52 Küçük Değişiklik 47. Hafta: Şehir Dışına Çık

Seyahat, hatta günlük rutininizin dışında bir gün bile, sizi yenilemeye ve bakış açınızı değiştirmeye yardım edebilir.

Farklı bir şehirde, farklı bir ülkede geçirilen birkaç gün bile bizi alışmış olduğumuz düzenden alacağı için, bilincimizde yeni bir sayfa açar. Ufkumuz genişler ve gittiğimiz her yer bizi biraz değiştirir, şekillendirir. Bizi stresten uzaklaştırır ve hatta yapılan bir araştırmaya göre bunamayı bile engelleyebilirmiş. Daha önce bahsettiğimiz gibi, yaşlandığımızda da ışıl ışıl parlayan bir zihin istiyorsak, kapasitemizi sonuna kadar kullanmalıyız. 🙂 Seyahat ve yeni yerler görmek de bunun yollarından biri.

Seyahat etmek beş duyumuzu harekete geçirdiği için yaratıcılığımızı da arttırıyor. Daha önce gitmediğiniz bir yere giderseniz, şehrin ya da doğanın renkleri ve şekillerine, sesine, kokusuna, dokusuna ve tatlarına dikkat edin. Hatta o yerin titreşimini, sizi nasıl hissettirdiğini anlamaya çalışın. Türkçede buna dair deyimler olmasına bayılıyorum. Örneğin bu yere gidince “içim açıldı” mı diyorsunuz, yoksa “içim karardı” mı? İşte oranın titreşimini bu kadar kolay anlayabilirsiniz, ve doğada içimizin açılması tesadüf değil 🙂

Bu arada tek başına seyahat etmenin de faydaları var elbette, ama sevdiğiniz insanlar ya da arkadaş grubunuzla gidilen gezilerin de ilişkileri güçlendirdiği bir gerçek.

Peki seyahat sizin için bir stres kaynağıysa?

Özellikle çocukları olan aileler için seyahatın kendisi stres kaynağı olabiliyor. Bunu çözmek için birkaç öneri:

1. Gideceğiniz yeri çok iyi araştırın ve ayrıntılı bir günlük plan yapın.

2. Hava durumunu kontrol edin ve her türlü hava koşuluna hazırlıklı olun.

3. Günlük planınızı tıkabasa doldurmayın ve herkesin eğlenebileceği yerlere gitmeye çalışın.

4. Yemek işini şansa bırakmayın, bazen ayaklarının götürdüğü yere de gitmek zevkli ama önceden tripadvisor, Google maps ve seyahat bloglarından yorumlar okuyun. Bu hem seçeceğiniz otel/apart vs hem de restoran ve kafeler için geçerli. Eğer çok fazla kişi düşük puan verdiyse siz de kısıtlı zamanınızda orayı denemeyin. Tabii bir de helal, vejateryan, glutensiz gibi beklentileriniz varsa önceden araştırmanız zorunlu. Yoksa gerçekten stresli bir tatil olabilir. Bizim için Tokyo’daki son günümüzde domuz eti olmayan bir restoran bulmak çok zor olmuştu örneğin. Aç aç dolaşmıştık.

Bu haftasonu biz de dostlarımızı ziyarete Sydney’e gidiyoruz 🙂. Brisbane nedense başından beri bana evim gibi hissettirdiğinden Sydney’e turist olarak gidiyorum. Bakalım nasıl izlenimlerle döneceğim…

Sizin bir seyahat planınız var mı? Ya da gönlünüzde ayrı bir yeri olan bir şehir?

Avustralya’da İlk İki Ayımız: Brisbane

Avustralya’ya taşınalı iki ay olmuş! Singapur’a taşındığımızda da tam iki ay sonra bir yazı yazmıştım, geleneği bozmayayım.

Brisbane

Şimdiye kadarki deneyimimiz Singapur’dan çok, çok daha farklı oldu, bunu söylemeliyim öncelikle.

Buraya gelmeden önce, Koray’ın da, benim de hissimiz “eve dönüş” şeklindeydi. Hiç görmediğim, neredeyse hiçbir fikrim olmayan bu kıtayı evim gibi görüyordum. Koray için ise durum biraz daha farklıydı, çünkü Koray küçüklüğünden beri gelmek istiyormuş Avustralya’ya. Mezun olduktan sonra da birkaç sene farklı şehirlerinde çalışmış Avustralya’nın. Her zaman da geri dönmek istiyordu. Durum buyken iş teklifi alınca, çok da fazla düşünmedik karar vermeden önce. Yani onun için gerçekten bir geri dönüştü, ama ben neden böyle hissediyorum bilmiyorum.

İki ay sonra da hala böyle hissediyorum. Gerçekten de Avustralya hakkındaki bilgim çok az. Çünkü burası inanılmaz zengin bir yerli kültürün üzerinde yükseliyor. Dünya yüzünde bugüne kadar yaşayan en eski kültür Aborijinlere ait.

Zaten burada bol bol zamanım olacağı için, Singapur’a gitmeden önce yaptığım araştırmaların hiçbirini yapmadım burada. Yavaş yavaş, sindire sindire öğreniyorum kültürü.

Avustralya’nın Neresindeyiz?

Biz Brisbane’a taşındık. Seçimin bizimle alakası yoktu tabii, ama seçim yapacak olsak ya Sydney ya da burası olacaktı. Brisbane olmasından dolayı mutluyum, çünkü iklimi ve insanları İzmir’e benziyor. Ne çok soğuk ne de Singapur gibi bunaltıcı sıcak. Büyürken alışkın olduğum bir iklim: hafif nemli (yani tropik iklimle karşılaştırınca hafif), kışları yağmurlu ve ılık geçen bir şehir.

University of Queensland

4 mevsim olmasına gerçekten minnettarım çünkü Singapur’da mevsimleri özlemiştik. Hiç üşümemek kulağa hoş gelse de, 4 mevsim döngüsünü yaşamazsan bir yıl geçtiğini anlamıyorsun. Her gün bir öncekinin aynısı gibi, Sims oynar gibi. Bir arkadaşım bu nedenle insanların şaşaalı doğum günü partileri yaptığını, Çin Yeni Yılı gibi kutlamaların önemli olduğunu söylemişti çünkü en azından bunlarla bir yılın geçtiğini hatırlatıcı etkinlikler yapmış oluyorlar. Düşünsene, geçen yaz diyemiyorsun, yaz diye bir şey yok, yaz tatili de yok. Okullar boyuna tatil oluyor ama on gün. Mağazalarda hem kışlık hem yazlık kıyafetler her zaman var (kışlıklar turistler ve seyahat edecek Singapurlular için).

Bedenim bu mevsim olayını hemen bir senede unutmuş. Bu yazıyı yazarken Güney Yarım Küre’de sonbahar başlıyor. Ama bana sanki hiç üşüyecekmişim gibi gelmiyor. Şimdi yemyeşil olan yapraklar sararacakmış gibi gelmiyor, gerçekten çok ilginç bir his. Sanki bu döngü olmadığı için gerçeklik hissinden kopmuşum gibi.

Brisbane City

Brisbane’ın şehir merkezine taşındık (Brisbane City). Bu aslında birçok kişinin ilk tercihi değil çünkü şehir merkezi çok kalabalık ve her milletten insan var. Özellikle uzak doğulular, dil kursuna gelenler merkezde yaşamayı tercih ediyor ki her yere yakın olsun. Biz de aslında tam bu yüzden tercih ettik şehir merkezini. Koray’ın iş yerine yürüyebileceği yerlere baktık ki ilk etapta araba almak zorunda kalmayalım. Toplu taşımanın sıkıntılarını anlatacağım aşağıda.

Fakat şehir merkezinde normal apartmanlar yok. Tüm binalar yüksek (en az otuz katlı) ve apart otel şeklinde. Yani binadaki bir kısım daire kiralık, bir kısım daire otel odası olarak işletiliyor. Bu yüzden de bizim komşular hep değişiyor, zaten altmış katlık binada komşu edinmek diye bir şeyi düşünmüyorsun.

Şehir merkezinden 2-3 km dışarı çıktığında, binaların yüksekliği anında 2-3 kata düşüyor.

Sol taraf Brisbane City, sağ taraf South Bank. Ortadan Brisbane nehri geçiyor, binaların yükseklik farkını görebilirsiniz.

Eğer ileride araba alırsak şehirden uzağa taşınmak, hatta müstakil bir eve taşınmak çok güzel olur tabii. Maddi açıdan merkezde bir daire tutmak ile şehirden biraz uzak bir mahallede müstakil ev tutma arasında neredeyse hiçbir fark yok. Ama araban yoksa sıçıyorsun çünkü toplu taşıma biraz karmaşık ve sıkıntılı.

Bu arada araba almak da nispeten ucuz. Mesela Mart ayı itibariyle sıfır Mazda 3 fiyatlarını karşılaştırdım (çünkü Mazda 3 bir sevdadır, anlayamazsınız * .Beni en büyük çeken o motorun yaptığı gürültü 🙂 ) TL’ye çevirdim.
Türkiye’de: 138.688 TL (1.5 sedan)
Singapur’da: 420.535 TL (ki Singapur’daki ucuz arabalardan :D) (1.5 sedan)
Avustralya’da: 86.538 TL (2.0 sedan, 1.5 yokmuş)

Alsam zaten sıfır araba almam ama, sıfır araba bile Türkiye’den çok daha ucuza geliyor. O nedenle aslında toplu taşıma saatleri çok sık değil.

Brisbane’da Toplu Taşıma

Üç farklı seçeneğiniz var: otobüs, tekne (ferry) ya da banliyö treni. Google Maps bu konuda can dostu. Daha önce gittiğimiz diğer ülkelerde cep telefonuna çok ihtiyaç duymamıştık, internet bile almamıştık çünkü bir yere gitmek için hangi numaraları otobüs ya da metroya binileceğini not alıp gidiyorduk.

Brisbane’da böyle olmuyor çünkü genelde A noktasından B noktasına (özellikle de şehir merkezinden) gitmenin milyon tane yolu oluyor. Mesela gitmek istediğin yere 5 tane otobüs var ve hepsi farklı duraklardan farklı saatlerde kalkıyor. Bazı caddelerde adım başı durak var ama hepsi başka bir otobüs için. Senin gideceğin yere giden iki otobüs farklı duraklardan kalkıyor olabilir ama sen yanlış durakta beklersen 40-50 dakika bekleyebilirsin. Hangi otobüsün önce geldiğini, ya da ferry veya trenle daha mı hızlı gidildiğini görmek için Google Maps kesinlikle gerekli.

Örnekle göstermem gerekirse:

Buraya dün ben ferry’yle gittim, 15 dakikada. Ama şimdi baktığımda bana ya trene bin, ya da otobüse diyor. Uygulama otobüsün şu an hangi durakta olduğunu tam zamanlı gösteriyor ki bu süper.

Ev Bulma

Koray geldiğimizin hemen ertesi günü çalışmaya başladığı için ev bulma işi bana kaldı. İlk iki hafta, yüze yakın ev gezdim. İlk başta hedefimiz, Singapur’da yaptığımız gibi eşyalı bir daire tutmaktı. Ama orada şansımız, eşyaların yeni olmasıydı. Burada eşyalı daireleri gezerken gerçekten çok kötü oldum, midem bulandı. Hele bazı insanların evlerini bıraktıkları haller gerçekten korkunçtu. Durum böyle olunca eşyasız ev tutmaya karar verdik. Fakat eşyaları seçmek, almak ve genel olarak yerleşmek epey bir vaktimizi aldı. İlk bir ay sürekli yeni bir şey almak ve ev düzenlemekle geçti.

Evimiz 1 yatak odası ve bir açık mutfaklı salondan ibaret. Gerçekten içimize sinen ve rahat edebileceğimiz bir ev oldu.

İş Bulma

Avustralya’da iş bulmanın zor olacağının bilinciydeydim, ama Singapur’da kolayca iş bulabilmem de beni cesaretlendirmişti. Yine de, dolu native speaker varken, anadili Türkçe olan birini neden İngilizce öğretmeni olarak işe alsınlar ki, diye de endişelerim yok değildi. Bu yüzden ilk bir ay neredeyse hiç bakmadım İngilizce öğretmenliği işlerine.

Garsonluk, baristalık, fırıncılık gibi iş ilanlarına baktım, hatta pastacılık, baristalık eğitimleri için bilgi aldım falan. Ama sonra fark ettim ki bu yapmak istediğim iş değil. Zaten girmek de çok zor, hepsi için buranın meslek yüksek okulu olan TAFE’den sertifika ya da diploma alman gerekiyor, ama bu eğitimler vatandaşlar için ucuz ve kredi imkanlı olsa da yabancılar için epey pahalı. Böyle bir yatırım yapacaksam tabii ki içime sinen bir şey olmasını isterim, ama hiç öyle değildi.

Sonra tekrardan iki iş bulma sitesi olan “seek.com.au” ve “indeed.com.au”dan deli gibi İngilizce öğretmenliği işlerine başvurmaya başladım. Bu arada Avustralya’da ilk ve orta öğretimde öğretmenlik yapabilmek için de bir sertifika almak gerekiyormuş. Bu sertifikayı alabilmek için de tüm diplomaların için denklik almak. Henüz bu işi tamamlamadığım için okullara değil, dil okullarına ve üniversitelere başvurdum sadece. Zaten okullar genellikle yabancı dil olarak İngilizce değil, edebiyat ve sosyal bilimlerle karışık İngilizce öğretecek öğretmenler arıyor. Yine iş bulursam dil okulu veya üniversite olur diye düşünüyorum, ama o sertifikayı da ne olur ne olmaz almak istiyorum.

İş başvuruları yaparken özel ders veren bir site buldum, ve oraya kaydoldum. Bir aydır o siteden bana ulaşan öğrencilere özel ders veriyorum. Burada da arz talepten fazla olduğu için, en düşük ücretleri verenler ders bulabiliyor, bu yüzden haftada en fazla 8 saat ders verebiliyorum.

Çok ilginç öğrencilerim oldu ve birebir ders vermek öğretmenlik mesleğini yeniden sevdirdi bana. Singapur’da hocanın yüzüne bakmayıp telefondaki dünyanın esiri olmuş öğrencilere ders vermek gerçekten çok anlamsız geliyordu. Şimdiyse ders verdiğim öğrenciler hem farklı ülkelerden, hem de farklı amaçlarla ulaşıyorlar bana. Avustralyalı İngilizce öğretmeni var mesela bir öğrencim, CELTA yapıyor ve ödevlerine yardım ediyorum. Başka bir öğrencim buraya yeni transfer olmuş Fiji’li bir rugby oyuncusu. IELTS öğrencilerim oldu Malezya ve Arjantin’den. Hem öğretip hem de onların kültürünü öğrenmek gerçekten çok zevkli. Hatta bu işten insani bir miktar kazansam ve devamlılığı olacağını bilsem, böyle serbest meslek devam ederdim. Fakat şu an kazandığım para bizim evin kirasını bile ödemiyor 🙂

Bu arada yirmiden fazla okula başvurdum ve henüz hiçbiri dönmedi 🙂 Eğer Haziran’a kadar böyle olursa bu sefer bir alan seçip yüksek lisans yapmaya karar vereceğim. İş bulmak gerçekten de zormuş, hele de Avustralya eğitimi veya deneyimi yoksa. Buraya iş bulmadan, PR’la vs gelecek olanlara tavsiyem, eğitimleri için bir miktar para harcamaya hazırlıklı olmak.

Avustralya İngilizcesi (Aussie English)

Gelelim en sevdiğim kısma 🙂 Singapur yazılarında da Singlish’ten çokça bahsetmiştim, ama Singlish dinlemesi çok keyifli bir diyalekt değil benim için. Fakat Aussie English gerçekten çok eğlenceli- tabii bir o kadar da zor. İş bulma sürecinde de buraya gelen birçok göçmenin önündeki engellerden biri.

Amerika ya da Britanya kadar geniş bir aksan çeşitliliği yok Avustralya’da. Aksanlar 3 başlık altına toplanıyor: Standard, geniş ve sofistike diye çevirebiliriz. Aşağıda çok sevdiğim bir youtube kanalı olan Aussie English’ten bu üç aksanın örneklerini dinleyebilirsiniz. Ayrıca Avustralya’ya taşınmayı düşünüyorsanız gelmeden önce standart aksana alışmak için bu adamın videolarını hatmedin 🙂

Genelde benim Brisbane’da tecrübem şu şekilde oldu: Okulda uzun süre geçirmiş, profesyonel bir işi olanlar, TV sunucusu olanlar vs. çoğunlukla standart aksanı konuşuyor. Ama çoğunlukla diyorum, mesela Singapur’daki müdürüm de Aussie’ydi, o geniş aksanla konuşuyordu.

Sokakta tesadüfen konuştuğum insanların neredeyse hepsi geniş aksana sahip. Türkiye’deki gibi Aydın aksanı, Adana aksanı diye bir şey de yok, eğer biraz kırsalda büyüdüysen geniş aksan konuşuyorsun genelde.

Bu arada şunu da söylemem lazım, burada “chit chat”, yani Türkiye’de de otobüste, asansörde teyzeler amcalar hemen seninle konuşur ya, çok yaygın. Ama bizde niyeyse gençler bunu sevmiyor. Benim Brisbane’daki tecrübem, herkesin hemen her konuda konuşmaya başlayabilmesi. Sokak olur, otobüs durağı, kırmızı ışık, mağaza hiç fark etmiyor. Bu konuşmalarda da daha çok şu aksanı duyuyorsunuz (geniş aksan):

Bu arkadaş buranın evlilik programında çok sevilen, Queensland’li bir çiftçi. Bu adamın konuşmasını ve espri anlayışını o kadar seviyorlar ki, şimdi programdan çıktı ama herkes kendi şovunu yapsın diyor. Şu klipten ne kadarını anlıyorsun diye sorun, valla çoğunu anlamıyorum 🙂 Günlük hayatta da böyleyim, anlamazsam ortaya karışık bir cevap veriyorum insanlarla konuşurken.

Kültür-Doğa vs.

Her ne kadar Brisbane şehir merkezi bir iki park ve gökdelenlerden ibaretse de, hemen beş on km sonra sayısız milli park, bedava müzeler, çocuklarla yapılabilecek zilyon tane aktivite, bedava konserler bulabiliyorsunuz.

View this post on Instagram

Neden bilmem, parkları takdir etmeye 25 yaşımdan sonra başladım ben, ama tam anlamıyla başka ülkelerde anladım, bizim ülkemizde neyin eksik olduğunu. Nefes alacak yerimiz yok ki. 🌲 Ve belki de her ODTÜlünün kampüsü evi gibi hissetmesini sağlayan şey, yeşilin, hayatın her yerden fışkırması. Betonların içinde büyümüş çocuklar olan bizler, bunun ne büyük bir nimet olduğunu belki dillendiremesek de anlıyorduk. O yüzden mezun olurken hüngür hüngür ağlıyorduk o kadar, çünkü Türkiye'de böyle bir evimiz olmayacaktı bir daha. O yüzden yapılan her yola şiddetle karşı çıkıyorduk, çünkü nefes almamız engelleniyordu. O yüzden vardı Gezi direnişi, ve nedenini iktidar hâlâ anlayamadı. 🌲 Başka bir dünyanın mümkün olduğunu, bizim taleplerimizin hiç de yersiz olmadığını, şehir ve yeşilin bir arada çok da güzel gidebildiğini gördüm gittiğim çoğu ülkede. Roma Street Parklands de bu yerlerden biri. Demir yolu arazisi boşa çıktığında, doğaya gönül vermiş bir biyolog sayesinde 2003'te inşa edilmiş bu park. Hem kuşlar ve kertenkeleler özgürce hareket ediyor, hem çocuklar. Çiçekler ise coşuyor da coşuyor. Zaten sen de coşuyorsun doğal olarak. Ve tüm bunlar gökdelenlerin 100 metre ilerisinde oluyor. 🌲 Queensland’in şehir parklarına bu kadar heyecanlanmam Avustralyalıları biraz şaşırtıyor çünkü şehirden bir iki saat uzaklıktaki milli parklar yanında buralar hiçmiş. Benimkisi görmemişin parkı olmuş tutmuş her gün gitmiş misali 🙂 🌲 Böyle yerlerin, ülkemizde de, kentlerin merkezinde kurulmasını can-ı gönülden diliyorum. Ya da en azından olanlar yıkılmasın…

A post shared by Minimalist Günlük- Pelin (@minimalistgunluk) on

Avustralya’ya yerleşip Aborijin kültürünün içine edenler birkaç yüz yıl sonra verdikleri doğa ve kültür tahribatını anlamış gözüküyor. O dönemlerde gerçekten büyük zulümler yaşanmış. Avustralya tarihi ve yerlilerle ilgili daha çok okudukça paylaşacağım.

O yüzden artık hem yerli kültürü hem de doğayı ve ekosistemi korumak için ciddi çaba sarf ediyorlar. Burada yaşayanların en büyük avantajı bence o el değmemiş yerlere bu kadar yakın olabilmek. Bunu nasıl anlatırım bilmiyorum ama bana çok ilginç geliyor. Belki de Anadolu’da doğduğum için.

Anadolu da Avustralya gibi dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri. Ama bizim topraklarımızda tarım devrimiyle beraber yerleşik hayata geçiş, onca dev uygarlık (düşünsenize, Sümerler, Yunanlar, Romalılar, Osmanlılar ve daha birçok küçük topluluk) Anadolu’nun her karış toprağında bir iz bırakmış. Her yer tarih ve geçmişin izleri ve kanlı tarihi ile dolu. Doğa insana uyum sağlamak zorunda kalmış Anadolu’da. Ve bizim toprakların enerjisi onca yaşanmışlıktan dolayı gerçekten ağır.

Ama Avustralya’da bin yıllardır insan doğaya uyumlu ve saygılı yaşamış. Bu topraklar Avrupa’dan gelen kaşiflere kadar büyük kanlı savaşlar görmemiş. Buranın insanları kozmolojik ve mitolojik bir hayat sürmüşler, gerçeklikleri buymuş. Politika yok, toprak kavgası yok, o yüzden çok farklı bir enerji olarak geliyor bana, hem kadim, hem de taze. Tabii son iki yüz yıl çok değiştirmiş kıtayı, ama yine de okyanustan uzaklaşıldığında, kıtanın içlerinde bozulmayan yerler çokmuş. Bir gün görmek nasip olur umarım.

Görmeyi en çok istediğim yerlerden, Ayers Kayası (Uluru). Aborijin mitlerinde büyük yeri olan, bazı sırları ve önemi hala tam anlaşılamamış, dünyanın en büyük kaya parçası.

Zaman Kavramı

Son olarak zaman kavramına değinmek istiyorum burada. Türkiye’de de, Singapur’da da çok hızlı bir hayat yaşadık. Yani hep bir yerden bir yere koşuşturmaca, işleri hızlı halletmece… Ama buradaki gözlemim çok farklı oldu. Bu belki de bana göre böyledir sadece, her şey burada çok yavaş ilerliyor. Ev bulmamız yavaş oldu örneğin. Yani bize göre 🙂 Bir haftada evi bulduk, ikinci haftanın sonunda taşındık. Buradaki insanlara göre bu süper hızlı bir süreç çünkü aylarca ev aradıkları oluyormuş.

İş bulmak da aynı şekilde. Ben iki aydır hiç kimseden geri dönüt almadım diye biraz hayal kırıklığına uğruyorum ama, aslında burada iş bulma süreci de çook yavaş ilerliyormuş. İnsanların e-mail ve mesajlara geri dönme süreci de günler sürebiliyor. Gelmeden önce en iyi tavsiyenin insanları telefonla aramak olduğunu okumuştum ve doğru, telefonla arayınca işler daha hızlı hallediliyor kesinlikle, bazen yüz yüze görüşmekten bile hızlı.

Yeni hayatımız hakkında şimdilik bu kadar. Avustralya ve Brisbane hakkında yaşadıkça ve öğrendikçe yazmaya devam edeceğim. Bu arada Avustralya’da ya da Brisbane’da yaşam, çalışma veya eğitim ile ilgili sorularınız olursa yorumlarda benimle paylaşabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Singapur’da Bir Sene

2018 Year of the DOG

Çin takvimine göre tam bir yıl geçirmiş oldum Singapur’da. Çin astrolojisine göre, acayip yüksek bir enerjiyle başlayıp yıl sonuna doğru yerini bir rehavete bırakacakmış köpek yılı. Gerçekten de öyle oldu. Bu yıl benim çokça öğrendiğim, dünyaya ve evrene bakış açımın epey değiştiği bir sene oldu. Şunu kesinlikle öğrendim: Bir ülkeyi kısa bir süre ziyaret etmek güzel olsa da, o ülkeyi tanımak için orada yaşamak gerekiyor. Yoksa kısa seyahatlerde günlük yaşam tarzını değil, ancak turistlerin görmeye geldiği yapıları görüp geri dönüyorsun. Singapur’da turistik aktivitelere neredeyse hiç katılmadım, çok az müze gezdim, gurur duyulacak bir şey değil tabii ama turist olarak gittiğim her ülkede elliye yakın müzeye giden ben, burada hiç ihtiyaç duymadım (Tek bir müze biletinin 20 doların üzerinde olmasının da bunda katkısı var tabii 🙂 )

Kültür.

Hayatımda ilk kez başka bir ülkede yaşayacaktım. Turistlik tecrübem de üç ülkeyle sınırlı olduğundan yurtdışı tecrübem zaten çok azdı. Fakat Singapur’a taşınmadan önce iyi ki Japonya’yı görmüşüm. Çünkü orada atlattım bir nevi kültür şokunu. Geçmişimize bakarsak Asya kültürleriyle daha çok ortak noktamız olması lazım, ama bence son yüzyıllar Asya kültürünü üzerimizden atmış, Avrupa kültürüne daha benzer olmuşuz. Semavi dinler, yemek kültürü, adab-ı muaşeret kuralları ve günlük yaşam olarak Avrupa’ya giden göçmenler Asya’ya gelenler kadar zorluk çekmez diye tahmin ediyorum.

Aile hayatı, evde ayakkabısız dolaşmak, düğün dernek meseleleri ucundan benzese de, günlük hayatta beni çok şaşırtan birkaç anektod paylaşmak isterim sizlerle. Bir gün Singapur’u ziyaret eder ya da burada yaşamaya karar verirseniz, aklınızın bir köşesinde olsun.

Okey.

Bu kelimeden daha önceki yazıda da bahsettim, beni gerçekten çok şaşırtıyor. Singapurlular ağırlıkla Çin kökenli. Bu kelime sanırım Çince’de olan bazı kavramları İngilizce’de ifade etmek için kullanılıyor. Mesela, ben iyi günler diyorum kasiyere, cevap okey.  Masadan tepsileri toplayan amcaya teşekkür ediyorum, cevap okey. Öğrenciye yazdığı makale hakkında geridönüt veriyorum, hep kafa sallayarak okey okey okey.

hawker center
Photo by Joshua Anand on Unsplash. Bu fotoğraf Kuala Lumpur’da çekilmiş ama Malezya ve Singapur’un sokak yemeği kültürü çok benzer. İşte bu amcaların en çok kullandığı kelime okey.

Sınıfa giriyorum, nasılsınız diyorum, okey, haftasonunuz nasıldı, okey. Gına geldi 🙂 

Aşağıdaki video da Singapurluların “okay lah” dediğinde neler kastettiğini anlatmış. Bir yıl sonra bile, nüansları hala anlayamıyorum.

Tepkisizlik, Pasiflik.

Bu kesinlikle Türkiye’den çoook farklı. Örneğin, İzmir’de arkadaşımın arabasıyla yolda gidiyorduk. Biz kırmızı ışıkta beklerken karşı şeritte bir gencin durduğu yerde motorsikleti devrildi, benim arkadaş hemen arabanın camını indirip çocuğa “iyi misin”, diye sordu. O sırada yaşlı bir amca da geçiyordu, çocuğu kaldırdı ve “iyi iyi” dedi. Biz de yola devam ettik.

Böyle bir şey Singapur’da hayatta olmaz. O çocuk kendi kendine kalkar, yaralandıysa ambülansı da kendi arar. Belki ancak fotoğrafını çekip sosyal medyaya koyan olur. Fakat bu olay kesin ve kesin yerel gazeteye haber olur (Çünkü ülkede hiçbir ciddi olay olmuyor, neyse, bu başka bir mesele).

Daha önce ne kadar kural dolu bir ülke olduğundan bahsetmiştim. Kuralların sebebini, bir senenin sonunda daha iyi anladım. Eğer sonunda ceza yoksa, kafalarına göre hareket ediyorlar ve kimse tepki vermiyor. Örneğin, Singapur’un en büyük milli kütüphanesinde, 10. kattan asansörle iniyorum, benimle beraber beş altı kişi var. Bir tip bindi, açtı yüksek sesli videoyu,  gülüyor bir yandan da. Türkiye’de olsa, dürtmeler, uyarmalar, özellikle de dik dik bakmalar hemen başlar. Kütüphanedeyiz. Asansörün kapısı açıldığında direk okuma alanında gürültü. Bir kişi adamdan yana dönüp yan gözle bile bakmadı.

Bu tür olaylar olduğunda, birinin yardıma ihtiyacı olsun, ya da birisi sözsüz kurallara uymasın, kendi çok rahatsız olsa da hiçbir şey yapmıyor Singapurlu. Ben de yabancıyım diye çekiniyorum. O yüzden polis molis olmayan yerde, çöpünü de atıyor, yere de tükürüyor (çok yaygın), köpeğinin kakasını da temizlemiyor, sırada önüne de geçiyor. Tabii bir turist bunu görmüyor çünkü turistik yerler polis dolu ve sürekli temizleniyor.

Bizdeki gibi bi toplumsal baskı yok kesinlikle Singapur’da, çünkü ortak bir ahlaki kurallar bütünü de yok. Bizde birisi kurallara ya uyuyordur ya uymuyordur. Singapurlularda gösteriş için bir kibarlık var.

Singlish- Singilizce

Şimdi kibarlıktan bahsetmişken, Singilizce’den bahsetmeden olmaz. Çünkü ilginç bir şekilde tanıştığım çoğu kişi, belki de benimle konuştukları için, anlaşılabilir, net bir İngilizce konuşabiliyor (olduğu kadar 🙂 ). Fakat kendi aralarında benim çoğunlukla anlayamadığım Singilizce konuşuyorlar. Hele iki taraf da Çinliyse zaten Çingilizce oluyor bence. Komşu ülkelerden, Malaycadan, Hintçeden geçen çok kelime de var.

British-American gibi aksan ayrımı değil Singlish, dialect ayrımı var. Çünkü gramer de farklılaşıyor. Malezya’da konuşulan İngilizce de benziyor Singapur’dakine.

buying waffles at the hawker centre

Buradan kibarlığa bağlayayım, Singilizce hiç kibar değil. Yani bir İngiliz çıtkırıldım, aralara  could’lar, please’ler yapıştırmadan konuşamaz ya, Singilizce tamamen mesajı iletme odaklı.

Yukarıdaki diyaloğu Ekim ayında yazmışım defterime. Okulun kafeteryasında waffle alacağım, ne kadar sürede hazır olur diye soracağım.

Ben teyzeye soruyorum: “Ne kadar beklemem gerekir?” (How long do I need to wait?)

Teyze arkadaki amcaya bağırıyor: “Neka la?” (Halon la?) Teyzenin ağzından bu nasıl oluyorsa bir hecede çıkıyor ama amca da anlıyor ve Çince sesleniyor içeriden.

Teyze bana dönüp, kibarca (çünkü beyazım (!) ya işte, Singilizceyi anlayamam diye): “Sadece bir dakika.” (Oh, just a minute)

Mesela benim İzmir’e gidince hemen Ege aksanına geri dönmem ve Ankara’da kullanmadığım bazı kelimeleri kullanmam gibi, buradakiler de aralarında yabancılarla olduğundan daha hızlı, daha kaba ve daha tabir-i caizse “slang” bir dil kullanıyorlar. Ama en düzgün konuştuklarında bile aksanlarını ve cümle ritmini, tonasyonu anlamak birkaç ay alıyor. Buraya yaşamaya gelecek ve Çince bilmeyenlere şimdiden kolay gelsin. 🙂

Bir de can var, Koray’ın en sevdiği. Okey gibi bir fenomen bu can. Mesela Pazartesi buluşalım mı diyecek, böyle bir diyalogu aktarayım size.

A: When to meet?

B: Monday can.

A: Tuesday also can?

B: Can.

Bu kadar basit.

Aşağıdaki video aslında McDonalds’ın viral videosu ama Singlish’in ne kadar kompakt ve direkt olduğunu göstermek açısından harika. 1:40 civarı can’ler var. En sonunda da kağıt peçeteyle masa rezerve etmeyi koymuşlar 🙂 Yemek sipariş etmeye gitmeden önce masanızı kaptırmamak için küçük mendil kutunuzu bırakarak rezerve edebiliyorsunuz. Singapur’a ilk gelenler masalarda bedava mendil oluyor sanıyorlarmış (Bu arada, hiçbir restoranda, Türkiye’deki gibi masalarda peçete falan olmuyor. Tuvaletlerde kağıt havlu da yok. Ben kumaş mendilimi yanımda taşıyorum bu yüzden).

Tüketim Kültürü

Ankara’da, İstanbul’da AVM çok mu diyorsunuz? Gelin bir de Singapur’u görün! Arkadaş, bu kadar doğal güzelliğin olduğu, sokakların 24 saat güvenli olduğu bir şehirde, her gün, sabah ondan akşam ona, hangi alışveriş merkezine gittiysem tıklım tıklım dolu. Ve de her mahallede en az dört beş tane devasa alışveriş merkezi var. Bizim oturduğumuz evden 2 km mesafede 5 tane dev alışveriş merkezi var mesela (Ankamall, Optimum ayarında), ve en sakin muhitlerden birindeyiz. Şehir merkezinde neredeyse iki binada bir küçük bir pasaj ya da AVM. Hele bir tanesi var ki bir girişi bir metro durağında, diğeri öbür durakta. Kendi içinde şehir resmen. Tabii klimalı 🙂

Tüketmek ve marka artık bir hayat tarzı olmuş, sorgulamıyorlar. Her şey çok pahalı, Türkiye’dekinin beş katı pahalı çoğu ürün. Amerika ve komşu ülkelere kıyasla da fiyatlar yüksek. Hadi zenginleri anladım, artık hiçbir şey doyum sağlamıyor, satınalmaya vuruyor diyelim. Fakat dar gelirli aileler de marka giyime çok para harcıyorlar. Marka ve pahalı olsun, kaliteye bakmıyorlar bile.

celine plastik torba
Çinli öğrencimin 750 dolara aldığı naylon torba (içindeki cüzdan dahil değil, sade torba). İddiasına göre annesinin hediyesi! Başka bir öğrencimin annesi de (yavru) timsah derisi kalemlik hediye etmiş oğluşuna 😦

Zevkleri de yok. İnanılmaz rüküş giyinip abartılı makyaj yapıyor çoğu Singapurlu, yanaklar kıpkırmızı falan. Hatırı sayılır sayıda insan da, sanırım yataktan kalktığı haliyle evden çıkıyor; pijamayla, ev şortuyla 🙂

Metroda ve sokaklarda gördüğüm tipler:

İki dirhem bir çekirdek takım elbiseli genç erkek (Koray’ın dikkat ettiği, kemer ve ayakkabı, varsa çantayı hiçbir zaman uyduramıyorlarmış.).

Düğünlük elbisenin altına parmak arası giymiş, tamamen alakasız ama marka çanta takmış genç kadın (muhtemelen çantanın içinde ya da elindeki torbada topuklusu var).

Gucci spor ayakkabısı, Louis Vuitton çantası ve eşofman takımıyla gözlerimizi acıtan ergen.

Aynı tişörtü ya da ayakkabıyı giymiş minnoş çekirdek aile.

Her gün aynı kot ve tişörtü giyen adam.

Seksenler gibi giyinmiş, uzun bıyıklı, uzun saçlı, yetmişlerinde metalci amca.

Eğer Prada, Coach, Louis Vuitton gibi bir markaysa, giydiği şey isterse üzerinden dökülsün, yırtık olsun yine de giyiyorlar. Fakat bunu yabancı öğrencilerimde de gözlemliyorum, yani Singapur’a has bir durum değil.  Hatta Adidas gibi markaların koleksiyonları da farklı burada, daha bir manyak, allı pullu, abartılı.

Burada hiçbir arkadaşımla minimalizmden konuşamadım öte yandan. En yakın arkadaşlarımdan biri, her yurtdışına gittiğinde tüm outlet mağazalarını deli gibi dolaşıyor, boş bavulla gidiyormuş. Kıyafet aldıkça onları giyiyor, eve dönünce hepsini yıkıyormuş. Şimdi ben bu kadına minimalistim desem de anlamaz zaten. Bir kere beraber alışverişe gittik, tarzına hiç uymayan birkaç parçayı aldı indirimi iyi diye. Bir kere bile giydiğini görmedim.

Bazen çok alışveriş yapmadığımı, dışarıda pek akşam yemeği yemediğimi fark ettiklerinde, “biz çok basit bir hayat yaşıyoruz” deyip geçiyorum. Eşyalarını ikinci el satabilecekleri, ya da benim Singapur’da birçok -neredeyse hiç kullanılmamış- eşyayı ikinci el aldığımı söyleyerek örnek olmaya çalışıyorum ancak. O kadar çok alışveriş yapıyorlar ki ikinci el sitesindeki çoğu giysi ve eşya gerçekten etiketi üzerinde ama üçte bir fiyatına olabiliyor.

Okul Sistemi ve Üniversite

Bu konuda sizden çok soru geldi. Sadece bildiğim kadarını aktarabilirim bu konuda, çünkü şu küçücük şehirde standart bir eğitim sistemi yok. Kafana ve parana göre.

İlköğretim ve lise için, devlet okulu ya da uluslararası okul seçenekleri var. Devlet okuluna çocuğunuzu gönderebilmek Singapur vatandaşı olduğunuzda bile zor. İnsanlar kabul alabilmek için ev alıp satıyor, ama yine de şehrin öbür tarafındaki okul çıkabiliyor topladıkları puana göre. Puan anne babanın mezun olduğu okul (aynı okulsa çocuğun kabul edilme şansı yüksek oluyor çünkü), çocuğun not ortalaması ve adrese göre toplanıyor.

İlköğretim 6 yıl, ortaöğretim 6 yıl, ama istersen ortaöğretimin son iki senesinde meslek okulu gibi Politekniklere gidip kuaför, teknisyen, elektrikçi gibi mesleklere yönelebiliyorsun. Akademik başarısı olmayan gençler bunlara yöneliyor ve Singapur’da üniversiteden çok politeknik var.

Liseyi devlette ya da uluslararası okulda bitirdikleri zaman, bizdeki üniversite sınavı gibi ama daha zor bir sınava giriyorlar. Kompozisyon yazma gibi kısımları da var sınavın, ama konuları istedikleri bölüme göre seçebiliyorlar, bizdeki fen, eşit ağırlık gibi.

İki devlet üniversitesi Asya’nın en iyilerinden: NUS (Asya’nın bir numarası) ve NTU. Fakat bu ikisinde de ırk kotası var. En fazla Malay ve Çinlilere hak tanınıyor. Sonra Hint, en son beyaz ve karma ırk. Örneğin NUS mezunu bir arkadaşımın annesi Yemenli, babası Hindistanlı. Singapur vatandaşı da olsa karma ırk olarak geçiyor ve aynı bölüme Malay arkadaşları çok düşük puanlara üniversiteye girerken, o derece yaparak ancak girebilmiş. Azınlıkların dezavantajlı olmaması için alt kotayı anlarım da üst kota ne yahu? Devlet konutlarında da ırk kotası var ama onun amacı mesela bütün Çinlilerin aynı apartmana yerleşip diğer ırklardan ayrı bir komünite oluşturmamaları. Tüm ırkların harmoni içinde yaşamaları için doğru bir karar olabilir.

Diğer yandan NUS’te çalışan bir Türk arkadaşımdan öğrendiğime göre TEV’in fen bilimleri alanlarında doktora için NUS ve NTU bursu varmış, buradan bilgi alabilirsiniz. Bu sene için geçti ama, her sene devam ediyor ve buradaki birçok Türk bu bursla gelip buraya yerleşmiş.

Ben Singapur’da iki okulda İngilizce öğretmeni olarak çalıştım. Birincisi Akademi diye geçen, Singapurlu ve çoğunlukla uluslararası öğrencilere sertifika, lisans ve lisansüstü diploma, yabancı üniversitelerle ortak master programları veren bir özel kurumdu. İkincisi de özel bir Avustralya üniversitesinin Singapur kampüsüydü. İkisinde de çoğunlukla Çin ve Tayland olmak üzere çevre ülkelerden gelen, maddi durumu iyinin de üzerinde olan öğrencilerim oldu.

öğrenciler
En sevdiğim sınıflarımdan biri. Tayland, Kore ve Çinli öğrenciler vardı bu sınıfta.

Öğrencilerin profili tek bir sınıf içinde bile çok değişiyordu. Aynı sınıfta örneğin Singapur’a yeni taşınmış ve okullar açılana kadar İngilizcesini geliştirmek isteyen Japon bir ortaokul öğrencisi de oluyordu, iş adamı olup Singapur’a aslında iş bağlantıları kurmak için gelmiş ve öğrenci vizesi için derse kaydolan Vietnamlı da. Üniversiteye hazırlık için de gelenler de vardı, sevgilisinin yanında kalmak için (öğrenci vizesi olmazsa bir aydan fazla kalamıyor çünkü) okula kaydolup parayla ödev yaptıran da. Hatta ilk çalıştığım akademide bir ara Vietnamlı öğrenciler yaz okulu diye geldi, ben ders işlerken sınıfa sürekli yeni öğrenci geliyor. Bir saat 10 öğrencim var, öteki saat 30. Bir sınıfımdaki yaş skalası 8 ile 40 arasıydı. Çok şey öğrendim ama zorlanmadım desem yalan olur.

İkinci çalıştığım özel üniversitede de anladığım kadarıyla parayı basmak dışında hiçbir önkoşul yok. Çünkü az sayıda çalışkan ve iyi niyetli öğrencilerim olsa da yukarıdaki gibi tipler de çoktu. En büyük çoğunluk ise Çin’de üniversite kazanamamış, aslında zaten üniversite okumak da istemeyen ama ailesinin zoruyla Singapur’a gelen öğrencilerdi. Kendimi ve onları motive etmek gerçekten zordu, hatta bana öğretmenlik mesleğine devam edip etmemekle ilgili büyük sorgulamalar yaşattı, yaşatıyor.

Farklı Irklar ve Harmoni

Evet devlet üniversitesindeki ırk kotası biraz saçma olsa da, genel olarak Singapur’un birlikte yaşama konusunda iyi bir iş yaptığını söyleyebilirim. Hatta bizdeki kültür çatışmalarından sonra bu bana ferahlatıcı bile geldi.

Türkiye’de de farklı halklar yaşıyor, ama ne kadar çok ortak noktamız olduğunun farkında değiliz. Hep farklılıklara odaklanıyoruz. Fakat Singapur’daki farklı halklardan size bahsedeyim: En büyük nüfusa sahip Çinliler. Fakat onların içinde de ana dili Mandarin, Kantonca ve İngilizce olanlar var. Din olarak milyon çeşit farklı Hıristiyan ve Budist mezhebi var. Aynı dil ve din çeşitliliği Hintliler için de geçerli. Bir de tabii bizim gibi çalışmak için dünyanın çeşitli ülkelerinden gelenler var.

Bunları biliyordum da, beni şaşırtan Malezyalılar oldu. Çünkü Malezya’da yaşayanların hepsi Malay değil. Müslüman olmayıp Çin, Endonezya ya da başka kökenli olan, koloni döneminde Malezya’ya yerleşmiş ve orada kalan çok topluluk varmış. Onlara Malay değil Malezyalı deniyor. Onların Malezya’da yaşamı Singapur’da olduğundan çok daha zor, çünkü Malezya şeriat ile yönetiliyor ve onların farklı inanç ve kültürlerini takan kimse yok. Malezya’ya gitmedim ama, Singapur’a çalışmaya gelen, hatta her gün Malezya’dan Singapur’a gidip gelen çalışan çok. Onlardan öğrendim. Onlar da Singapur’da Malezyalı, Malezya’da Çinli muamelesi görüyor. İşleri gerçekten zor.

Yine de bu kadar farklılıkla bence Singapur iyi başa çıkmış. İş yerinde aynı ana dili paylaşanlar zaman zaman birbirini kollasa da, onun dışında hiçbir ırkçı ya da ayrımcı hareketle karşılaşmadım burada. Herkes herkese saygılı, hatta yukarıda belirttiğim gibi tepkisizlik derecesinde. İkisinin bir bağı olduğunu düşünüyorum, belki de tepkisizlik birarada yaşama ve farklılıklara tolerans gösterme ihtiyacından doğmuştur.

Burada yaşayan bir Türk arkadaşım Hintli bir iş arkadaşına bir işi doğru yapmadığını söylemiş mesela. Hintli çocuk direk üstüne alınmış, bana ırkçılık mı yapıyorsun demiş. Herhalde bu tür yorumlardan kaçınmak için hepsi tepkisiz olmuşlar. Bir Türk olarak çok dikkat etmek lazım, çünkü biz Asyalılara göre çok konuşkanız. Toplantılarda en çok konuşan ben oluyorum, haksızlık oldu mu, ya da bir çözüm önerim varsa, söylemeden edemiyorum. Singapurlular böyle değil. Kapalı kapılar ardında dedikodu da yapsa, sorgulasa da, çoğunlukla üstlerini eleştirmeye korkuyorlar. Bir süre sonra bu benim gerçekten sinirime dokundu. İşlerin yanlış gittiğini herkes biliyor ama benim dışımda herkes susuyor, mesela yukarıda bahsettiğim aynı sınıfta hem çocukların hem yetişkinlerin olması konusunda. ODTÜ ve Bilkent’te yönetim hocalardan korkuyordu resmen. Ben de istediğimi seslendirmeye alışmışım, burada o konuda zorluk çektim.

Doğa, Park, Bahçe

botanic garden
Botanik Bahçesi’ndeki orkide bahçesi. Mutlaka görülmeli.

Ah, işte en sevdiğim! Singapur’un doğası, özellikle doğanın şehir hayatının bu kadar yanıbaşında olması gerçekten harika. Öte yandan yeni okuduğum bir habere göre dikey şehirleşmeden dolayı Singapur küresel ısınma ortalamasından iki kat fazla ısınıyormuş. Önceden yağmur ormanıyken, kaplanlar dolaşırken şimdi gökdelenlerle dolu bir şehir olmasının götürüsü var tabii ki.

Buraya gelip de alışveriş ve müzelerden çok park ve bahçeleri gezmek isteyenlere üç önerim: Botanik Bahçesi, Gardens By The Bay, ve Çin ve Japon Bahçeleri (Chinese and Japanese Garden). Artık ben susayım da biraz fotoğraflar konuşsun.

img_6841
Gardens by the Bay, Flower Dome

baobab tree
Küçük Prens’te hatırlar mısınız, Küçük Prens her gün gezegenindeki baobab ağacını sökerdi, büyüyüp güle zarar vermesin diye. İşte o baobab ağacı bu.

japanese garden singapore
Japanese garden. Benim için burası cennetten bir köşe. Evime yürüme mesafesi olması bulunmaz bir nimet.

botanic gardens
Botanic Gardens. Yeşil resmen göz bozuyor 🙂

botanic symphony
Botanic Gardens’ta çimlerde oturup, piknik yaparken bedavaya dinleyebileceğiniz senfoni orkestrası konserleri.

chinese garden
Chinese Garden’da bisiklet qeyfi 🙂 Gerçi bulutlardan o keyfi birazdan donumuza kadar ıslatacak yağmurun takip edeceğini bilmiyorduk.

macritchie
MacRitchie Reservoir. Burası biraz uzak da olsa Singapur’un son korunan yağmur ormanı kesinlikle görülmeli.

İşte Singapur’da bir yıl böyle geçti. Ailemi, arkadaşlarımı, ODTÜ’yü özlesem de, burada hayat Türkiye’dekine oranla çok daha sakin ve stressizdi. İçime daha çok odaklanabildim, daha çok büyüyüp geliştiğimi hissettim.

Hiç tahmin etmediğim bakış açıları kazandım, Türkiye’de ve batı dünyasında norm olmuş birçok şeyin burada olmaması, bana aslında kültürün insanı nasıl da sarıp sarmaladığını gösterdi. Benim hiç sorgulamayıp eşyanın doğası kabul ettiğim bazı şeyler halbuki yalnızca kültürmüş.

Eğer geçici olarak da olsa uzak bir kültürü yaşama fırsatınız olursa, hiç çekinmeyin. Size çok fazla şey katacağına eminim. Turizm de çok güzel ve dünyaya bakışımızı değiştiriyor, ama yabancı bir ülkede yaşamak insana tahmin edemeyeceği deneyimler ve perspektifler kazandırıyor.

Bu uzuuun yazımın sonuna dek okuduysan sevgili okuyucu, bu aslında bir veda yazısıydı. Singapur’dan daha da uzaklara göç ediyoruz bu sefer. O da bir sonraki yazının konusu olsun :).

Singapur hakkındaki diğer yazılarıma buradan ulaşabilirsiniz.

singapurda yaşam singapur rehberi

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Singapur İzlenimleri- 3: Kültür Şoku

Sıngapur’a geleli beş aydan fazla oldu! Hem yeni gelmiş gibi hissediyorum, hem de yıllardır burada yaşıyormuş gibi. Küçük bir yer nihayetinde. Ama yine de kültür şoku sürecindeyim hâlâ.

Yeni bir ülkeye taşınan ya da farklı bir kültürle tanışan insanların başına “kültür şoku” denen şey geliyor (ODTÜ’ye geldiğim sene de böyle olmuştu). Neyse ki bir süre sonra atlatıyorsunuz. Tabii herkes için aynı sırayı takip etmiyor ama genel süreç çok da şaşmıyor benim gözlemlediğim.

Kültür Şoku’nun aşamaları şu şekilde: (kaynak)

1.Balayı: Yaşasın iyi ki taşındım buraya, her şey çok güzel, bal dök yala. Benim ilk üç ayım bu şekilde, gördüğüm şeylere heyecanla yaklaşarak geçti. İlk haftada ve ikinci ayın sonunda yazdığım yazılarda bunu açıkça görebilirsiniz. 🙂 Seyahat edenlerin çoğu da ülkeleri ancak bu kadar görebiliyorlar.

2.Rahatsızlık: Farklı olanın aslında çok da süper olmadığını anladığımız süreç. Şu an ikinci ve üçüncü sürecin arasında bir yerdeyim diye düşünüyorum. Sistemde hoşuma gitmeyen bir çok şey var.

Örneğin, Singapur’un kapitalist bir ülke olması çok batıyor bana. Karşılaştırınca Türkiye bile daha sosyal bir devlet kalıyor, çünkü işsizlik maaşı, emeklilik, işsizlere sağlık sigortası gibi hizmetler var. Singapur’da emeklilik diye bir şey yok! Belli bir yaştan itibaren çalışma niyetin yoksa emekliliğini kendin planlamak zorundasın. Bankalarla anlaşıp bireysel emeklilik yapıp her ay maaşından kesip kendin yatıracaksın. Tabii herkes bu derece gelecek odaklı yaşamadığı için Singapurlular çok ileri yaşlara kadar çalışmak zorunda olabiliyor. Özellikle fast food restoranlarında ya da temizlik departmanında çalışan çook yaşlı amca ve teyzelere rastlamak mümkün (burada da bizdeki gibi uncle ve auntie diyorlar yaklaşık 50 yaşın üzerindekilere). O kadar yaşlı insanlar var ki çalışan, bazen benim yardım edesim geliyor ama onlar bu işten para kazandıkları için gurur yapıyorlar.

Yaşlılar deyince bir diğer şaşırdığım şey ise, metroda yaşlı ve hamileler için özel belirlenmiş yerler olmasına rağmen kimsenin yaşlılara yer vermemesi. Hatta hamileye yer vermeyen ergenler bile gördüm.  Ama bu yaşlı koltukları çocuklar için yapılmış gibi daha çok. Kucakta da rahatça gidebilecek 2-3 yaşında, hatta 10 yaşına kadar yolu var, çocukları yaşlı koltuğuna oturtuyorlar, hatta yaşlı birinin çocuğa yer verdiğini bile gördüm! Anlamak çok zor azizim.

Daha önceki yazımda çevreye ve ormana ne denli önem verdiklerini yazmıştım. Açıkçası ben hayatımda bu kadar kozmopolit ve kalabalık olup bu kadar doğayla içiçe bir kent görmedim. Ama bazen Singapur’un başına da Türkiye’nin başına gelenin geldiğini düşünüyorum. Şöyle ki, Türkiye’nin kuruluş sürecinde inanılmaz bir büyüme yaşanıyordu. Özellikle Atatürk’ün ilerici vizyonu, kadın hakları, sosyal devlet, inkılapçılık gibi konularda bizi Avrupa devletlerinin bile önüne atıyordu. Ama gerçekte halk olarak biz bu kadarına hazır değildik.

Spiral Dinamikler – Spiral Dynamics diye bir kavram var, insanoğlunun zaman içinde evrimini açıklayan. Bence bu konuda en kapsamlı ve nokta atışı teori, maalesef konuda Türkçe kaynak çok az ama İngilizce biliyorsanız okumanızı tavsiye ederim. Teorinin daha iyi anlaşılması için her basamağa bir renk verilmiş. Bej- mor- kırmızı- mavi – turuncu – yeşil -sarı – turkuaz ve beyaz şeklinde ilerliyor, tarihsel olarak bej mor ve kırmızıyı aşmış sayılırız. Kafanızı çok bulandırmadan şu görüşümü aktarayım, Türkiye halkları mavi basamaktayken Atatürk yeşil-sarı basamaklardaydı ve Türkiye’yi de oraya taşımak istiyordu. Ama maalesef biz hala mavi-turuncu arasındayız ve yeşile bile çok uzağız. İskandinav ülkeleri yeşilin en güzel örneği. İşte aynı şekilde Singapur’u kuran ve altmış yıldır yöneten anlayış da yeşile birçok yönden daha yakın, ama halk tamamen turuncu, yani dünya bir taraflarında değil, kendi totolarını kurtarma ve zengin olma peşindeler. Bu nedenle bu kadar çok yasak var, halkı belli bir seviyenin üzerine çıkarma telaşı var.

Söylediklerim lafta kalmasın, birkaç örnek paylaşayım. Türkiye’de geri dönüşümün ne kadar boktan ele alındığını biliyorum. Geri dönüşüm kutusuna attığımız çoğu şey çöpe gidiyor. Ben çoğu zaman özellikle cam ve teneke kutu gibi geri dönüşüme en uygun materyalleri çöpe ayrı atıyordum ki geri dönüşüm işçileri toplayıp para kazansın diye.

Şimdi bu Türkiye’de beklenebilir bir durum. Ama öğrendim ki Singapur’da her apartmanda geri dönüşüm kutusu olmasına rağmen çoğu zaman kimse alt kata götürmeye uğraşmıyor. Alt kata indirme çabası gösterenlerin çoğu bilinçsiz, kirli atıkları ayırmadıkları için bazen tüm kutu kontamine oluyor. Bunu gören işçi her şeyi direk çöpe atıyor. Hiç uğraşmadan tüm geri dönüşüm kutusunu çöpe boşaltan işçileri de gördüklerini söyleyenler var. Son olarak da, çöplerin hepsi yakılıyor! Çöp dağından daha da büyük bir problem bu ve aslında şu dünyalıların aklı olsa bunu tamamen engellemeleri lazım. 3. dünya ülkesinde olsa dersin ki zaten her konuda bilinçsizler. Böyle bir ülkede olması çok para kazanmanın bilgelik getirmediği gösteriyor adeta. Hatta bir kompost merkezleri bile yok, ki Türkiye olarak bu konuda daha öndeyiz gerçekten. Az da olsa çabalayanlar var.

Tayland ve Endonezya’dan gelen birçok öğrencim var. Onlardan Singapurla kendi ülkelerini karşılaştırmalarını istediğimde cevap hep aynı: “Singapore is sooo cleaaan.” (Singapur çoook temiiiiz. bu vurguyla 😀 ) Bu iki ülke dünyanın çöplüğü konumunda, en fazla çöp üreten ülkelerin başındalar. Çöp kutusu kavramları da pek yok, öyle sokağa atıyorlar gitsin. Hem ayrıca çöp kutusuna atsalar bile nehirlerden okyanusa ulaşıyor, sonra okyanustan karaya vuruyor, sonra senin benim çöpüm diye kavga ediyorlar. Böyle ülkelerden sonra Singapur caddeleri aşırı temiz geliyor bebelere.

Aslında biraz daha yakından bakınca hiç de öyle değil. Bir kere kimse bakmıyorsa yere çöp atmak kabul edilebilir burada. Nasıl olsa sabah uncle temizliyor. Hem ona da istihdam dimi! Kafa bu şekilde. Ama asıl çöpsüzlük tabii sokağı kirletmemek değil. Normal bir Singapurlunun gün içinde çıkardığı atığa inanamazsınız! Üç öğün dışarıda yiyip içtikleri için sadece plastik yemek kapları bile acayip bir çöp yığını. Fakat bunun için kimse rahatsızlık duymuyor. Bir kaç sıfır atık girişimi var, ama yeni yeni. Umarım hem buraya hem Asya’ya örnek olurlar.

Ne dolmuşum dostlar, ama son bir şey dil ile ilgili söyleyeyim. En çok iletişimim Çin kökenli Singapurlular olduğu için Hint ve Malayları tenzih ediyorum. Tepkisizlik beni öldürüyor! Çoğu şeye tepki sadece okey demek. Teşekkür ediyorum, okey. Öküz! demek geliyor içimden, desem de okey diyorum zanneder gerçi, diyebilirim düşününce 🙂 . Bir şey istiyorum ya da soruyorum, cevap yok ya da cevap okey. Okey’i her şey için kullanıyorlar ve ne demek istediklerini anlamak çok zor. Büyük ihtimalle Çince’de benzeyen bir kelime var ve tonlamayla meramlarını anlatıyorlar ama ben henüz çözemedim. Aynı şey başka birkaç kelime için de geçerli. Bir de bazen konuşma bitti mi yoksa daha bir şey söyleyecek mi anlayamıyorum. Duruyor yanımda mesela, gitmiyor da, ama konuşmuyor da. İngilizce’de awkward silence denen şeyi burada bin kez yaşadım herhalde. Sınıfta her gün yaşıyorum ve hâlâ alışmış değilim.

3. Alışma Süreci: Bu kadar şikayet ettiğime bakmayın. Burada beni anlayan yalnızca Koray var, ikimiz de aynı süreçten geçtiğimizden benzer sorunları yaşıyoruz. İçimi döküyorum yani, aslında alıştım bunların çoğuna.

Her gün öğlen yemeği yediğim bir arkadaş grubum var, bir İngiliz, bir Amerikalı, bir Singapurlu (ve Temel gibi oldu, gerçi bazen kırdığım potlarla Temel’i aratmıyorum) ve ben. Onlara Singapurluların bazı hareketlerinin ve mentalitelerinin ne kadar garip olduğunu anlatmaya çalışıyorum ama anlayamıyorlar tam. İngiliz 3, Amerikalı 5 yıldır burada olduğu için, ve Güneydoğu Asya’yı benden daha iyi bildikleri için bu kültür şokunu çoktan geçmişler ve muhtemelen ilk aylardaki şaşkınlıklarını şimdi hatırlamıyorlar bile. Benim ise farklılıklar gözüme çarpıyor, ama her gün daha da alışıyor ve benimsiyorum.

4. Çift kültürlülüğe adapte olma: Herhalde bunun için daha bir yılımız falan var. Bizim için Türkiyeli olmak ve gördüğümüz her şeyi Türkiye ile karşılaştırma faslı öncelikli hâlâ. Benim makan kaki’lerim (Malayca yemek arkadaşı, Singapurluların genelde böyle yemek kankası oluyor) büyük ihtimalle bu süreci aştıklarından benimle empati kuramıyorlar.

5. Ülkeye dönüş şoku: Uzun bir süre uzak kaldığın ülkenin taşını toprağını özlüyorsun, yeri öperim diyorsun, oranın yer çekimi bile farklı be, şimdi bi baklava olsa da yesek diyorsun. Ama dönünce her şeyin aslında ne kadar boktan olduğunu hatırlıyorsun. Bundan sonra kendini ne gerçekten oralı, ne de buralı olarak ifade edebiliyorsun.

Şimdi böyle anlatınca farklı bir ülkeye taşınmak korkutucu gibi gözüktü, ama iyi ki bu adımı atmışız diyorum. Bu tecrübe öyle kitaplarda okunup filmlerde izlenince anlatılabilecek bir tecrübe değil. İnsan kendini komfor alanından çıkarınca gelişmeye yeniden başlıyor. Yolun ne kadar başında olduğunu, bilgeliğe doğru yol almak için kaç fırın ekmek yemesi gerektiğini anlıyor. Eğer aklınızda başka bir ülkede kısa bir süre de olsa yaşamak, çalışmak varsa hemen bugün kolları sıvayın. Lafta bırakmayın, araştırın, bunu denemiş ve adım adım anlatan insanlar bir google araması kadar yakınınızda.

Çalışma hayatımın çoğu şikayet eden insanları dinlemekle geçti. Şikayet etmeyle ilgili problem şu: Şikayet eden kişi duygusal bir boşalma sağlıyor, bu etkiyle harekete geçmeyi erteliyor. Böylece birbirimizi duygusal boşalma için kullanıyor, muhabbet bile etmiyoruz çoğu zaman, sadece şikayet. Benim görüşüm şikayet etmek yerine ya durumu kabullenmek, ya çözmeye çalışmak, çözülemiyorsa da çıkış yolu aramak. Çıkış yolu yoksa tüm hayatını şikayet ederek geçiremezsin. Bakış açını değiştireceksin, başka çaren yok.

Aslında her şey o kadar göreceli ki. Ben şimdi size oturup Singapur’la ilgili izlenimlerimi anlattım. Üç ay önceki yazımda her şey güllük gülistanlıktı. Üç ay sonraki yazım kimbilir nasıl olacak. Singapur değişti mi, hayır. Sürekli değişen ve yeni bakış açıları kazanan benim. O yüzden yazdıklarımı, ya da çoğu seyahat yazısını okuyup da ilgili ülkeler için bir yargıda bulunmayın. 😉

Singapur İzlenimleri- 2 Ayın Ardından

Buraya yerleşeli iki ay geçtiğine inanamıyorum gerçekten. Hem daha öğreneceğim çok şey olduğunu hissediyorum, hem de yıllardır buralarda yaşadığımı.

chuttersnap-248910-unsplash
Marina Bay

Aşağıdaki konuşmada “The Blue Zones of Happiness” kitabının yazarı Dan Buettner, Singapur’un dünyanın en mutlu ülkesi olduğunu söylüyor. Diğer ülkeleri bilemiyorum ama Türkiye’den mutlu bir ülke olduğu kesin. Bir kere bunu insanların yüzünde görebiliyorsunuz. Sokakta yürürken- telefon zombileri hariç- gülümseyen birçok insan görüyorum. Gülümseyen insanları gördükçe somurtmam imkansızlaşıyor. Buna benzer bir durumu Türkiye’de yalnızca ODTÜ’de yaşadım. Yıllar önce arka arkaya gülümseyen insanlar görünce bununla ilgili küçük bir öykü yazmıştım hatta, epey nadir bir durumdu.

 

Konuşmacı bu mutluluğun sebebini çalışmakta görüyor. İnsanlar emekli olmadan önce uzun yıllar-ve gün içinde uzun saatler- çalışıyor, kendilerini öncelikle yaptığı işle tanımlıyorlar. Yani bir bakıma çoğu kişinin ikigai’si yaptığı iş diyebiliriz. Aynı zamanda kişi başına düşen gelirin en yüksek olduğu ülkelerden biri olması da bu mutluluğun sebeplerinden biri. Aslında mutluluğun sebebi çok para kazanmak değil; güven hissi. Geleceğe güven, sokaklara güven, insanlara güven. Benim gerçekten unutmaya başladığım bir şeydi. Çocukken her şeye güvenim vardı ama özellikle son on senedir bunu ciddi anlamda kaybetmiştim. Güven duygusu Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde açlık ve fiziksel ihtiyaçlardan sonra geliyor, düşünsenize. Güvenlik duygusu olmadığında sürekli anksiyete içinde yaşıyoruz. Bu anksiyeteyi yavaş yavaş bırakmayı öğreniyorum.

lily-lvnatikk-600664-unsplash
gözlemlediğim kadarıyla, Singapurlular hem çok sıkı çalışıyor hem de dinlenmeyi iyi biliyorlar.

Konuşmada ilgimi çeken başka bir konu da göçmenlerle, özellikle de çatışma bölgelerinden mutlu bölgelere göç edenlerle yapılan çalışmalar oldu. Bu göçmenlerin mutluluk düzeyi oldukça artmış. Mutlu yerlerde yaşamak mutluluğunuzu arttırır diyor Buettner. O zaman Ankara’ya taşınanların günden güne mutsuzlaşmaları da çok olağan görünüyor.

lily-lvnatikk-271825-unsplash
Chinatown

Alışveriş ve yemek kültürü benim hiç görmediğim kadar çeşitli. Hangi mutfağı seviyorsanız sevin, aç kalmanız imkansız.  Hele Asya mutfağını seviyorsanız değmeyin keyfinize, ama Batı mutfağı da oldukça popüler. Benim şimdiye kadar en sevdiğim yemekler, Thai mutfağında green curry ve mango salad, Hint mutfağında ise bizim gözlemeye benzeyen prata oldu. Endonezya mutfağının şiş kebabı diyebileceğimiz satay da oldukça meşhur ve bizim damak tadımıza uygun (eğer helal konusunda endişeleriniz varsa, Malay, Endonezya ve çoğu Hint restoranı helal oluyor).

IMG_6778
kuzu satay

Fiyatlara gelince, eğer lüks restoranlara giderseniz 20 dolara  sadece çorbaya talim edebilirsiniz, ama “hawker center” denen, bizim alışveriş merkezlerinin üst katlarına benzeyen ama tüm bina lokanta olan food court’lara giderseniz 20 dolarla 4 kişi doyma ihtimaliniz de var.

Çay kahve kültürü de oldukça gelişmiş ve food courtlarda 1 dolara gayet kaliteli kahve içebileceğiniz gibi, Starbucks gibi büyük kahvecilerde 10 dolar da bayılabilirsiniz.

İmkanım oldukça değişik yerlerde çay ve kahve denemeye çalışıyorum. Aşağıda fotoğrafını çektiklerim var, çekmediklerimden ise Hint lokantasında 1.5 dolara ice tea ve Thai lokantasında 2.90’a Thai ice coffee de favorilerim. Aslında çay ve kahvede oldukça seçiciyimdir, ama henüz tadını sevmediğim olmadı. Söz konusu damak tadı olduğunda en ucuz lokantadan en pahalı restorana çok iyi iş çıkarıyor Singapurlular.

IMG_6652-COLLAGE

Eğer yerel lokantalara giderseniz çalışanların çok kısıtlı bir İngilizceleri olmaları, ya da, daha önceki yazımda bahsettiğim gibi, İngilizce konuşmaları ama sizi anlamamaları olası. Kahve konusunda da önceden hazırlıklı olmalısınız. Bunları bilseniz yeter:

  • kopi o = sıcak, şekerli, sütsüz kahve
  • kopi = sıcak, şekerli, sütlü kahve (süt reçeli aslında, yani condensed milk)
  • kopi o kosong = sıcak, şekersiz, sütsüz kahve
  • önüne ice koyunca da buzlu oluyor, genelde fiyat 50 cent kadar artıyor.

Ankara’dayken elimden geldiğince evden yemek götirmeye çalışıyordum ama burada deneyecek bu kadar çeşit olunca, hepsi de birbirinden lezzetli olunca açıkçası içimden gelmiyor evden yemek götürmek. Singapur’un genelinde mutfaklar çok küçük, çünkü adım başı bahsettiğim hawker center’lardan var. Yemek pişirmek ilginç ve lüks algılanıyor. Çoğu kişi üç öğünü de dışarıda yiyor, bazı apartman bloklarında yemek pişirmek bile yasakmış.

Ulaşım çoğunlukla MRT (Mass Rapid Transit) denen metro ağıyla sağlanıyor. Minnacık ülkenin her yeri demir ağlarla örülmüş, MRT ile gidemeyeceğiniz yer yok gibi, ama otobüs de sıkça kullanılıyor (Bilet 77 centle 2 dolar arasında değişiyor). Lüks arabalarıyla hava atan vatandaşlarımızı da yabana atmamak lazım tabii.

annie-spratt-173413-unsplash
Sentosa Adası

Ben her gün 7:30’ta evden çıkıyorum, metroyla işe gidişim tam bir saat sürüyor. Önceki yazımda anlatmıştım, şehrin batısında, göl kenarında güzeller güzeli bir muhitte yaşıyoruz. O nedenle bir saat yol gitmek koymuyor da, günde dört saat derse girip, saat 2’den 6’ya ofiste oturmak zorunluluğu biraz sinirimi bozuyor. Singapurlular çalışmayı seviyor demiştim ya, seviyorlar, ve de biraz yavaşlar ya da belki yavaştan alıyorlar bilmiyorum. Çoğunlukla benim işim 3-4 arası bitiyor ve arada kalan 3 saatte kendimi oyalıyorum. Belki de Bilkent ve ODTÜ’de çok hızlı çalışmak zorunda olmak beni normalden hızlı yapmış olabilir. Ama genel olarak da Singapurlular yavaş kanlı (Japonlar hiç böyle değildi). Metro karşıdan geliyor, işe yetişeceksin, azcık hızlı yürü dimi. Yok. Bi sonrakine kalıyorsun önüne böyle tipler geldiğinde. Böyle tipler dediğim bir-iki kişi değil. Önünde üç yüz insan var mesela, ve senin normal yürüme hızından çok daha yavaş yürüyorlar. Resmen yavaşlamak, çarpmamak için efor sarfediyorum. Sanırım buna da alışacağım ve normal gelecek ama zamanla. Hem belki daha iyidir.

İki ayın ardından hissettiklerim böyle :). Tahmin edebileceğiniz gibi yemek dışındaki fotoğrafları ben çekmedim, telif hakkı olmayan unsplash.com‘dan.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir:

Özgür Dönüşüm ve İkinci El-Singapur

Singapur: İlk İzlenimler

 

 

I live in a neighbourhood where…

IMG_6726

you can take a meditative walk which makes you feel you’re in a forest,

IMG_6719

IMG_6645 (1)

where you get off the metro to a lovely lakeside garden with pagodas and monkeys and birds and all kinds of gorgeous plants with huge leaves,

IMG_6720.JPG

where it is so safe that bicycle theft is a red alarm,

IMG_6695.JPG

where just about every shade of green continues to amaze you.

This is Jurong, Singapore.

Photos: 1. Palm View Garden, Jurong West

2-3-4. Jurong Lake-Chinese Garden

5. Jurong Lake, near Lakeside

Tour Guide

Continue reading I live in a neighbourhood where…

Singapur: İlk İzlenimler

Bir süredir yapmayı düşündüğümüz şeyi, yurtdışında yaşamayı, Koray’ın buradan bir iş teklifi alması sayesinde gerçekleştirdik. Kader bizi evden çok uzaklara, Singapur’a taşıdı. Aklımızda birçok ülke vardı ama itiraf etmeliyim ki Singapur bunların içinde değildi! İş teklifini aldığımızda, ben kendi adıma Singapur’un Güney Asya’da mı yoksa Güney Amerika’da mı olduğunu bile bilmiyordum. Ama araştırdıkça çok sevdim ve ısındım.

d3b61667f6425c04a1f9a7f1944e6d58
Asya kıtasının en batı ucundan, en güneyine…

Singapur, ekvatora 1 derece kuzeyde, Malezya’nın güneyinde küçük bir ada . Büyüklüğü ve nüfusu itibariyle Ankara gibi düşünebilirsiniz. Tek şehirden oluşan, kuralları ve cezalarıyla insanı şaşırtan küçük bir ülke.

Koray bir süredir burada, ama ben geleli henüz bir hafta oldu. İlk defa bir ülkede gezgin gibi geçici olmadığımdan, en az birkaç yıl burada olmayı planladığımızdan, yavaş yavaş, sindire sindire geziyorum her yeri. Önce oturduğumuz semti tanımaya çalışıyorum. İnsanları, doğayı anlamaya çalışıyorum. Japonya’ya giderken hazırlıklıydım, yıllardır Japon kültürünü okuyor, Japonca öğrenmeye çalışıyordum. Fakat Singapur öyle değil. Ne kadar okusam da Singapur beni gerçekten her gün şaşırtmaya devam ediyor. Bu bir hafta içinde etrafı gezmekten çok yerleşmeye çalışsam da, ilk günlerimin de bir notunu düşmek istedim.

İnsandan Önce Doğa

IMG_5380

Havaalanından eve giden yolda, ilk dikkatimi çeken şey doğanın hakimiyeti oldu. Hani Türkiye’de yapılan her bina, her yol, köprü bize doğa katliamı olarak geri dönüyor ya, burada insan öyle olduğunu hissetmiyor. Onca gökdelenin, kilometrelerce yolun içinde yine de doğanın hâlâ hakim olduğunu hissediyor insan. Balkonundan bitki fışkırmayan bina yok neredeyse. Tüm peyzaj yerel doğa ile uyum içinde. Hatta evden metroya yürürken geçtiğim yolda kaldırım kenarında şöyle bir işaret var:

jurong

Bu bitkileri, kuşlar ve kelebekler göl ile doğa parkı arasında rahatça geçiş yapabilsinler diye ekmişler. Yani betonu dikmişler, ormanı bir bakıma yarmışlar ama, çiçeği böceği de düşünmüşler.

Aynı şekilde bizim Ankara’da apaçi dansının anavatanı olarak bildiğimiz, yeni başkanın yıktırmaya başladığı üst geçitler de burada çiçeklerle bezeli. İstisnasız her üst geçitte çiçek ekilmiş. Hatta gidip baktım gerçek mi diye, o derece sürreal görünüyor bana şu an.

İlgili resim
Ankara’da üst geçit.

üstgeçit
Singapur’da üst geçit.

Üst geçitte yazan da ayrı bir ilginçlik. İklimden dolayı ya aşırı yağmurlu, ya da aşırı güneşli oluyor Singapur. Bu nedenle hükümet de tüm yaya yollarının/kaldırımların üzerine tente yapmayı hedeflemiş. Büyük bir çoğunluğu da bitmiş. Bu nedenle yolda yürürken başıma güneş mi geçecek, yağmur donuma kadar ıslatacak mı derdi yok.

İnsan İçin Hükümet- Peki İnsanlar Kıymetini Biliyor Mu?

Ülke kuruluşundan (daha doğrusu Malezya’dan kopuşundan) beri tek bir parti ezici çoğunlukla hep üstün gelmiş. Daha tabii politikayı anlamama çok var, Türkiye’den sonra bu işlerle ilgilenmek bile içimden gelmiyor gerçi, ama günlük hayatta gördüğüm şey hükümetin insanlar için gerçekten iyi çalıştığı. Toplu taşımanın çok iyi olması zaten harika bir şey. İnsan daha önce sahip olmadığı şeyi burada bulunca gerçekten daha da bir anlıyor kıymetini. Oturduğumuz yer konum itibariyle şehrin biraz dışında, suburb gibi kalıyor, gelir düzeyi de epey iyi, ama çoğu kişinin arabası yok. Düşününce hatta İncek şehir merkezine çok daha yakındı, ama ulaşım konusunda çektiklerimi bilen biliyor. 🙂 Şimdi ise yine şehir gürültüsünden uzak, hatta göl kenarındayız. Ama dakikada bir otobüsümüz, beş dakika uzaklıkta metro istasyonumuz var. Herhalde Ankara’dan gelmesek bu öyle kıymetli gelmezdi bize.

IMG_6606
yine de geldiğimiz yer belli 🙂

Hükümet trafikte olabilecek araba sayısına sınırlama koymuş, öyle kafanıza göre araba alamıyorsunuz. Sıraya falan girmeniz lazım. Hatta Şubat 2018 itibariyle yeni araca izin verilmeyecekmiş. Yine Ankara’yla karşılaştırmam gerekirse, Ankara’nın 5.2m nüfusuna karşılık yaklaşık 2m motorlu taşıt bulunurken, Singapur’un 6m nüfusuna karşılık yaklaşık 1m motorlu taşıt bulunuyor. Buradaki expatlar genelde bu durumdan rahatsızmış, benim ise canıma minnet. Trafik daha iyi, toplu taşıma mis gibi (metroda tabii metrobüsvari durumlar yaşanıyor işe gidiş-çıkış saatlerinde, o zaman mis gibi kokmuyor ama kısmet), bir de bisiklet var. Şehrin neredeyse her yerinde bisiklet kiralama imkanı var. Her yer bisiklet parkı dolu, ama kuraltanımaz vatandaşlar sağolsun neredeyse her köşe başında park etmiş bisiklet bulunuyor. Üzerindeki QR kodunu telefondan okutup kilidini açabiliyorsunuz bisikletin. Sonra telefondaki hesaba yüklediğiniz parayla kullanıp, istediğiniz yerde bırakabiliyorsunuz.

Bunlar da yetmiyormuş gibi her yerde “Yürüyorum çünkü yürümek çok sağlıklı” gibi tabelalar var. Devletin hazırladığı bir sağlık app‘i var, yürüdükçe ve sağlıklı alışveriş yaptıkça puan/indirim kazanıp harcayabiliyorsun (alışveriş ve bedava/indirim/çekiliş nerede, bizim Singapurlular orada). Ben her şeyi düşündüm, sen sadece düzgün yaşa diyorlar resmen.

Tabii bunun yanında deli yasaklar da var, sakız çiğnemek, metroda yiyip içmek, yerlere çöp atmak, çoğu açık kapalı mekanda sigara içmek, sifonu çekmemek, olur olmaz yerde karşıya geçmek yasak. Ama bununla beraber, yerel halkın yere çöp attığını da, kırmızı ışıkta yola atladığını da gördüm ben, bu konuda da Japonlardan çok farklılar (Tokyo’da 90 saniyelik ışıkta etrafta 1 tane bile araba olmamasına rağmen yüzlerce kişiyle beklemiştik, burada direk atlıyorlar araba gelmiyorsa). Ama olay polise giderse cezaları yüksek hepsinin, kimi para, kimi hapis cezası.

Çokdillilik- Çokkültürlülük

Bu küçücük ada ülkesinin 4 tane resmi dili var: İngilizce, Mandarin, Malayca ve Tamil. Nüfusun çoğunluğunu ise Mandarin konuşanlar oluşturuyor, ve hatta suratımdan Asyalı olmadığım belli olmasına rağmen benimle de ilk olarak Mandarin konuşan çok oldu. Anladığım kadarıyla okullar Mandarin-İngilizce ortak öğrettiği için burada yaşayanların çoğu iki dili de konuşabiliyor. Hindistan, Pakistan, Malezya ve Asya dışından gelenlerin sayısı Çinlilere göre çok daha az, ama herkes az çok İngilizce konuşabildiği için işaretler ve etiketler ya hem 4 dilde birden, ya da sadece İngilizce oluyor.

singlish ile ilgili görsel sonucu

Buraya gelmeden önce tam olarak İngilizce konuşulmadığını okumuştum, Singlish denen bir versiyon konuşuluyor burada. Bazen gerçekten de hiç anlamıyorum ne dediklerini. Sanırım çalışmaya başlayınca ve daha çok yerliyle iletişime geçtikçe daha iyi anlayabileceğim. Şimdi düşününce, benimle Çince konuştular diyorum ya, aslında onlar benimle İngilizce konuşmuş ve ben hiçbir kelimesini anlamadığım için Çince zannetmiş olabilirim! Bir de zaten çok kısık sesle konuştukları için bazen gerçekten hiç anlayamıyorum.

Japonlarla bir fark da bu konuşma ve günlük ifadeler konusunda fark ettim. Japonlarda teşekkür ederim, özür dilerim, merhaba gibi ifadeler resmen her an her yerde kullanılıyor. Alışveriş yaparken mesela, ilk girişte hoş geldin, arada elli defa teşekkür, para üstünü sayma şovu ve yine bir teşekkür ve bele kadar eğilme ile uğurlanıyorsunuz Japonya’da. Çoğu ülkede de en azından alışveriş bitince teşekkür faslı oluyor. Burada hiç. Sadece kaç para tuttuğunu söylüyor o kadar (Tabii ben yine kısık sesi duymamış olabilirim, o kadar kredi vereyim adamlara). Dün Japon menşeiili bi milyoncu Daiso’ya gidince daha bi fark ettim bunu (Bu arada global markaların dışında çoğunlukla Avustralya, Japon, Hint ve Malezya markaları var burada). Girince direk Japonya’da gibi oldum, para sayma şovunu ve eğilmeyi görünce de buradakileri özel olarak eğitmişler anladım. 🙂

Alışveriş-Minimalizm

singapore malls ile ilgili görsel sonucu
Alışverişinizi bot yolculuğuyla mı alırsınız yoksa kayak pistiyle mi? Çünkü, neden olmasın?  kaynak

Singapur’un alışveriş merkezi konusunda Ankara’dan aşağı kalır yok. “Everywhere AVM” gerçekten de. Neredeyse her büyük metro istasyonu bir ya da birkaç AVM’ye bağlanıyor. Özellikle hava çok sıcak ya da deli gibi yağmurlu olduğunda (yani her gün) insanlar akın akın dolduruyor buraları. Neyse ki her şey çok pahalı da bizim için pek heveslendirici bir yanı yok. Zaten buradaki evimizi eşyayla doldurmamaya kararlıyız. Burada tam istediğimiz anlamda minimalist bir yaşam sürmeye daha da yaklaştık bu sayede. Zaten sadece bir bavulla gelebiliyorsun, eğer biriktirmeye başlamazsak ekstra bir azaltma yapmamıza gerek yok.

Bir kere ülkede kış mevsimi olmadığı için, buraya gelirken giydiğimiz montlar ve botlar hariç kışlık kıyafetimiz yok. Yazlık kıyafetleri hem yıkaması hem muhafaza etmesi daha kolay. Mutfakta ise, bir tencere, iki tava, dörder tabak/çatal bıçak/bardak/kupa, kepçe vs gereçler,  tost makinesi, blender ve kettle dışında bir şey yok. Bir de canım düdüklü tencerem var, bavul ağırlığından beş kilo götürse de neredeyse her gün kullandığım için getirdim.

Şehrin her yerinde harika kütüphaneler var, henüz keşfedemesem de, elimdeki kitapları bitirdikten sonra İngilizce kitap ihtiyacını buralardan karşılarım diye düşünüyorum. Türkçe kitaplar içinse artık yeni alım yapmayıp elimdekileri bitirince temelli e-kitaba geçiş yapmayı düşünüyorum artık. Oradan oraya kilolarca ağırlığı taşımanın gerçekten anlamı yok. Tabii defterlerim ve kalemlerim için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Onlar ben oldukça benimle sürünmeye devam edecekler büyük ihtimalle.

Şimdilik benden bu kadar. Çalışmaya başlayınca bu ilk izlenimler epey bir değişecek gibi hissediyorum, göreceğiz bakalım. Takipte kalınız. 🙂

Gidilmeyen Yol-3: Arashiyama

Üzerinden beş ay geçtikten sonra bir Japonya yazısı daha. Sanırım bazı yazıların pişmesi gerekiyor kafamda, bazen yıllar bile gerektirebiliyor bu. Arashiyama için de kısmet bugünmüş.

Diğer Japonya yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Kyoto’nun Arashiyama adlı küçük kasabası planlama yaparken en çok gitmek istediğim yerlerden biriydi. Kyoto’nun biraz dışında kalsa da bambu ormanını görmeyi çok istiyordum.

Hayal ettiğim şöyle bir yerdi:

Arashiyama Bamboo Grove
insidekyoto.com

Tabii insan turistleri hayal etmiyor.

Otobüs bizi istasyonda bırakınca ilk olarak bisiklet kiraladık. Bu da planlarımızda vardı, ben her ne kadar kötü bisiklet kullansam da, Arashiyama’da bunu aşacağıma söz vermiştim kendime. Bisikletimi çaldırdığım 14 yaşından beri bir, iki defa, o da insansız sahalarda kullanmıştım ki birilerine zarar vermeyeyim. Bu sefer olduracağım dedim ama sanki dünyanın bütün turistleri Arashiyama’da toplanmıştı.

Onun ayağını ezdim, bu insan arabasına çarptım derken bambu ormanına ulaştık. Bu arada insan arabası diye bir şey var gerçekten de, ve Kyoto’da çok yaygın:

Image result for human cart in arashiyama
buffalotrip.com. Kaslı kaslı adamlara parayı basıyosun, seni taşıyorlar ormanın içinde.

Fushimi Inari yazımda şans eseri bambu ormanına çıktığımızı anlatmıştım. Orada, yalnızca ikimiz, kuşlar, yağmurda bile sönmeyen mumlar ve nereden geldiği belirsiz (belki de Japonların dediği kami’lerden olan) bir kedi varken tabii bambu ormanı epey büyüleyiciydi. Fakat Arashiyama’ya gittiğimizde inanması güç bir kalabalık vardı, bisikletle gezmek bir yana, yürüyerek bile o kalabalığın içinde keyfini çıkarmak imkansız gözüküyordu. Öyle ki size bu bambu ormanının internetten bulduğum fotoğraflarını koyuyorum, o kadar bunaltıcıydı ki çantamdan telefonu çıkarıp fotoğrafını bile çekmemiş, bisikleti zorla (gerçekten zorla, o denli kalabalıktı) geri döndürüp kaçmıştım.

Sonra bir an Arashiyama’ya geldiğime pişman oldum. Zaten bir bambu ormanı görmüştük, sadece bunun için yarım gün harcamış olduğumuza inanamadım. Daha sonra Koray, nehrin ve köprünün güzel olduğunu okuduğunu söyledi. Nasıl olsa bisikleti teslim etmemize daha var diyerek köprüye doğru sürdük bisikleti. Bu arada ben bisikletle beraber Koreli bir kızcağızın üzerine kapaklanıyordum neredeyse! Bir de bir adet geyşa ile efendisini gördük burada, ki sonradan öğrendik ne kadar nadir bir şeymiş sokakta geyşa görmek. Fotoğraf falan yok tabii, kadıncağızı ezmediğime dua edin.

Neyse, ölen yaralanan olmadan, sağ salim nehir kenarına geldik.

IMG_3142.JPG
Ben hayatımda böyle bir yeşil görmedim. Mükemmel fotoğrafçılığım sayesinde siz de göremiyorsunuz gerçi o yeşili.

Turistler bambu ormanında; bir metrobüsteymişçesine birbirini eze dursun, Arashiyama nehrinde bir Japon amcalar, bir nehirde botla gezen yerli turistler bir de biz vardık. Çarpacak kimse olmayınca gönlümce sürdüm bisikletimi tepelere. 🙂 Tüm Japonya seyahatinin en huzurlu iki anı vardı, biri Shosha Dağı, biri de burası. Shosha dağını da kısmetse bu sene bitmeden yazacağım.

Banklarda oturan amcalarla sadece vücut ve kahkaha diliyle sohbet ettikten sonra dedik bu derenin karşısını da gezelim.

IMG_3208.JPG

Karşısı ise ayrı bir güzeldi. Buradaysa bir Japon, bir de yabancı dışında kimse yoktu. Böylesine büyülü bir yerin beş yüz metre ilerisinde bambu ormanı göreceğim diye turistler birbirini eziyor, bizse burada neredeyse ruhani bir deneyim yaşıyorduk. Koray bisikletle daha da yükseklere çıkarken, ben de nehir kenarındaki kumsala oturdum. Şu gezinti botlarından geçenler bize el salladılar, Japonca bir şeyler söylediler. Ben de anlamış gibi el salladım. Bunun dışındaki tek ses kuş sesleri idi. Hani herkesin emekli olunca yerleşeceği bir kasaba hayali olur ya, bizim için o hayal Arashiyama oldu. Hatta burada esnaf olsam ne güzel olur diye geçirdim içimden. Bakkal olsam mesela burada. Her gün beş gibi dükkanı kapatıp nehir kenarına gelsem. Amcalarla muhabbet edip Arashiyama’yı mahvettiler diye turistleri tenkit etsek beraber.

Nehir kıyısından küçük bir görüntü. Sesini açınız efendim.

 

 

Burada bir maymun mabedi, maymun ormanı gibi bir yer de varmış ama bizim ilgimizi çekmedi pek. Giderseniz aklınızda bulunsun diye ekliyorum.

Bisiklet kiralama süremiz akşam beşte bitiyordu, o zamana kadar nehir kenarında akan suyun, kuşların, yeşilin tadını çıkardık. Sonra köprüden gerisin geri istasyona döndük. Meğer bisiklet kiraladığımız için bir ayak onseni hediyemiz varmış. Onsen (Japon hamamı) deneyimimi daha önceki yazımda anlatmıştım. Arashiyama’ya gelmemizin bir sebebi de buradaki Fufu no Yu adlı onsenin meşhur olmasındandı. Yani akşam zaten onsene gidecektik ama hadi dedik bunu da deneyimleyelim. Ayak onseni şöyle bir şey:

IMG_3216
liseli aşıklar ayaklarını sıcak suda dinlendirirken romantizm yaşıyordu: gizli kamera çekimi. tabii bu caponların yaşı öyle belli değil ki, liseli de olabilirler bizden büyük de olabilirler. yirmi yaşından yetmişe atlıyorlar ortası yok.

İyiydi güzeldi ama sonrasında biz gerçekten güzel bir onsene gittiğimiz için biraz gereksiz oldu. Fakat tüm gün bisiklet sürünce ya da yürüyünce insana böyle bir ayak banyosu gerçekten iyi geliyor. Keşke her istasyonda olsaydı, parasını verir yapardım ayak banyomu. 🙂

Japonya’da gezdiğimiz her yer akşam saatleri de canlıydı, ama akşam beşten sonra Arashiyama’da hayat resmen durdu. Tüm turistler Kyoto’ya döndü, restoranlar, hediyelik eşyalık yerleri kapandı. Öğlen yemek yemeseymişiz aç kalacakmışız. Tatlıcı da kapanmadan birer dondurma ve krep aldık, sonra merakla beklediğimiz onsene yürüdük. Daha doğrusu benim merakla beklediğim diyeyim, Koray biraz çekiniyordu ama o da attı sonradan çekingenliğini.

IMG_3235
Fufu no Yu, yani Fufu’nun hamamı.

Onsenin bizim hamamlarla tek benzerliği sıcak su olması ikisinde de. Onsenin amacı yıkanmak değil, zaten havuzlara girmeden önce iyice yıkanman gerekiyor. Sonrasında anadan üryan dolaşıyorsun her yerde. Önceleri çok çekinirken sonra boş veriyorsun. Sohbet muhabbet konusunda da benziyor bizim hamamlara. Hatta burada bastonuyla dolaşan doksanlık bir nene benim Japonca anlamadığımı kesinlikle inkar ederek (elli defa Wakarimasen -anlamıyorum- dedim neneye) bana Japonca olarak onsende yapmam gereken her şeyi anlattı. Allahtan İngilizce bilen bir genç kız geldi yanıma da çevirdi. Bu kız da tüm Japonya’da iyi İngilizce konuştuğunu gördüğüm tek insandı (otel görevlileri dahil). Nene bana önce sıcağa girip yumuşamamı, sonra soğuk havuza girmemi, ardından saunada kendimi tuzlamamı ve saunadan çıkınca tekrar soğuk suya girmemi anlatıyormuş. Dediklerini bir bir yaptım. Sonrasında kızla muhabbet ettim, Türkiye’ye de gelmiş ve en sevdiği yerse Pamukkale olmuş. Gez gez yine kaplıca beğenmiş yani Türkiye’de. 🙂 Fakat insanların mayoyla girmesi çok garip gelmiş; Japonlar giysilerin bu doğal sularını kirlettiğini düşünüyor. O yüzden yine de en iyisi onsen dedi.

Bu arada abartmıyorum, herkes bana bakıyordu ne yaparsam yapayım. Bunun onlardan farklı oluşumdan mı, yoksa ancak çıkışta aynaya baktığımda fark ettiğim kıpkırmızı oluşumdan mı olduğunu anlayamadım pek. Sular 40 derece civarında olunca haliyle benim hassas cilt domates gibi kızarmıştı. Fakat Japonya’da uzun süre kalsam haftada en az bir kere onsene gitmeyi alışkanlık haline getirirdim. Cildim öyle güzel arınmıştı ki.

Bazen geri dönüp seyahat fotoğraflarıma baktığımda hep bir yorgunluk ifadesi görüyorum yüzümde. Tabii siz bunları yanında fotoğrafçıyla ve makyözle dolaşan travel blogger’larında görmüyorsunuz 🙂 Bu fotoğrafta ise onsende iyice dinlenmiş, arınmış olmanın verdiği huzur ve mutluluk görünüyor:

IMG_3241.JPG
Hakikaten arka sokaklarda falan kiralık bakkal bulabilir miyim bu Arashiyama’da?

Bir daha Japonya’ya gitme imkanım olursa, mesela Nara ya da Osaka şehirlerine bir daha gitmesem de olur, oralardan merağımı aldım. Tokyo zaten gez gez bitecek gibi değil; ama Kyoto’ya, ve kesinlikle Arashiyama’ya tekrar gitmek isterim. Siz de oralara gidecekseniz en az yarım gününüzü buraya ayırmalısınız. Biz sabahtan Kinkakuji ve Ryoanji tapınaklarını gezip 12’den sonra buraya gelmek için otobüse binmiştik, yolculuk bir saat kadar sürüyor. Benzer bir program izleyebilirsiniz siz de. Bu arada telefonun hesapladığına göre o gün 18 km. yürümüşüz. Ben yavaş bisiklet sürdüğümden belki benim bisikleti de yürümeye katmıştır ama yine de gün sonu yüzümde o yorgunluk yoksa onsen ne menem bir şey siz düşünün!

Ege’de Tatile Gelmişken…

Eğer Ege’ye tatile geliyorsanız ve tatil köyünüzden çıkmadan dönüyorsanız çok şey kaybediyorsunuz demektir. Ege’deki küçük sahil beldeleri son yıllarda daha da popüler oldu. Denizine kumuna zaten diyecek yok ama, Ege’nin bereketli toprakları da başka hiçbir yere benzemez. O nedenle buradan dönmeden mutlaka pazara ya da yerel marketlere uğrayıp -kazıklanmamaya dikkat ederek- alabileceğiniz birçok şey var.

Hatta ucuz ve kalitesiz magnetlerden almak yerine sevdiklerinize bunlardan birini götürseniz ne kadar güzel olur.

İşte tatilinizden dönüşte eve götürmeniz gereken 5 şey:

1. Zeytin- Zeytinyağı- Zeytinyağı Sabunu

Gurmeler için en kalitelisinden tutun da çok uygun fiyatlara kadar çeşit mevcut. Aydın ve Balıkesir taraflarında yerli üreticilere ulaşmak çok kolay. Aydın’da çalıştığım bir sene gerçek zeytinyağıyla tanıştıktan sonra marketlerde satılan şey artık bana sarı su gibi gelmeye başladı. Kesinlikle bir teneke kapmadan dönmeyin!

Zeytinyağı sabunu ayrı bir efsane. Saçtan bulaşık ve çamaşır yıkamaya her alanda kullanıyoruz kendisini. Duş jeline zaten yıllar önce veda ettik.

2. Damla Sakızı

Sakız adasından getirilen damla sakızının reçelini Çeşme-Şirince etrafında en rahat bulursunuz. Fakat Çeşme artık İstanbulluların istilasına uğradığından ederinden çok fazlaya satılıyor. Şirince’de köylülerin yaptığı sakız reçeli de Yunan markalarına bin basar ayrıca. 😊 Ayvalık civarında da mesela Mutluköy’de harika sakız reçeli yapıyorlar.

3. Badem

Datça bademinin ününü bilmeyen yoktur herhalde. Marketlerde bulduğumuz bademlerin %99,9’u maalesef Kanada bademi. Halbuki Datça bademi lezzetinin yanısıra tohum çeşitliliği için de kesinlikle tercih sebebi olmalı. Ayrıca Balıkesir yöresinde de yerli badem yetişiyor ve pazarlarda bulmak mümkün. Bugün Sarımsaklı pazarında Balıkesir bademi 60, Datça bademi de 80 liraydı.

4. Domates 🍅

Aydın’da yaşadığım sene daha önce yediğim domatesin de domates olmadığını anlamıştım. 😊 Sözde doğma büyüme İzmirliyim!

Öncelikle domatesi sadece mevsiminde tüketmenin önemini belirteyim, sonrasında da buralarda yetişen tarla domatesinin benzerinin olmadığını.. Şimdi buraya tatil yapmaya geldiniz gerçi ama otelde değil de evde kalıyorsanız, bir öğleden sonrasınızı ayırıp buranın salçalık domatesiyle (o yumru yumru olup kilosu 1 lira olanlardan) kavanoz yapsanız bütün sene tazeymiş gibi yersiniz, ne de güzel olur!

En olmadı o avucum gibi olan büyüklerden alın, zeytinyağıyla söğüş yapıp doya doya yiyin.

5. D vitamini 🌞

D vitaminini en fazla sentezleyebilmeniz için yıllarca bize söylenenleri bir kenara koyun. Çalışmalar gösteriyor ki sabah 11den önce, öğlen 3ten sonra güneşlendiğinizde D vitamini sentezleyemiyorsunuz. Bulunduğunuz yerin koordinatlarına göre güneşin dike yakın açılarla geldiği, en uygun güneşlenme saatlerini http://woto.com/gunes adresinden öğrenebilirsiniz.

Herkese mutlu ve huzurlu tatiller!

Gidilmemiş Yol-2, Saf Su Tapınağı-Kiyomizudera

Japonya’nın kanımca en görülmeye değer kenti Kyoto’da hem fotoğraflarından etkilendiğimiz yerlere gitmeye çalışıp, hem “tourist trap”lerden (turist tuzakları diyebiliriz, turistleri ve paralarını çekmek üzere tasarlanmış müesseseler) uzak durmaya çalışıyoruz.

Tripadvisor’a güveniyorum, nadiren şişirilmiş yorumlar görsem de çoğu zaman isabetli oluyor. Japonya seyahatine hazırlanırken en çok kullandığım iki site, TripAdvisor (TA) ve JapanGuide. Keşke her ülkenin JapanGuide gibi bir websitesi olsa diye de iç geçirdim. Bir hafta önce tadilata giren müze, tapınak vb. yerleri bile güncelliyorlar, ki bu çok yaygın bir durum, hatta tadilattaki yerin fotoğrafı bile var, yani siz gidip, aa burası tadilattaymış o kadar yol geldim, diyorsanız, bu sizin mallığınız oluyor önceden JapanGuide’a bakmadığınız için. 🙂

Neyse konuya geri döneyim, TA’da Kyoto’da yapılacak şeyler listesindeki ilk dört şu şekilde:

ta

Fushimi Inari’yi önceki yazımda anlatmıştım. Inari Dağı Hayatımda gördüğüm en ilginç (ve biraz da ürkünç) yerlerden biriydi şüphesiz. Japonya’ya gidecekseniz planlarınıza Inari olmasa da bir dağ yürüyüşü eklemelisiniz.

IMG_3040
Kinkakuji Tapınağı, Altın Köşk

Altın Köşk- Kinkakuji, içerisi ziyarete kapalı olsa da, estetik harikası bir tapınak, bahçeleri desen öyle. Burada gerçi beni en çok mutlu eden “Do you have a minute?” diyerek yanıma gelip benimle İngilizce pratiği yapan, sonra da bana kendi yaptıkları origami turnaları hediye eden öğrenciler oldu. Ne güzel bir eğitim sistemi ki gezi yaparken turistlerle konuşturarak pratik yaptırıyorlar. 🙂

IMG_3091
İngilişçe öğrenin canımı yiyin temalı. En çok İngilizce konuştuklarım bu bebeler oldu ya. 🙂

Üçüncü en popüler yer ise Kiyomizu-dera adlı büyük tapınak. Aslında burası ilk iki yerden bile daha kalabalıktı. Özellikle geleneksel kıyafetli gençler çoktu, yabancı olup yukata kiralayanlar da vardı. Bir de biz havanın lanet nemli olduğu, en az turist olan dönemde gittik. Sakura dönemini düşünmek bile istemiyorum.

Kiyomizu, saf su demek, buradan akan şelalenin saf suyu sebebiyle 8. yüzyılda buraya inşa edilmiş tapınak. Uzun bir sıra beklemek isterseniz siz de sağlık ve aşk bulmak için bu sudan içebiliyorsunuz. Muhtemelen bu nedenle dolup taşıyor zaten. İnternette tapınağa doğru çıkarken sağlı sollu bir dolu hediyelik eşya dükkanının da çok popüler olduğu yazılıydı.

3901_04
Kiyomizu-dera, kaynak: japanguide

kiyomizu-6
kiyomizu’nun çeşmeleri. kaynak: japanvisitor.com

13 metre yüksekliğindeki verandası ile ilgili Japonların “Kiyomizu’nun verandasından atlamak” diye bir deyimleri var. Çoğu yerde bu deyimin İngilizce “take the plunge”, yani cesur bir hareket yapmak, imkansızı başarmak anlamına geldiği yazıyor. Biz de inandık, ne bilelim. Meğer deyim değil bayağı gerçekmiş.

Otobüsten Kiyomuzi-michi durağında inince yolun karşısında iki sokak vardı, ikisinde de tapınağa ok gösteriyordu. Soldakinden güruhlar, sağdakinden ise tek tük birkaç Japon kardeşimiz geçiyordu. Biz yine güruhlardan olmayalım dedik, sağda daha ferah gözüken sokağa daldık.

 

 

IMG_2944
İnsanların normalde Kiyomizu-dera’ya geldiği yokuş.

Bir on, on-beş dakika kadar yürüdükten sonra tek tük mezarlar belirmeye başladı evlerin arasında. Sonra birden, karşımızda bu manzara:

IMG_2935
Bizim Kiyomizu-dera’ya geldiğimiz yokuş.

Uçsuz, bucaksız bir mezarlık. Kimi yeni ziyaret edilmiş, mumlar yanıyor; kimindeki çiçekler aylar önce solmuş. Burası, gündüz bile tüylerinizi ürpertecek, Nishi Otani mezarlığı. (360 derece fotoğrafı buradan görülebilir) Bir an sonu hiç gelmeyecek sandık. Hava bile değişti bir anda. Tahmin edebileceğiniz gibi etrafta yine kimse yok.

Sonradan öğrendik ki, Kiyomizu’nun balkonundan atlayıp da kurtulursan, dileğin kabul olacak anlamına geliyormuş. O yükseklikte bir balkondan ormana atlayan yürekli arkadaşlardan kurtulamayanlar olmuş haliyle (Kayıtların başladığı 1694’ten atlamanın yasaklandığı 1864 yılına kadar 234 kişi atlamış ve yaklaşık 40’ı ölmüş), hatta balkonun mimarisinin leş kokularını engellemek için tasarlandığı da söyleniyor. Oradan düşüp yuvarlanan cesetler şimdi mezarlık olan bu bölgede akbabaların yemesi ve çürümeleri için öylece bırakılıyormuş.

Japonya’ya gitmeden önce paranormal olaylar, hayaletler ve benzeri varlıklar hakkında bir hikaye yazıyordum. Bu yüzden internette “japonyanın en korkunç yerleri”, “japonyanın perili evleri” tarzı anahtar kelimelerle bir sürü arama yaptım, ama karşıma çıkan birçok sonuç korku evi gibi, burada da yaygınlaşan yapay şeyler oldu. Benim istediğim gibi, tüylerimi diken diken edecek bir şey bulamayıp vazgeçmiştim. Fakat böylesine bir yerle karşılaşacağımı tahmin dahi edemezdim! Yaşasın gidilmemiş yollar.

IMG_2932.JPG

Diğer Japonya yazıları için tıklayınız.

Gidilmemiş Yol-1: Fushimi Inari

IMG_4513.JPG

Robert Frost’un “The Road Not Taken” adlı şiirinin Koray ve benim en sevdiğimiz şiirlerden olması tesadüf olmasa gerek. Küçüklüğümden beri kenarda köşede kalmış şeylere hep merakım oldu. İnsanların sevmediğini sevmek, sırf popüler diye bazı kitapları okumamak, daha az aşınmış yollardan gitmek… Çok cesur bir insan olmasam da gidilmemiş yollardan gitmek bana her zaman heyecan verdi. Biraz da kalabalıkların midemi bulandırması bunun sebebi olmalı. Hem bir ülkeye gidince “olmazsa olmaz” denen, turistlerin akın ettiği bir yere gideceksin, hem de kalabalıklar mideni bulandıracak. İşim biraz zordu. Ve bazı yerlerde binlerce insan vardı. Biraz da içgüdülerimizle davranarak, gidilmeyen yollardan gittik biz de. Ve bütün farkı yaratan bu oldu.

Fushimi Inari Mabedi ve Inari Dağı, Kyoto

JR Nara banliyö treni ile Kyoto İstasyonu’na iki durak uzakta olan Fushimi Inari Mabedi Kyoto’da en fazla turist çeken yerlerden biri. Bunu anlamak hiç de zor değil. 711 yılında, Inari Dağı’nın tepesinde inşa edilen bu mabed, 852 senesinde İmparator’un yağmur ve bereket dilekleri gerçekleşince bereket mabedi olarak ün kazanmış. Bizim de yağmurlu bir havada burayı ziyaret etmemiz güzel bir tesadüf oldu. 🙂

Bu olaydan sonra ülkenin her yerinden dilekleri olanlar, bu dağa bir Torii kapısı bağışlamış. Bunun sonucunda dağın üzerinde, içinden geçebileceğiniz, üzerinde dilekler yazılı binlerce kırmızı-turuncu renkte Torii kapısı bulunuyor. En büyüğü de 16. yüzyılda bir devlet büyüğünün annesinin sağlığına kavuşması şerefine adanmış. İnsanı büyüleyen bu atmosfer bin yıldan fazla bir süredir hem Japonları hem de turistleri kendine çekiyor.

IMG_2008
Mabedin girişi ve en büyük Torii kapısı.

Turistler buraya gittiğinde genelde Torii koridorlarından böyle fotoğraflar paylaşıyorlar: (kaynak: http://jpninfo.com/11830)

Fushimi-Inari-Taisha-Shrine-3

Fushimi-Inari-Taisha-Shrine1
baya da iyiymiş aslında 😀

Biz de mabede vardığımızda durum aynıydı. Koridorun ilk elli metresinde, herkes (arkada başka biri olmadan) fotoğraf çekilmeye çalışıyor, bu uğurda birbirini eziyor, insanları dakikalarca bekletiyordu. Muhtemelen bir elli metre sonra da çoğu geri dönüyorlardı. Bu noktada sağda 50 ve 100 metre ötede küçük mabedler olduğu yazılıydı. Biz de biraz nefes almak için kimsenin sapmadığı bu yola sapalım, sonra ana yola geri döneriz dedik. İyi ki de böyle yapmışız! Dağın tepesine çıkmaya başta hevesli değildik, ama eğer anayoldan çıksaydık yüzlerce turistle birlikte,  sürekli bu kapılardan geçerek tepeye varacaktık ve tek deneyimimiz bu olacaktı. Fakat saptığımız yolda bizi dev bambularla dolu bir orman bekliyordu!

IMG_2673

Meğer 50 metre dediği mabed, 50 metre yukarıdaymış, yani varmamız yirmi dakika kadar sürdü.

IMG_2708
Koyu yollar ana yol, sağdaki ise bizim rotamız. Yazı ile belirtilen yerler dağın içindeki küçük mabedler.

Yolda gördüğümüz haritadan, ana yoldan epey uzaklaştığımızı görünce bari devam edelim tepeye kadar dedik. Yaklaşık 2 saatte, 4 km tırmanarak 233 metre yüksekliğindeki dağın tepesine ulaştık. Oldukça yorucu olsa da, hayatımdaki en iyi deneyimlerden biriydi.

IMG_2729

Korktuğumuz yerler de çok oldu, dağın içinde birçok mabedden ve mezarlıktan geçtik, biri hariç hepsinin içi boştu, tüm dağda kuş seslerinden başka hiçbir ses yoktu, ama mabedlerin hepsinde yağmura rağmen sönmeyen mumlar yanıyordu. Bir mabedin içinden çıkan ve bizi bir süre takip eden kedi de ürkütmedi değil.

IMG_2725.JPG

Kondisyonum yetmez, beraber gittiğim insanlara yetişemem diye düşünerek bu güne kadar doğa yürüyüşü, dağcılık gibi aktivitelere katılmaktan çekinen ben; burada, kuşların ve dev bambu ağaçlarının içinde, mabedlerin ürkünç sessizliğinde hayatımın en güzel yürüyüşünü yaptım.

IMG_2740
Ve mutlu son!

IMG_2752
Arkamda, Torii kapılarından geçilerek gelinen ana yol.

Dönüşte ise ana yoldan döndük ve dönerken iyi ki bu yoldan çıkmamışız dedik. Bir gözetleme terası ve süregelen Torii kapıları dışında gerçekten hiçbir numarası yoktu, ayrıca sadece merdivenler olduğu için bizim yürüdüğümüz taş/toprak yoldan çok daha yorucu olduğunu tahmin ediyorum. İşte bu yüzden bir yerlere tur ile değil de kendi başına gitmek çok daha doyurucu bir deneyim.

Inari Dağı, Japonya gezimde beni en çok etkileyen yerlerden biriydi.

Yine ana yoldan sapıp güzelliklerle karşılaştığımız Kiyomizu-dera Tapınağı, Arashiyama ve Sosha Dağı’ndan da ileriki yazılarımda bahsedeceğim.

Diğer Japonya yazıları için tıklayınız.

Japonya ve Japonlar Hakkında İzlenimler-2

Japonya’yı gezerken hep canım yazarlık hocam Çiğdem Ülker’in beş duyumuzu birden kullanarak gözlem yapmamız öğüdü aklımdaydı. Baktım, dinledim, kokladım, dokundum ve tattım.

Bir önceki yazımda ilk izlenimlerimi aktarmış, kawaii, moda ve ahlak anlayışlarından bahsetmiştim. Japonlar hakikaten garip bir millet. Kendimi tekrarlayacağım ama, gerçekten hiç bu kadar dışarıda hissetmemiştim. Böyle hissetmek de bir anlamda iyi oldu, böylece kendi eylemlerime olduğu kadar diğerlerinin eylemlerine de dikkat kesilmiş oldum. Yine uzun bir yazı olacak sanırım, sonuna kadar sıkılmadan okumanız dileğiyle.

Japon Temizlik Anlayışı

japanese-toilet

Neredeyse her Japon tuvaletinin yanında şu görmüş olduğunuz kumanda bulunuyor. Oturduğunuz yeri (ve suyu) isterseniz ısıtabiliyor, tuvaletten sonra ihtiyacınız olan tuşa basıp temizliğinizi yapıyorsunuz (çok lüks yerlerde kurutma da varmış ama ben rastlamadım). Eğer stres olursanız sifon sesi çıkarabilme özelliğini, hatta parfümü de kullanabiliyorsunuz. Tuvalete oturmadan önce oturağı temizlemek için dezenfektan bile var. Tuvalet kağıdı (yanında en az iki tane yedekle) her zaman, en ücra tapınaklarda bile vardı. İnsan bir süre sonra güzel alışıyor bu sisteme, zira dönerken evine tuvalet alıp götürenler oluyormuş. 🙂 Fakat ilginç nokta, umumi tuvaletlerin neredeyse hiçbirinde sabun bulunmaması (Starbucks, McDonalds gibi yerlerde gördüm sadece). Gittiğimiz otellerin hiçbirinde yoktu. Adam Shiseido’nun yüz temizleme köpüğünü koymuş, ama el sabunu koymamış. Gerçekten çok garip geldi bana. Gözlemlediğim Japonların hiçbiri de tuvaletten çıkınca ellerini sadece suyla yıkamaktan rahatsız olmadı.

Aynı şekilde kağıt havlu da hiçbir tuvalette yok. Japonların çantasında her zaman kendi özel mendilleri ya da havluları bulunuyor. Kadın erkek çocuk fark etmeden bu havlu hepsinde var, ellerini bununla kuruluyorlar. Biz de öyle yaptık. Bunu önceden biliyordum ama, mendilin meğer ikinci bir fonksiyonu da varmış, onu burada öğrendim: Ter silmek. Öyle bir nem var ki, Ege’de büyümüş, Aydın ve Urfa’nın hamamvari havasını görüp bundan fazla nem olamaz diye düşünen ben, Japonya’nın gittiğimiz her yerinde terden resmen buharlaştım. Haziran ve Temmuz ayını kapsayan bu dönemler “tsuyu” ya da Türkçesiyle, erikler bu dönemde meyve verdiği için “erik yağmuru” sezonu Japonya’da. Biz on beş günlük seyahatimizin yalnızca iki gününde yağmura yakalansak da tüm seyahat boyunca her gün bulutlu ve nemliydi.

FullSizeRender
Kyoto’dan aldığımız, Kyoto ruhuna yaraşır mendiller.

O mendilin ikinci fonksiyonu da yüzümüzdeki terleri silmek oldu. Yüzün terlediğinde silmemek de kaba bir hareketmiş zira. Bu mendiller ayrıca çok popüler birer hediyelik eşya olduğundan birkaç tane de ben aldım. Kağıt havlu yerine mendil ya da küçük havlular kullanmak fikri çok hoşuma gitti.

Temizlik konusunda fark ettiğimiz ilginç bir diğer nokta da dış mekanların temizliği oldu. Üçüncü günümüzün sonunda, fark ettim ki ayakkabılarımızın altı ilk aldığımız günden daha temiz olmuş! Bir de sürekli bahçe, tapınak gezmemize rağmen. Bizim gibi iç ortamlarda (restoranlar ve tapınaklar dahil) ayakkabı çıkarıp terlik giyme alışkanlıkları var ama gereği bile yok çünkü nasıl temizleniyorsa yollar, ayakkabının altında toz bile yapmıyor. Ellerini yıkamadıkları sabunlarla yolları yıkıyor olabilirler. 😀

2001_11
Bir Ryokan’ın (Japon tarzı pansiyon) önündeki terlikler. Kaynak: japanguide.com

2001_02
Eğer mekana terlikle girdiyseniz tuvalete girerken terliği çıkarıp tuvalet terliği giymeniz gerekiyor. Tanıdık geldi mi? 🙂 kaynak: japanguide.com

Din ve Ahlak Anlayışı 

Bağ bahçe merakımdan ötürü bir sürü tapınağa girdim çıktım. Bir Budist olsaydım hacı olmuştum herhalde. 🙂 Bu nedenle bahçelerde ve dağlarda daha çok vakit geçirsem de direkt yoldan Japonların din anlayışını deneyimlemiş oldum.

Az sayıda Müslüman ve Hıristiyan olsa da Japonya’ya bin yıllardır hakim olan iki anlayış Şintoizm ve Budizm.

Şintoizm Japonya’nın kadim dini. Doğal bir şekilde oluşmuş bir yaşam tarzı da diyebiliriz. Yani Japonya’da kimse ben Şinto’yum demiyor, zaten öyleler. Budist olsan da eğer Japonsan otomatikman Şinto oluyorsun. Yani bir bakıma etik bir kod Şintoizm. Peygamber, tanrı, kitap, din değiştirme gibi kavramlara sahip değil. Yalnızca “kami” dedikleri, mabetlerini koruyup kolladıkları düşünülen, İngilizce’ye “deity” Türkçeye “Tanrı” ya da “Melek” diye çevirebileceğimiz ruh inançları var. Bu kamiler ölmüş insanların ruhu da olabiliyor, doğadaki herhangi bir varlığın ruhu da.

meiji jingu
Meiji Jingu Mabedi girişi Torii kapısı, Harajuku, Tokyo. Haziran 2017

Şintoizm’in ana düşüncesi saygı ve erdem. Ruhlara, doğaya, insanlara, yaşayan ve yaşamayan her varlığa saygı ve şükran. En önem verdiği erdemlerden biri de “Magokoro” yani içten bir kalp. Japonlar için çok önemli olan, Japonya’yı 19. yüzyılda nihayet dünyaya açan ve teknolojiyle tanıştıran içten kalpli imparator Meiji ve eşinin ruhlarının rahat etmesi için, Tokyo’da bir Şinto mabedi var örneğin. İmparatorun ölümünden sonra, 1920 yılında kurulan bu mabedin ormanı için ülkenin her yerinden 100.000 ağaç bağışlanmış ve şimdi, yüz yıl sonra, kendini yenileyen ve vahşi doğaya ev sahipliği yapan bir orman olmuş. Bu orman da Japon halkının içten kalbini temsil ediyor. Japonya’da ziyaret ettiğim ikinci mabed olan Meiji Jingu’dan doğrusu ben çok etkilendim.

iris garden
İris çiçekleri ile ünlü Meiji Jingu Mabedi, Haziran’da gelmenin en güzel yanı ülkenin her yanında bu güzel iris çiçeklerini ve ortancaları görmekti.

Budizm ise ahlaki yönünden benzerlikleriyle Japonların kolaylıkla kabul ettiğini düşündüğüm bir inanç. Yine tanrısı olmayıp belli etik ilkelerinden oluşuyor. Kurucusu olan Siddharta Guadama’nın hayatını, Sapiens kitabından (Yuval Noah Harari) özetleyerek, zaman zaman alıntılayarak kısaca aktarmak istiyorum.

Himalaya Krallığının varisi olan prens Gautama, zengin- fakir, genç-yaşlı, sağlıklı-hasta herkesin bu dünyada acı çektiğini, ve acılarını maddi arzularla yok etme isteğinde olduğunu fark eder. En zengini bile maddi arayışlardan vazgeçememektedir. Bunun üzerine 29 yaşında sarayını gizlice terk eder ve “Kuzey Hindistan’ı baştan başa evsiz bir berduş gibi gezerek bu acılardan kurtulmanın bir yolunu arar. Aşramları gezer, guruların dizlerinin dibinde oturur, ama hiçbir şey onu özgürleştirmez ve tatmin etmez.”

“Gautama’nın içgörüsü, zihnin deneyimlediği şey ne olursa olsun genellikle bir şeyleri çok istediğini ve bunun da mutsuzluğa yol açtığını söyler. Zihin hoşuna gitmeyen bir şey yaşadığında şiddetle bu rahatsızlıktan kurtulmak, hoşuna giden bir şey yaşadığında da zevkin kalıcı olmasını ve yoğunlaşmasını ister, bu yüzden de hep doyumsuz ve huzursuzdur. Bu, acı gibi hoşumuza gitmeyen şeyler deneyimlediğimizde çok açıktır. Acı sürdükçe mutsuz oluruz ve acıdan kurtulabilmek için her şeyi yaparız. Öte yandan, keyifli şeyler yaşadığımızda bile tamamen mutlu değilizdir. Ya keyfimizin biteceğinden korkarız ya da keyfin yoğunlaşmasını dileriz.”

Altı yıl oturup düşündükten sonra bir çözüm yöntemi bulur. Eğer tüm deneyimleri olduğu gibi kabullenmeyi becerebilirsek, anda kalarak yaşayabilirsek acılardan kurtulabiliriz. O zaman, üzüntüde bile bir zenginlik bulabiliriz.

“Şu anda ne yaşıyor olabilirdim?” demek yerine “Şu anda ne yaşıyorum?” diye sormayı öğrenir ve öğretir Guatama. Hayatının tümünü insanları bu zihinsel düzeye ulaştırmak için meditasyon yöntemleri bulmaya adar ve sonunda aydın kişi, yani Buda olur, Nirvana’ya ulaşır. Budizm mitolojisi aşağı yukarı bu şekilde. Tanrılarla uzaktan yakından ilişkisi olmayıp, bu güne kadar gelebilen tek din.

Felsefesi itibariyle bende büyük merak uyandıran ve daha da öğrenmek istediğim Budizm, dünyanın çoğu dininde olduğu gibi gerçek dünyada uygulanışında silik bir iz olarak kalmış Japonya’da. Tapınaklar dolup taşsa da, Harari’nin de dediği gibi,

“Budistlerin yüzde 99’u Nirvana’ya ulaşmadıkları gibi, zamanlarının büyük bölümünü dünyevi başarıların peşinde koşarak geçirdiler ve pek çok değişik tanrıya tapmaya da devam ettiler. Bunlar arasında Hindistan’daki Hindu tanrıları, Tibet’teki Bon ve Japonya’daki Şinto tanrıları örnek verilebilir.”

Şinto ve Budist tapınakları çoğu zaman gerçekten de iç içe ve birbirleriyle çelişmiyorlar. Mesela eski Tokyo’nun merkezi Asakusa’da büyük Budist tapınağı ve Şinto mabedi yanyanalar. Japonya’ya gittiğinizde hangi tapınak Şinto hangisi Budist anlamak ise çok basit. Önünde kocaman Torii kapısı (yukarıdaki Meiji Jingu kapısı gibi) varsa Şinto. Bu kapılardan kötü olan ruhların geçemeyeceğine inanılıyor. Böyle bir kapı yoksa ve içeride Buda’nın resmi/heykeli vs var ise, ve ismi -ji ile bitiyorsa bu bir Budist tapınağı. Benim kendi adıma fark ettiğim diğer şey ise özellikle Zen tapınaklarındaki güzel ağaç kokusu ve ne kadar turist olursa olsun bozulmayan huzur, sessizlik ve her noktası düşünülmüş tasarımlar (binalar, ağaçlar, taşlar) oldu. Şinto mabedleri sanki daha dünyevi ve daha hareketliydi.

Bir Şinto tapınağı paylaştım, bir de Kyoto’da bulunan, Zen Budizm’inin Renzai mezhebinin ana tapınağı Nanzen-ji’den birkaç fotoğraf paylaşarak yazımı bitireyim.

nazenji
Tapınakta koşa koşa giden bir keşiş.

nazenji3
Nanzenji Tapınağı dışarıdan görünüş.

nazenji1
Tapınağın içindeki Zen bahçesi.

nazenji2

Nanzen-ji’nin kurucusundan dizeler. Bu ülkede hem yöneticiler hem de rahipler şiir yazmayı çok seviyor. Diyor ki,

Ne geçmişin acıları zihnini tırmalasın,

Ne geleceğin korkuları.

Bu anda yaşa, bu yerde,

Saf bir akılla ve pişman olmadan.

İşte o zaman her gün iyi bir hayattır.

Japonya ve Japonlar Hakkında İlk İzlenimler

Japonya’ya geleli on gün oldu, geri dönmeye kaldı beş gün. Bugün altıncı şehrimiz Himeji’deyiz, eşimin biraz ateşi olduğu için oteldeyiz. Onun başında beklerken izlenimlerimi unutmadan yazmalıyım dedim. İşte küçük başlıklar altında Japonya’dan küçük notlar.

  • Japonlar yabancı dil anlamıyor ve konuşamıyor.

Bunu rahatlıkla söylüyorum, on gündür İngilizce konuşabilen iki ya da üç kişiye rastladım. Yine en anladıkları dil İngilizce, ama onu da hiç anlamıyorlar. Sadece rakamları öğrenmişler, ondan sonrası mavi ekran veriyor. Gittiğimiz çoğu yerin turistik mekanlar olduğu düşünülürse, diğer yerlerde demek ki hiç anlaşamayacakmışız. Şimdi kaldığımız otelin müdür yardımcısı çamaşır makinesini sorduğumu bile anlamadı. Hadi onlar hallediliyor da, bunun içinde et var mı, domuz eti var mı, çiğ et/yumurta var mı bunları sormak çok büyük mesele. Japoncasını gitmeden öğrenmek lazım. Bazen de derdini anlatıyorsun, anlıyor ama verdiği cevap Japonca. Ben anlamıyorum bu sefer de cevabı. 😊 Böyle düşününce bizim turistik mekanlardakilerin İngilizcesi on numara.

  • Hem yabancıların etkisinde hem değiller.

Osaka’daki Dotombori caddesine girdiğimde sıra sıra Bershka, Stradivarius, Zara görünce bir an kendimi Türkiye’de zannettim. 😊 Sokakta (ve özellikle tapınaklarda) hala kimono ve yukatalıları görmek mümkünse de moda konusunda yüzlerini çoğunlukla batıya dönmüşler. Çalışan erkeklerin neredeyse hepsi takım giyiyor (kıravatlı takım giyen kadınlar görmek de mümkün, ya da döpiyes).

Bu çocuk ünlü galiba her yerde resimleri var. Tam bir kawaii timsali.

  • Yine de moda anlayışları çok kendine has. Kawaii kültürü her şeyi altına almış durumda.

Kawaii kelimesini Türkçe’ye tatlı, İngilizce’ye cute diye çevirebiliriz. Söz konusu kawaii olunca genç, yaşlı, kadın, erkek hiç fark etmiyor. Özellikle çizgi film figürleri her yerde. Snoopy’li şort giyen amca, hello kittyli çantalı nene görmek çok doğal. Herkeste bir cep telefonu süsü illa ki var, iphone’larda süs takma yeri yok mesela, onda da telefon kılıfına takmışlar. Elli yaşında amcanın cebinden tatlış bi süs sarkıyor mesela hiç garip değil.


Gözümüzü acıtan şeyler de yok değil. Koray mesela erkekte kemer, saat ve ayakkabı uyumuna çok özen gösterir. O yüzden uyumsuzlar onun çok dikkatini çekti. Siyah ayakkabı, yeşil çorap, lacivert kısa paça takım, plastik saat ve taba rengi kemerli genç mesela, burada yine normal bir manzara. Bir sandaletin içine çorap giyene alışamadım. 😄

Yukata alana cep telefonu ve selfie çubuğu bedava.

  • Cep telefonuna bağımlılık bizden de fazla.

Metrodakilerin dörtte biri uyuyor, bir-iki kişi kitap okuyor, kalanı kulaklığı takıp instagram senin youtube benim takılıyorlar. Bazı kaldırımlarda “mesajlaşmayın” işareti var.

  • Yaşlılar ve engelliler hep dışarıda.

Türkiye’deki gibi yaşlı ve engelliler sokağa tıkılmış değil. Metrolarda, yollarda, müzelerde, onsenlerde… Her yerdeler ve yaşam onlar için kolaylaştırılmış durumda. Daha önce belirttiğim gibi yaşlılar da kawaii ve cep telefonu kültürünün etkisi altında kalmış. Çok az da olsa bizde “cumhuriyet kadını” diye tabir edilen eski moda teyzeler de yok değil. Etek, ceket, takı, aksesuar, ayakkabı uyumlu, şıkır şıkır 😊

  • Toplumsal cinsiyet olayı çok acayip.

Kawaii olayında da belirttiğim gibi, tatlış şeyler çocuklar ve kadınlarla kısıtlı değil. Hatta çocuklar daha sade giyimli.  İçinde kawaii’lik hisseden herkes dilediği gibi rengarenk, figürlerle dolu şeyler giyip takıyor. Bunun dışında erkeklerin çoğu bizim kadınsı tabir edeceğimiz çantalar takıyor. Saçlarını türlü renklere boyamak kızlar arasında olduğu kadar erkeklerde de yaygın. Erkeksi kesimi olan kadınlar kadar, kadınsı kesimi olan erkekler de çok. (Tabii bu benim nereden baktığımla alakalı. Bir avrasyalı olarak diyelim) Önünüzde yürüyen birinin kız mı erkek mi olduğunu anlamak güç olabiliyor. Belki de bundan dolayı Kore ve Japon dizilerinde bu denli çok “misunderstood gender” teması var.

Gittiğimiz onsenlerden biri, Naniwa no Yu, Osaka’da. Tabii buralara telefon götürmek yasak, fotoğraf sitesinden.

  • Bir de onsen var.

Öte yandan da kaplıca hamamı diyebileceğimiz onsen’lerden bahsedeyim. Buralar kaplıca suyundan oluşan hamam ve banyolar. Önce banyonuzu yapıp sonra değişik havuzlarda rahatlayabiliyorsunuz. 50-60 cm yüksekliğindeki bu havuzlar sadece şifa ve rahatlama için, yüzmek değil.

Buralara çıplak girmek gerekiyor ve belki elinize el havlunuzu alabilirsiniz, o kadar. Kadın ve erkek ayrı giriliyor, ama benim merak ettiğim şu: dünyaya hakim olmuş toplumsal cinsiyet normlarının bu kadar dışına çıkabilmiş bir millet, burada sadece kadın-erkek olarak ayrılıyor. Buraya sadece dövmeyle girilemez deniyor, başka bir şart yok. Peki ya lgbti’ler? Bu denli katı bir cinsiyet ayrımı var; ve bir kere erkek olmayan bir ortama girilince kadınlar çok rahat. Arkadaşlarıyla gelen de çok. Kendi cinsinden hoşlananların varlığına ihtimal vermiyor olmalılar, her ne kadar kitaplarda, filmlerde ve dizilerde eşcinselleri çok görsem de.

Tuvalet demişken Japon tuvaleti göstermezsem olmaz.

  • Neredeyse herkes prensiplere bağlı.

Japonlara kibar diyebilirim. Mesela beni tuvaletin önünde beklettiği için defalarca özür dileyen teyzeyi ya da bize yolu İngilizce tarif edemeyince metronun önüne kadar götüren abiyi düşününce. Fakat çok kaba da diyebilirim rahatlıkla, sushi yemeyeceği için Koray’ı kovan garson teyzeyi veyahut metroya binmek için birbirine çarpıp ezenleri düşününce. Anladığım kadarıyla bazı davranışlar kabul edilebilir ve bazıları değil. Belirli, yazılı olmayan bir kurallar dizisi var ve ona göre hareket ediyorlar.  Tıpkı bizim gibi ve her kültür gibi aslında. Belki bir fark bu kurallar yüzyıllar içinde pek az değişmiş, dışarıdan bir etki olmamış. Bunların dışına çıkan asi bir gençlik de var tabii, bu da bizim gibi. Yani aslında Japonlara çok kibar ya da kaba gibi sıfatlar yüklemek sadece bizim perspektifimizle alakalı.

Japonya’da yaşar mıydım? Hayır.

Hayatımda ilk kez bir yerde bu denli yabancı hissettim. Fiziksel farklılıklardan dolayı dikkat çektiğimiz aşikar, fakat insanların her yerde gözlerini dikerek bana bakması beni son derece rahatsız etti. Belki kolaylıkla bir Avrupa ülkesinde yaşabileceğimi, ama burada her zaman bir “alien” olacağımı hissettim (yabancılar ofisi vb şeylerin çevirisi de hep Alien, bundan mıdır bilmem). Özellikle onsenlerde, tüm gözler üzerimdeydi. Göz göze geldiğimizde doğal olarak yaptığım gibi gülümsedim, ama hep donuk yüzlerle karşılaşmak da beni şaşırttı. Bu nedenle belki Tokyo’da kısıtlı bir çevrede yaşanır ama küçük şehirlerde, hem de dil ve alfabe bariyeriyle yaşamak epey zor olmalı.

Biraz uzun mu oldu ne? Aslında en sevdiğim yerlerden, tapınaklardan, bahçelerden, Zen’den, yemeklerden, temizlik anlayışlarından hiç bahsetmedim daha. Onlar da öbür yazımda olsun.

Fotoğraflar çoğunlukla unsplash’ten, bu kadar yabancı hissederken insanları işinde gücünde çekemedim.

Japonya’ya yolculuk…

Yarın akşam saatlerinde Japonya’ya 15 günlük bir seyahate çıkıyoruz! Bunu duyan arkadaşlarımın tepkisi ya “harika!”, ya da “gidecek başka yer kalmadı mı? neden orası?” şeklinde oluyor. İlk olarak neden bu ülkeyi çok sevdiğimden bahsedeyim.

Uzakdoğu’ya ilgim eskiden beri olsa da, Japonya’ya ilgim yaklaşık altı yıl önce başladı. O zamanlar yazdığım blogda şöyle yazmışım:

Dedim ki, belki okuduğum kitaplar beni yalnız yapıyordur. daha az yalnız kitaplar okuyayım dedim. Raftan bir kitap aldım, “yalnız yaşayan bir radyocu…”, “yalnızlığı en iyi çözümleyen yazar”… Ne yapayım, hiç mi kitap okumayayım, yoksa pembe dizi mi okusam?

Neyse, haruki murakami ilişti gözüme, ne zamandır merak ederdim bu adamı, aldım bir kitabını. Babam göz attı şimdi. En son lisede (60lı yıllara tekabül ediyor) dünya klasiklerini okumuş, gazeteyi okumaya tersinden başlayan bir adamdan bahsediyoruz. 10 dakika boyunca okudu. Ne hakkındaymış baba? dedim, güzel miymiş?

– Şimdi bi başından okudum, adam kızı yemeğe davet ediyordu, sonra biraz sayfa atladım, giyiniyolardı. Birlikte olmuşlar yani o arada. Adam dedi ki “bütün kadınlar soyunurken güzeldir, ama sen giyinirken de güzelsin” böyle bişi.

Babamla bu konuları konuşmak yetmezmiş gibi, adam gayet devam ediyor, onlarda bu işler ne kolay değil mi şeklinde.

En azından, kitabın yalnız olmadığını öğrenmiş oldum.

Murakami’yi okumaya, Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu kitabı ile başlamıştım. Üniversite yıllarımdaki Kafka takıntımdan sonra (bkz: yalnız kitaplar) akşamları yatağıma uzanıp Murakami okumak, onun büyülü evrenine yol almak benim için yetişkinliğe adım atmanın ve kolejde çalışmanın (diğer bir deyişle paralı köleliğin) dayanılmaz ağırlığını biraz olsun unutturan tek şey olmuştu. Daha sonraları, bu ağırlığın üzerine bir de babaannemi kaybetmenin acısı eklendiği zamanlar, bir arkadaşım beni neredeyse zorla Japonca kursuna götürdü, kafamı dağıtayım diye. İyi ki de götürmüş, Japonca maceram dört beş ay sürse de, bu kültüre olan ilgim ve hayranlığım devam etti. Japonya da gezip görmek istediğim yerler içinde hep bir numarada yerini aldı. Gerçi o yıllarda benim için pasaport almak bile bir hayaldi.

shinkansen-scmaglev-railway-park-nagoya-big
her şeyin müzesini yaptıkları gibi, tabii ki shinkansen’in de müzesi olacaktı.

Bu Japonlar öyle ilginç ki, hem çok mutevazı gibi duruyorlar, hem de ne yaparlarsa en iyisini yapıyorlar. Tren mi yapacak, saatte 400-600 km arası giden Shinkansen’i yapıyorlar, hem de 1964 senesinde. Savaşa mı girecekler, Pearl Harbor baskını (savaşın her türlüsüne karşı olduğunu belirteyim de yine). Öğle yemeğini evden mi getirecek, bento kutusu yapıyor. Estetik duygusu tavan yapmış durumda.

5e66e5363f080b95f61bb9a55a930cd2
tatlış (kawaii) bento örneği.

Minimalizm konusunda da dünyaya öğretecekleri çok şey var. Örneğin bir ryokan (geleneksel pansiyon) konseptleri var ki en çok merak ettiklerimden biri. Yatak bile yok, yere bir şilte seriliyor ve sabah olduğunda kaldırılıp dolaba konuyor. Oda epey bir boş gözüküyor, hiçbir aksesuar yok. İlginç bir şekilde de en pahalı oteller buralar. O nedenle iki geceliğine gideceğimiz Miyajima’da ryokan’da kalmaya karar verdik. Az bir zaman da olsa enteresan olacağa benzer. Bu arada tabii Marie Kondo’yu unutmamak lazım, beni minimalizmle tanıştıran, yakın zamanda Türkçeye çevrilen “Derle Topla Rahatla” kitabının yazarı.

29301446
Kalacağımız ryokan’daki odalardan biri.

Ama dediğim gibi her şeyin ekstremini seviyorlar. Alışverişin de öyle. Youtube’da sadece Japonya’da alışverişe özel bir dolu video var. Şu mağazalardan neler alınır tarzı. Bir milyoncuda (onlar 100 yenci diyor :)) bile ne alabileceğini anlatan video yapmışlar.  Ağzım sulanmıyor desem yalan olur. Bir kere en büyük zaafım olan kırtasiyenin anavatanına gidiyorum. Bir Pilot Iroshizuku mürekkebi olmuş Türkiye’de 300 lira. Orada 50 lira (onun dışında da dünyanın en pahalı ülkesi!). Dünyanın hiçbir yerinde bulamayacağım mürekkepler, dolmakalemler, defterler, kağıtlar, adını bile duymadığım bir dolu kırtasiye aracı… Kendimi nasıl tutacağım hiç bilmiyorum! Halbuki magnet bile almayacağım bu seyahatten diyordum ama sanırım gittiğimden biraz daha dolu bir bavulla döneceğim.

Önceki ufak seyahatlerimizde biraz hazırlıksızdık. Yer yön duygumuz çok kötü olduğu için de kaybolup aynı yerlerden defalarca geçip vakit kaybettik. Bu sefer Koray olayı farklı bir boyuta taşıdı ve bize neredeyse yüz sayfalık manyak bir plan hazırladı. Gideceğimiz her yerden diğer bir yere gidişine harita bile çıkardık. Yine de kaybolmamız olası, yıllardır Kızılay metrosunda doğru çıkışı bulamayan ben, Japonların bile kaybolduğu şu metroyla nasıl başa çıkacağım bilmem:

540921_601552759859053_1511044732_n
haksızlık etmeyeyim: Ankara metrosuna bir iki istasyon daha eklendi son yıllarda.

En çok merak ettiğimse tapınaklar. Japonya’da Budist ve Şinto tapınakları var. Belki de şu kırmızı kapılarından, Şinto tapınakları ilgimi hep çekmiştir. Bir yerden sonra bayacak mı bilmiyorum ama, sanırım elli kadar tapınak var listemizde, çoğu Kyoto’da olmak üzere.

1-tbMsbqJ2KhNMmTvik9IOnA
Kimi No Na Wa adlı anime filmdeki Şinto tapınağı. Film de bir harika.

Aslında heyecanlı olduğum kadar endişeliyim de. Dil bariyeri beni biraz korkutan bir şey, çünkü hem turistlerin yaptığı aktivitelerden ziyade yerel halkın takıldığı yerleri bulma peşindeyim, hem de Japonca anlamak ya da derdimi anlatabilmek konusunda biraz umutsuzum. Yerel halkın, aynı Türkiye’deki gibi, İngilizcelerinin pek yeterli olmadığını okudum çoğu yerde. Umarım bu konuda çok zorluk yaşamayız.

Sanırım geri döndüğümde bir dolu yazı ile bir süre kafanızı şişireceğim. Şimdilik Sayanora!

Bugün Veda Ettiğim Küçük Şeyler.

image

İnsan farkında olmadan nasıl da eşya ile kaplanıveriyor etrafı. Bugün bana büyük gelen iki bluza, kullanma imkanım olmayan üç kutuya (niye baştan tutuyorum ki bunları, belki bir gün lazım olur diye, tüm ev istifleniyor) terliğimden kopup evin her yerinde dolaşan ponpona, kesilen kot pantolonumun paçalarına (hahaha,  “belki bir gün” bir proje yaparsam saklanan yine), ve olur olmaz birkaç kart ve broşüre veda ettim. Broşürlerden biri de müze broşürü. Hep, deneyimleri eşyalara tercih edin, denir ya, ben de anılarımı ve deneyimlerimi gittiğim bu güzel müzenin broşürüne tercih ettim. Yazayım ki unutulmasın, gittiğim bu güzel müze, Cunda Adası’nda, Taksiyarhis Kilisesi Müzesi ve ona bağlı Sevim ve Necdet Kent Kütüphanesi. Kilisede Koç ailesinin özellikle denizcilikle ilgili antika koleksiyonu bulunuyor, üst katta ise sürekli değişen koleksiyonda oyuncaklar sergileniyor. Gitmeyenler için yine Koç ailesine ait olan Ankara Ulus’taki müzeyi de öneririm, illa eşyalar saklanacaksa böyle saklanmalı dedirtecek cinsten. Evlerimizi müzeye çevirmenin alemi yok :).

Cunda’nın daha da tepesine yürümeyi göze alırsanız, 600 senelik bir yel değirmeninin şimdi kütüphaneye dönüşmüş halini ziyaret edebilirsiniz. Buranın bir Nostalji Kafe’si var ki, böyle güzel bir manzara gördünüz mü bilmem. Her yanın deniz, her yanın mavi, sessizlik.

Bu arada, bunu yazarken annem bluzların ikisine de talip oldu. Yıllarca dolapta bekleteceğime ona önceden sorsaydım keşke!