da üniversite okuyan bir 20 yaşında bir İzmirli’nin, Gaziantep’te ve Şanlıurfa’da deneyimledikleri büyük bir kültür şoku olmuştu. O yaşa kadar, sadece Ege ve Ankara’yla sınırladığımı fark ettim kendimi. Ülkemi hiç mi hiç tanımıyordum. Tanımam gerekliydi.

Bir iki yüz yıl geriye dönersem, belli bir elit kısım dışında kimse yeni deneyimler edinmenin gerekli ve önemli olduğunu düşünmüyordu büyük ihtimalle. Doğduğu köy ya da şehirde ölüyordu çoğu insan, eğer savaşa gitmezlerse. Ve hatta kitap okumanın deliliğe yol açtığını düşünen doktorlar bile vardı. 19. yüzyıldan bir gazete küpüründe, bir doktor, yığınlarca roman okuyan bir kadının aklının başka yerlere uçtuğunu, zekasının bulutlandığını, ruhunun sonsuza dek karanlığa teslim olduğunu yazıyor:

n7v4mhm9okqru9gsl9tb

Hal böyleyken bizim de aç bir şekilde her gün yeni deneyimlere koşmamız, 21. yüzyılın Zeitgeist’ında böyle romantik bir kod olduğundan olabilir. Bunu reddetmek ya da “bu da bir mit” diye düşünerek vazgeçmek anlamsız, halihazırda hayatımız mitlerle dolu. Bizi her sabah hayata tutunduran bu mitler.

Zaten eşyalara değil, deneyimlere para harcama yönünde bir trendi (ya da deneyimlerin daha çok mutluluk verdiği mitini) milennial’ların (yani 80’lerden itibaren doğan kuşağın) başlattığı üzerine birçok yazı bulunuyor. Bizim kuşağı anne-babalarımızın aksine artık ev, araba, sigorta, emeklilik güvencesi kesmiyor.

Kim bilir, bir ya da iki yüz yıl sonra insanlar belki de internetin ilk günlerine bakıp, 21. yy insanlarının yazı, resim ve videolardan oluşan web günlükleri tutmalarını saçma bulacaklar. Onlara ne gibi şeyler doyum sağlayacak acaba?

Demem odur ki, ne zamanın içindeyiz, ne de büsbütün dışında.

tumblr_osnfkrnw3d1rnvja7o1_1280

Çocuklarımıza torunlarımıza bu aletle her gün en az 8 saat aşk yaşıyorduk diye anlatacağız. İnanacaklar mı?

 

The Road Not Taken


It cannot be a coincidence that both Koray and I love the poem “The Road Not Taken”. I’ve always loved the things that aren’t that popular,  stayed away from best-sellers even though I felt they were good, and always had the urge to try unfamiliar things. Now I can’t say that I’m a courageous person, but when it comes to taking the road not taken, you can count me in. Part of the reason for this, I believe, is that the crowds disgust me. I can’t stand being in a place where there are too many people. And, when traveling in Japan, we of course wanted to see the attractions, and avoid the crowds at the same time. That is a difficult task, as in some attractions there were thousands of people. Going by our instincts, we found the roads less traveled by, and that made the whole difference.

Fushimi Inari Shrine ve Mt. Inari, Kyoto

We arrived at Fushimi Inari station by using JR Nara line, and it was just two stops away from Kyoto Station. Fushimi Inari is the #1 tourist attraction in Kyoto, and it’s not hard to understand why. The shrine which was built in 852 AD, gained fame when the emperor’s wish for rain and abundance was granted. Since then, thousands of people donated a Torii gate when their wishes were granted, so Mt. Inari was soon full of corridors made up by orange-red Torii gates.

IMG_2008

The entrance and the biggest Torii gate.

The biggest gate is at the entrance, donated by a leader who wished for his mother to recover. 

So the corridors of Torii gates offer a magnificent, almost intoxifying experience walking through them. The gates go all the way up to the top of the mountain.

When tourists come here they take photos like these: (source: http://jpninfo.com/11830)

Fushimi-Inari-Taisha-Shrine-3

Fushimi-Inari-Taisha-Shrine1

isn’t it pretty awesome?

When we arrived at the shrine and started walking through the Torii gates, the situation was exactly the same: the people were trying to take the best photos, without anyone in the background, while keeping hundreds of people waiting. And most of them probably couldn’t take the plunge to go all the way up, so they turned back after the first hundred meters or so. At this point, disgusted by the crowds, we saw a signpost saying if we turn right, there are two shrines 50 and 100 meters away. So we decided to get some air and visit them, and maybe come back and continue walking through the gates again. I’m glad we did! At first we weren’t keen to climb all the way up (233 metre high and 4 km long- sometimes very steep path, which took around two hours), but if we climbed along with the others our only experience was walking through a thousand red gates. But on the road we took, a forest with huge bamboo trees were waiting for us!

IMG_2673

It turns out the shrine 50 metres away, was actually 50 metres above, so it took us half an hour to get there.

IMG_2708

The bold lines are the main road, and the one on the right is our path. The writings with kanji indicate the small shrines.

When we saw this map, we decided it would be a waste to go back, so we kept climbing to the top. Two hours later, we had climbed 233 metres. As tiring as it was, it was the highlight of my Japan trip and one of the best experiences ever.

IMG_2729

There were lots of moments we felt eerie and freaked out. The only noise was our footsteps, rain and the birds’ singing. All of the shrines and graveyards we passed by looked abandoned except for one, but the candles kept on burning despite the rain. And a cat followed us for a while, which scared Koray as I had told him before that spirits can take the shape of animals like foxes or cats. 🙂 And in Japan it’s not common to see stray cats,  especially on a mountain. It was probably a monk’s pet or something, but as there was nobody around, I admit it was a bit scary.

IMG_2725.JPG

I really like hiking, but as I’m not very good at sports, I always felt I’d be left behind if I join a hiking or a mountaineering group. But here, among birds and giant bamboos, in the eerie silence of shrines, I made the best hiking ever.

IMG_2740

And happy ending!

IMG_2752

Behind me is the main road where people usually take to climb to the top.

On our way back, we took the main road and we got really happy we didn’t take it while going up. Aside from an observatory terrace and thousands of gates, there wasn’t really much to look at. And as it was all stone stairs, I imagine it was harder to go up.

Mt. Inari, without a doubt, one of the most exciting places for me in Japan.

 

Click here for all blog posts about Japan.

Gidilmemiş Yol-2, Saf Su Tapınağı-Kiyomizudera

Japonya’nın kanımca en görülmeye değer kenti Kyoto’da hem fotoğraflarından etkilendiğimiz yerlere gitmeye çalışıp, hem “tourist trap”lerden (turist tuzakları diyebiliriz, turistleri ve paralarını çekmek üzere tasarlanmış müesseseler) uzak durmaya çalışıyoruz.

Tripadvisor’a güveniyorum, nadiren şişirilmiş yorumlar görsem de çoğu zaman isabetli oluyor. Japonya seyahatine hazırlanırken en çok kullandığım iki site, TripAdvisor (TA) ve JapanGuide. Keşke her ülkenin JapanGuide gibi bir websitesi olsa diye de iç geçirdim. Bir hafta önce tadilata giren müze, tapınak vb. yerleri bile güncelliyorlar, ki bu çok yaygın bir durum, hatta tadilattaki yerin fotoğrafı bile var, yani siz gidip, aa burası tadilattaymış o kadar yol geldim, diyorsanız, bu sizin mallığınız oluyor önceden JapanGuide’a bakmadığınız için. 🙂

Neyse konuya geri döneyim, TA’da Kyoto’da yapılacak şeyler listesindeki ilk dört şu şekilde:

ta

Fushimi Inari’yi önceki yazımda anlatmıştım. Inari Dağı Hayatımda gördüğüm en ilginç (ve biraz da ürkünç) yerlerden biriydi şüphesiz. Japonya’ya gidecekseniz planlarınıza Inari olmasa da bir dağ yürüyüşü eklemelisiniz.

IMG_3040

Kinkakuji Tapınağı, Altın Köşk

Altın Köşk- Kinkakuji, içerisi ziyarete kapalı olsa da, estetik harikası bir tapınak, bahçeleri desen öyle. Burada gerçi beni en çok mutlu eden “Do you have a minute?” diyerek yanıma gelip benimle İngilizce pratiği yapan, sonra da bana kendi yaptıkları origami turnaları hediye eden öğrenciler oldu. Ne güzel bir eğitim sistemi ki gezi yaparken turistlerle konuşturarak pratik yaptırıyorlar. 🙂

IMG_3091

İngilişçe öğrenin canımı yiyin temalı. En çok İngilizce konuştuklarım bu bebeler oldu ya. 🙂

Üçüncü en popüler yer ise Kiyomizu-dera adlı büyük tapınak. Aslında burası ilk iki yerden bile daha kalabalıktı. Özellikle geleneksel kıyafetli gençler çoktu, yabancı olup yukata kiralayanlar da vardı. Bir de biz havanın lanet nemli olduğu, en az turist olan dönemde gittik. Sakura dönemini düşünmek bile istemiyorum.

Kiyomizu, saf su demek, buradan akan şelalenin saf suyu sebebiyle 8. yüzyılda buraya inşa edilmiş tapınak. Uzun bir sıra beklemek isterseniz siz de sağlık ve aşk bulmak için bu sudan içebiliyorsunuz. Muhtemelen bu nedenle dolup taşıyor zaten. İnternette tapınağa doğru çıkarken sağlı sollu bir dolu hediyelik eşya dükkanının da çok popüler olduğu yazılıydı.

3901_04

Kiyomizu-dera, kaynak: japanguide

kiyomizu-6

kiyomizu’nun çeşmeleri. kaynak: japanvisitor.com

13 metre yüksekliğindeki verandası ile ilgili Japonların “Kiyomizu’nun verandasından atlamak” diye bir deyimleri var. Çoğu yerde bu deyimin İngilizce “take the plunge”, yani cesur bir hareket yapmak, imkansızı başarmak anlamına geldiği yazıyor. Biz de inandık, ne bilelim. Meğer deyim değil bayağı gerçekmiş.

Otobüsten Kiyomuzi-michi istasyonunda inince yolun karşısında iki sokak vardı, ikisinde de tapınağa ok gösteriyordu. Soldakinden güruhlar, sağdakinden ise tek tük birkaç Japon kardeşimiz geçiyordu. Biz yine güruhlardan olmayalım dedik, sağda daha ferah gözüken sokağa daldık.

 

 

IMG_2944

İnsanların normalde Kiyomizu-dera’ya geldiği yokuş.

Bir on, on-beş dakika kadar yürüdükten sonra tek tük mezarlar belirmeye başladı evlerin arasında. Sonra birden, karşımızda bu manzara:

IMG_2935

Bizim Kiyomizu-dera’ya geldiğimiz yokuş.

Uçsuz, bucaksız bir mezarlık. Kimi yeni ziyaret edilmiş, mumlar yanıyor; kimindeki çiçekler aylar önce solmuş. Burası, gündüz bile tüylerinizi ürpertecek, Nishi Otani mezarlığı. (360 derece fotoğrafı buradan görülebilir) Bir an sonu hiç gelmeyecek sandık. Hava bile değişti bir anda. Tahmin edebileceğiniz gibi etrafta yine kimse yok.

Sonradan öğrendik ki, Kiyomizu’nun balkonundan atlayıp da kurtulursan, dileğin kabul olacak anlamına geliyormuş. O yükseklikte bir balkondan ormana atlayan yürekli arkadaşlardan kurtulamayanlar olmuş haliyle (Kayıtların başladığı 1694’ten atlamanın yasaklandığı 1864 yılına kadar 234 kişi atlamış ve yaklaşık 40’ı ölmüş), hatta balkonun mimarisinin leş kokularını engellemek için tasarlandığı da söyleniyor. Oradan düşüp yuvarlanan cesetler şimdi mezarlık olan bu bölgede akbabaların yemesi ve çürümeleri için öylece bırakılıyormuş.

Japonya’ya gitmeden önce paranormal olaylar, hayaletler ve benzeri varlıklar hakkında bir hikaye yazıyordum. Bu yüzden internette “japonyanın en korkunç yerleri”, “japonyanın perili evleri” tarzı anahtar kelimelerle bir sürü arama yaptım, ama karşıma çıkan birçok sonuç korku evi gibi, burada da yaygınlaşan yapay şeyler oldu. Benim istediğim gibi, tüylerimi diken diken edecek bir şey bulamayıp vazgeçmiştim. Fakat böylesine bir yerle karşılaşacağımı tahmin dahi edemezdim! Yaşasın gidilmemiş yollar.

IMG_2932.JPG

Diğer Japonya yazıları için tıklayınız.

Gidilmemiş Yol

IMG_4513.JPG

Robert Frost’un “The Road Not Taken” adlı şiirinin Koray ve benim en sevdiğimiz şiirlerden olması tesadüf olmasa gerek. Küçüklüğümden beri kenarda köşede kalmış şeylere hep merakım oldu. İnsanların sevmediğini sevmek, sırf popüler diye bazı kitapları okumamak, daha az aşınmış yollardan gitmek… Çok cesur bir insan olmasam da gidilmemiş yollardan gitmek bana her zaman heyecan verdi. Biraz da kalabalıkların midemi bulandırması bunun sebebi olmalı. Hem bir ülkeye gidince “olmazsa olmaz” denen, turistlerin akın ettiği bir yere gideceksin, hem de kalabalıklar mideni bulandıracak. İşim biraz zordu. Ve bazı yerlerde binlerce insan vardı. Biraz da içgüdülerimizle davranarak, gidilmeyen yollardan gittik biz de. Ve bütün farkı yaratan bu oldu.

Fushimi Inari Mabedi ve Inari Dağı, Kyoto

JR Nara banliyö treni ile Kyoto İstasyonu’na iki durak uzakta olan Fushimi Inari Mabedi Kyoto’da en fazla turist çeken yerlerden biri. Bunu anlamak hiç de zor değil. 711 yılında, Inari Dağı’nın tepesinde inşa edilen bu mabed, 852 senesinde İmparator’un yağmur ve bereket dilekleri gerçekleşince bereket mabedi olarak ün kazanmış. Bizim de yağmurlu bir havada burayı ziyaret etmemiz güzel bir tesadüf oldu. 🙂

Bu olaydan sonra ülkenin her yerinden dilekleri olanlar, bu dağa bir Torii kapısı bağışlamış. Bunun sonucunda dağın üzerinde, içinden geçebileceğiniz, üzerinde dilekler yazılı binlerce kırmızı-turuncu renkte Torii kapısı bulunuyor. En büyüğü de 16. yüzyılda bir devlet büyüğünün annesinin sağlığına kavuşması şerefine adanmış. İnsanı büyüleyen bu atmosfer bin yıldan fazla bir süredir hem Japonları hem de turistleri kendine çekiyor.

IMG_2008

Mabedin girişi ve en büyük Torii kapısı.

Turistler buraya gittiğinde genelde Torii koridorlarından böyle fotoğraflar paylaşıyorlar: (kaynak: http://jpninfo.com/11830)

Fushimi-Inari-Taisha-Shrine-3

Fushimi-Inari-Taisha-Shrine1

baya da iyiymiş aslında 😀

Biz de mabede vardığımızda durum aynıydı. Koridorun ilk elli metresinde, herkes (arkada başka biri olmadan) fotoğraf çekilmeye çalışıyor, bu uğurda birbirini eziyor, insanları dakikalarca bekletiyordu. Muhtemelen bir elli metre sonra da çoğu geri dönüyorlardı. Bu noktada sağda 50 ve 100 metre ötede küçük mabedler olduğu yazılıydı. Biz de biraz nefes almak için kimsenin sapmadığı bu yola sapalım, sonra ana yola geri döneriz dedik. İyi ki de böyle yapmışız! Dağın tepesine çıkmaya başta hevesli değildik, ama eğer anayoldan çıksaydık yüzlerce turistle birlikte,  sürekli bu kapılardan geçerek tepeye varacaktık ve tek deneyimimiz bu olacaktı. Fakat saptığımız yolda bizi dev bambularla dolu bir orman bekliyordu!

IMG_2673

Meğer 50 metre dediği mabed, 50 metre yukarıdaymış, yani varmamız yirmi dakika kadar sürdü.

IMG_2708

Koyu yollar ana yol, sağdaki ise bizim rotamız. Yazı ile belirtilen yerler dağın içindeki küçük mabedler.

Yolda gördüğümüz haritadan, ana yoldan epey uzaklaştığımızı görünce bari devam edelim tepeye kadar dedik. Yaklaşık 2 saatte, 4 km tırmanarak 233 metre yüksekliğindeki dağın tepesine ulaştık. Oldukça yorucu olsa da, hayatımdaki en iyi deneyimlerden biriydi.

IMG_2729

Korktuğumuz yerler de çok oldu, dağın içinde birçok mabedden ve mezarlıktan geçtik, biri hariç hepsinin içi boştu, tüm dağda kuş seslerinden başka hiçbir ses yoktu, ama mabedlerin hepsinde yağmura rağmen sönmeyen mumlar yanıyordu. Bir mabedin içinden çıkan ve bizi bir süre takip eden kedi de ürkütmedi değil.

IMG_2725.JPG

Kondisyonum yetmez, beraber gittiğim insanlara yetişemem diye düşünerek bu güne kadar doğa yürüyüşü, dağcılık gibi aktivitelere katılmaktan çekinen ben; burada, kuşların ve dev bambu ağaçlarının içinde, mabedlerin ürkünç sessizliğinde hayatımın en güzel yürüyüşünü yaptım.

IMG_2740

Ve mutlu son!

IMG_2752

Arkamda, Torii kapılarından geçilerek gelinen ana yol.

Dönüşte ise ana yoldan döndük ve dönerken iyi ki bu yoldan çıkmamışız dedik. Bir gözetleme terası ve süregelen Torii kapıları dışında gerçekten hiçbir numarası yoktu, ayrıca sadece merdivenler olduğu için bizim yürüdüğümüz taş/toprak yoldan çok daha yorucu olduğunu tahmin ediyorum. İşte bu yüzden bir yerlere tur ile değil de kendi başına gitmek çok daha doyurucu bir deneyim.

Inari Dağı, Japonya gezimde beni en çok etkileyen yerlerden biriydi.

Yine ana yoldan sapıp güzelliklerle karşılaştığımız Kiyomizu-dera Tapınağı, Arashiyama ve Sosha Dağı’ndan da ileriki yazılarımda bahsedeceğim.

Diğer Japonya yazıları için tıklayınız.

First Impressions on Japan and the Japanese

  • Most Japanese can’t speak English.

I read a lot on this, but I didn’t expect it to be true. I can say with relief that, in fifteen days, I met maybe two or three people who could speak proper English. There were some times that they understood me, but I didn’t understand them. 🙂 Luckily, Japanese people are very good at using body language and making use of maps, so except for food it wasn’t a big problem in daily life. Since my husband and I are Muslims, we had quite difficulty in finding out if there is any pork or raw egg in meals. So if you have dietary concerns, I strongly suggest that you learn the Japanese phrases (and the possible Japanese answers to them) to ask if the food contains meat/pork/raw meat/raw egg etc.

  • They are both under the effect of Western culture and not.

 

 

When I saw Stradivarius, Bershka and Zara all next to each other in Dotombori, Osaka, I almost felt like home. While it is possible to see people in kimono, yukata and traditional attire on the streets, Japanese people are usually under the influence of Western fashion. All working men and women wear suits (it is even possible to see women who wear ties)

 

  • Kawaii everything

img_0873

I guess this kid must be famous. His pictures were all over billboards.

Kawaii can be translated as “cute”, and it is an essential part of Japanese culture. Kawaii doesn’t care whether you are a male, female, old or young. It takes you under control! Especially cartoon and anime figures are everywhere, and it is very natural to see a middle aged man in snoopy shorts or a grandma rocking a hello kitty purse. What was interesting for me is again regardless of age and gender, everyone has a phone charm. As iPhones don’t have a hole for charms, they found a way to hang their charms to their phone case.

img_0869

crosswalk fashion. source: unsplashed

And boy, there are a lot of things that hurt your eyes. My husband, Koray, is obsessive with the color harmony of belt, watch and shoes in a man. So his attention was mostly on men who care nothing about the color harmony, and some men with wrinkled shirts, which seems quite common in the subway. The most interesting thing for me was wearing socks/stockings inside sandals and defying the whole reason of wearing them.

 

img_0870

It seems the yukatas come with cell phones and selfie sticks attached to them. source: unsplashed

  • Addiction to cell phones might be one thing we have in common.

A quarter of people on subway are asleep (official Japan guide says it’s almost a hobby to sleep on subways), a handful of people are reading an actual book or an e-reader, and all the others are on their cell phones. Some sidewalks even have the “don’t text and walk” sign.

 

  • IMG_2840
    The famous philosopher’s road in Kyoto. And yes, she’s on her cell phone.

    Gender is a bit weird. 

As I mention in kawaii, cute things aren’t just limited to children and young girls. On the contrary, children wear much simpler clothes whereas everybody who feels kawaii is welcome to express it in the most bizarre ways. Besides, most men wear what I would call “feminine” purses  and  women and men alike like to dye their hair every color imaginable. There are lots of women with man-like haircuts as they are many men with women-like haircuts (and of course this is just my viewpoint of gender, as a half westerner, half middle-eastern). That’s why sometimes I couldn’t understand if someone walking in front of me was a male or a female. And maybe that is the reason why so many Japanese and Korean dramas have the theme “misunderstood gender”.

Hanazakari-no-Kimitachi-e

From Hanazakari no kimitachi e, a famous J-drama where the lead actress goes to an all-boy school dressed as a boy, why of course to be with his crush who is a celebrity athlete.

  • And then there is the onsen.
a9425b81-3a7e-45ff-ad2e-ea3e858aaf8c-325-0000002949050528

one of the onsens we’ve been to, Naniwa no Yu. The picture is from their website, it’s prohibited to take photos inside, which makes sense.

Onsen might be translated as “hot spring bath”. These are gender-segregated public baths which run water that come from hot springs. The baths are about 50-60 cm deep and most of them are around 37-40 C degrees. Besides the numerous health benefits, I found going to an onsen really refreshing and fun. In Turkey we have a similar concept, which we inherited from Roman baths, but we almost always wear a towel or even a swimsuit to public baths. In Japan though, you need to be completely naked. Not one single piece of cloth to cover your private parts. And for us it took some courage first, but then we were okay. In Kyoto we went to two onsens, and then when we went to Osaka our bus pass also covered onsens so we visited two other ones. If I had had more time I would visit more! :)What I wonder about onsens though is the gender segregation. Japanese people, so far I understood from their literature, movies, cross-dressing and such, are open to lgbtq and it’s not a big taboo as it is in the Turkish culture. But here the only segregation is through sex, male and female. Everyone can enter this place and the only exception is having a tattoo. But they don’t seem to care about the possibility of taking a bath with gay people.

  • They stick to their principles.

 

I could say Japanese people are extraordinarily polite, when I think about the lady who apologized twice for keeping me waiting in front of a public toilet, or the numerous people who so kindly (sometimes only with very successful body language) gave me directions. I was never let down when I asked for something.

908125ec-adf5-4ef9-863e-47ebd90119f0-325-00000029dd4db9de

talking about toilets… here you go, a Japanese toilet controller.

But considering people just bump into, and sometimes crash each other to get into trains without saying “sumimasen” (sorry) at all, I could say they are quite rude. As far as I’m concerned, just as every society they have an unwritten moral code and some things are acceptable while others are not. It’s just our perspective that compares the politeness with our cultural codes.

The big difference between Japanese and the Turkish I think, is that Turkish people have always had contact with neighbouring cultures, namely, Persian, Arabic, Greek, Roman and French. So our vision of hospitality and politeness has been somewhat a synthesis of the Middle East and Europe. However, Japanese had very little contact with other cultures until a hundred years ago, which makes their culture very unique and sometimes illegible.

  • Would I live in Japan?

Much as I’m in love with the culture, the answer would be a no. This is the first time I feel so foreign and so alone. It was obvious we weren’t Asian so I can understand that we caught attention, but everywhere I go, especially in onsens, people just kept staring at me. I smiled as I normally do when I make eye contact with someone, but the answer was mostly the same stare.  I feel like I could easily fit in a European country, but in Japan, I will always be a foreigner even if I don’t have the language barrier.

Sorry for keeping this a bit long, but  I still haven’t talked about my favourites: the Japanese gardens, Shinto & Buddhism, and food. And I apologize in advance if any of my views hurt any person. So until next time, Sayanora, or more friendly, ja ne!  😊

 

Japonya ve Japonlar Hakkında İzlenimler-2

Japonya’yı gezerken hep canım yazarlık hocam Çiğdem Ülker’in beş duyumuzu birden kullanarak gözlem yapmamız öğüdü aklımdaydı. Baktım, dinledim, kokladım, dokundum ve tattım.

Bir önceki yazımda ilk izlenimlerimi aktarmış, kawaii, moda ve ahlak anlayışlarından bahsetmiştim. Japonlar hakikaten garip bir millet. Kendimi tekrarlayacağım ama, gerçekten hiç bu kadar dışarıda hissetmemiştim. Böyle hissetmek de bir anlamda iyi oldu, böylece kendi eylemlerime olduğu kadar diğerlerinin eylemlerine de dikkat kesilmiş oldum. Yine uzun bir yazı olacak sanırım, sonuna kadar sıkılmadan okumanız dileğiyle.

Japon Temizlik Anlayışı

japanese-toilet

Neredeyse her Japon tuvaletinin yanında şu görmüş olduğunuz kumanda bulunuyor. Oturduğunuz yeri (ve suyu) isterseniz ısıtabiliyor, tuvaletten sonra ihtiyacınız olan tuşa basıp temizliğinizi yapıyorsunuz (çok lüks yerlerde kurutma da varmış ama ben rastlamadım). Eğer stres olursanız sifon sesi çıkarabilme özelliğini, hatta parfümü de kullanabiliyorsunuz. Tuvalete oturmadan önce oturağı temizlemek için dezenfektan bile var. Tuvalet kağıdı (yanında en az iki tane yedekle) her zaman, en ücra tapınaklarda bile vardı. İnsan bir süre sonra güzel alışıyor bu sisteme, zira dönerken evine tuvalet alıp götürenler oluyormuş. 🙂 Fakat ilginç nokta, umumi tuvaletlerin neredeyse hiçbirinde sabun bulunmaması (Starbucks, McDonalds gibi yerlerde gördüm sadece). Gittiğimiz otellerin hiçbirinde yoktu. Adam Shiseido’nun yüz temizleme köpüğünü koymuş, ama el sabunu koymamış. Gerçekten çok garip geldi bana. Gözlemlediğim Japonların hiçbiri de tuvaletten çıkınca ellerini sadece suyla yıkamaktan rahatsız olmadı.

Aynı şekilde kağıt havlu da hiçbir tuvalette yok. Japonların çantasında her zaman kendi özel mendilleri ya da havluları bulunuyor. Kadın erkek çocuk fark etmeden bu havlu hepsinde var, ellerini bununla kuruluyorlar. Biz de öyle yaptık. Bunu önceden biliyordum ama, mendilin meğer ikinci bir fonksiyonu da varmış, onu burada öğrendim: Ter silmek. Öyle bir nem var ki, Ege’de büyümüş, Aydın ve Urfa’nın hamamvari havasını görüp bundan fazla nem olamaz diye düşünen ben, Japonya’nın gittiğimiz her yerinde terden resmen buharlaştım. Haziran ve Temmuz ayını kapsayan bu dönemler “tsuyu” ya da Türkçesiyle, erikler bu dönemde meyve verdiği için “erik yağmuru” sezonu Japonya’da. Biz on beş günlük seyahatimizin yalnızca iki gününde yağmura yakalansak da tüm seyahat boyunca her gün bulutlu ve nemliydi.

FullSizeRender

Kyoto’dan aldığımız, Kyoto ruhuna yaraşır mendiller.

O mendilin ikinci fonksiyonu da yüzümüzdeki terleri silmek oldu. Yüzün terlediğinde silmemek de kaba bir hareketmiş zira. Bu mendiller ayrıca çok popüler birer hediyelik eşya olduğundan birkaç tane de ben aldım. Kağıt havlu yerine mendil ya da küçük havlular kullanmak fikri çok hoşuma gitti.

Temizlik konusunda fark ettiğimiz ilginç bir diğer nokta da dış mekanların temizliği oldu. Üçüncü günümüzün sonunda, fark ettim ki ayakkabılarımızın altı ilk aldığımız günden daha temiz olmuş! Bir de sürekli bahçe, tapınak gezmemize rağmen. Bizim gibi iç ortamlarda (restoranlar ve tapınaklar dahil) ayakkabı çıkarıp terlik giyme alışkanlıkları var ama gereği bile yok çünkü nasıl temizleniyorsa yollar, ayakkabının altında toz bile yapmıyor. Ellerini yıkamadıkları sabunlarla yolları yıkıyor olabilirler. 😀

2001_11

Bir Ryokan’ın (Japon tarzı pansiyon) önündeki terlikler. Kaynak: japanguide.com

2001_02

Eğer mekana terlikle girdiyseniz tuvalete girerken terliği çıkarıp tuvalet terliği giymeniz gerekiyor. Tanıdık geldi mi? 🙂 kaynak: japanguide.com

Din ve Ahlak Anlayışı 

Bağ bahçe merakımdan ötürü bir sürü tapınağa girdim çıktım. Bir Budist olsaydım hacı olmuştum herhalde. 🙂 Bu nedenle bahçelerde ve dağlarda daha çok vakit geçirsem de direkt yoldan Japonların din anlayışını deneyimlemiş oldum.

Az sayıda Müslüman ve Hıristiyan olsa da Japonya’ya bin yıllardır hakim olan iki anlayış Şintoizm ve Budizm.

Şintoizm Japonya’nın kadim dini. Doğal bir şekilde oluşmuş bir yaşam tarzı da diyebiliriz. Yani Japonya’da kimse ben Şinto’yum demiyor, zaten öyleler. Budist olsan da eğer Japonsan otomatikman Şinto oluyorsun. Yani bir bakıma etik bir kod Şintoizm. Peygamber, tanrı, kitap, din değiştirme gibi kavramlara sahip değil. Yalnızca “kami” dedikleri, mabetlerini koruyup kolladıkları düşünülen, İngilizce’ye “deity” Türkçeye “Tanrı” ya da “Melek” diye çevirebileceğimiz ruh inançları var. Bu kamiler ölmüş insanların ruhu da olabiliyor, doğadaki herhangi bir varlığın ruhu da.

meiji jingu

Meiji Jingu Mabedi girişi Torii kapısı, Harajuku, Tokyo. Haziran 2017

Şintoizm’in ana düşüncesi saygı ve erdem. Ruhlara, doğaya, insanlara, yaşayan ve yaşamayan her varlığa saygı ve şükran. En önem verdiği erdemlerden biri de “Magokoro” yani içten bir kalp. Japonlar için çok önemli olan, Japonya’yı 19. yüzyılda nihayet dünyaya açan ve teknolojiyle tanıştıran içten kalpli imparator Meiji ve eşinin ruhlarının rahat etmesi için, Tokyo’da bir Şinto mabedi var örneğin. İmparatorun ölümünden sonra, 1920 yılında kurulan bu mabedin ormanı için ülkenin her yerinden 100.000 ağaç bağışlanmış ve şimdi, yüz yıl sonra, kendini yenileyen ve vahşi doğaya ev sahipliği yapan bir orman olmuş. Bu orman da Japon halkının içten kalbini temsil ediyor. Japonya’da ziyaret ettiğim ikinci mabed olan Meiji Jingu’dan doğrusu ben çok etkilendim.

iris garden

İris çiçekleri ile ünlü Meiji Jingu Mabedi, Haziran’da gelmenin en güzel yanı ülkenin her yanında bu güzel iris çiçeklerini ve ortancaları görmekti.

Budizm ise ahlaki yönünden benzerlikleriyle Japonların kolaylıkla kabul ettiğini düşündüğüm bir inanç. Yine tanrısı olmayıp belli etik ilkelerinden oluşuyor. Kurucusu olan Siddharta Guadama’nın hayatını, Sapiens kitabından (Yuval Noah Harari) özetleyerek, zaman zaman alıntılayarak kısaca aktarmak istiyorum.

Himalaya Krallığının varisi olan prens Gautama, zengin- fakir, genç-yaşlı, sağlıklı-hasta herkesin bu dünyada acı çektiğini, ve acılarını maddi arzularla yok etme isteğinde olduğunu fark eder. En zengini bile maddi arayışlardan vazgeçememektedir. Bunun üzerine 29 yaşında sarayını gizlice terk eder ve “Kuzey Hindistan’ı baştan başa evsiz bir berduş gibi gezerek bu acılardan kurtulmanın bir yolunu arar. Aşramları gezer, guruların dizlerinin dibinde oturur, ama hiçbir şey onu özgürleştirmez ve tatmin etmez.”

“Gautama’nın içgörüsü, zihnin deneyimlediği şey ne olursa olsun genellikle bir şeyleri çok istediğini ve bunun da mutsuzluğa yol açtığını söyler. Zihin hoşuna gitmeyen bir şey yaşadığında şiddetle bu rahatsızlıktan kurtulmak, hoşuna giden bir şey yaşadığında da zevkin kalıcı olmasını ve yoğunlaşmasını ister, bu yüzden de hep doyumsuz ve huzursuzdur. Bu, acı gibi hoşumuza gitmeyen şeyler deneyimlediğimizde çok açıktır. Acı sürdükçe mutsuz oluruz ve acıdan kurtulabilmek için her şeyi yaparız. Öte yandan, keyifli şeyler yaşadığımızda bile tamamen mutlu değilizdir. Ya keyfimizin biteceğinden korkarız ya da keyfin yoğunlaşmasını dileriz.”

Altı yıl oturup düşündükten sonra bir çözüm yöntemi bulur. Eğer tüm deneyimleri olduğu gibi kabullenmeyi becerebilirsek, anda kalarak yaşayabilirsek acılardan kurtulabiliriz. O zaman, üzüntüde bile bir zenginlik bulabiliriz.

“Şu anda ne yaşıyor olabilirdim?” demek yerine “Şu anda ne yaşıyorum?” diye sormayı öğrenir ve öğretir Guatama. Hayatının tümünü insanları bu zihinsel düzeye ulaştırmak için meditasyon yöntemleri bulmaya adar ve sonunda aydın kişi, yani Buda olur, Nirvana’ya ulaşır. Budizm mitolojisi aşağı yukarı bu şekilde. Tanrılarla uzaktan yakından ilişkisi olmayıp, bu güne kadar gelebilen tek din.

Felsefesi itibariyle bende büyük merak uyandıran ve daha da öğrenmek istediğim Budizm, dünyanın çoğu dininde olduğu gibi gerçek dünyada uygulanışında silik bir iz olarak kalmış Japonya’da. Tapınaklar dolup taşsa da, Harari’nin de dediği gibi,

“Budistlerin yüzde 99’u Nirvana’ya ulaşmadıkları gibi, zamanlarının büyük bölümünü dünyevi başarıların peşinde koşarak geçirdiler ve pek çok değişik tanrıya tapmaya da devam ettiler. Bunlar arasında Hindistan’daki Hindu tanrıları, Tibet’teki Bon ve Japonya’daki Şinto tanrıları örnek verilebilir.”

Şinto ve Budist tapınakları çoğu zaman gerçekten de iç içe ve birbirleriyle çelişmiyorlar. Mesela eski Tokyo’nun merkezi Asakusa’da büyük Budist tapınağı ve Şinto mabedi yanyanalar. Japonya’ya gittiğinizde hangi tapınak Şinto hangisi Budist anlamak ise çok basit. Önünde kocaman Torii kapısı (yukarıdaki Meiji Jingu kapısı gibi) varsa Şinto. Bu kapılardan kötü olan ruhların geçemeyeceğine inanılıyor. Böyle bir kapı yoksa ve içeride Buda’nın resmi/heykeli vs var ise, ve ismi -ji ile bitiyorsa bu bir Budist tapınağı. Benim kendi adıma fark ettiğim diğer şey ise özellikle Zen tapınaklarındaki güzel ağaç kokusu ve ne kadar turist olursa olsun bozulmayan huzur, sessizlik ve her noktası düşünülmüş tasarımlar (binalar, ağaçlar, taşlar) oldu. Şinto mabedleri sanki daha dünyevi ve daha hareketliydi.

Bir Şinto tapınağı paylaştım, bir de Kyoto’da bulunan, Zen Budizm’inin Renzai mezhebinin ana tapınağı Nanzen-ji’den birkaç fotoğraf paylaşarak yazımı bitireyim.

nazenji

Tapınakta koşa koşa giden bir keşiş.

nazenji3

Nanzenji Tapınağı dışarıdan görünüş.

nazenji1

Tapınağın içindeki Zen bahçesi.

nazenji2

Nanzen-ji’nin kurucusundan dizeler. Bu ülkede hem yöneticiler hem de rahipler şiir yazmayı çok seviyor. Diyor ki,

Ne geçmişin acıları zihnini tırmalasın,

Ne geleceğin korkuları.

Bu anda yaşa, bu yerde,

Saf bir akılla ve pişman olmadan.

İşte o zaman her gün iyi bir hayattır.