Aromaterapi: Lavanta Yağı Faydaları ve Kullanımı

Dünyanın en eski ve en çok kullanılan öz yağı: Lavanta Yağı.

Bir Akdeniz bitkisidir lavanta, ilk kullanımı da Antik Mısır ve Anadolu medeniyetlerine dayanıyor. Oradan Roma imparatorluğuyla Avrupa’ya geçmiş ve özellikle Fransız ve İngilizlerin de favorisi olmuş. Modern zamanlarda ise “aromaterapi” teriminin ortaya çıkmasında başrol oynamış: kimyacı Gattefosse; laboratuvarda elini yaktığında lavanta yağının yanığı hızla iyileştirdiğini görünce diğer bitkilerin yağlarıyla da ilgilenmeye başlamış.

Lavanta ve yağı ilk ne zaman hayatıma girdi hatırlamıyorum bile. Sanki hep vardı. Ergenlik döneminde sivilcelerime gece yatmadan birer damla sürerdim (bilgisizce uygulamam neyse ki zararsızmış, çünkü lavanta ve çay ağacı dışındaki tüm yağları seyreltmek gerekiyor. Bu iki yağı olduğu gibi kullanmak güvenli).
Yaz akşamları annemle parktan lavanta toplar, evin her yerini donatırdık. Sevmesi çok kolay bir arkadaş gibi lavanta 🙂


Bu özel çiçeğin öz yağını çıkartmak çok kolay, o yüzden çok yaygın ve görece uygun fiyatlı. Alırken mutlaka tıbbi adını (Lavandula Angustifolia), üretim yerini kontrol edin. Ülkemizde de üretiliyor lavanta yağı, ya da Fransa en çok üretilen yerlerden.


Gelelim kullanım alanlarına: Dediğim gibi yanık ve sivilce yanında yağlı cilt, ve saç derisi için, ve yaraların iyileşmesinde doğrudan ya da krem veya başka yağlarla uygulanabilir. Böcek kovucudur. PMS ve hamilelikte baz yağlarla birlikte karın bölgesine masaj yapılabilir. PMS sendromlarını azalttığı görülmüş.

Anksiyete, uykusuzluk, alerji, astım, iştahsızlık durumlarında, ve doğum esnasında soluyarak, buğu yaparak ya da, buhar makinesine eklenerek kullanılabilir.

6. çakramızı, yani üçüncü gözümüzü uyarır.

Güçlü bir adaptojendir, yeni durumlara alışmak için kullanılabilir.

Kendi yaptığınız ya da hazır aldığınız kremlere de ekleyebilirsiniz. Orana şöyle karar verebilirsiniz: Kaç ml ise onun yarısı kadar damla. Diyelim 30 ml, 15 damla. Hamilelikte kullanımı güvenli olan bir yağ olsa da, bu oranı yarıya düşürmek öneriliyor.

Lavanta yağı üzerine kitaplar yazılan, derya gibi bir konu. Siz nasıl kullanıyorsunuz?

Kaynaklar:
Essential Oils for Beginners, Althea Press
Essential Oils for Health and Beauty, Lydmila Ananeiva
The Aromatherapy Book, Jeanne Rose
Lavender Oil, Julia Lawless

2020’nin Kelimesi: Derin

Son 3 yıldır kendi kendime oynadığım bir oyun var: O senenin kelimesini belirliyorum. Böylece hem sene içinde bu kelimenin odağım olduğunu hatırlayıp kendime bir yol haritası çizebiliyorum; hem de bir senedeki gelişimime bu kelime açısından bir bakma imkanım oluyor. Karanlık sulardaki kişisel deniz fenerim gibi oluyor bu kelime.

2017 için kelimem “Yaz” dı, 2017 yılında el yazısı ve dolmakalemler olsun, yaratıcı yazarlık ve blog olsun yazının her türlüsünde kendimi geliştirdim gerçekten.

2018’in kelimesi “Yaşa” oldu, 2018’de Singapur’a taşındık, her yeni deneyimimde, yargılamaktan çok yaşamaya özen göstermeye çalıştım. Sanırım 2018 yılı hayatımda en değişik deneyimleri yaşadığım yıllardan biri olarak kalacak. İş hayatım epey stresliydi Singapur’da, ama buna rağmen dolu dolu bir yıl geçirdim.

2019’un kelimesi ise (aslında iki kelime de idare edin :)) “Cesur Ol” du. Bu sene gerçekten de cesur olmamı gerektirecek bir dolu deneyim yaşadım ve bu iki kelimeden çok güç aldım. Avustralya’ya taşındık, Singapur’dakinden çok daha farklı bir deneyim oldu burası. Singapur’da iş ve arkadaş bulma konusunda çok da sıkıntı yaşamamışken burada yaşadım. Başlangıçları hep benim yapmam gerekti, hep korkularımla yüzleşmem gerekti. Avustralya’da geçen bir yılımı da uzun uzun yazmam gerek aslında, Singapur’a dair çok yazdım ama burasıyla ilgili sadece bir yazım var. İlk senenin heyecanları ve hatalarını unutmadan yazmalı. 🙂

Bu senenin bitmesine on gün kala aslında bir korkumla daha yüzleşeceğim: kamp yapma ve şnorkelle yüzme. Yüzmeyle ilgili küçüklüğümden beri aşamadığım bir korkum var, kamp da gözümü korkutmuyor değil. Benim için önümüzdeki günler heyecanlı ve de tam bu senenin mottosuna uygun olacak 🙂

Aralık ayının başından beri de acaba bu senenin kelimesi ne olsa diye ara ara düşünüyorum. Hatta bulamadım da hiçbir şey, her kelime vasat geldi, özenti geldi. Sonunda geçen gün dişlerimi fırçalarken buldu beni 2020’nin kelimesi: Derin.

Bu haftanın videosunda Enneagram’dan bahsetmiştim, ben tam bir Dokuz olduğumu fark ediyorum Enneagram’ı araştırdıkça. Kısaca anlatmam gerekirse bu teori insanları dokuza ayırıyor. Doğduğumuz andan itibaren hepimizin bu gruplardan birine dahil olduğumuzu, ve hayatımız boyunca bunun değişmediğini, ve bizim kişiliğimizi oluşturduğunu varsayıyor. İlginç yanı ise hiçbir grup öbüründen iyi ya da kötü değil, ama her grubun Sağlıklı-Vasat-Sağlıksız yönleri var. Kendimizi tanıdıkça Sağlıksız yöne doğru kayan alışkanlıklarımızı görebilir, ona göre tedbir alabilir ve daha sağlıklı yöne geçebiliriz.

Enneagram şeklinin tepesinde yer alan Dokuz’un en önemli özelliklerinden biri diğer tüm kişiliklere kuşbakışı bakması. Hepsinden biraz iyi yön alması, ama eğer çaba göstermezse her şeyde başlangıç seviyesinde kalma tehlikesi var. Yargısızlık, başkalarının kararlarına uyum sağlama, herkeste haklı bir yan bulma da bu “peacemaker” (arabulucu) denen tipin olağan hareketleri. Yine çoğu zaman iyi özellikler gibi gözükürken, aslında bu yüzden insanlara “belli bir kişiliği olmayan”, “tanıması, anlaması zor” insanlar olarak gözükebiliyor Dokuz.

İşte bunları düşünürken hep aklıma “derin” kelimesi geldi. Bunları çözmek için derine inmeliyim. Sadece sığ sularda yüzerek olmayacak bu iş. Ayrıca hayatımda o kadar çok başlatıp da gerisini getirmediğim şey var ki.. Yoga, meditasyon, ikinci yabancı dil (ler- Almanca, Japonca, Korece), yaratıcı yazarlık (yüzmeyi de buna ekleyeyim hatta, derinlerde yüzmekten korkma)… İlgimi çeken o kadar çok şey var ki hepsini öğrenme isteğinden hiçbirini ilerletemiyorum. Tam bir “jack of all trades, master of none” durumu maalesef.

O yüzden bu sene neyle ilgilenirsem ilgileneyim, sığ sularda, başlangıç seviyesinde kalmaktansa, derine inmeye çabalayacağım. Sadece bu kelimeyi yılın kelimesi bellemek bile, şimdiden beni motive etti. 🙂

Hadi siz de kendinize, 2020 için bir kelime seçsenize. Benim için en verimli ve gelişmeme yardımcı şeylerden biri oldu bu son yıllarda. Hangi kelimeyi seçtiğinizi yorumlarda bekliyor olacağım.

İndirimler hakkında ne düşünüyorum?

Black Friday kapıdayken, tum mağaza ve online alışveriş siteleri indirimin dibine vurmuşken ben de sizlerle indirimlerle ilgili ne düşündüğümü paylaşmak istedim.

Çok derine girmeyeceğim ve daha pragmatik bir video olacak aslinda,
yani Black Friday olmasın, bu gavur icadı şeyler, ya da protesto edelim falan demeyeceğim. Isin etik kısmına ve isci sömürüsü vs kısmına da girmeyeceğim bu videoda, belki onlar üzerine de sonra konuşuruz.
Bir tüketici olarak bu indirimleri nasıl kullandığımı ve nefsime nasil hakim olduğumu anlatacağım aslinda. Hatta diğer minimalistlere göre biraz ters gelebilir görüşlerim, çünkü sosyal medyada gördüğüm eğilim protesto etmek seklinde.


Mesela bir tüketim ve yasam şekli olarak minimalizmi dünyaya yayan `the Minimalists` Joshua ve Ryan, indirimlere toptan karşılar. İstedikleri her şeyi sezonda aliyorlar. Spekturumun obur ucunda ben, neredeyse her şeyi indirimden aliyorum. Tüketimimizi ve satin almalarımızı bilinçli şekilde yaptıkça, indirimlerin bize hizmet edebileceğini düşünüyorum.
İhtiyacımı belirliyor ve indirim zamanlarını bekliyorum. Fakat sadece ve sadece istediğim şeye odaklanıyorum indirim zamanında, yani indirimde diye her şeye atlamak yerine, sadece önceden belirlediğim şeyi alip mağazadan ya da alışveriş sitesinden çıkıyorum. Aynı şekilde beğendiğim bir ürünün başka mağazada indirimi var mi kontrol etmeden almamaya çalışıyorum. Artik internet parmaklarımızın ucunda, bu iş icin saatler harcamaya da gerek yok. Ufak bir google araması işimizi görür. Hatta mümkünse en az bir ay kadar bekleyip indirime girer mi diye bakiyorum, benzer kalitede ama daha ucuz bir urun var mı bakıyorum.

İndirim dönemlerindeki en büyük ikilemim ise, online alışveriş yapmak istememem, ama mağazaların da çok dolu olması.

Bu ‘impulse shopping’ denen görür görmez alma dürtüsünü de bastırmış oluyor. O ürünü gerçekten isteyip istemediğimi de anlamış oluyorum.
Ve de bir başka kriterim de su: Ben bu ürünü, indirimde olmasa, tam parasini verip alir miydim? Geçmişte bu konuda çok hata yaptığım icin, mesela malum hep indirimde olan internet sitelerinden aldığım çok fazla ürün vardı. O sitelerde hem çok zaman hem çok para harcıyordum. Bu sitelerin email aboneliklerinden çıkınca gerçekten çok ferahladim. Bu sitelere sadece bir ürünü almak istediğimde bakiyorum. Mesela, bir kot pantolon alacağım, ya da bir saat, orada indirime girmiş mi? Onun dışında hiç bakmıyorum, zaten görüyorum ki, orada indirim gibi görünen indirimler, bazen normal fiyatından daha pahalı olabiliyor.

Siz ne düşünüyorsunuz bu bitmeyen indirimler ve kampanyalar hakkında? Sezonda mı alışveriş yapmayı tercih ediyorsunuz, yoksa indirim dönemlerini bekliyor musunuz? İndirimler sizi gereğinden fazla mı cezbediyor yoksa?

Çare İkinci El!

Bu haftanın yeni videosunda ikinci el deneyimlerimi paylaştım.

İkinci el neler neler almadım ki… Kıyafetten çantaya, ev eşyasından tencereye birçok ihtiyacımı giderirken öncelikle ikinci el almak mümkün mü diye bakıyorum. Hatta Singapur’dayken ev bitkilerimi bile ikinci el olarak almıştım!

Bence gerçekten tüketimde yavaşlamamızı, eşyanın değerini daha iyi anlamamızı sağlayan bir süreç ikinci el alışveriş (ve tabii kardeşi özgür dönüşüm). O nedenle bu tür oluşumları sonuna dek destekliyorum. Videoda da kendi maceralarımı ve ikinci el alışverişin hangi mecralarda yapılabileceğini anlattım. Sizin tecrübelerinizi de dinlemek isterim, yorumlarda benimle ve diğer okuyucularla paylaşabilirsiniz.

Hayatı Kolaylaştıran 5 Dijital Alışkanlık [Dijital Minimalizm]

80li yıllarda doğmuş biri olarak, hayatımın önemli bir bölümü ekranlar karşısında geçti, geçiyor diyebilirim. Ben büyüdükçe ekranlar da, ekranların hayatımızda kapladığı alan da gittikçe büyüdü. Ekranlara bağımlı değilim dersem yalan söylemiş olurum, hatta uyanık olduğum zamanlarda ekrana bakmadığım zaman dilimi çok çok az. Peki bu zamanı verimli hale getirmek ve ekran zamanımızı azaltmak için neler yapabiliriz?

1- Gereksiz Aboneliklerden Çık.

Hem epostada, hem mesajda, hem de sosyal medyada gereksiz aboneliklerden çıkmak, ya da bildirilerini sessize almak gerçekten çok büyük zaman kazandırıyor bize. Alışveriş sitelerinden gelen mesaj ve postalar da hem gelen kutumuzu dolduruyor, hem de bildirimleriyle dikkatimizi dağıtıyor. Bir de benim eski halim gibiyseniz, merak edip alışveriş sitesine tıklıyor, bir de orada zaman kaybediyorsunuz. Nasıl olsa siz bir şey almak istediğinizde o alışveriş sitesi orada hazır olacak. Sürekli rahatsız edilmenin bir faydası yok.

2- Epostaları Kategorile.

Hem kişisel, hem de iş epostamız çoğu zaman kontrolden çıkmış durumda. Epostaları geldiği andan kısa bir süre içerisinde, en kötü ihtimalle haftada bir yarım saat zaman ayırarak kategorilere göre düzenlemek, ileride gerçekten büyük bir kurtarıcı oluyor.

Gelen kutusunu her açtığımızda yüzlerce posta görmek yerine birkaç tane görmek bize büyük bir zaman kazandırıyor. Yukarıda paylaştığım videoda kendi eposta gelen kutumu nasıl düzenlediğimi görebilirsiniz.

3- Bildirimleri Sessize Al.

Iphone’larda “rahatsız etme” modu var örneğin, bunu çok kullanıyorum ben. Bir işe odaklandıysam kullanıyorum bir, bir de her gece otomatik olarak sessize alıyor kendini, böylece gereksiz mesajlarla uyanmamış oluyorum. Geçenlerde yüzbine yakın takipçisi olan birinin, instagramda bundan yakındığını gördüm. Takipçilerine gece mesaj göndermemelerini, mesaj sesine uyandığını yazmıştı. Halbuki sadece instagram’ı da sessize alabilir, ya da her şeyi sessize alıp sadece ailesinden gelen aramaların bildirimini açık tutabilir. Ayarları biraz kurcalarsanız yapması gerçekten çok kolay.

4- Sosyal Medyayı Sessize Al.

Bir önceki önerime benzemekle birlikte, ben bunu her zaman yapıyorum. Daha önce Facebook’tan tamamen çıkmayı denedim örneğin, ama yurtdışında yaşarken Facebook ve Instagram gibi mecraların çok önemli olduğunu anladım. Whatsapp’ın çalışmadığı zamanlar oluyor örneğin, ya da ulaşmak istediğin kişinin telefon numarası değişmiş oluyor. Sosyal medyadan insanlara ulaşılabilirliğin bu konuda hakkını teslim etmek gerek.

Ama böyle diyoruz diye de Facebook’ta ve Instagram’da paylaşılan her şeye hakim olmamız gerekmiyor. Benim için sosyal medya zamanımı azaltmanın en güzel yolu bildirimleri sessize almak oldu. Böylece sosyal medya hesaplarımı sadece ben istediğimde kullanıyorum.

Tabii aslında sosyal medya kullanımını minimuma indirmenin en güzel yolu az paylaşım yapmak. Çünkü sosyal medya sitelerinin asıl cazibesi kendi paylaşımlarımıza gelen tepkileri takip etmek. “minimalist günlük” hesabımda ortalama haftada 2 paylaşım yapsam da, kişisel hesaplarımda aylarca paylaşım yapmadığım oluyor. Aynı şekilde o hesaplara da uzun süreler girmiyorum. Gözden ırak olunca gönülden de ırak oluyor. O yüzden birden değil de, yavaş yavaş alışkanlığımızı azaltmak bence daha kolay.

5- Telefonundaki Uygulamaları Düzenle

Bu konuda android nasıl bilmiyorum ama, Iphone’da uygulamaları birbirinin üzerine sürükleyince klasör yapabiliyorsunuz kolaylıkla (videoda yine nasıl yapıldığını gösteriyorum). Benim telefonumda sadece bir ana sayfa var her şey o sayfadaki klasörlerde. İşime yaramayan hiçbir uygulamayı tutmuyorum telefonda. Sosyal medya uygulamalarını da özellikle klasörlerin arka sayfalarına koydum ki böylece gözüme batmasın, o uygulama beni dürtüyor ya da bana bildirim gönderiyor diye açmıyorum yani, ben istediğim için açıyorum. Böylece kullanım oto pilot modu‘ndan çıkıp bilinçli bir hale dönüşüyor.

Bunlara rağmen yine de dediğim gibi ekran bağımlılığım istediğimin çok çok üzerinde. Ama bu konuda da kendime şefkatli olmayı öğreniyor ve gerçekçi hedefler koymaya çalışıyorum.

Umarım bu ipuçlarının size de faydası olur. Anlattığım alışkanlıkları halihazırda uyguluyor musunuz? Ya da başka önerileriniz var mı? Yorumlarda benimle paylaşın.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Minimalistin Gözünden, Para Biriktirmek

Bu haftanın videosu para biriktirmek üzerine. Para biriktirmek ve varsa borçlarınızı kapatmak üzerine etkili beş yöntem paylaşıyorum sizlerle.

Minimalist yaşamak, benim için hem kaliteli hem de tutumlu yaşamak anlamına geliyor. Kaliteli derken, hem zamanı kaliteli geçirmek, hem de kaliteli ürünlere para harcamayı kast ediyorum. Eğer paramızı neye harcayacağımızı bilirsek, önceliklerimizi doğru belirlersek, çok az para da kazansak, o para bereketlenir, çoğalır.

Umarım bu videodaki ipuçları size de yardımcı olur 🙂 Yazı olarak okumak ya da not almak isterseniz de Para Biriktirmek İçin Beş İpucu adlı yazıma göz atabilirsiniz.

Videodaki yöntemlerden birini halihazırda uyguluyor musunuz? Peki sizin para biriktirme yöntemleriniz neler? Yorumlarınızı bekliyorum.

Beslenme ve Minimalizm

Blog yazmaya başladığımdan beri beslenme üzerine az atıp tutmamışım. Bugün de beslenme, minimalizm ve bilinçli farkındalık üzerine biraz atıp tutayım 🙂 Bu yazıdaki bilgiler ve görüşler önceki yazılardan biraz farklı olabilir, şimdiden belirteyim. İnsan değişiyor ve gelişiyor.

Küçüklüğümden beri yemek yapmayı da, yemeyi de çok severim. Çok şükür ki şimdiye kadar kilo konusunda büyük problemlerim olmadı, ergenlikten beri 50-60 arasında gitti kilom. Bu nedenle yazdıklarımın hiçbiri kesinlikle kilo verme tavsiyesi olarak anlaşılmasın. Beslenme üzerine onca kitap okuduktan ve kendi üzerimde denedikten sonra gördüm ki, bu gezegende birçok konuda olduğu gibi, beslenme konusunda da bir gerçeklik yok. Herkesin kendisi için seçtiği yol en doğru yol, ama işte burada bilinçli olmak, yediklerimiz üzerine düşünmek ve bedenimizi dinlemek önemli.

Yokluk Bilincinin Beslenme ile İlişkisi

Hayat çizgimde dengesiz beslenme dönemlerime bakarsam, hep bir eksiklik içinde olduğumu, bu eksikliği yeme ile doldurduğumu görüyorum. Örneğin 2010-2013 arası pesketaryen (sebze ve deniz ürünlerinden oluşan) bir yeme alışkanlığı edinmiştim. Bu yıllar öğretmenlik mesleğimin ilk yıllarına tekabül ediyor. Pesketaryen rejim her ne kadar en sağlıklı yeme biçimlerinden biri olsa da, bu yıllar çok stresli olduğum, kendime ait güvenin tamamen yıkıldığı yıllardı.
Hayatımda yolunda gitmeyen şeylerin çaresini yiyeceklerde buluyordum. Mesela eve gelip bir paket krem şanti alıp, sadece çilek ve krem şanti yediğim bir akşam hatırlıyorum. Başka bir gün ise bir kilo dondurma alıp gece geç saatlere kadar dizi izlerken bir kiloyu tek başıma bitirmiştim. Tabii sağlıklı beslendiğim de oluyordu, ama böyle kaçamaklarım da çoktu. Şimdi bakınca gerçekten de, hayatımdaki eksiklik duygusunu yemek yemenin verdiği tatminlik duygusu ile kapatmaya ve iyi hissetmeye çalışıyordum. Belki genç oluşumdan, belki stres ve hareketlilikten, bu 4 yılda yalnızca 3 kilo aldım.

2013-2014’te et yemeye başladım tekrardan, eşimin etkisiyle. Çünkü onun çok sevdiği bir şeyi yememem onu üzüyordu ve ben de ilk başladığım motivasyonu kaybetmiştim. Fakat bu da biraz dengesiz bir şekilde oldu, çünkü özellikle evlenmeden önceki dönemimizde bizi bir alışveriş çılgınlığı tutmuştu. Alışveriş yaptığımız günler de genelde alışveriş merkezinin üst katındaki fast-food restoranlarından birinde yiyorduk. Bu bir yıllık dönemde, Koray da ben de beşer kilo aldık ve kolay kolay veremedik.

2016-2017 yıllarında beslenme üzerine daha çok okumaya, araştırmaya ve denemeler yapmaya başladım. Bu süreçte benim için en faydalı değişiklik fermente gıdalarla tanışmak oldu. Yoğurt ve turşu yapmanın, en az yemek kadar zevkli olduğunu gördüm. Bu konu üzerine de birçok bilgi ve tarif paylaştım, buradan bakabilirsiniz.

Sonra yavaş yavaş ketojenik beslenme, low carb ve Karatay diyeti ilgimi çekmeye başladı. Özellikle 2017 yılı yüzde seksen Karatay beslenerek 58’den 50 kiloya düştüm. Ben aslında bu kadar kilo vermeyi beklemiyordum, 55 yeter diyordum. Fakat verdikçe verdim ve hatta pantolonlarımı yenilemek zorunda kaldım, üzerimde emanet gibi duruyorlardı.

Bu süreçte kilo verdim evet, ama yemeğe dair algım değişti. Maalesef iyi yönde değişti diyemeyeceğim. Çünkü küçükken hiçbir yemeğin kendinden iyi ya da kötü olduğuyla ilgili bir algıya sahip değildim. Şimdi görüyorum ki annem bizi gerçekten çok iyi beslemiş. Hamurişi, tatlı, ikram da yiyorduk belki ayda birkaç defa, ama her gün ev yapımı, taze ve mevsimsel besinler tüketiyorduk. Zaten Egeli olmanın verdiği bitki ve ot bilgeliğiyle annem bizi her zaman lezzetli ve sebze ağırlıklı besliyordu. Küçüklüğüme dair yemekle ilgili hatırladığım diğer şey ise, yemek saatini iple çekmekti. Çünkü genellikle annem ballandıra ballandıra anlatırdı mesela: “Bugün bamya var, yaşasın!” “Köfte- bezdirme günü :)” ya da babamın belki senede bir aldığı pirzola. Sokaktan alınan mısır. Bakkaldan dönerken tepesi yenen ekmek. Ekmek arası yenen rulo kat. 🙂 Yemek bizim için her zaman neşe kaynağı oldu. Hiçbir zaman bu yemek sağlıksızdır diye düşünmedim.

Bunun sebebi yemeğe dair bolluk bilincimizdi de aynı zamanda. Küçükken ekonomik olarak ne kadar sıkıntımız olsa da, yemek konusunda her zaman cömertti ailem.

Buradan 2017’ye geliyorum. Karatay diyeti, ekmeksiz yaşam vs. derken şunu fark ettim: Ben gıdalara etiket koymaya başladım. Yani bu sağlıklı, bu sağlıksız demeye başladım. “Sağlıklı” olanları yerken iyi, ama “sağlıksız” olanları yerken içimde bir başarısızlık, kendime ihanet hissi. Eskiden olmayan bir düalite yaratmış ve hatta insanları, anneleri yargılar olmuştum. Çocuğuna nasıl ekmek yedirir? Bu kadar karbonhidrat çok zararlı! Doğum günü için bile olsa pasta yenmez! Kendime ve içten içe insanlara böyle çok yüklendim.

Evet kilo verdim ama yeme algım bence sağlıklı değildi. 2018’de Singapur’a taşınmamla birlikte buradaki insanların yemekle ilişkisini gözlemleme fırsatı buldum: Japonya’da da gördüğüm gibi Singapur’da da obezite oranı düşük, yaşam süreleri yüksekti. Fakat insanlar her Allah’ın günü pilav ya da noodle yiyorlardı! Bu nasıl oluyordu? Karatay’ın hesabına göre, glisemik indeksi beyaz ekmekten daha yüksek olan beyaz pirincin bu arkadaşların hepsini kalp hastası ve obez yapması gerekirken, çöp gibi kızlar her gün kase kase pilavı üç öğün yiyorlardı.

Karatay’a ve çalışmalarına hala çok saygı duysam da, kendi hayatımda şunu gördüm: Kaçtığım şey, eksikliğim oluyor. Örneğin ekmekten ve hamur işinden mi kaçıyorum, onun eksikliğini çekiyorum. Eksikliğini çektiğim şey bende bir özlem haline geliyor ve bilincim varlıktan yokluk bilincine dönüşüyor. Yani odağım sahip olduklarıma değil, özlemini duyduğum şeylere kayıyor. Canım dondurma çekti örneğin, ama içinde şeker var. Kendimi tutuyor tutuyor, sonra oturup deli gibi yiyip kaçamak yapıyorum. Bu da işte ecnebinin “eating disorder” dediği şeye yöneltiyor insanı. Çok tehlikeli.

Aynı zamanda şunu da hissettim bu süreçte: Mesela o kitaplardan birinde bahsedilen bir ürünü ben hayatımda yememişim. Diyelim ki zerdeçal, kemik suyu ya da badem. Ya da hatta Türkiye’de bulunmayan bir yiyecek. Aman Allah’ım, eğer onu yemezsem ölürüm gibi anlatılıyor kitaplarda. Tamam, bu besinler sağlıklı olabilir, ama bunları tüketmediğim için duyulan suçluluk duygusu bana kendimi hiç iyi hissettirmedi.

Bir yandan da bazı yemeklere “sağlıklı” etiketi yapıştırınca diğer yemekler otomatik “sağlıksız” kategorisine giriyor. Bu bizi çok yanlış algılara yönlendiriyor ve yine örneğin pasta börek yerken suçluluk hissetmemize sebep oluyor. Ama bilim öyle bir şey ki, 50 yıl önce yağ düşmanken şimdi karbonhidrat düşman. Önceleri insanlar kilo veririm diye tadını iğrenç bulduğum “form” bisküvi kemirmek zorunda kalırken şimdi de işinde şeker var diye meyve yemeyin deniyor. Bu nedenle sağlıklı beslenme değil dengeli beslenme daha önemli diye düşünüyorum.

Varlık Bilinci ve Satın Alma-Yeme Alışkanlıkları

İnsan bakış açısını kendini sınırlamaktan yana değil, varlıktan ve bolluktan yana değiştirirse, gerçekten sihirli bir dönüşüm oluyor hayatında. Bu hem ilişkiler, hem sahip olduklarımız, hem de yeme alışkanlıklarımız için geçerli.

Hayatınızda yanlış giden bir şeyler mi var?

Eşyaların sizi boğmasından bıktınız mı?

Daha sade bir hayat mı düşlüyorsunuz?

Hemen istenmeyen kilolardan kurtulmak istemez misiniz?

Yukarıda verdiğim bu sorulardan biri olsaydı bu blog yazısının başlığı, eminim ki Google’da üst sıralara çıkacak ve daha çok tıklanacaktı. Çünkü insanların Google’a girdiği arama terimleri bunlar, ve karşılarına böyle bir başlık çıktığında, herkesin cevabı “evet” oluyor. Herkes başka bir hayatı düşlüyor. Herkesin “istenmeyen” kiloları var. Bilincin aktığı yeri fark ettiniz mi? Hep eksiklik, hep yokluk. İşte bu bilinci, şükür, varlık ve bereketten yana değiştirmemiz lazım.

İlk önce, sahip olduklarımıza şükredelim. Kilolarımızla beraber. Yiyebildiğimiz yiyeceklere şükredelim. Eğer biz istemezsek, hiçbir yiyecek bize zarar veremez. Dengede olmayı, aşırıya kaçmamayı bilirsek (ki aşırıya kaçmak da yetersizlik düşüncesinden ileri geliyor) bedenimiz de dengesini tutarak bize teşekkür edecektir.

Yemek saatlerine, yemek hazırlamaya, bazen de dışarıda yemeye suçluluk duygusuyla değil, heyecanla yaklaşalım. Yediğimiz her lokmadan keyif alalım, yiyebildiğimiz, tat alabildiğimiz, lezzetli ve besleyici yemekler yemek için yeteri kadar imkanımız olduğu için şükredelim. “Anne eli değen yemek” farklı olur derler ya, anneler gerçekten de sevgilerini ve iyi niyetlerini koyduğu için o yemeğe farklı gelir o yemek, şifalandırır. İşte kendi yaptığımız yemekleri de hep iyi dileklerle yapalım. Yemeğin içine ne koyduğumuzdan çok çok daha önemli bu. Bilirsiniz, annenizin, büyük annenizin yaptığı bir makarna, bir yağda yumurta bile daha tatlı gelir, daha iyi hissettirir. Yemeklerin içine koyduğunuz hisler, içerikten daha önemli 🙂

Peki şimdi nasıl besleniyorum?

İlk olarak ben her şeyi taze yemeyi seviyorum, Koray da öyle. Yani ertesi güne kalan yemeği yemek bana çok keyif vermiyor. Bu yüzden genelde her gün yemek yapıyorum, üniversite yıllarımdan beri. Yemek yapmanın eylemi bile bana zevk veriyor. Öğlenleri akşamdan kalanları, ya da daha hafif atıştırmalıklar (meyve ve yoğurt gibi, bazen de yumurta) yiyerek geçiriyorum. Dışarıdaysam suşi alıyorum zaman zaman, çünkü suşi gerçekten süper bir şey 🙂

Genellikle tek tabakta yenen yemekler yapıyorum, mesela pilav ve tavuk göğsü gibi. Ya da kapuska ve yoğurt. Aperitif, ana yemek gibi ayrım yapmıyorum, ne yiyeceksek masanın üzerinde oluyor ve ona göre ayarlıyoruz kendimizi. Yani daha az çeşit oluyor sofrada, ama sofranın içeriği her gün değişiyor. Haftalık bir plan verecek olursam, örneğin bu hafta bu şekildeydi. Geçen hafta bol tavuk yemiştik, bu hafta et ağırlıklı olmuş, markette güzel ve indirimde et bulunca böyle oldu. Kimi hafta da pazarda harika sebzeler buluyoruz, o zaman da sebze ağırlıklı oluyor.

Pazartesi, pilav, et ve salata
Salı, düdüklüde patatesli et yemeği
Çarşamba, kapuska
Perşembe, fırında patates, balık ve salata
Cuma, biber dolması.
Cumartesi, köfte ve makarna.

Karatay dönemimde ekmeği bırakmıştım, o zamanlardan kalma ekmek ve karbonhidrat tüketimim iyice azaldı ama kendimi sınırlamıyorum. Tatlı da yiyorum, ekmek de, krep de. Canım istediğinde kendime tost da yapıyorum. Pilav ve makarna da yiyorum ama artık zaten istesem de eskisi gibi tabaklar dolusu yiyemiyorum, bir iki kaşık yetiyor. Karbonhidratla barışmak bana küsmekten çok daha iyi geldi.

Daha doğrusu yemekle tekrar barışmak bana çok iyi geldi, herkese tavsiye ederim. 🙂 Bu aynı şekilde eşyayla barışmak gibi. Hayatıma giren her insan, her eşya, her yemek bana yaşama sevinci versin. Hepsinden alacağım maksimum faydayı alayım, niyetim bu. Hiçbir yiyecek, biz onu aşırı tüketmedikçe, kötü duygularla ve stres kaynaklı tüketmedikçe zararlı değil.

Kendimizi tanımak, bize yettiği yerde yetinmeyi bilmek, hem yaşam alanımız, hem bedenimiz, hatta psikolojimiz için çok çok değerli. Bu yazıyı okuduktan sonraki ilk yemeğinizde beni anın, her lokma için teşekkür edin, zevk alın, yemeğin sizi şifalandırdığını hissedin. Sevgiler.

52 Küçük Değişiklik 39. Hafta: Ellerini Kullan!

Bu haftanın küçük değişikliğini okumak beni çok mutlu etti: Ellerimizi aktif olarak kullanmanın zihin sağlığımız için çok faydalı olduğunu bilmiyordum!

Kendimi bildim bileli elimde bir iş var. Sanırım 6 yaşında, anneannem öğretmişti bana dantel örmeyi (O zaman tabii bu bir genç kızın bilmesi gereken bir yetenekti, çeyiz için 🙂 ). Hatta annelerimiz gibi yazın kapı önüne çıkar, arkadaşım Hanife ile havlu kenarı örerdik.

Daha sonra iş-teknik, ev ekonomisi dersleri derken örgüden makrameye, kitap ciltlemeden kumaş ve ahşap boyamaya her türlü el işini öğrendim. Bende en çok kalanlar örgü ve kanaviçe/nakış oldu, ama neredeyse her alana el attım 🙂 Çoğunda başlangıç seviyesinde kalsam da, elimle bir şeyler yaratıyor olmak bana her zaman mutluluk verdi. Elimde bir proje yoksa, tıpkı elimde bir kitap olmadığı zamanki gibi, boşluğa düşüyor ve proje arayışına giriyorum. Beni instagram’dan takip ediyorsanız bazen zihn-i sinir projelerime de şahit oluyorsunuzdur, eski yastık kılıfından mendil yapıp, uyan renklerde naylon poşetten kılıf örmem gibi 😀

Son tutkum ise, el yazısı. El yazımı güzelleştirmek ve dolma kalem, kağıt, mürekkep üçlüsü benim için gerçek bir mutluluk.

Dr. Kelly Lambert’in yaptığı bir araştırmaya göre, elimizle yaptığımız bir işi bitirdiğimizde, efor sarf ettiğimizden yaşadığımız tatmin duygusu uzun oluyormuş. Aynı zamanda çalışma sırasında dopamin ve serotonin de salgılıyormuşuz, ve ilginç bir şekilde, örneğin bilgisayarda çalışırken olmuyormuş bu. Bunu deyince şimdi aklıma hala elinde kitap yazan yazarlar geldi, Neil Gaiman ve Mario Levi örneğin tüm kitaplarını dolmakalemle yazıyor.

Elimizle üretken bir iş yapmak aynı zamanda bize çevremizle bütünleşme duygusu veriyor ve yavaş bir süreç olduğu için stresten kurtulmamıza ve rahatlamamıza yardımcı oluyor. Yavaşın altını çiziyorum çünkü modern hayatın en büyük stres kaynağı hızlı yaşam ve istediklerimize anında ulaşma imkanımızın olması. Yavaşladıkça daha çok içimize dönebiliyor, dünyayı ve kendimizi daha iyi tanıma fırsatı bulabiliyoruz.

El işleri ve benzeri aktivitelerin bir yanı da birleştirici olması. Önceki yazımda Singapur’dan taşınacağımızı söylemiştim, iki hafta önce Brisbane, Avustralya’ya taşındık. 🙂 Burada hemen dolmakalem ve dantel facebook gruplarına üye oldum, buluşmalarına gitmeye karar verdim. Ortak noktalarınız olan insanlarla tanıştığınızda arkadaşlık çok daha kalıcı oluyor, ve insan bazen ilgi alanlarına tam olarak uyan kişilerle günlük hayatta karşılaşamıyor. Dolmakalem kesinlikle böyle bir hobi örneğin. Aynı tutkuya sahip insanların internet aracılığıyla bir araya gelmesi sosyal medyanın güzelliklerinden biri.

Peki daha önce hiç deneyimimiz yoksa bu alışkanlığı günlük hayatımıza nasıl sokabiliriz?

  1.  Bir şeyi satın almadan önce kendine sor: Bunu evimdeki şeylerle yapabilir miyim? Evde halihazırda bulunan bir şeyi tamir edebilir miyim? Youtube’da dağ gibi video var, sıfırdan ev yapmayı bile öğrenebilirsiniz. İzleyin izleyin deneyin 🙂
  2. Yemek yapmayı öğren: Dünyada en sevdiğim aktivitelerden biri olmalı. Aynı zamanda da sıfıra yakın yetenek gerektiriyor. En basit yemekler bile dışarıda yenen, ya da hazır olarak marketten alınanlardan daha kıymetli ve daha besleyici diye düşünüyorum. Ne zaman hazır yemek yerine kendi yaptığım yemeği yesem, kendime büyük bir iyilik yapmış gibi de hissediyorum.
  3. Mobilya montajı: Yeni taşındığımız evde her şeyi demonte olarak almak durumunda kaldık, Koray monte etti hepsini. Patronu da diyor ki montaj ücretinden mi tasarruf ediyorsun neden kendin yaptın. Gerçi montaj ücreti de 500 dolar, neredeyse bizim aldığımız mobilyanın fiyatı kadar ama Koray gerçekten de montaj yapmayı, tornavida kullanmayı falan seviyor. Hatta imkanı olsa kendi çizdiği tasarımları yapacak 🙂
  4. Bahçecilik ve bitki yetiştirme: Hem topraklanma için harika bir seçenek, hem de meğer toprakta halihazırda bulunan Mycobacterium vaccae adlı bakteri bizim serotonin salgılamamıza da yardımcı oluyormuş. Demek bu yüzden bahçecilik bizi mutlu ediyor. Eğer bir bitkiye bakmadıysanız da en kolay yolu ufaktan sebzeler yetiştirmek. Bahar yakındır, bir küçük saksıda biber, domates de alabilirsiniz, ama isterseniz evde yeşillenen sarımsak, taze soğanı toprağa dikmekle başlayın. Bir yerden başlayın 🙂

Peki siz ellerinizle ne yapmayı seviyorsunuz? Ya da “denemeyi çok isterim, ama hiç vaktim olmadı” dediğiniz şeyler var mı?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

52 Küçük Değişiklik 38. Hafta: Stres Gideren Ritüeller

İster çalışalım, ister evde ev işi ve çocuklarla ilgilenelim, ister hem çocuk hem kariyer yapmış olalım… Stres hepimizin hayatının bir parçası. Ve kendimize ödüllendirici ve rahatlatıcı ritüeller belirlemek stresi büyük ölçüde azaltıyor.

stres gideren ritüeller

52 Küçük Değişiklik’in bu haftasında kendimize zamandan küçük cepler açıp 5-10 dakika da olsa, sadece kendimiz için ritüeller oluşturalım.

5 duyuyu harekete geçirme:

Evde (ya da belki bahçede, dışarıda, iş yerine yakın bir parkta vs) küçük bir alan yaratabiliriz, dışarıda ise ağaç altları ideal. Her gittiğim yerde bir ağacım olur benim, dertleştiğim, dokunduğum, topraklandığım…

Bu alanda 5 duyuyu nasıl harekete geçirelim? Öncelikle görme duyusu. Hoşumuza giden renkler, manzaralar, çiçek ve bitkiler olabilir.

Daha geçen hafta kokular ve aromaterapiden bahsetmiştik. Koku duyumuzu tütsü, mum ya da doğal bitki ve ağaçların kokularıyla harekete geçirebiliriz. Meyveler ve kahve, çay, yeşil çay benzeri içecekler hem tat hem koku duyumuza hitap eder (🍓, 🍉, 🍊 ve tabii ki favorim 🍅 ). Arada bir, ama arada bir :), tatlı veya çikolata kaçamağı yapmak o kadar da kötü değil ayrıca.

Dinleme için rahatlatıcı bir müzik, kuşlar, çocuklar, deniz, ya da sessizliği dinlemek de iyi gelir bazen.

Peki ya dokunma duyusu? Mesela soğuk ya da sıcak bir duş? Ya da benim en sevdiğim, bir leğene tuz ve donmuş limon kabukları ile sıcak su ekleyip ayaklarımı dinlendirmek. Tüm günün yorgunluğunu on dakikada alıyor, bayılıyorum.

Meditasyon:

Hatırlarsanız 52 küçük değişikliğin biri de meditasyondu. Fakat bana sorun, günlük alışkanlık hale getirebildin mi diye, daha değil 🙂. Aslında bu günlerde çok yoğunum ve kafam dağınık, çünkü Singapur’dan başka diyarlara taşınıyoruz.

Kafamın allak bullak olduğu tam da bu anlarda meditasyona ihtiyacım var sanırım, kendime de hatırlatma olsun. Bir kitabın bile yüzünü açamadım bir haftadır, ki roman okuma da en güzel ritüellerden biri.

bonus: Hangi meditasyonun size daha uygun olduğunu görmek için meditasyon çeşitleri adlı yazıma bakabilirsiniz.

Gerinme hareketleri:

Stresli durumlarda kaslarımız farkında olmadan çok kasılıyor. Nefes ve gerinme hareketleri gerçekten çok yardımcı. Örneğin ben uzun süre koltukta oturursam ya da bilgisayar başında çalışırsam hemen boynum tutuluyor. Bir de problemli bir sınıfım varsa offf…

Öğretmenliğin ilk senesinde Aydın’da, o kadar stresliydim ki bir sabah uyandığımda tüm sırtım ve boynum tutulmuştu. Yataktan bile kalkamadım, babam İzmir’den ilk otobüse atlayıp geldi, beni doktora götürdü. Doktor daha kapıdan girerken “Kızım seni ne üzdü?” diye sormuştu. Bunu okuyan taze öğretmenler, yalnız değilsiniz bunu bilin 🙂. Öğretmenliğin ilk yılları gerçekten çok zor, sonrasında da kolaylaşmıyor ama başa çıkmayı öğreniyorsun. Bu süreçte gerinme hareketleri bana gerçekten çok yardımcı oldu. Aşağıdaki iki video en çok uyguladıklarımdan:

Yoga yazdığına bakmayın, çok nazik hareketler ve hiç yoga tecrübesi olmayanlar da rahatlıkla bu gerinme hareketlerini uygulayabilir.

Sabah ve Gece Ritüelleri:

Oldum olası bu ritüel insanlarına özenmişimdir. Sizin mesela her gün yaptığınız bir sabah ritüeliniz var mı? Geçen sene okuduğum Bir Rahibin ve Zihin Temizliği Rehberi’nde örneğin her sabah ilk aktivitenin mutlaka yüz yıkamak olduğunu söylüyordu yazar. Ve de bunun temizlik için değil, bizim yeni bir güne başladığımızın işareti olması için, bir ritüel olarak yapılması gerektiğini söylüyordu. Bunu okuyana kadar benim de bir ritüel yaptığımdan haberim yoktu. Diş fırçalamak gibi, yüz yıkamak da bir ritüel.

Bir de her sabah evi havalandırmak çok önemliymiş Zen Budistleri için. Bunu okuduktan sonra her sabah evi havalandırmayı daha çok hatırlar oldum. 🙂

İlk haftanın değişikliği günlük tutmak ise başlı başına bir ritüel ve ben henüz tam ustalaşmadım. Ama iki güne bir yazmaya gayret ediyorum. Bu yazı serisine başladığımdan beri bir seksen sayfalık günlüğüm bitti, ikincisindeyim. Siz ne alemdesiniz?

Bu ritüel inşa etme işi aslında önceki haftalarda öğrendiklerimizi tekrar uygulamaya sokma fırsatı veriyor. Ben kesinlikle gerinme ve meditasyonu tekrar rutinime katma niyetindeyim, 5 dakika bile olsa.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

Matsumoto, S. (2018). A monk’s guide to a clean house and mind.

52 Küçük Değişiklik 27. Hafta: Ekran Bağımlılığını Azalt

Ekran bağımlılığı, şehirli nüfusun neredeyse tamamını etkisine almış, fakat üzerine yalnızca geyik muhabbeti yapılan bir bağımlılık. Hafife alarak yokmuş gibi davranıyoruz. Peki ne kadar bağımlıyız ekranlara? Sanırım düşündüğümüzden çok daha fazla. Bu hafta ekran bağımlılığına çareler arayacağız.

Apple son güncellemesinde “ekran zamanı” uygulamasını getirdi. Günlük ve haftalık olarak telefonda nasıl vakit geçirdiğimizi raporluyor bize. Benimkinin söylediğine göre, ben günde iki saat onbeş dakikamı telefon başında geçiriyormuşum. Bunun 25 dakikası WhatsApp. Sanırım buna bir çare yok, çünkü ailem ve arkadaşlarımla iletişim kurmanın tek yolu WhatsApp. Hatta telefonun işlevinin bu olduğu düşünülürse makul de bir zaman. Peki ya kalan zaman? Genellikle bunu da sosyal medya, mail, ve iki oyunla harcamışım (bilgi yarışması ve karaoke). Azcık da kitap okumuşum. Yine de bu zamanın birçok insanın çok çok da altında olduğunun farkındayım. Öğrencilerimin çoğunun telefon başında günde en az 8 saat geçirdiğine bahse girebilirim.

Bana bu uygulamanın söylemediği, her sabah kalktığımda elimin Instagram’a gittiği örneğin. Uzun bir süre önce Facebook’u telefondan silmiş, Instagram’ın ise bildirimlerini kapatmıştım. Fakat şunu fark ettim, bildirimleri kapatmak beni daha da bağımlı yaptı. Çünkü bildirimleri görmek için kendim uygulamaya girmeye başladım. Ve her yeni takip, her yeni beğeniyle sinir hücreleri endorfin banyosu yaparken, ben buna bağımlı olduğumu fark edemedim.

Bu haftanın değişikliği ekran zamanını azaltmak olduğu için, başka ne tedbirler alabilirim diye düşünüyorum. Sosyal medya hesaplarını kapatmak açıkçası bence en doğru karar değil. Çünkü faydaları da var, sürekli yer ve telefon numarası değiştirdiğim için, ve arkadaşlarımın çoğunluğu da böyle olduğu için, sosyal medyadan ulaşmak ve ulaşılabilir olmak gerçekten verimli. Birçok konuda beslendiğim hesaplar da var.

 

Bildirimleri kapatmaksa dediğim gibi çok işe yaramadı, çünkü yine uygulamaya girip kontrol ettiğimi fark ettim.

Facebook’ta işe yarayan yöntem uygulamayı telefonumdan silmek olmuştu. Yine telefondaki Chrome’dan girebiliyorum, ama biraz daha uğraşmam gerekiyor. Aynı şeyi Instagram’da da denemeye karar verdim ve uygulamayı telefondan sildim.

img_0530
instagramın normalde durduğu yer

Ve ne kadar bağımlı olduğumu ancak o zaman fark ettim. Çünkü farkında olmadan telefondaki fotoğraf klasörüne giriyor, oradan ikinci sayfaya geçiyor, Instagram’a girmeye çalışıyordum!

Bunu, uygulamayı silmemden sonraki iki gün en az on defa yaparken yakaladım kendimi, uykudan uyandığım zamanlar dahil. Ama uygulamanın olduğu yer şimdi boşluk olduğu için ekran değişmiyor, ben de bu sırada otomatik olarak elimin beni o klasöre götürdüğünü fark ediyordum.

Facebook gibi, Instagram’ın da gözden ırak, gönülden ırak olacağını tahmin ediyorum yakın zamanda. Şu an Facebook ile olan ilişkime ben hakimim diyebilirim, umarım Instagram için de öyle olur.

Fakat tabii cep telefonu ile bitmiyor ekran bağımlılığı. Televizyon, bilgisayar, tablet… Bunları toplayınca günümüzün ne kadarı ekranda geçiyor acaba? Günde en az, sekiz saatim ekranların önünde geçiyor diye tahmin etmekteyim. Eğer İnanılmaz Aile 2 filmindeki gibi (spoiler alert) Screen Slaver gerçek olsa, bir iki dakika içinde tüm dünyayı etkisi altına alabilir herhalde! Düşünsenize, en bariz olanları geçtim, billboardlar, arabalar, toplu taşıma araçları, çamaşır, bulaşık makinemiz. Her yer ekran. Hayatımızı kolaylaştırma pahasına özgürlüğümüzden ödün vermiş gibiyiz.

incredibles 2 screen slaver
Ekranlar aracılığıyla istediği kişiyi hipnotize edebilen, sevilesi antihero Screen Slaver.

Bu hafta elime kalem kağıt alıp, telefon, tablet, bilgisayar ve televizyon başında ne kadar zaman geçiriyorum not alacağım. Niyetim en azı bulmak olduğu için, kendimi yalnızca anlamlı deneyimlerle sınırlandıracağım. Ekrana dönüşüm çoğunlukla can sıkıntısından olduğu için, elimdeki baskı kitapları okumak ve parka gitmek seçeneklerim arasında olacak.

Bakalım ortalama kaç saat olacak? Sizi de denemeye davet ediyorum.

Bu hafta çalıştığım okulda vize haftası olduğu için bu deneyi yapmak benim için nispeten kolay olacak. Çünkü kendimi zorunluluk dışında ekrana bakmamak için zorlayacağım resmen. Yeni çalışmaya başladığım üniversite kağıt kullanımını azaltmak amacıyla fotokopiyi mümkün olduğu kadar kısıtlıyor. Hatta sınıf öyle tasarlanmış ki, iki yan duvar beyaz tahta, sınıfın önü ise projektör ekranı. Tahtaya yazı yazmak için öğrencilerin kenara çekilmesi gerekiyor. Benim gibi tahtayı bir derste üç defa dolduran ve hepsini defterlere geçirten bir hoca için bu biraz zor. Her şeyi yansıtmam gerekiyor. Ödevler de epostayla gönderildiği için okulda ekrandan kaçmak imkansız gibi. O yüzden bu deneyi boş haftamda yapmam iyi bir tesadüf oldu. Minimumu görmek istiyorum çünkü.

Sizin ekranlarla aranız nasıl? Ekran zamanınızı azaltmak için bu hafta neler yapabilirsiniz? Yorumlarda benimle paylaşın.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

 

 

 

52 Küçük Değişiklik 19. Hafta: Sessizlik

Sessizlik bazılarımız için korkutucu. Benim için uzun bir süre öyle oldu.

Babaannem ve dedemin alt katta, bizim üst katta yaşadığımız bir evde büyüdüm. Ben sekiz yaşındayken dedem vefat etti, ben de babaannem yalnız kalmasın diye alt katta uyumaya başladım. Ama babaannem tam bir gece kuşuydu. Hep onun bulaşık yıkama sesiyle uyuduğumu hatırlıyorum. Ya da televizyonu on beş dakikaya kurar, onun sesiyle uykuya dalardım.

Üniversitede bile bu sesle uyuma alışkanlığı bende değişmedi. Yurt odasında sürekli bir gürültü olduğu için, kulağımda müzikle uyumak alışkanlık haline geldi. CD çalarda dinlediğimden, albüm bitince kendi kendine kapanırdı. Ben bunun benim bilinçaltıma ve zihnime yaptığı zarardan bihaberdim. Sessizliğin ve gürültünün zihne yaptığı etkiler üzerine birçok çalışma yapılmış. Beni en çok etkileyeni Münih’te yapılan çalışma oldu. Münih Havaalanının yerini değiştirirken, hem eski hem de yeni yerdeki okullarda çalışmalar yapmışlar. Taşınma tamamen bittiğinde, havaalanının eski bulunduğu yerdeki okulda artık gürültü olmadığı için başarı oranları yükselmiş. Havaalanının yeni yerinde ise başarı eskiye oranla düşmüş. Tabii başarıyı etkileyen onca faktör var ama gürültünün mutlaka bunlardan biri olduğunda ben de hemfikirim.

Sanırım ilk gürültüsüz evim Ankara İncek’teki evimizdi. Başlarda biraz korkutucu geliyordu, evde yalnızken müzik ya da televizyonu açıyordum, ama sonra sessizliğe o kadar alışmışım ki, şimdi Singapur’daki evimiz tren yolunun dibinde olduğundan bana aşırı gürültülü geliyor. Neyse ki yüzde yüz etkili olmasa da ses yalıtımı var.

Bu haftanın konusu anladığınız gibi sessizliği aramak. Siz de benim gibi gürültülü bir evde büyüdüyseniz sessizliğe alışmak başta zor gelebilir. Eve gelince mesela eliniz direk kumandaya mı gidiyor? “Bir ses olsun” mu istiyorsunuz? O zaman siz de benim eskiden olduğum gibi sessizlikten korkuyor olabilirsiniz.

Bu aynı zamanda boşluktan korkmakla da alakalı. İki sene önce, “Boşluktan Korkma, Boşluğu Sev” adlı bir yazı yazmıştım. Aslında hala boşluğun beni korkuttuğu oluyor. Sanırım her korkuda olduğu gibi sessizlik korkusunda da en iyi yöntem onunla yüzleşmek.

Sessizliği Hayatımıza Katmak İçin Birkaç Öneri

  1. Eğer öğrenciyseniz ya da freelance çalışıyorsanız, cafelerde çalışmak yerine kütüphaneyi deneyin. Başta zor gelse de sonra çok iyi odaklandığınızı göreceksiniz.
  2. Evinize yeni elektronik eşya alacağınız zaman, özellikle buzdolabı, çamaşır makinesi, kettle gibi aletlerde gürültü oranı en düşük olanı almaya çalışın.
  3. Evinize dışarıdan çok gürültü geliyorsa ve yalıtım imkanı yoksa, pencerelere sünger takarak gürültüyü ve ısı kaybını biraz azaltabilirsiniz. Aynı şekilde yumuşak mobilyalar ve halılar da gürültünün emilmesine yardımcı.
  4. Dış ortam gürültüsü uyumanızı engelliyorsa beyaz gürültü uygulaması açabilirsiniz telefondan. Şahsen denemedim ama deneyip memnun olan çok. Kulak tıkacı da başka bir seçenek, yurtta oda arkadaşım kullanırdı.
  5. Gürültü emen kulaklıklar da bu aralar çok meşhur (noise-cancelling headphones). Özellikle metro ve uçakta hayat kurtarıcı olabiliyorlar.
  6. Doğal olarak sessiz yerlerde vakit geçirmeye çalışın. Daha önce doğada 10 km de yürüsem alışveriş merkezinde geçirilen bir iki saat kadar yorucu olmadığını yazmıştım (16. hafta: hareket et). Belki de gürültü sebebiyle çok yoruluyoruz kalabalık yerlerde. Dün 11 km. yürüdüm örneğin, Singapur’un korunmuş tek yağmur ormanında. Hiç de aman aman yorulmadım, ayaklarıma kara sular inmedi. Tam tersine her dakikasından büyük keyif aldım (hem de sevdiğim insanlarla olduğum için).
  7. Arkadaşlarla buluşma, bizim için eskiden birbirimizin evine gitmekti, şimdi daha çok cafe, restoran oldu. Halbuki çok soğuk olmadıkça parklar, deniz, göl kıyısı ve genel olarak sokaklar,  hala önceliğimiz olabilir. İzmir’de ve Aydın’da yaşarken gece yürüyüşleri de çok sevdiğim aktivitelerdendi. Bunaltıcı yaz akşamlarına kesin çözüm.

Bu hafta 52 Small Changes for the Mind kitabından bu bölümü okurken eş zamanlı olarak da Eckhart Tolle’nin The Power of Now kitabını okuyordum. Orada da karşıma ne çıksa beğenirsiniz: Sessizlik tabii ki. Dahası, abonesi olduğum zenhabits’in bu haftaki konusu da sessizlik ve boşluktan kaçmama üzerineydi. Böyle tesadüfler (?) arka arkaya gelince çok güzel oluyor. Tüm evren bana sessizliği ve boşluğu kucakla diye bağırıyor sanki, sessizce. 🙂

Tabii Brett Blumenthal’in (52 Small Changes yazarı) Tolle ve Babauta’dan çok daha proaktif bir yaklaşımı var. O yukarıda anlattığım gibi sessizliği nasıl buluruz diye tüyolar verirken, Tolle her şeyin içinde bir sessizlik ve boşluk olduğunu, bunu fark etmemiz gerektiğini söylüyor. Örneğin konuşurken iki kelime arasındaki sessizliği fark et, iki nefesin arasındaki boşluğu fark et diyor.

Zenhabits yazarı Babauta ise olaya başka bir bakış açısı getiriyor. Sürekli meşgul olduğumuzu, meşgul olmamaktan, sessizlikten, boşluktan nasıl korktuğumuzu hatırlatıyor bize. Fakat sessizliğe izin verdiğimizde, yaptıklarımızın daha anlamlı olacağını söylüyor. Canın sıkıldı, elin telefona gitti, bekle bir iki saniye diyor. Yemek yerken, egzersiz yaparken, seyahat ederken… Teknoloji olmadan yapabilecek misin, bu aktiviteleri sessizlik içinde yapmayı dene diyor. Bence kesinlikle denemeye değer.

Bu hafta bu üç farklı perspektiften de sessizliği deneyimlemeye çalışacağım. Peki sessizlik sizin için ne ifade ediyor?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Rahibin Ev ve Zihin Temizliği Rehberi

Bu kitabı bir kitabevinin çok satanlar listesinde gördüm ve Koray’a, “uzun zamandır yeni bir kitap almamıştım, bunu alabilirim, kitapçıya gidelim mi?” dedim. O da “ikinci eli var mı diye baktın mı?” diye sordu.

img_99951

Özellikle Singapur’a taşındıktan sonra epey ikinci el maceramız oldu (Ankara’da da telefon, saat, bilgisayar oyunu satmış, spor aleti, PS3 gibi eşyalar almıştık ikinci el). Burada saç kurutma makinesi, masa, internet modemi, tabak bardak gibi ev eşyaları da aldık, çanta, termos gibi kişisel eşyalar da. Nedense kitap için bakmak aklıma gelmemişti, ama işyerime çok yakın oturan ve bu kitabı yarı fiyatına satan birini buldum. Hem alışveriş merkezine gidip vakit harcamamış, hem de birinin evindeki fazlalığı azaltmasına ve karşılığında para almasına yardım etmiş oldum. Tabii kitap ve yol parasından da maddi kâr ettim. Bunları uzun uzun yazıyorum ki siz de yavaş yavaş alışın bu ikinci el işine. Birinin çöpü diğerinin hazinesi olabiliyor. Bence dünya için yapılabilecek en iyi şeylerden biri.

Geçen yaz Japonya’ya gittiğimizde bizi en çok etkileyen yerler Zen Budist tapınakları olmuştu. İnancınız ne olursa olsun, Japon tapınaklarından etkilenmemeniz mümkün değil. Şimdi Singapur’daki Çin Budist tapınaklarıyla karşılaştırıyorum da, Japonların Budizm anlayışı oldukça farklı diğer ülkelerden. İlk olarak tapınaklara ayakkabıyla girilmiyor, bizde camilerde olduğu gibi. Özel deri terlikler var, onları giyiyorsunuz. Singapur’daki Budist tapınaklarına ayakkabı ile girmek serbest. Sadece buradan bile Japonların temizlik anlayışının Çinlilerden farklı olduğunu görebilirsiniz.

Okuduğum kitap, “Bir Rahibin Ev ve Zihin Temizliği Rehberi” (A Monk’s Guide to a Clean House and Mind, Shoukei Matsumoto) bu nedenle bana bir Budistin temizlik rehberi değil de, bir Japon’un kutsal gördüğü bir mekanı temizleme rehberi gibi geldi. Tabii bir evle tapınak farkını o da çok iyi biliyor, ama tapınaktaki bazı prensipleri uygulayabileceğimizi düşünüyor. Ben de bu yazıda tapınaklara özel (sürgülü kapı temizliği, sunak temizliği gibi) yerleri es geçiyorum.

İlk olarak, temizlik Budist rahiplerinin en önemli işlerinden biri, hatta, birçok rahibin aydınlanmaya temizlik yaparken ulaştığı düşünülüyor. Bizde de temizlik imandan gelir dendiği gibi. Gerçi imamlar camiyi temizler mi, ya da Hıristiyan rahipler kilisenin temizliğinde rol alıyor mu, hiçbir bilgim yok, sizin varsa öğrenmek isterim.

Budist rahipler yıllar içinde çok sistematik bir yaklaşım geliştirmişler. Aynı şekilde tasarruf, mümkün olduğunca az çöp çıkarma, verilen nimetlerin hepsini değerlendirme de Japon Budizminin değerlerinden, yazar bunlardan da çokça bahsetmiş. Elimden geldiğince, özellikle bize uyan bölümleri özetlemeye çalışacağım.

1. Ne Zaman Temizlik?

Günün hangi saati olduğu temizlik açısından çok önemli. Sabahın ilk ışıklarında yapılan temizlik en etkilisi oluyor. Akşama mümkünse hiç iş bırakmamak daha doğrusu. Bulaşık ve düzenleme akşamları, temizlik ise sabahları yapılıyor.

Sabah kalktığınızda ilk iş camları açın diyor Matsumoto. Sabahın serin havasını içinize çekin ve evin ölü havasını üstünden atmasına müsaade edin. İster aşırı sıcak, ister buz gibi soğuk olsun, mutlaka camları açmasınız. Doğayla bir olduğumuzu unutuyoruz bazen, klimalı, ısıtmalı ortamlarda yaşarken, dışarı çıkana kadar havanın ne olduğunu bile bilmiyoruz.

Sabahın ilk ışıklarında, sessizliğin sizi sarmalamasına izin verin ve temizliğe başlayın.

Temizlik ve düzen günlük işler olmalı, tutarlılık anahtardır diyor yazar. Sanırım benim en çok zorlandığım nokta burası. Yoğun bir günden sonra bulaşık bile yıkamak istemiyorum. Ama bugünün işini yarına bırakmama konusunda da defalarca uyarıyor.

2. Mutfak, Banyo ve Tuvalet

img_9996

a. Mutfak

Mutfakta çalışmakla görevli rahipler genellikle aydınlanmaya en çok adanmış rahipler olurmuş. Yemek pişirme ve bulaşık yıkamanın şimdiye yoğunlaşma ve odaklanma açısından en fazla potansiyele sahip olduğunu düşünüyorlar. Oysa ki ben yemek yapmayı çok sevsem de arkasından toplamayı henüz sevimli bir iş haline getirmeyi başaramadım. Ve biliyorum ki beni okuyanlar arasında yemek yapmaktan hiç haz almayanlar da var. Bakalım Matsumoto bu konuda ne diyor:

Eğer mutfak hep düzenli tutulursa, eşyaların yeri değişmezse, orada çalışan kim olursa olsun rahatlıkla çalışacaktır. Ekstra zamazingolar almaya gerek yok, sadece gerekli olan ekipman bulunsun (o yumurta dilimleyiciyi yavaşça yere bırak evlat, çünkü sen de ben de biliyoruz ki o hiç kullanılmayacak).

En önemli nokta, eşyaları kullanır kullanmaz yıkayıp kaldırın. Bekletmeyin. Yemeğiniz pişerken o zamanı bulaşıkları yıkamak için kullanın (Ben bunu geçenlerde kötü bir şey diye yazmıştım. Bulaşığa dalıp krebi yakmıştım çünkü. Ama Matsumoto azizim multitasking‘e karşı değil demek).

Çekmeceleri ve dolap kapaklarını her zaman kapalı tutun. Meşgulken bazen bunu unutmak kolaydır, ama bu yüreğinizin düzensizliğinin bir göstergesidir. Açtığınız kapakları kapatmak, hem mutfağınızı temiz tutacak, hem de yüreğinizi (Günde en az üç kere açık dolap kapağına kafasını vuran sadece ben miyim?).

Bulaşıkları bir sonraki güne asla bırakmayın (Oh nooo!) Ve hatta yıkar yıkamaz bulaşıklarınızı kurutup kaldırın. Böcek kontrolü için de bulaşıkları bir sonraki güne bırakmamak önemli. Ben de öğreneceğim bunu inşallah. 🙂

b. Banyo

Budist tapınaklarında üç tane sessiz alan var, yemek odası, banyo ve tuvalet. Bunun sebebi de hayatımızın başlangıcı olan suyla en yakından alakalı yerler olmaları. Suya olan saygıdan ötürü buralarda konuşmuyor rahipler.

Şimdi bakalım banyoyu nasıl temiz tutuyorlarmış:

Öncelikle tuvalet ve banyo kişisel alanlar olduklarından, yani başkaları bizi görmediğinden, egomuza yenik düşmemiz gayet mümkün. Bu konuda dikkatli olmaya davet ediyor bizi yazar.

Sonra da banyonun kirlenmeye en müsait alanlardan olduğunu, bu nedenle çok sık temizlememiz gerektiğini söylüyor. Temizlemek için ise bir fırça ve karbonat yeterli (aynı şey mutfak lavabosu için de geçerli, hatta bulaşıklar bile çoğu zaman deterjanla değil karbonatla yıkanıyormuş.)

c. Tuvalet

Tuvalet de bazen görmezden geldiğimiz alanlardan biri. Ben şahsen tuvaletin kendisini sık temizlesem de yerleri temizlemeyi belki haftada bir- belki daha az sıklıkta yapıyorum. Tuvaletin konuklarımızın rahat etmesi için de en önemli yer olduğunu, bu nedenle evin en temiz yeri olması gerektiğini savunuyor yazar. Doğru diyor. Ben de dikkat ederim tuvalete başka bir eve gittiğim zaman.

Eski Japon tuvaletleri (Eski Hint tuvaletleri de) bizim alaturka tuvaletler gibi, bu yüzden temizliği klozete göre nispeten daha kolay, su dök, fırçala. Tuvalet Budistlerin en önemsediği yerlerden biri, çünkü yedikleri yemeğin sindirimi tuvalette son buluyor. Bunu kutsal bir aktivite olarak görüyorlar. Düşününce şükretmediğimiz gerçekten çok şey var. Sağlıklı tuvalete gidebilmek de bunlardan biri. Bir iki gün bile gidemesek acı içinde kıvranıyoruz, ya da böbrek ve bağırsak rahatsızlıkları tüm hayat tarzımızı değiştirmeye sebep olabiliyor. Bu yüzden Budistlerin tuvaleti bu kadar önemsemesini doğru buldum, modern dünyada bizim bu kadar utanılacak konu olarak görmemiz ise problemleri bazen göz ardı etmemize sebep oluyor.

Bu haftanın küçük değişikliği satın almak yerine deneyimlemekti. Bu perspektiften kitaba bakarsam da, evimizi temiz tutmamız için su, sabun ve karbonattan başka neredeyse hiçbir şeye gereksinimimiz yok. Markette saatler geçirip evin her köşesi için temizlik malzemesi alma tuzağına ben de düşüyorum yıllardır. Ve hatta fark ediyorum ki temizlik spreyleri falan almak sanki evi temizlemişim gibi mutlu ediyor beni, fakat onları ne kadar kullanıyorum diye sorun, bazen iki üç yıl geçmiş oluyor ve şişenin yarısı duruyor. Bu kitabı okuduktan ve tapınakların ne kadar temiz olduğunu gördükten sonra gerçekten sabun ve karbonattan fazlası gerekmediğine ikna oldum.

Evin diğer bölümleri, beden ve zihin temizliğini de buradan okuyabilirsiniz.

Bu incelemeyi video olarak izlemek isterseniz:

52 küçük Değişiklik 13. Hafta: Mola Ver

Bu haftanın (daha doğrusu geçen haftanın) küçük değişikliği mola vermek. Fakat ben de işe güce küçük bir mola verip ailemi ziyarete geldiğim için biraz gecikti. 🙂

İşte ya da evde, bazen kendimizi o derece hırpalıyoruz ki bir nefes almayı unutuyoruz. Halbuki birçok bilimsel araştırma gösteriyor ki 50-60 dakikada bir ayağa kalkmak, yürümek ve bedensel aktivite yapmak işe çok daha verimli bir şekilde dönmemizi sağlıyor.

Bitmesi gereken işler, ödevler, görevler bazen tuvalet molası alırken bile suçlu hissettiriyor bizi. Fakat abartmamak kaydıyla  verilen küçük aralarla daha kısa sürede daha çok iş halledebiliriz. Bunun beşinci haftada konuştuğumuz liste yapma ve altıncı haftanın konusu olan multitasking ile de yakından ilgisi var. Eğer yapacaklarımızı listeleyip, daldan dala atlamadan yaparsak aralarda mola vermek verimliliğimizi azaltmaz, aksine odaklanmamızı sağlar.

Okulda da teneffüs zamanlarında öğrencilerimin hep oturduğunu, telefonlarına baktığını görüyorum. Sürekli oturdukları için bedenlerinin yeteri kadar aktif çalışmadığının farkında değiller. Bazen yalvarıyorum dışarı çıkıp hava alsınlar diye. Blogumu takip eden öğrenciler, özellikle sizden rica ediyorum, teneffüsleri iyi kullanın. Teneffüs kelimesi nefes kelimesinden türemiş. Lütfen dışarı çıkıp nefes alın, dışarı çıkmak mümkün değilse ayağa kalkıp koridorda dolaşın. Bir sonraki ders algılarınız çok daha açık olacak.

Eğer mola/teneffüs zamanınız sabit değilse birkaç öneri: 

  1. Eğer mümkünse bahçede ya da binanın etrafında (ya da koridorlarda) küçük bir tur atabilirsiniz.
  2. Çay, kahve molası verip iş arkadaşlarıyla -iş dışında- muhabbet edebilirsiniz. Kendinizi yaptığınız işten uzaklaştırırsanız çok daha verimli şekilde geri dönebilirsiniz.
  3. Konsantrasyonda sorun yaşıyor, ders çalışırken veya iş yaparken odaklanamayıp erteleme sorunuyla karşılaşıyorsanız, Pomodoro tekniğini kullanabilirsiniz (Linkteki siteye tıkladığınızda 25 dakikanız başlıyor ve bittiğinde size haber veriyor). Bu teknikte 25 dk çalışıyor -mümkünse dikkat dağıtan her şeyden uzak duruyor- ve beş dakika mola veriyorsunuz. Bu özellikle multitasking ve odaklanma sorunuyla başa çıkmaya yönelik bir zamanlama ama 50-10dk ya da kendi belirlediğiniz bir zaman aralığı da olabilir. Ben saat başlarını kullanıyorum örneğin.

    Image result for pomodoro timer
    Pomodoro tekniğinin adı ispanyolca domates’ten geliyor. Domates şeklindeki bu mutfak alarmından esinlenilmiş.
  4. Hiç vaktiniz yok, yapacak iş çoksa 30 sn-1 dk bile olsa gözlerinizi kapatıp nefes egzersizi yapabilirsiniz. (Daha çok vaktiniz varsa meditasyon da yapabilirsiniz tabii) Bu konuda AppStore ‘da Oak adlı bir uygulama var. Kaç dakika isterseniz rehberli (İngilizce) ve rehbersiz meditasyon yapabilir, ya da 1-2 dakikalık değişik nefes egzersizlerini kullanabilirsiniz. Uygulamayı kullandıkça ekrandaki ağaç büyüyor, sizi motive ediyor. 🙂
  5. Müzik dinleyin. ÖSS’ye hazırlanırken molalarda hep müzik dinlerdim. O zamanlar Rammstein dinlerken şimdi Chopin dinliyorum, ama amaç aynı: Zihnimizi yaptığımız işten bir süre de olsa uzaklaştırmak.
  6. Tuvalete, ya da çay kahve içmeye gidecekseniz daha uzun yolu tercih edin. Alt kattaki tuvalete gidebilir, ya da çay ocağı başında arkadaşlarla ufak bir sohbet edebilirsiniz. Tabii dedikodudan uzak kalmak kaydıyla 🙂 Maalesef ben de hâlâ dedikodudan uzak durmaya çalışıp başaramayanlardanım. Ne kadar alt bilinç düzeyine ait olduğunu fark etsem de tamamen uzaklaşmış değilim (sanırım yargılayan yanımdan kurtulamadığım için vazgeçemiyorum). Bu konuda tavsiyeleriniz varsa da dinlemeye hazırım.

Bu haftalık benden bu kadar. Sizin molalarla aranız nasıl? Bir başlayıp saatlerce kendini bitirene kadar çalışanlardan mısınız, yoksa molaları uzatıp çalışmaktan çok mola verenlerden mi?

 

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 12. Hafta: Zevk İçin Oku

Yaklaşık üç aydır “52 Small Changes For the Mind” adlı kitaptan aldığım ilhamla her hafta hayatıma yeni bir alışkanlık kazandırıyorum (Bu arada haftalar kitabın yazarı Brett Blumenthal’a ait ama benim algılama biçimim ve burada yazdıklarımın büyük kısmı kitaptan bağımsız).

Bu alışkanlıkların çoğu da hayatımın bir döneminde yaptığım, ama düzen tutturamadıklarım oluyor şansıma. Bu haftaki küçük değişikliğimiz gibi.

Kitaplar ve edebiyat okumayı öğrendiğimden beri hayatımda oldu. Ailem hiçbir zaman yüksek gelirli olmadı, o yüzden ara sıra kitap alsak da genellikle okulun kütüphanesinden, arkadaşlarla değiş tokuştan, sahaflardan ikinci el ve korsan aldığım kitapları okudum yıllarca. Çoğu zaman çok seçici davranmadım, önüme ne gelirse okudum. Sanırım bu sayede ara sıra ihmal etsem de okuma alışkanlığım yıllardır en iyi devam ettirdiğim alışkanlığım diyebilirim.

Kitap okumak, TV ve internet gibi diğer medya türleri ile karşılaştırırsak, beynin birçok bölgesini işin içine katıyor. Yani kitap okurken daha aktif olmamız, hayal kurmamız, bağlantılar oluşturmamız lazım, fakat TV izlerken örneğin çok daha pasif ve alıcı konumdayız. Bu nedenle beyin ve ruh sağlığı açısından kitap okumak çok daha önemli.

Dopamin bu aralar çok popüler bir hormon, belki internette rastlamışsınızdır. Kısaca anlatmaya çalışayım, mutluluk hormonlarından biri olan dopamin (uyku, ödül, motivasyon vb. ile de yakından ilgili), özellikle sosyal medya kullanırken üst seviyelere ulaşıyor. Mesela instagram’da beni kaç kişi layklamış diye düşünürken dopamin salgılıyorum, gidip kontrol etmek istiyorum. Bu isteme duygusu asıl eylemden daha fazla dopamin salgılatıyor, eğer sonucu belirsizse daha da yükseliyor (mesela birine mesaj attım ve cevap bekliyorum, ya da facebookta arkadaş teklifi gelmiş, kırmızı 1 işaretini görüyorum) . Bu yüzden dopamine ve o sosyal medyayı kontrol etme güdüsüne bağımlı oluyoruz. Google’da bir şey aratmak bile dopamin salgılatıyor.

Aslında bu hormon kötü bir hormon değil, ama sürekli ekran karşısında olup bir aktiviteden öbürüne koşarken bir mola vermeden sürekli dopamin salgılıyoruz. Buna Dopamin Loop deniyor (daha fazla bilgi için bu İngilizce makaleye bakabilirsiniz.) Bu olay bizim konsantremizi yerle bir ettiği gibi beynimizi de çok yoruyor. Bunu ben bir lamba gibi düşünüyorum. Sadece karanlık olduğunda yakarsak faydalı. Ama 24 saat açık bırakırsak ampülün ömrünü azaltır, ayrıca aydınlıkla karanlık arasındaki farkı da unutmuş oluruz. Hep aydınlığa alışınca bu sefer biraz loş da olsa hemen lambayı yakmak isteriz. (Burada da dopamin hakkında güzel bilgiler var.)

Peki kitap okumak bu denklemin neresinde? Kitap okumak için dikkatimizi uzun süre açık tutmamız gerektiğinden, sevdiğimiz bir şeyi okurken dopamin seviyemiz dengede kalıyor. Sürekli inip çıkmadığı için hem heyecan ve keyif duygularını tadıyoruz, hem de bunları gözüne soka soka yapmadığımız için daha uzun sürüyor (instagramda kaç layk aldım örneğine dönersek, kalp ikonuna tıklayana kadar dopamin yükseliyor yükseliyor, layk edenleri gördükten sonra düşüyor. Gün içinde sürekli yükselip düşüyor yani.)

Yapılan çalışmalarda ayrıca kitap okumanın stresi azalttığı ve tansiyonu düşürdüğü de görülmüş (Gerçi bunun için korku, gerilim türü kitaplar okumamak lazım diye düşünüyorum).

Daha pratik iki faydası ise, yaratıcılık ve genel kültürümüzü geliştirmesi. Şahsen bilgilendirici kitaplardan çok edebi kitapları okumayı daha çok seviyorum, çünkü bir olay örgüsü içinde öğrendiğim bilgiler benim için çoğu zaman daha kalıcı oluyor. Karakterlerin serüvenleri nasıl bitecek diye merak ederken, dünya ile ilgili belki kendim araştırsam öğrenemeyeceğim bir dolu şey öğreniyorum. Fakat siz bilgilendirici kitaplardan daha çok zevk alıyorsanız, o zaman kendiniz için doğru yoldasınız demektir.

Ama ben çok uğraştım, kitap okuyamıyorum…

Böyle diyen özellikle benim yaşlarda ve benden genç çok insan tanıdım. Bence bunun sebebi işte yukarıda anlattığım ekran bağımlılığına bağlı dopamin loop. Sürekli şekerli çay içen bir insan nasıl hemen şekersize alışamıyorsa, sürekli internette takılan biri de kitap okumayı başta çok sıkıcı bulabilir. Benim bu konuda üç tavsiyem var:

  1. Hikayesini bildiğiniz, filmini önceden izlediğiniz bir kitaba başlayabilirsiniz. Mesela Harry Potter, ya da Ye Dua Et Sev. Böylece her ayrıntıyı gözünüzde canlandırmak yerine filmdeki karakterlerden yola çıkabilirsiniz. Ben Jane Austen’ın Pride and Prejudice kitabının örneğin dizi film vs yapıtlarını seyrettikten sonra kitabını ve sesli kitabını bir arada okudum. Hem karakterleri kolayca gözümde canlandırabildim, hem de değişik yönetmenlerin kitabı ne kadar farklı algıladığını karşılaştırma fırsatım oldu. Jane Austen’ın diline tabii ki daha da hayran kaldım, filmde sadece kurgu yazara ait oluyor, gerisi yönetmen ve senaristin elinde. Kitapta yazarla buluşuyorsunuz.
  2. Eğer bir kitaba başladıysanız ve ilerlemiyorsa bırakın gitsin. Dünyada milyonlarca kitap var. İlla o kitabı okumanız gerekmiyor. Mina Urgan’dı yanlış hatırlamıyorsam, kötü bir kitabı içi geçmiş bir karpuza benzetiyordu. İlk dilimde içinin geçtiğini anlarsan, ikinci dilimi yemezsin değil mi?
  3. Etrafımızdan kitap tavsiyeleri almak güzel. Ama bizi tanımayan kişilerden aldığımız tavsiyeler ters tepebilir. Birisi için hayat değiştiren kitaptan siz hiçbir şey anlamayabilirsiniz. O nedenle kendi zevkiniz zamanla, deneye yanıla oturacak.

Kitap Okumayı Çok Seviyorum Ama Vaktim Yok

Bu benim de başıma geliyor ve ben şunu fark ettim. İstemediğim bir kitabı okuyorsam, o elimde sallanıyor da sallanıyor. Ama aynı yoğunlukta çalışayım, çok sevdiğim bir kitap olsun, üç beş günde bitiyor.

Diğer bir sebep de okuduğum kitabın ağır olması (içerik değil, yük olarak 🙂 ) ya da evde unutmam olabiliyor. Gün içinde metroda otobüste, işte boş kaldığım zamanlarda okuyabilecekken okuyamıyorum. Ben bunun çaresini e-kitap kullanmakta buldum. Kobo, kindle ve ibooks uygulamaları en çok kullanılan uygulamalar, bende üçü de var. Aradığım kitap hangisinde varsa ya da ucuzsa oradan indiriyorum, ama en sevdiğim Kindle (ileride ipad’i emekli ettiğimde kindle paperwhite’a geçesim var). Telefonda okumak da zor olmuyor. Ayrıca dikkati çabuk dağılanlar için sesli kitabı da şiddetle tavsiye ederim. Elimde kitapla bile sesli kitap dinliyorum bazen takip ederek. Daha geç bitiyor ama sindirerek okunuyor. Okuyan kişinin ses tonunu hikayenin tonunu epey etkiliyor.

james-tarbotton-367-unsplash
Artık kitaplarımı oradan oraya taşımamak için de e-kitaplara ağırlık vereceğim bundan sonra.

Bazen de epub olarak (korsan) kitap indirdiğim oluyor, kimseye kötü örnek olmak istemem tabii ki. Fakat küçükken kısıtlı bütçemle onca korsan kitap almış olmasaydım şimdi okumayı bu denli sevmezdim. Eskiden çok daha pahalıydı kitaplar, düşünün 2000li yıllarda 20 lira civarıydı şimdi hala o civarlarda kitap bulmak mümkün. 2006’da asgari ücret 400 liraydı şimdi 1600 lira. Yani o zaman korsan olmasaydı biz hiç kitapla tanışamayacaktık. Şimdi aynı durum okumak istediğim yabancı kitaplar için geçerli. O yüzden hala az da olsa korsana başvuruyorum.

Ben Sürekli Blog-Gazete-İnternet Makalesi Okuyorum. Bu Sayılmaz Mı?

Ben araştıranların yalancısıyım, olmuyormuş. Bunları okumayın demiyorum, yine okuyun. Ama bilin ki bunlar kitap okumakla bir değil, hatta gazete ve haber okumanın stres bozukluklarına yol açtığına dair bi dolu çalışma var.

Kitap Okumayı Alışkanlık Haline Getirmek için

  1. Kendinize Hedef Belirleyin. Ben bu işi goodreads üzerinden yapıyorum yıllardır. Bu sene 50 kitap okuma hedefim vardı, altı ayın sonunda 19 kitap bitirebilmişim. 6 kitap gerideyim yani ama siz kendi hızınıza göre aylık ya da yıllık bir hedef belirleyebilirsiniz.
  2. Okuma arkadaşı ya da kulübü bulursanız tadından yenmez. Okuduğunu tartışmak gerçekten zevkli oluyor, bu konuda online topluluklar da var.
  3. Belli bir okuma zamanınız olsun. Günde yirmi dakika bile yeterli, zaten kitabı severseniz her dakika okumak için bir kaçış arayabilirsiniz. 🙂 Otobüs, yatmadan önce, yemek pişerken gibi kendinize zaman dilimi belirleyebilirsiniz.
  4. Çocuğunuza kitap okuyun. Çocuğunuzla kitap okumak hem kaliteli zaman geçirmek, hem çocuğunuzu küçük yaştan alıştırmak için çok önemli. Aynı zamanda sizi de bir süre dış dünyadan koparacağı için iki taraf için de çok faydalı.

Sanırım en uzun yazdığım yazılardan biri oldu bu! Halihazırda okumayı sevmeyen biri buraya kadar okumadan kapatmış olabilir, ama umarım bu haftadan başlayarak siz de kitap okuma alışkanlığınızı gözden geçirir, sevmediğiniz kitaplara el sallayıp sevebileceklerinizi kucaklarsınız.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Para Biriktirmek İçin Beş İpucu

Yıllar içinde daha sade yaşamaya başladıkça, borçlarımın azalarak yok olduğunu ve çok kolay bir şekilde para biriktirebildiğimi fark ettim. Asıl amacım para biriktirmek değildi ama, biriken parayla gerçekten istediklerimi yapabilmek (bkz. seyahat, yaratıcı yazma kursu, dolmakalemler 🙂 ) ya da yalnızca kenarda param olduğunu bilmenin verdiği özgürlüğü tatmak gerçekten güzel. Aslında hiç de zor olmayan birkaç değişiklikle çok az para kazanan biri bile rahatça para biriktirebilir. Bu maddelerden birkaçını uygulasanız bile her ay birkaç yüz lira biriktirebilirsiniz. En önemlisi de, para harcamadıkça hissedilen özgürlük.

1) Mümkün olduğunca evde yap, evde ye, ya da evden getir. 

RpgvvtYAQeqAIs1knERU_vegetables

Zaten sağlıklı beslenmeye çalışıyorsanız dışarıda yemek yemenin işleri ne kadar bozduğunun farkındasınızdır. Ayda bir-iki kere arkadaşlarla buluşup yemek yenebilir, ya da tatile gidildiğinde mecburen dışarıda yenir ama böyle durumlar dışında, evde yemek her zaman hem daha sağlıklı hem de daha hesaplı oluyor. Eğer dışarıda yemeyi çok seven bir arkadaş grubunuz varsa açık açık para biriktirmeye çalıştığınızı söyleyip onlarla yemek sonrası buluşabilirsiniz.

Tabii evde yemek derken hazır pizza, donmuş/hazır gıdalar, cipsler baklavalar gibi yiyeceklerden bahsetmiyorum. Gerçek besinlerle hazırlanmış ev yemeği hem hazır yemeklerden daha sağlıklı, hem de daha ucuz oluyor. Eğer evde şimdiye dek pek yemek pişmediyse, tabak çanak, yağ, baharat gibi malzemeleri almak belki başta daha pahalı gibi görünebilir, ama sonunda hem cebiniz hem bedeniniz teşekkür edecek size.

photo-1502747220144-846486e80891

Aynı şekilde iş ve okulda öğle yemeğini de evden getirmek çok kolay bir şekilde ayda en az birkaç yüz lira biriktirmenizi sağlıyor. Hele bir de işyerinizde buzdolabı ve mikrodalga varsa harika. Yoksa da seçenek çok. Salata ve sandviç en kolayı. Dünden kalan zeytinyağlı yemekler olur, tonbalığı olur. Benim en çok tercih ettiğim, akşamdan yoğurtta beklettiğim ya da sıcak suda birkaç dakika yumuşatıp süt eklediğim yulaf ezmesi. İçine muz, fıstık ezmesi, fındık fıstık, tarçın (zencefil/zerdeçal/muskat), elma, armut, aklınıza ne gelirse, mevsimine göre hangi meyve varsa ekleyebilirsiniz. İçini doldurup taşırsanız bile bir kasenin maliyeti iki üç lirayı aşmıyor, doyurucu bir öğün yemiş oluyorsunuz.

İçecekten muazzam bir şekilde tasarruf yapmak için iyi bir su şişesi ve iyi bir termosa yatırım yapmanızı da öneririm. Benim evden çay kahve getirmemin ilk sebebi okuldakinin tadının berbat olmasıydı, ama sonra alışkanlık haline geldi.

2. Yapabiliyorsan satın alma.

Yemek yapmak kadar turşu kurmayı, yoğurt ve konserve yapmayı da çok seviyorum. İlk elden üretimin içine girdiğim için, damak tadıma göre, istediğim malzemelerle hazırlayabiliyorum yiyeceğimi. Ama bunun ikinci avantajı da çok ciddi para tasarrufu sağlıyor olması. Minicik bir kavanoz turşu altı lirayken, altı liraya iki kilo salatalıktan neredeyse tüm senenin turşusu çıkıyor. Lahana, havuç desen sudan ucuz. Yoğurt yapmak da aynı şekilde nereden baksan yarı yarıya kâr ettiriyor.

Bunun dışında çok kolay şeyler de var. Mesela puding yapmayı çok seviyorsanız, iki paket puding parasına bir paket nişasta ve bir paket kakao alabilirsiniz. Bu ikisinden en az altı-yedi kez puding yapabilirsiniz. Buna benzer yüzlerce örnek için internetteki tarif siteleri güzel rehberler. Hiçbir şeyin hazırını almanıza gerek yok.

photo-1507048331197-7d4ac70811cf

Peki bunlar için nereden zaman buluyorsun, dediğinizi duyar gibiyim. Aslında yeterli araştırmayı yaptıktan ve yapılışını bir kere öğrendikten sonra, kavanozlama ve turşu işi gerçekten çok kolay ve hızlı bir iş. Fakat zaten alışveriş merkezleri hayatımdan çıktı çıkalı vaktim epey bol oluyor. Bu da bizi üçüncü ipucuna getiriyor.

3. Alışveriş merkezlerinden (en azından bir süre) veba varmış gibi kaç.

Hiçbir zaman alışveriş bağımlısı olmadım, ama şimdi bile, ne zaman bir alışveriş merkezine girsem, çoğu kez kendimi en az bir şey almış olarak buluyorum. Oraya gittiğinde satın almamak sana suç işlemişsin gibi hissettiriyor. Hiçbir şey almazsan, gidip bir kahve içeyim Starbucks’ta diyor, on lirayı bırakıp geliyorsun. (Bu arada Starbucks’a ( ya da benzeri kahvecilere) bir kere girilmişse, hem en sağlıklı, hem en ucuz seçenek filtre kahve. Bunu da not düşeyim 🙂 )

barkhorn_shopaholic_post

Söz konusu alışverişten kaçmak olunca, en güzeli gözden ırak, gönülden ırak. Bu arada alışveriş seven arkadaşlarla da araya küçücük de olsa mesafe koymakta fayda var. Çünkü öyle bir şey ki alışveriş, sigara alkol gibi. Bağımlıları yeni müritler bulmaya bayılıyor, dikkat etmek lazım.

Bilinçli alışveriş için ipuçlarını bu yazımda bulabilirsiniz.

4. Azalt.

emile-perron-294697-unsplash
İnsanları sev. Eşyaları kullan. Tersi hiçbir zaman işe yaramaz.

Ters mantık gibi gelebilir ama, daha fazla para harcamaktan kaçınmak için azaltmak şart. Evlerimizi doldurdukça, daha çok şeye ihtiyacımız var gibi geliyor. Boşalttığımızda ise görüyoruz ki ihtiyacımız olan çoğu şeye zaten sahibiz.

Para biriktirmeyi kafaya koyduysanız, öncelikle bir süre (belki 3 ay, belki 1 yıl) hiç giysi almayacağınıza dair kendinize söz verin. Sonra da gardırobunuza gidip içinde ne var ne yoksa atın yatağın üstüne. Gerekirse bir gününüzü buna ayırın, ne kadar zengin olduğunuzu fark edin ilk. O kadar çok giysiniz var ki! Fakat tabii bunların bazıları çok giyilmekten eskimiş, bazıları bir hevesle alınıp hiç giyilmemiş. Olsun. İlk önce bunları alabilmiş olduğunuza şükredin. Sonra başlayın temizliğe. İçlerinde hala giyilebilir olanları bağışlayabilir ya da satabilir, giyilemeyecek olanları geri dönüştürebilirsiniz. Ve sonunda göreceksiniz ki, giysilerinizin yarısından fazlası gitmiş olsa bile, hâlâ severek giyebileceğiniz, doya doya eskitebileceğiniz bir dolu parça var dolabınızda. Alışverişe gitmenize hiç gerek yok. (Giysi azaltma için bu yazılara da bir göz atabilirsiniz)

Aynı prosedürü mutfağa da uygulayın. Yıllar önce ekstrem bir yöntem okumuştum. Eğer para biriktirmek istiyorsanız buzdolabı ve erzak dolabınızdaki yiyecekler bitene kadar yeni yiyecek almamayı öneriyordu. Bence gayet mantıklı, hele son yaptığım azaltmada mutfaktan ne çok son kullanma tarihi geçmiş bakliyat attığım düşünülürse. Kısa sürede para biriktirmek için de çok iyi bir yöntem.

5. İkinci el’e şans ver.

Ülkemizde henüz pek yaygınlaşmasa da ben hâlâ ümitliyim. Bir şey almadan önce, internette aynısının ikinci eli var mı diye bakmak yavaş yavaş alışkanlık haline gelmeli bizde. Bu kitap olabilir, çanta olabilir, saat olabilir, kıyafet olabilir. tarz2 gibi sitelerin yaygınlaşmasını canı gönülden diliyorum. Hem cebimiz hem de dünya için. Daha önceki ikinci el ve özgür dönüşüm maceralarım için bu iki yazıya bakabilirsiniz: Yaşasın Özgür Dönüşüm! Yaşasın İkinci El! ve Özgür Dönüşüm ve İkinci El-Singapur.

Son olarak, kendi önceliklerimizden vazgeçerek, aç ve açıkta kalarak para biriktirmenin hiç de doğru olduğunu düşünmüyorum. İnsan bazen de gönlünce para harcamak isteyebilir. Sonuçta belli bir amaç için biriktiriliyor para da. Çok da düşünmemek lazım para üzerine. Zaten borcumuz yoksa ve paranın üzerimizdeki egemenliği gitgide azalıyorsa, harcamak da ayrı bir keyif verebilir zaman zaman. Önemli olan dengeyi sağlayabilmek.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.