52 Küçük Değişiklik 19. Hafta: Sessizlik

Sessizlik bazılarımız için korkutucu. Benim için uzun bir süre öyle oldu.

Babaannem ve dedemin alt katta, bizim üst katta yaşadığımız bir evde büyüdüm. Ben sekiz yaşındayken dedem vefat etti, ben de babaannem yalnız kalmasın diye alt katta uyumaya başladım. Ama babaannem tam bir gece kuşuydu. Hep onun bulaşık yıkama sesiyle uyuduğumu hatırlıyorum. Ya da televizyonu on beş dakikaya kurar, onun sesiyle uykuya dalardım.

Üniversitede bile bu sesle uyuma alışkanlığı bende değişmedi. Yurt odasında sürekli bir gürültü olduğu için, kulağımda müzikle uyumak alışkanlık haline geldi. CD çalarda dinlediğimden, albüm bitince kendi kendine kapanırdı. Ben bunun benim bilinçaltıma ve zihnime yaptığı zarardan bihaberdim. Sessizliğin ve gürültünün zihne yaptığı etkiler üzerine birçok çalışma yapılmış. Beni en çok etkileyeni Münih’te yapılan çalışma oldu. Münih Havaalanının yerini değiştirirken, hem eski hem de yeni yerdeki okullarda çalışmalar yapmışlar. Taşınma tamamen bittiğinde, havaalanının eski bulunduğu yerdeki okulda artık gürültü olmadığı için başarı oranları yükselmiş. Havaalanının yeni yerinde ise başarı eskiye oranla düşmüş. Tabii başarıyı etkileyen onca faktör var ama gürültünün mutlaka bunlardan biri olduğunda ben de hemfikirim.

Sanırım ilk gürültüsüz evim Ankara İncek’teki evimizdi. Başlarda biraz korkutucu geliyordu, evde yalnızken müzik ya da televizyonu açıyordum, ama sonra sessizliğe o kadar alışmışım ki, şimdi Singapur’daki evimiz tren yolunun dibinde olduğundan bana aşırı gürültülü geliyor. Neyse ki yüzde yüz etkili olmasa da ses yalıtımı var.

Bu haftanın konusu anladığınız gibi sessizliği aramak. Siz de benim gibi gürültülü bir evde büyüdüyseniz sessizliğe alışmak başta zor gelebilir. Eve gelince mesela eliniz direk kumandaya mı gidiyor? “Bir ses olsun” mu istiyorsunuz? O zaman siz de benim eskiden olduğum gibi sessizlikten korkuyor olabilirsiniz.

Bu aynı zamanda boşluktan korkmakla da alakalı. İki sene önce, “Boşluktan Korkma, Boşluğu Sev” adlı bir yazı yazmıştım. Aslında hala boşluğun beni korkuttuğu oluyor. Sanırım her korkuda olduğu gibi sessizlik korkusunda da en iyi yöntem onunla yüzleşmek.

Sessizliği Hayatımıza Katmak İçin Birkaç Öneri

  1. Eğer öğrenciyseniz ya da freelance çalışıyorsanız, cafelerde çalışmak yerine kütüphaneyi deneyin. Başta zor gelse de sonra çok iyi odaklandığınızı göreceksiniz.
  2. Evinize yeni elektronik eşya alacağınız zaman, özellikle buzdolabı, çamaşır makinesi, kettle gibi aletlerde gürültü oranı en düşük olanı almaya çalışın.
  3. Evinize dışarıdan çok gürültü geliyorsa ve yalıtım imkanı yoksa, pencerelere sünger takarak gürültüyü ve ısı kaybını biraz azaltabilirsiniz. Aynı şekilde yumuşak mobilyalar ve halılar da gürültünün emilmesine yardımcı.
  4. Dış ortam gürültüsü uyumanızı engelliyorsa beyaz gürültü uygulaması açabilirsiniz telefondan. Şahsen denemedim ama deneyip memnun olan çok. Kulak tıkacı da başka bir seçenek, yurtta oda arkadaşım kullanırdı.
  5. Gürültü emen kulaklıklar da bu aralar çok meşhur (noise-cancelling headphones). Özellikle metro ve uçakta hayat kurtarıcı olabiliyorlar.
  6. Doğal olarak sessiz yerlerde vakit geçirmeye çalışın. Daha önce doğada 10 km de yürüsem alışveriş merkezinde geçirilen bir iki saat kadar yorucu olmadığını yazmıştım (16. hafta: hareket et). Belki de gürültü sebebiyle çok yoruluyoruz kalabalık yerlerde. Dün 11 km. yürüdüm örneğin, Singapur’un korunmuş tek yağmur ormanında. Hiç de aman aman yorulmadım, ayaklarıma kara sular inmedi. Tam tersine her dakikasından büyük keyif aldım (hem de sevdiğim insanlarla olduğum için).
  7. Arkadaşlarla buluşma, bizim için eskiden birbirimizin evine gitmekti, şimdi daha çok cafe, restoran oldu. Halbuki çok soğuk olmadıkça parklar, deniz, göl kıyısı ve genel olarak sokaklar,  hala önceliğimiz olabilir. İzmir’de ve Aydın’da yaşarken gece yürüyüşleri de çok sevdiğim aktivitelerdendi. Bunaltıcı yaz akşamlarına kesin çözüm.

Bu hafta 52 Small Changes for the Mind kitabından bu bölümü okurken eş zamanlı olarak da Eckhart Tolle’nin The Power of Now kitabını okuyordum. Orada da karşıma ne çıksa beğenirsiniz: Sessizlik tabii ki. Dahası, abonesi olduğum zenhabits’in bu haftaki konusu da sessizlik ve boşluktan kaçmama üzerineydi. Böyle tesadüfler (?) arka arkaya gelince çok güzel oluyor. Tüm evren bana sessizliği ve boşluğu kucakla diye bağırıyor sanki, sessizce. 🙂

Tabii Brett Blumenthal’in (52 Small Changes yazarı) Tolle ve Babauta’dan çok daha proaktif bir yaklaşımı var. O yukarıda anlattığım gibi sessizliği nasıl buluruz diye tüyolar verirken, Tolle her şeyin içinde bir sessizlik ve boşluk olduğunu, bunu fark etmemiz gerektiğini söylüyor. Örneğin konuşurken iki kelime arasındaki sessizliği fark et, iki nefesin arasındaki boşluğu fark et diyor.

Zenhabits yazarı Babauta ise olaya başka bir bakış açısı getiriyor. Sürekli meşgul olduğumuzu, meşgul olmamaktan, sessizlikten, boşluktan nasıl korktuğumuzu hatırlatıyor bize. Fakat sessizliğe izin verdiğimizde, yaptıklarımızın daha anlamlı olacağını söylüyor. Canın sıkıldı, elin telefona gitti, bekle bir iki saniye diyor. Yemek yerken, egzersiz yaparken, seyahat ederken… Teknoloji olmadan yapabilecek misin, bu aktiviteleri sessizlik içinde yapmayı dene diyor. Bence kesinlikle denemeye değer.

Bu hafta bu üç farklı perspektiften de sessizliği deneyimlemeye çalışacağım. Peki sessizlik sizin için ne ifade ediyor?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Rahibin Ev ve Zihin Temizliği Rehberi

Bu kitabı bir kitabevinin çok satanlar listesinde gördüm ve Koray’a, “uzun zamandır yeni bir kitap almamıştım, bunu alabilirim, kitapçıya gidelim mi?” dedim. O da “ikinci eli var mı diye baktın mı?” diye sordu.

img_99951

Özellikle Singapur’a taşındıktan sonra epey ikinci el maceramız oldu (Ankara’da da telefon, saat, bilgisayar oyunu satmış, spor aleti, PS3 gibi eşyalar almıştık ikinci el). Burada saç kurutma makinesi, masa, internet modemi, tabak bardak gibi ev eşyaları da aldık, çanta, termos gibi kişisel eşyalar da. Nedense kitap için bakmak aklıma gelmemişti, ama işyerime çok yakın oturan ve bu kitabı yarı fiyatına satan birini buldum. Hem alışveriş merkezine gidip vakit harcamamış, hem de birinin evindeki fazlalığı azaltmasına ve karşılığında para almasına yardım etmiş oldum. Tabii kitap ve yol parasından da maddi kâr ettim. Bunları uzun uzun yazıyorum ki siz de yavaş yavaş alışın bu ikinci el işine. Birinin çöpü diğerinin hazinesi olabiliyor. Bence dünya için yapılabilecek en iyi şeylerden biri.

Geçen yaz Japonya’ya gittiğimizde bizi en çok etkileyen yerler Zen Budist tapınakları olmuştu. İnancınız ne olursa olsun, Japon tapınaklarından etkilenmemeniz mümkün değil. Şimdi Singapur’daki Çin Budist tapınaklarıyla karşılaştırıyorum da, Japonların Budizm anlayışı oldukça farklı diğer ülkelerden. İlk olarak tapınaklara ayakkabıyla girilmiyor, bizde camilerde olduğu gibi. Özel deri terlikler var, onları giyiyorsunuz. Singapur’daki Budist tapınaklarına ayakkabı ile girmek serbest. Sadece buradan bile Japonların temizlik anlayışının Çinlilerden farklı olduğunu görebilirsiniz.

Okuduğum kitap, “Bir Rahibin Ev ve Zihin Temizliği Rehberi” (A Monk’s Guide to a Clean House and Mind, Shoukei Matsumoto) bu nedenle bana bir Budistin temizlik rehberi değil de, bir Japon’un kutsal gördüğü bir mekanı temizleme rehberi gibi geldi. Tabii bir evle tapınak farkını o da çok iyi biliyor, ama tapınaktaki bazı prensipleri uygulayabileceğimizi düşünüyor. Ben de bu yazıda tapınaklara özel (sürgülü kapı temizliği, sunak temizliği gibi) yerleri es geçiyorum.

İlk olarak, temizlik Budist rahiplerinin en önemli işlerinden biri, hatta, birçok rahibin aydınlanmaya temizlik yaparken ulaştığı düşünülüyor. Bizde de temizlik imandan gelir dendiği gibi. Gerçi imamlar camiyi temizler mi, ya da Hıristiyan rahipler kilisenin temizliğinde rol alıyor mu, hiçbir bilgim yok, sizin varsa öğrenmek isterim.

Budist rahipler yıllar içinde çok sistematik bir yaklaşım geliştirmişler. Aynı şekilde tasarruf, mümkün olduğunca az çöp çıkarma, verilen nimetlerin hepsini değerlendirme de Japon Budizminin değerlerinden, yazar bunlardan da çokça bahsetmiş. Elimden geldiğince, özellikle bize uyan bölümleri özetlemeye çalışacağım.

1. Ne Zaman Temizlik?

Günün hangi saati olduğu temizlik açısından çok önemli. Sabahın ilk ışıklarında yapılan temizlik en etkilisi oluyor. Akşama mümkünse hiç iş bırakmamak daha doğrusu. Bulaşık ve düzenleme akşamları, temizlik ise sabahları yapılıyor.

Sabah kalktığınızda ilk iş camları açın diyor Matsumoto. Sabahın serin havasını içinize çekin ve evin ölü havasını üstünden atmasına müsaade edin. İster aşırı sıcak, ister buz gibi soğuk olsun, mutlaka camları açmasınız. Doğayla bir olduğumuzu unutuyoruz bazen, klimalı, ısıtmalı ortamlarda yaşarken, dışarı çıkana kadar havanın ne olduğunu bile bilmiyoruz.

Sabahın ilk ışıklarında, sessizliğin sizi sarmalamasına izin verin ve temizliğe başlayın.

Temizlik ve düzen günlük işler olmalı, tutarlılık anahtardır diyor yazar. Sanırım benim en çok zorlandığım nokta burası. Yoğun bir günden sonra bulaşık bile yıkamak istemiyorum. Ama bugünün işini yarına bırakmama konusunda da defalarca uyarıyor.

2. Mutfak, Banyo ve Tuvalet

img_9996

a. Mutfak

Mutfakta çalışmakla görevli rahipler genellikle aydınlanmaya en çok adanmış rahipler olurmuş. Yemek pişirme ve bulaşık yıkamanın şimdiye yoğunlaşma ve odaklanma açısından en fazla potansiyele sahip olduğunu düşünüyorlar. Oysa ki ben yemek yapmayı çok sevsem de arkasından toplamayı henüz sevimli bir iş haline getirmeyi başaramadım. Ve biliyorum ki beni okuyanlar arasında yemek yapmaktan hiç haz almayanlar da var. Bakalım Matsumoto bu konuda ne diyor:

Eğer mutfak hep düzenli tutulursa, eşyaların yeri değişmezse, orada çalışan kim olursa olsun rahatlıkla çalışacaktır. Ekstra zamazingolar almaya gerek yok, sadece gerekli olan ekipman bulunsun (o yumurta dilimleyiciyi yavaşça yere bırak evlat, çünkü sen de ben de biliyoruz ki o hiç kullanılmayacak).

En önemli nokta, eşyaları kullanır kullanmaz yıkayıp kaldırın. Bekletmeyin. Yemeğiniz pişerken o zamanı bulaşıkları yıkamak için kullanın (Ben bunu geçenlerde kötü bir şey diye yazmıştım. Bulaşığa dalıp krebi yakmıştım çünkü. Ama Matsumoto azizim multitasking‘e karşı değil demek).

Çekmeceleri ve dolap kapaklarını her zaman kapalı tutun. Meşgulken bazen bunu unutmak kolaydır, ama bu yüreğinizin düzensizliğinin bir göstergesidir. Açtığınız kapakları kapatmak, hem mutfağınızı temiz tutacak, hem de yüreğinizi (Günde en az üç kere açık dolap kapağına kafasını vuran sadece ben miyim?).

Bulaşıkları bir sonraki güne asla bırakmayın (Oh nooo!) Ve hatta yıkar yıkamaz bulaşıklarınızı kurutup kaldırın. Böcek kontrolü için de bulaşıkları bir sonraki güne bırakmamak önemli. Ben de öğreneceğim bunu inşallah. 🙂

b. Banyo

Budist tapınaklarında üç tane sessiz alan var, yemek odası, banyo ve tuvalet. Bunun sebebi de hayatımızın başlangıcı olan suyla en yakından alakalı yerler olmaları. Suya olan saygıdan ötürü buralarda konuşmuyor rahipler.

Şimdi bakalım banyoyu nasıl temiz tutuyorlarmış:

Öncelikle tuvalet ve banyo kişisel alanlar olduklarından, yani başkaları bizi görmediğinden, egomuza yenik düşmemiz gayet mümkün. Bu konuda dikkatli olmaya davet ediyor bizi yazar.

Sonra da banyonun kirlenmeye en müsait alanlardan olduğunu, bu nedenle çok sık temizlememiz gerektiğini söylüyor. Temizlemek için ise bir fırça ve karbonat yeterli (aynı şey mutfak lavabosu için de geçerli, hatta bulaşıklar bile çoğu zaman deterjanla değil karbonatla yıkanıyormuş.)

c. Tuvalet

Tuvalet de bazen görmezden geldiğimiz alanlardan biri. Ben şahsen tuvaletin kendisini sık temizlesem de yerleri temizlemeyi belki haftada bir- belki daha az sıklıkta yapıyorum. Tuvaletin konuklarımızın rahat etmesi için de en önemli yer olduğunu, bu nedenle evin en temiz yeri olması gerektiğini savunuyor yazar. Doğru diyor. Ben de dikkat ederim tuvalete başka bir eve gittiğim zaman.

Eski Japon tuvaletleri (Eski Hint tuvaletleri de) bizim alaturka tuvaletler gibi, bu yüzden temizliği klozete göre nispeten daha kolay, su dök, fırçala. Tuvalet Budistlerin en önemsediği yerlerden biri, çünkü yedikleri yemeğin sindirimi tuvalette son buluyor. Bunu kutsal bir aktivite olarak görüyorlar. Düşününce şükretmediğimiz gerçekten çok şey var. Sağlıklı tuvalete gidebilmek de bunlardan biri. Bir iki gün bile gidemesek acı içinde kıvranıyoruz, ya da böbrek ve bağırsak rahatsızlıkları tüm hayat tarzımızı değiştirmeye sebep olabiliyor. Bu yüzden Budistlerin tuvaleti bu kadar önemsemesini doğru buldum, modern dünyada bizim bu kadar utanılacak konu olarak görmemiz ise problemleri bazen göz ardı etmemize sebep oluyor.

Bu haftanın küçük değişikliği satın almak yerine deneyimlemekti. Bu perspektiften kitaba bakarsam da, evimizi temiz tutmamız için su, sabun ve karbonattan başka neredeyse hiçbir şeye gereksinimimiz yok. Markette saatler geçirip evin her köşesi için temizlik malzemesi alma tuzağına ben de düşüyorum yıllardır. Ve hatta fark ediyorum ki temizlik spreyleri falan almak sanki evi temizlemişim gibi mutlu ediyor beni, fakat onları ne kadar kullanıyorum diye sorun, bazen iki üç yıl geçmiş oluyor ve şişenin yarısı duruyor. Bu kitabı okuduktan ve tapınakların ne kadar temiz olduğunu gördükten sonra gerçekten sabun ve karbonattan fazlası gerekmediğine ikna oldum.

Evin diğer bölümleri, beden ve zihin temizliğini de buradan okuyabilirsiniz.

Bu incelemeyi video olarak izlemek isterseniz:

52 Küçük Değişiklik 18. Hafta: Deneyimle

Bu haftanın küçük değişikliği, satın almayı deneyimlerle değiştirmek.

Yirminci yüzyıl tarihine baktığımızda dünya tarihinde hiç olmadığı kadar tüketime ve dünya kaynaklarının boşa harcanmasına şahit oluyoruz. Bunun başlangıç noktalarından biri olarak ikinci dünya savaşı sonrası doğan nesil  gösteriliyor. Büyük zorluklar ve kıtlıktan sonra, zenginleşmeye başlayan bu nesil varlığını sahip olduklarıyla tanımlıyor. Daha iyi maaş, daha büyük ev, daha lüks araba, abartılı yaşamlar…

Fakat özellikle seksenlerde doğan çocuklarla ibre tersine dönmeye başlıyor. Hala materyale değer verenlerin çok sayıda bulunmasıyla beraber, benim de içinde bulunduğum nesil artık mutluluğu eşya ile değil deneyim ile ölçmeye başladı. Okumak, öğrenmek, seyahat, kültür… Bunlar bizi tanımlayan şeyler oldu (*Buna da neden çok sıcak bakmadığımı yazının sonunda anlatacağım).

Yapılan bilimsel araştırmalar da satın alınan şeylerdense deneyimlerin daha uzun süre mutluluk getirdiğini kanıtlıyor. Geçmişimi düşündüğümde, mesela dokuzuncu (ya da belki onuncu) yaş günümü çok iyi hatırlıyorum. Çünkü o zaman hayatımda ilk ve son kez temalı doğum günü yapmıştım. Okuduğum Barbie dergisinden özenip annemden oradaki gibi Barbie temalı ( yani her şeyi pembe olan) bir doğum günü partisi istemiştim (Hayatımda bir kere orijinal Barbie bebeğim olmadı o ayrı). Çilekli jöle alıp içine çilek dilimlemiş, pembe gıda boyalı kapkek yapmıştık beraber. O doğum günümde ne hediye aldığımı hiç hatırlamıyorum, ama annemle jöleyi ve keki yapışımızı, arkadaşlarımızla yediğimizi hatırlıyorum. Ve belki annem gidip pastaneden pembe pasta alsa yine hatırlamayacaktım. Beraber yapılan şeylerin satın alınanlardan çok daha kalıcı olduğu kesin.

Bu benim yıllardır uygulamaya çalıştığım bir alışkanlık, ama sizin de çok yabancı olmadığınızı zannediyorum. Bu hafta göz önünde bulundurabileceğiniz birkaç ipucu vereceğim.

1. Bir satınalma yapmadan önce, eşya olsun, deneyim olsun, bunun size katkısının ne olacağını düşünün. Sırf deneyime para harcayacağım diye de istemediğiniz bir şey yapmayın.

2. Bu deneyimi eğer sevdiğiniz insanlarla birlikte yaparsanız, ilişkinizi onlara hediye almaktan çok daha fazla güçlendirmiş olursunuz. Hatta bir çocuğa verebileceğimiz en iyi hediye birlikte geçirilen zamandır diye düşünüyorum.

3. Yazar Blumenthal önceden planlamanın önemini belirtiyor. Daha önce okuduğum çalışmalara göre de, bir deneyimi ya da nesneyi almadan önceki mutluluk seviyemiz ona sahip olduğumuzdan daha fazla oluyormuş. Örneğin, bir tatil planlıyorsunuz. Tatilden önceki planlama dönemi ve heyecan, gerçekten tatilde olduğumuzdan daha fazla mutluluk hormonu salgılatıyor bize. Çocuklarda da bu böyledir: Doğumgünü, bayram ya da yılbaşı gelene kadar yerlerinde duramazlar heyecandan, o gün gerçekten geldiğinde alelade bir gün gibi heyecansız olurlar. Bunda sanki ters giden bir şey var, zihin hep ilerisi için beklerken anı kaçırıyor gibi. Ama yazara göre iyi bir şey bu, işin içinden ben çıkamadım, siz çıkın. 🙂

4. Deneyimi kaydedin. İster fotoğraf olsun, ister video, ister yazı. Ben burada yazıdan yanayım, çünkü sosyal medyadan dolayı fotoğraf ve videodan gına geldi. Öyle çok fotoğraf çekiyoruz ki deneyimlemeyi ıskalıyoruz artık. Bu konuda çok güzel bir fotoğrafa denk geldim:

Çektiğimiz fotoğraflara da dönüp bakmıyoruz bile bazen. O nedenle bence günlük tutmak çok daha etkili, o an ne hissettiğini hatırlıyor insan, gereksiz bir nostaljiye kapılmıyor, daha realist olabiliyor. Çünkü zihin bazen geçmişteki sadece iyi ya da sadece kötü deneyimleri hatırlamaya meyilli olabiliyor. Günlük sayesinde o an ne hissettiğimizi hatırlayıp biraz daha gerçekçi bakabiliyoruz geçmiş deneyimlerimize.

5. Hedef koyun. Buna dördüncü haftada da değinmiştim. Bazen hayatın karşımıza çıkardıklarıyla yetinmek güzel, ama sistematik olmak her zaman daha etkili.

6. Paranı eşyalara mı, deneyimlere mi harcayacaksın sorunsalından çıkın. Birçok deneyim için para harcamanıza gerek olmayabilir. Arkadaşlarla yürüyüş yapmak, parkta, sahilde takılmak, çocuğunuzla oyun oynamak yeterli bazen. Sofistike şeylere gerek yok. 🙂

7. Materyal hediyelerdense, deneyim hediye edin. Yarın Koray’ın doğum günü, ve ona vereceğim hediye, beraber hamburgerciye gidip tıka basa doymak olacak.

*Ne yaparsak yapalım, ne materyallerin ne de deneyimlerin bizi tanımlamasına izin vermemeliyiz aslında. Bu noktayı çok önemli buluyorum. Sosyal medyada bazı seyahat (veya yoga, veya beslenme vs) hesapları denk geliyor örneğin, kişi kendini seyahat ile tanımlıyor. Bunun Ferrari’yle poz vermekten çok da fazla farkı yok. Araba almaya doyamayıp bugün Ferrari, yarın Lamborghini alan insanla, durmadan gezen ve neredeyse anlatmak ve paylaşmak için gezen arasında kanımca pek fark yok. Bir amaç için ve farklı bir bilinçle gezen ve gezilerinden çok büyük kişisel kazanımlar elde edenleri tenzih ediyorum tabii ki ama, sadece otel ve restoran tanıtımı yapıp önemli yapıtların önünde fotoğraf çektirmek için gezenler elindeki çok büyük fırsatı tepiyorlar gibi geliyor bana. Deneyimlerinizde lütfen bu tuzağa düşmeyin, (sosyal medyada) paylaşmak için deneyimlerin peşinden koşmayın. Deneyimlemek, satın almaktan daha değerli evet, ama olmak, deneyimlemekten çok daha önemli.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Kaosu kabullenebilir misin?

Yaklaşık 4 aydır “52 Küçük Değişiklik” başlığı altında yazılar paylaşıyorum. Bir alışkanlığı hayata geçirmek değil bir hafta, bir aydan bile fazla zaman istiyor bana sorarsanız. O nedenle alışkanlıklarımızı değiştirip yerine daha etkili olanları koymak aslında 52 haftalık değil, hayat boyu devam edecek bir süreç.

Bazen düzenli bir insan olmayı çok arzuluyorum: Öyle bir insan hayal ediyorum ki, günlük bir rutini var, spora, sağlıklı beslenmeye, sosyalliğe ve daha birçok şeye vakit ayırabiliyor. Bu insanın aniden ortaya çıkan hiç bir problemi yok ve hayatı bir Shinkansen gibi (Japon hızlı treni) pürüzsüz bir şekilde ilerliyor. Her şey dakik. O hayata girmek isteyenler biletlerini alıyor, sadece duraklarda duruyor ve ayrılması gerektiği anda ayrılıyor, istisna yok.

Fakat kendi hayatıma bakıyorum, daha çok dolmuşa benziyor. Herkes, her şey hayatıma elini kolunu sallaya sallaya giriyor, bir dolma noktası yok, bir düzen yok, hatta şoför kesin birilerinin parasını almamıştır, öyle bedavadan gidiyordur. Ani frenler, trafikte arka sokaklara dalıp kısayol yapma çabaları, kapanan yollar vesaire.

Sonra bakıyorum, sadece benim değil ki, herkesin hayatı dolmuş gibi. Tamam, kimimizinki Gölbaşı dolmuşu, kimimizinki Çayyolu, ama nihayetinde hepimizin hayatı kaos ve düzensizlik ile dolu. Shinkansen gibi olmayı istemek yalnızca bir hayal. Doğada olmayan düzeni istemek sadece daha çok şikayeti ve reddedişi getiriyor beraberinde. Reddettikçe de gelişemiyoruz.

Peki ne yapacağız? Kabullenip öylece bırakacak mıyız?

Evet ilk adım kabullenmek. Şunu anlamalıyız ki, gelecekte hiçbir şey ama hiçbir şey daha basit olmayacak. Her şey şimdi ne kadar karmaşıksa, ileride de o kadar karmaşık olacak. O yüzden ilk olarak bunu kabullenmekle başlayalım işe.

İkinci olarak, harekete geçmemiz gerekli. Mesela ben, her gün meditasyon yapmak, mümkünse sabah yapmak istiyorum ama haftanın ortalama 4 günü, onu da akşamları yapabiliyorum. Belki de sabahları yapmayı üstelemek gereksiz, çünkü zaten altı buçuk gibi uyanıyorum ve daha da erken uyanmam için gece daha da erken yatmam lazım, ama evde uyumayan biri varsa ben de sürekli uyanıyorum. Bu durumu kabullenip, yapacağım ne varsa akşama koymak en mantıklısı gibi duruyor.

Peki bir hafta, iki hafta götürdüm bu alışkanlığı. Sonra bir akşam misafir geldi, öteki akşam markete gittik, ertesi gün tüm gün dışarıda gezdik eve çok geç geldik, geldiğimiz gibi uyuduk diyelim. Tekrar birinci adıma döneceğiz mecbur. Evet, tamam hayatın kaosu içinde rutinimden çıktım, ama dönmeye hazırım diyebilmeliyiz.

Bunu sağlıklı beslenmede, diyette, eşya ve alışverişi azaltmaya çalışmada da çok yapıyoruz. Bir gün iki gün kaçınca insan hemen eski alışkanlıklara geri dönmek, bırakmak eğiliminde oluyor. O yüzden tekrar birinci aşamaya dönebilmek çok çok önemli. Evet bir an kendinden geçip alışveriş çılgınlığı yapmış olabilirsin. Aldığın şeylerin bir kısmı da gerçekten gerekli şeyler olabilir. Fakat büyük ihtimalle çoğu gereksizdi ve bu yüzden de kendine ve sürece ihanet ettin gibi geliyor. Hayır. Tekrar başa dön, kabullen, harekete geç.

Hayatımızın bir kaos olduğunu kabullenmek zor, ama imkansız değil. Kabullendikçe, biraz daha sadeleşebiliriz, çoğu psikoloğun dediği gibi, iyileşme, kabullenmeden başlamayacak.

Bu yazıya ilham olan zenhabits‘e teşekkürlerimle.

52 Küçük Değişiklik 17. Hafta: Şükran Duy

Şu an çalıştığım okulda her İngilizce kuru 4 haftada işleniyor. Yani her ay öğrencilerim değişiyor, fakat ben aynı seviyeyi öğretiyorum. Bu ay, öğrencilerimin İngilizcesi gerçekten çok kötüydü, ve ben bu 4 haftayı öğrencilerimden yakınarak geçirdim. Dahası, yalnızca 4 öğrencim vardı. Bunlardan biri, sürekli yüksek notlar alan, konuşmaya ve gelişmeye hevesli, zeki bir öğrenci olmasına rağmen diğer üçü içler acısıydı. Yirmi kişilik bir sınıfta üç adet vasat öğrenci göze batmıyor, ama dört öğrenciden üçü halihazırda başarısızsa birbirlerini de kötü etkiliyorlar.

Ne kadar uğraşsalar da İngilizce onlar için farklı bir dünya. Bir gün, sırf denemek için environment kelimesinden environmental kelimesine çevirmeyi değişik örneklerle, tekrarlayarak, görsellerle, kelime öğretiminde ne metot varsa hepsini kullanarak çalıştık. Bir günde bu kelimeleri elli kere kullanmışızdır. Ertesi günkü sınavda da, yine aynı kelimeyi verip onlardan environmental kelimesine çevirmelerini istedim. Yapamadılar. Gerçekten hayal kırıklığına uğradım.
Geçen Cuma, kursun son günüydü. Sınıfın en başarısız öğrencisi içeri girdi, beline kadar eğilerek selamladı beni (Koreli ve Japon öğrenciler genellikle böyle selamlıyorlar). O zaman fark ettim ki, aslında bu öğrencilerim için şükran duyabileceğim ne çok şey var. Dört öğrencimin ikisi Koreli, biri Çinli ve biri de Taylandlı. Bu güne kadar bana saygıda en ufak bir kusur bile etmediler. Her zaman anlamasalar da beni dikkatle dinlediler. Örneğin cep telefonları öğrenmenin önüne geçiyor diye okul her öğretmene bir kutu verip telefonları o kutuda tutmayı önerdi. Türkiye’de olduğu gibi Güney Asya’da da oyun bağımlısı çok öğrenci var, bir kere bir öğrencim, hem de quiz esnasında, telefonunu aldım diye agresifleşmişti. Fakat bu sınıfımda böyle bir problem hiç olmadı. Ben de onlara okulun böyle bir politikası olacağını, ama benim için çantalarına koymalarının yeterli olduğunu söyledim. Daha cümlem bitmeden telefonları çantadaydı, bir daha da çıkmadı. Böyle bir sınıf bulmak ne kadar nadir. Şükretmem gerek.

img_9868
Bu dönemki öğrencilerim 🙂

Şükran duyacak bu kadar çok şey olduğunu fark ettiğimde sürekli şikayet ettiğim için biraz üzüldüm. Okulun son günü, onlara bu kadar iyi öğrenciler oldukları ve hep nazik oldukları için teşekkür ettim, çok duygulandılar.

Bu sabah da Eckhart Tolle‘nin bu sözleri e-postama düştü: (beni son zamanlarda instagram’dan takip ettiyseniz sürekli bu adamdan konuştuğumu biliyorsunuzdur)

Mutsuzluğun baş sebebi hiçbir zaman durum değil, senin o durum hakkında düşüncelerindir.

unnamed

Hepimizin şükretmesi gereken o kadar çok şey var ki… Bu hafta günlüğümüze küçük küçük bunların notlarını alalım. Bazen fark ediyorum ki günlüğümü yalnızca şikayet etmek için kullanıyorum. Halbuki her an, her dakika etrafım şükredeceğim şeylerle dolu. Ailem, sağlığım, para kazanabilecek kuvvetim olması, hayatımdaki insanlar ilk aklıma gelenler. Fakat çok küçük şeyler de var. Okulun bahçesindeki dev Hint kauçuğu ağacı örneğin. Öyle güzel bir ağaç ki, bu bina inşa edilirken onu kesmediklerine şükrediyorum (Hatta bir kere rüyamda müdür ağacı kesmeye kalkıyordu da ben çıldırıyordum). Ya da Koray’la beraber, parklarda, sokaklarda özgürce bisiklet sürebilmemiz. Ankara’da yapamadığımız bir şeydi ve burada bu şansa sahip olduğumuz için çok mutluyum.

img_9950
Okulun bahçesindeki güzel kauçuk ağacı.

Şükretmenin benim için bir artısı daha oldu minimalizm anlamında. Hayatımıza giren ve çıkan şeyleri takdir etmeye başladıkça, ihtiyaç mentalitesinden çıkıyor insan. Elindeki eşyalara da, evine de o gözle bakmaya başlıyor. Bu nedenle yeni şeyler satın almaya hiç mi hiç heveslenmiyorum artık. Çünkü aldığım şeylerin değil, yaptığım şeylerin beni ben yaptığını fark ediyorum artık. Böylece ihtiyaç illüzyonundan kurtulmak daha kolay oluyor.

Peki siz hayatınızda nelere şükran duyuyorsunuz? Büyük şeylerin, ailenin, çocukların, sağlığın yanında (ki onlara her zaman şükretmemiz lazım) hayatımıza renk katan küçük şeyleri de düşünmeye ve yazmaya davet ediyorum sizi bu hafta.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 16. Hafta: Hareket Et!

Dış gündem maalesef bizi bazen olması gerektiğinden daha çok meşgul ediyor (dış gündem diye bahsettiğim bizim kişisel ajendamızın dışında gelişen şeyler). O zaman şikayet edip, ahlanıp vahlanıp, bugünü kaybedeceğimize, olanları kabullenip önümüze bakmak en doğrusu.

Bu haftanın küçük değişikliği hayatımıza hareketi katmak. Spor, aynı sağlıklı beslenme gibi, faydalı olduğunu bildiğimiz ama her seferinde çok üşendiğimiz bir şey.

Belki de kendimize çok büyük hedefler koyduğumuz için, ya da fotoğraflarda, videolarda gördüğümüz bedenlere asla ulaşamayacağımızı düşündüğümüzden erteliyoruz hep spor yapmayı. Ben 20 yaşına gelene kadar spordan nefret ettim. İlkokul- ortaokul- lisede tek dört gelen dersim beden eğitimi’ydi, büyük ihtimalle ilkokul öğretmenimin yarattığı travmadan. Beden eğitimi dersinde bizi serbest bırakırdı, herkes yakartop oynamak isterdi, ama ben kimseyi vuramadığım için hep sonuncu olur, ya da ortada olursam ilk vurulan olurdum. Bazen de oynamaktan nefret ettiğim için bile bile vurulurdum. Bu 7. sınıfa kadar sürdü, ama sonrasında da asker yürüyüşü, turnike basket atışı, ters takla gibi şeyleri yapamadığımdan sporla hiç barışamadım. 10 dakika yürüsem yoruluyordum.

20 yaşında yogaya başlayınca biraz daha sevdim bedenimle bir şeyler yapabiliyor olmayı. Çünkü daha önce hiç deneyimlemediğim bir şeydi. Yoganın poz tutturmayla hiç ilgisi yok gözümde. Daha çok o bedenin senin bedenin olduğunu hissediyorsun. Başka nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Bedeninle daha bütün oluyorsun ve kıymetini anlıyorsun gibi. Fakat bir türlü yogayı günlük bir alışkanlık haline getiremedim. Bazı zamanlar oluyor, her gün yapıyorum, bazen iki ay matın yüzüne bakmıyorum. Psikolojik ve fiziksel faydasını bu kadar gördüğüm bir şeyi niye bırakıp duruyorum anlamıyorum.

Beni spor ve aktif olmayla barıştıran diğer bir şey yürüyüş oldu. Bunu da sağlayan iki şeyden biri seyahat, diğeri de ODTÜ’de çalışırken Yasemin’le yaptığımız yürüyüşler. Eskiden bir km yürüyünce yorulurken, seyahatlerde fark ettim ki bazı günler 10 km yürüyorum yorulmuyorum.

Geçen sene Yasemin’le herkesin nefret ettiği bir ders programını almıştık, delikli program denen. Sabah 8:40-10:40 arası 2 saat, sonra 3 saat boşluk, sonra 2 saat ders daha. Fakat o üç saatlik boşluğu çok güzel değerlendirmeyi başarmıştık, haftada iki gün pilatese gidiyor, neredeyse her gün kampüste yürüyorduk. Bence ikisi de benim idmanımı oldukça artırdı, şimdilerde 10-12 km arası yürümek çok yormuyor beni, ama genelde 5-6 km yürüyorum.

Ve bir de şunu fark ettim, nerede yürüdüğün yorgunluk seviyeni kesinlikle etkiliyor. Alışveriş merkezinde 4 km bile yürüsem doğada 8 km yürüdüğümden çok daha fazla yoruluyorum. Zaten artık alışveriş merkezleri beni iyice baymaya başladı. Sanırım alışverişte doyma noktama ulaştım, havasızlık ve insan kalabalığı da beni çok rahatsız ediyor. Buradaki en büyük marketlerden biri yakınlardaki alışveriş merkezinde olduğu için mecburen oraya gidiyoruz. Ama onun dışında bir gram bile canım istemiyor alışveriş merkezine gitmeyi. Belki de zihnimi yorduğundan bedenim de yorulmuş hissediyor.

IMG_3163
Haziran 2017, Arashiyama, Kyoto. 15 sene sonra ilk bisiklet kullandığım, yayaları falan ezdiğim gün. Poz bile ne kadar acemi olduğumu gösteriyor. Tepeleri bisikletle çıkamamış, park edip yürümüştüm. 🙂

Bu arada benim kadar pasif bir insan 15 sene sonra ilk defa bisiklet sürmeye de başladı. Öncelerde o kadar korkuyordum ki, çünkü 15 sene önce de hiç iyi olduğum söylenemez. Dizimde hala o zamanlardan kalma yarık izleri var. Ama şimdi inanılmaz bir özgürlük duygusu veriyor bisiklet sürmek, gülümsemeden edemiyorum bisiklet sürerken.

IMG_20180624_162621.jpg
Haziran 2018, Singapur. Artık iş dönüşü de metrodan bisiklet kiralıyorum, bir tane yaya görünce bile panik olduğum ilk günlere nazaran çok daha iyiyim :). Tek gereken o korkuyu üzerimden atmakmış.

Eğer siz de benim gibi şimdiye dek bedeninizi pek kullanmadıysanız, bu hafta sizin için bir başlangıç olsun. Benim için de geri dönüş, çünkü kendime tekrar tekrar hatırlatmam gerekiyor. Bu hafta az sürelerde de olsa meditasyonun önüne küçük bir yoga seansı ekleyeyim. Siz de belki günde 5000 adım atma (ya da yarım saat yürüme) gibi küçük ama ulaşılabilir bir hedef koyabilirsiniz kendinize.

Nerede hareket, orada bereket!

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 15. Hafta: Konfor Alanından Çık

Bu seriyi ilk defa okuyanlar için, 52 Small Changes For The Mind (Zihin İçin 52 Küçük Değişiklik) adlı kitabı okuyup, her hafta küçük bir değişikliği uygulamaya koyuyor, bu değişiklikleri minimalizm ve bilinçli farkındalık açısından irdeleyerek kaleme alıyorum.

Bu haftanın küçük değişikliği, çok duyduğumuz bir söz son yıllarda, konfor alanından çıkmak. Şöyle bir görselle verilir genellikle:

1
Konfor alanın – sihrin başladığı yer

Gerçekten yapmak istediklerimizi yapabilmek için kendimizi biraz aşıp, rahat bölgemizden dışarı adım atmamız gerekli zaman zaman.
Bu illa hayatımızda çok büyük değişikliklere sebep olacak bir adım olmayabilir. Örneğin işe her gün belli bir yoldan gidiyorsunuzdur, bir hafta boyunca başka bir yol seçebilir, ya da bir durak önce inip biraz daha yürüyebilirsiniz. Konfor alanından çıkmak bana göre alıştığımız hayat tarzının zaman zaman dışına çıkmak, kendimizi bazen zorlamak da hatta. Çünkü o zaman normalde asla karşılaşamayacağımız şeylerle karşılaşabiliriz.
Ben örneğin çok sosyal bir insan değilimdir, yeni arkadaşlıklar kurma konusunda pek de iyi değilim. Eğer kendimi konfor alanının (yani evin) dışına atmazsam yeni insanlarla tanışma ihtimalimi daha da düşürmüş oluyorum. Mesela buradaki yazarlık gruplarından birine girmekle girmemek arasındaydım ama sonunda girmeye karar verdim çünkü eve kapandığımda, kimseyle tanışmadığımda hayat daha kolaymış gibi geliyor ama bu sefer de gelişme sağlayamıyorum. Singapurluları ve Singapur kültürünü daha yakından tanımak istiyorum diyorum ama bu kitaplardan okuyarak olmuyor. İnsanlarla gidip tanışmam, başlangıçlar yapmam gerekiyor.
Bu konfor alanının dışına çıkma işini minimalizm yönünden de konuşalım.
Azaltma ve daha sade yaşama işi kafada başlıyor. Öyle ki, birçoğumuzun ikinci kez düşünmeden yaptığı şeylerden biri alışveriş. Alışveriş yapmak, elimizdekiyle yetinmemek birçoğumuzun konfor alanı haline gelmiş durumda. 8 yıldır, neredeyse her pazartesi öğrencilerime haftasonu ne yaptıklarını sorduğumda cevap alışveriş oluyor. Öyle bir noktadayız ki, alışveriş yapmasak yaşadığımızı hissetmeyeceğiz.
Azaltmadan önce işte kendimizi bu konuda konfor alanının dışına atmak zorundayız. Kendimizle mutlu olabilmeyi, mutlu olmak ve doyuma ulaşmak için nesnelere sandığımız kadar ihtiyacımız olmadığını anlamalıyız önce. Eğer konfor alanının içinde azaltma yapmaya çalışırsak yalnızca kendimizi kandırıyor olacağız. Biraz risk almak, farklı bir hayatın mümkün olduğunu kendimize göstermemiz lazım.
Sıfır atık- az atık konusunda da benzer bir durum söz konusu. Kime sorsanız daha az atıkla yaşamak istiyor ama örneğin ekstra plastik tüketmemek için yanında poşet, bardak, pipet vs taşımak zor geliyor (ben de böyleyim zaman zaman, kimseyi eleştirmek için söylemiyorum). Bir de bu aralar menstrual kup alsam mı almasam mı düşünüyorum. Konfor alanından çıkmak istemediğim için erteliyorum 🙂 Bu haftanın görevi benim için bu adımı atmak olabilir.
İş sonunda şuna biniyor: Daha büyük bir ideal mi, konfor mu? Konfor. Hayallerim mi, konfor mu? Konfor. Geç olsun güç olmasın demişler, böyle davrandığımızı fark ettiğimiz anda konfor alanının dışına çıkmak gerekli. Bu daha iyi bir iş aramak da olabilir, yeni bir hobiye başlamak da, zehirli bir ilişkiye son vermek de.
Fakat çok ileri gitmek diye bir şey var mı? Bence kesinlikle var ve dikkatli olmalıyız. Kendimizi çok zorlar ve kapasite ya da imkanlarımızın çok ötesinde idealler belirlersek bu sefer tepe takla olma ihtimali yükseliyor.

Comfort_zone
Konfor alanı- En yüksek performans alanı – tehlike alanı

Don Miguel Ruiz’in Dört Anlaşma kitabını bilenler bilir (bilmeyenler de hemen okumalı, bence Türkçe çevirisi biraz kötü, eğer İngilizcesini okuyabilirseniz daha çok tavsiye ederim). Oradaki 4. Anlaşma “Elinden Gelenin En İyisini Yap” idi. Yazar elimizden gelenin ne daha azını, ne daha fazlasını yapmamızı istiyordu. Yani kendimizi aştığımız noktayı iyi bilmeli, kendimizi iyi tanımalıyız.
Bu konuda küçük bir örnek vereyim. Bir adam düşünün. Normal, ortalama bir işi var. Ortalama bir maaş kazanıyor. Patronundan nefret ediyor, her gün şikayet ediyor, ama işini değiştirmiyor. Aynı işte yirmi beş sene çalışıp emekli oluyor. Aslında belki potansiyelinin peşinden gitse, en azından sevebileceği bir iş arasa hem o yirmi beş sene şikayetle geçmez hem de hoşuna giden bir iş yapabilirdi. Ama adım atmaktan, ailesini yüzüstü bırakmaktan korktuğu için, kovulmayacağını bildiği bu işte emekli olana kadar çalıştı. Sonuç olarak ortalama bir emekli maaşı aldı ama bu ne hayalini kurduğu emeklilik için yeterliydi ne de endişelendiği çocuklarının geleceği için.
Şimdi başka bir adam düşünün. Benzer bir işte çalışıyor. Fakat bu adam orada durmayıp başka bir kariyerin peşinden gidiyor. Aslında bu kariyerde epey başarılı oluyor ve kendini kanıtlıyor, yönetim kademesine yükseliyor. Fakat bu yetmiyor, bu sefer girişimciliğe soyunuyor. Sahip olduğu her şeyi satarak bu işe yatırıyor. İlk birkaç sene her şey güzel gidiyor, ama adamda gerekli uzmanlık olmadığı için batıyor. Öncekinden çok daha kötü bir durumda kalıyor.
Bu iki örnek de dengeyi bulmak için kendimizi çok iyi tanımamız gerektiğini gösteriyor. Vasatı hayat tarzı olarak seçmeyi bırakmalıyız, evet, bize hep söylenen bu. Ama boyumuzdan büyük işlere de girişmemeliyiz. Elimizden gelenin en iyisini, yapmalıyız, daha fazlasını değil. Daha fazlası da açgözlülüğe giriyor ve hayat bu, elimizdekileri bir anda alabiliyor.
Siz kendinizi konfor alanının dışına atmayı nasıl başarıyorsunuz? Ya da neler yapmak istiyor da korkuyorsunuz? Yorumlarınızı bekliyorum.
52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 14. Hafta: İçindeki Eleştirmeni Sustur

“Eğer iç sesin sana, ressam değilsin, diyorsa, nasıl olursa olsun resim yap, çocuk, o ses susacaktır.” Vincent Van Gogh

Sizin de içinizde hiç susmayan bu sesin benzerinden var mı? Ben, mesela, yazdıklarımı birine okuyana kadar yıllar geçti. 6 yıl boyunca anonim bir blogum vardı, ondan önce de öykülerimi, tabii çok kötü olduğunu düşünüp sonsuza dek sildiklerim hariç, şimdi kapanan bir sitede yayınlıyordum. Fakat bu blogda yazmaya başlayana dek, yakınlarım hariç kimseye yazı yazmakla ilgilendiğimi söyleyememiş, Facebook ve benzeri platformlardan yazdığım yazıları duyurmamıştım. Kendime yargılanmaktan korktuğumu söylüyordum. Ama asıl hissettiğim, hiçbir zaman yeterli olmama hissiydi. Yazdıklarımı paylaşmak için mükemmel olmaları gerekiyordu. Bu da beni hep bir adım geri atıyordu. Bir kişinin kötü yorumu, tüm hevesimi kaçıracakmış gibi hissediyordum.

Bu blog ile bu korkumu kısmen aştım. En azından yargılanma korkusu olmadan insanlara bir blogum olduğunu söyleyebiliyorum .Gerçi hâlâ biraz korkmuyor değilim, çünkü bazen anlattığım her şeyi ben mükemmel şekilde yapıyorum algısı uyandırmak istemiyorum, yazdığım birçok konuda ben de henüz yolun başındayım ve yazdıkça öğreniyorum. Bazen insanlar bana ‘aa, çok bilmiş gibi yazıyorsun ama kendin uyguluyor musun acaba’ diyecekler diye korkmuyorum değil.

Sevdiğimiz bir kişi küçük bir hata yaptığında, onu affedebiliyor, şefkat gösterebiliyoruz. Fakat aynı hatayı biz yaptığımızda içimizdeki eleştirmen bizi yerden yere vuruyor. Bu konuyu psikolog Zeynep Selvili Çarmıklı çok güzel bir şekilde dile getirmiş. Kendisinden dinleyelim:

Birçoğumuz belki yetiştirme tarzımızın, belki küçüklük travmalarımızın beslediği dev gibi özeleştirmenlere sahibiz maalesef. Bu eleştirmen bizi bazen doğru noktaya getirse de, bazen de bizim içimize kapanmamıza, eylemsizleşmemize sebep oluyor. Bu hafta, biraz şımartalım kendimizi, sen yapamazsın diyen o sese kulaklarımızı tıkayalım, günlüğümüze iyi olduğumuz şeyleri yazalım. Bu çok basit de olabilir, iyi bir dost olmak gibi, bir yeteneğiniz, hobiniz ya da bir kişilik özelliğiniz de olabilir. Bunda zaten iyiyiz, yeterli, peki daha da iyi nasıl yapabiliriz ona konsantre olalım.

Ben örneğin, blog yazma işini artık bir alışkanlık haline getirdim ama asıl tutkum kurgu yazmakta. Böyle demekle beraber yaklaşık altı aydır hiç kurgu yazmadım. Biraz da İngilizce yazsam daha iyi olur deyip, sonra bir yazdığımı İngilizce’ye çevirmeye çalışırken batırmamla sonuçlanan süreçte küstüm. Batırma tabii tamamen benim bakış açımdan. Kendimi öyle çok eleştirdim ki sonunda öykü yazmaya hepten ara verdim. Bu hafta özgürce, kendimi eleştirmeden yazmaya ve bir öyküyü bitirmeye çalışacağım. Bakalım başarabilecek miyim?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Diğer mecralarda Minimalist Günlüğü takip etmek isterseniz:
YouTubeinstagramFacebook

52 küçük Değişiklik 13. Hafta: Mola Ver

Bu haftanın (daha doğrusu geçen haftanın) küçük değişikliği mola vermek. Fakat ben de işe güce küçük bir mola verip ailemi ziyarete geldiğim için biraz gecikti. 🙂

İşte ya da evde, bazen kendimizi o derece hırpalıyoruz ki bir nefes almayı unutuyoruz. Halbuki birçok bilimsel araştırma gösteriyor ki 50-60 dakikada bir ayağa kalkmak, yürümek ve bedensel aktivite yapmak işe çok daha verimli bir şekilde dönmemizi sağlıyor.

Bitmesi gereken işler, ödevler, görevler bazen tuvalet molası alırken bile suçlu hissettiriyor bizi. Fakat abartmamak kaydıyla  verilen küçük aralarla daha kısa sürede daha çok iş halledebiliriz. Bunun beşinci haftada konuştuğumuz liste yapma ve altıncı haftanın konusu olan multitasking ile de yakından ilgisi var. Eğer yapacaklarımızı listeleyip, daldan dala atlamadan yaparsak aralarda mola vermek verimliliğimizi azaltmaz, aksine odaklanmamızı sağlar.

Okulda da teneffüs zamanlarında öğrencilerimin hep oturduğunu, telefonlarına baktığını görüyorum. Sürekli oturdukları için bedenlerinin yeteri kadar aktif çalışmadığının farkında değiller. Bazen yalvarıyorum dışarı çıkıp hava alsınlar diye. Blogumu takip eden öğrenciler, özellikle sizden rica ediyorum, teneffüsleri iyi kullanın. Teneffüs kelimesi nefes kelimesinden türemiş. Lütfen dışarı çıkıp nefes alın, dışarı çıkmak mümkün değilse ayağa kalkıp koridorda dolaşın. Bir sonraki ders algılarınız çok daha açık olacak.

Eğer mola/teneffüs zamanınız sabit değilse birkaç öneri: 

  1. Eğer mümkünse bahçede ya da binanın etrafında (ya da koridorlarda) küçük bir tur atabilirsiniz.
  2. Çay, kahve molası verip iş arkadaşlarıyla -iş dışında- muhabbet edebilirsiniz. Kendinizi yaptığınız işten uzaklaştırırsanız çok daha verimli şekilde geri dönebilirsiniz.
  3. Konsantrasyonda sorun yaşıyor, ders çalışırken veya iş yaparken odaklanamayıp erteleme sorunuyla karşılaşıyorsanız, Pomodoro tekniğini kullanabilirsiniz (Linkteki siteye tıkladığınızda 25 dakikanız başlıyor ve bittiğinde size haber veriyor). Bu teknikte 25 dk çalışıyor -mümkünse dikkat dağıtan her şeyden uzak duruyor- ve beş dakika mola veriyorsunuz. Bu özellikle multitasking ve odaklanma sorunuyla başa çıkmaya yönelik bir zamanlama ama 50-10dk ya da kendi belirlediğiniz bir zaman aralığı da olabilir. Ben saat başlarını kullanıyorum örneğin.

    Image result for pomodoro timer
    Pomodoro tekniğinin adı ispanyolca domates’ten geliyor. Domates şeklindeki bu mutfak alarmından esinlenilmiş.
  4. Hiç vaktiniz yok, yapacak iş çoksa 30 sn-1 dk bile olsa gözlerinizi kapatıp nefes egzersizi yapabilirsiniz. (Daha çok vaktiniz varsa meditasyon da yapabilirsiniz tabii) Bu konuda AppStore ‘da Oak adlı bir uygulama var. Kaç dakika isterseniz rehberli (İngilizce) ve rehbersiz meditasyon yapabilir, ya da 1-2 dakikalık değişik nefes egzersizlerini kullanabilirsiniz. Uygulamayı kullandıkça ekrandaki ağaç büyüyor, sizi motive ediyor. 🙂
  5. Müzik dinleyin. ÖSS’ye hazırlanırken molalarda hep müzik dinlerdim. O zamanlar Rammstein dinlerken şimdi Chopin dinliyorum, ama amaç aynı: Zihnimizi yaptığımız işten bir süre de olsa uzaklaştırmak.
  6. Tuvalete, ya da çay kahve içmeye gidecekseniz daha uzun yolu tercih edin. Alt kattaki tuvalete gidebilir, ya da çay ocağı başında arkadaşlarla ufak bir sohbet edebilirsiniz. Tabii dedikodudan uzak kalmak kaydıyla 🙂 Maalesef ben de hâlâ dedikodudan uzak durmaya çalışıp başaramayanlardanım. Ne kadar alt bilinç düzeyine ait olduğunu fark etsem de tamamen uzaklaşmış değilim (sanırım yargılayan yanımdan kurtulamadığım için vazgeçemiyorum). Bu konuda tavsiyeleriniz varsa da dinlemeye hazırım.

Bu haftalık benden bu kadar. Sizin molalarla aranız nasıl? Bir başlayıp saatlerce kendini bitirene kadar çalışanlardan mısınız, yoksa molaları uzatıp çalışmaktan çok mola verenlerden mi?

 

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Singapur İzlenimleri- 3: Kültür Şoku

Sıngapur’a geleli beş aydan fazla oldu! Hem yeni gelmiş gibi hissediyorum, hem de yıllardır burada yaşıyormuş gibi. Küçük bir yer nihayetinde. Ama yine de kültür şoku sürecindeyim hâlâ.

Yeni bir ülkeye taşınan ya da farklı bir kültürle tanışan insanların başına “kültür şoku” denen şey geliyor (ODTÜ’ye geldiğim sene de böyle olmuştu). Neyse ki bir süre sonra atlatıyorsunuz. Tabii herkes için aynı sırayı takip etmiyor ama genel süreç çok da şaşmıyor benim gözlemlediğim.

Kültür Şoku’nun aşamaları şu şekilde: (kaynak)

1.Balayı: Yaşasın iyi ki taşındım buraya, her şey çok güzel, bal dök yala. Benim ilk üç ayım bu şekilde, gördüğüm şeylere heyecanla yaklaşarak geçti. İlk haftada ve ikinci ayın sonunda yazdığım yazılarda bunu açıkça görebilirsiniz. 🙂 Seyahat edenlerin çoğu da ülkeleri ancak bu kadar görebiliyorlar.

2.Rahatsızlık: Farklı olanın aslında çok da süper olmadığını anladığımız süreç. Şu an ikinci ve üçüncü sürecin arasında bir yerdeyim diye düşünüyorum. Sistemde hoşuma gitmeyen bir çok şey var.

Örneğin, Singapur’un kapitalist bir ülke olması çok batıyor bana. Karşılaştırınca Türkiye bile daha sosyal bir devlet kalıyor, çünkü işsizlik maaşı, emeklilik, işsizlere sağlık sigortası gibi hizmetler var. Singapur’da emeklilik diye bir şey yok! Belli bir yaştan itibaren çalışma niyetin yoksa emekliliğini kendin planlamak zorundasın. Bankalarla anlaşıp bireysel emeklilik yapıp her ay maaşından kesip kendin yatıracaksın. Tabii herkes bu derece gelecek odaklı yaşamadığı için Singapurlular çok ileri yaşlara kadar çalışmak zorunda olabiliyor. Özellikle fast food restoranlarında ya da temizlik departmanında çalışan çook yaşlı amca ve teyzelere rastlamak mümkün (burada da bizdeki gibi uncle ve auntie diyorlar yaklaşık 50 yaşın üzerindekilere). O kadar yaşlı insanlar var ki çalışan, bazen benim yardım edesim geliyor ama onlar bu işten para kazandıkları için gurur yapıyorlar.

Yaşlılar deyince bir diğer şaşırdığım şey ise, metroda yaşlı ve hamileler için özel belirlenmiş yerler olmasına rağmen kimsenin yaşlılara yer vermemesi. Hatta hamileye yer vermeyen ergenler bile gördüm.  Ama bu yaşlı koltukları çocuklar için yapılmış gibi daha çok. Kucakta da rahatça gidebilecek 2-3 yaşında, hatta 10 yaşına kadar yolu var, çocukları yaşlı koltuğuna oturtuyorlar, hatta yaşlı birinin çocuğa yer verdiğini bile gördüm! Anlamak çok zor azizim.

Daha önceki yazımda çevreye ve ormana ne denli önem verdiklerini yazmıştım. Açıkçası ben hayatımda bu kadar kozmopolit ve kalabalık olup bu kadar doğayla içiçe bir kent görmedim. Ama bazen Singapur’un başına da Türkiye’nin başına gelenin geldiğini düşünüyorum. Şöyle ki, Türkiye’nin kuruluş sürecinde inanılmaz bir büyüme yaşanıyordu. Özellikle Atatürk’ün ilerici vizyonu, kadın hakları, sosyal devlet, inkılapçılık gibi konularda bizi Avrupa devletlerinin bile önüne atıyordu. Ama gerçekte halk olarak biz bu kadarına hazır değildik.

Spiral Dinamikler – Spiral Dynamics diye bir kavram var, insanoğlunun zaman içinde evrimini açıklayan. Bence bu konuda en kapsamlı ve nokta atışı teori, maalesef konuda Türkçe kaynak çok az ama İngilizce biliyorsanız okumanızı tavsiye ederim. Teorinin daha iyi anlaşılması için her basamağa bir renk verilmiş. Bej- mor- kırmızı- mavi – turuncu – yeşil -sarı – turkuaz ve beyaz şeklinde ilerliyor, tarihsel olarak bej mor ve kırmızıyı aşmış sayılırız. Kafanızı çok bulandırmadan şu görüşümü aktarayım, Türkiye halkları mavi basamaktayken Atatürk yeşil-sarı basamaklardaydı ve Türkiye’yi de oraya taşımak istiyordu. Ama maalesef biz hala mavi-turuncu arasındayız ve yeşile bile çok uzağız. İskandinav ülkeleri yeşilin en güzel örneği. İşte aynı şekilde Singapur’u kuran ve altmış yıldır yöneten anlayış da yeşile birçok yönden daha yakın, ama halk tamamen turuncu, yani dünya bir taraflarında değil, kendi totolarını kurtarma ve zengin olma peşindeler. Bu nedenle bu kadar çok yasak var, halkı belli bir seviyenin üzerine çıkarma telaşı var.

Söylediklerim lafta kalmasın, birkaç örnek paylaşayım. Türkiye’de geri dönüşümün ne kadar boktan ele alındığını biliyorum. Geri dönüşüm kutusuna attığımız çoğu şey çöpe gidiyor. Ben çoğu zaman özellikle cam ve teneke kutu gibi geri dönüşüme en uygun materyalleri çöpe ayrı atıyordum ki geri dönüşüm işçileri toplayıp para kazansın diye.

Şimdi bu Türkiye’de beklenebilir bir durum. Ama öğrendim ki Singapur’da her apartmanda geri dönüşüm kutusu olmasına rağmen çoğu zaman kimse alt kata götürmeye uğraşmıyor. Alt kata indirme çabası gösterenlerin çoğu bilinçsiz, kirli atıkları ayırmadıkları için bazen tüm kutu kontamine oluyor. Bunu gören işçi her şeyi direk çöpe atıyor. Hiç uğraşmadan tüm geri dönüşüm kutusunu çöpe boşaltan işçileri de gördüklerini söyleyenler var. Son olarak da, çöplerin hepsi yakılıyor! Çöp dağından daha da büyük bir problem bu ve aslında şu dünyalıların aklı olsa bunu tamamen engellemeleri lazım. 3. dünya ülkesinde olsa dersin ki zaten her konuda bilinçsizler. Böyle bir ülkede olması çok para kazanmanın bilgelik getirmediği gösteriyor adeta. Hatta bir kompost merkezleri bile yok, ki Türkiye olarak bu konuda daha öndeyiz gerçekten. Az da olsa çabalayanlar var.

Tayland ve Endonezya’dan gelen birçok öğrencim var. Onlardan Singapurla kendi ülkelerini karşılaştırmalarını istediğimde cevap hep aynı: “Singapore is sooo cleaaan.” (Singapur çoook temiiiiz. bu vurguyla 😀 ) Bu iki ülke dünyanın çöplüğü konumunda, en fazla çöp üreten ülkelerin başındalar. Çöp kutusu kavramları da pek yok, öyle sokağa atıyorlar gitsin. Hem ayrıca çöp kutusuna atsalar bile nehirlerden okyanusa ulaşıyor, sonra okyanustan karaya vuruyor, sonra senin benim çöpüm diye kavga ediyorlar. Böyle ülkelerden sonra Singapur caddeleri aşırı temiz geliyor bebelere.

Aslında biraz daha yakından bakınca hiç de öyle değil. Bir kere kimse bakmıyorsa yere çöp atmak kabul edilebilir burada. Nasıl olsa sabah uncle temizliyor. Hem ona da istihdam dimi! Kafa bu şekilde. Ama asıl çöpsüzlük tabii sokağı kirletmemek değil. Normal bir Singapurlunun gün içinde çıkardığı atığa inanamazsınız! Üç öğün dışarıda yiyip içtikleri için sadece plastik yemek kapları bile acayip bir çöp yığını. Fakat bunun için kimse rahatsızlık duymuyor. Bir kaç sıfır atık girişimi var, ama yeni yeni. Umarım hem buraya hem Asya’ya örnek olurlar.

Ne dolmuşum dostlar, ama son bir şey dil ile ilgili söyleyeyim. En çok iletişimim Çin kökenli Singapurlular olduğu için Hint ve Malayları tenzih ediyorum. Tepkisizlik beni öldürüyor! Çoğu şeye tepki sadece okey demek. Teşekkür ediyorum, okey. Öküz! demek geliyor içimden, desem de okey diyorum zanneder gerçi, diyebilirim düşününce 🙂 . Bir şey istiyorum ya da soruyorum, cevap yok ya da cevap okey. Okey’i her şey için kullanıyorlar ve ne demek istediklerini anlamak çok zor. Büyük ihtimalle Çince’de benzeyen bir kelime var ve tonlamayla meramlarını anlatıyorlar ama ben henüz çözemedim. Aynı şey başka birkaç kelime için de geçerli. Bir de bazen konuşma bitti mi yoksa daha bir şey söyleyecek mi anlayamıyorum. Duruyor yanımda mesela, gitmiyor da, ama konuşmuyor da. İngilizce’de awkward silence denen şeyi burada bin kez yaşadım herhalde. Sınıfta her gün yaşıyorum ve hâlâ alışmış değilim.

3. Alışma Süreci: Bu kadar şikayet ettiğime bakmayın. Burada beni anlayan yalnızca Koray var, ikimiz de aynı süreçten geçtiğimizden benzer sorunları yaşıyoruz. İçimi döküyorum yani, aslında alıştım bunların çoğuna.

Her gün öğlen yemeği yediğim bir arkadaş grubum var, bir İngiliz, bir Amerikalı, bir Singapurlu (ve Temel gibi oldu, gerçi bazen kırdığım potlarla Temel’i aratmıyorum) ve ben. Onlara Singapurluların bazı hareketlerinin ve mentalitelerinin ne kadar garip olduğunu anlatmaya çalışıyorum ama anlayamıyorlar tam. İngiliz 3, Amerikalı 5 yıldır burada olduğu için, ve Güneydoğu Asya’yı benden daha iyi bildikleri için bu kültür şokunu çoktan geçmişler ve muhtemelen ilk aylardaki şaşkınlıklarını şimdi hatırlamıyorlar bile. Benim ise farklılıklar gözüme çarpıyor, ama her gün daha da alışıyor ve benimsiyorum.

4. Çift kültürlülüğe adapte olma: Herhalde bunun için daha bir yılımız falan var. Bizim için Türkiyeli olmak ve gördüğümüz her şeyi Türkiye ile karşılaştırma faslı öncelikli hâlâ. Benim makan kaki’lerim (Malayca yemek arkadaşı, Singapurluların genelde böyle yemek kankası oluyor) büyük ihtimalle bu süreci aştıklarından benimle empati kuramıyorlar.

5. Ülkeye dönüş şoku: Uzun bir süre uzak kaldığın ülkenin taşını toprağını özlüyorsun, yeri öperim diyorsun, oranın yer çekimi bile farklı be, şimdi bi baklava olsa da yesek diyorsun. Ama dönünce her şeyin aslında ne kadar boktan olduğunu hatırlıyorsun. Bundan sonra kendini ne gerçekten oralı, ne de buralı olarak ifade edebiliyorsun.

Şimdi böyle anlatınca farklı bir ülkeye taşınmak korkutucu gibi gözüktü, ama iyi ki bu adımı atmışız diyorum. Bu tecrübe öyle kitaplarda okunup filmlerde izlenince anlatılabilecek bir tecrübe değil. İnsan kendini komfor alanından çıkarınca gelişmeye yeniden başlıyor. Yolun ne kadar başında olduğunu, bilgeliğe doğru yol almak için kaç fırın ekmek yemesi gerektiğini anlıyor. Eğer aklınızda başka bir ülkede kısa bir süre de olsa yaşamak, çalışmak varsa hemen bugün kolları sıvayın. Lafta bırakmayın, araştırın, bunu denemiş ve adım adım anlatan insanlar bir google araması kadar yakınınızda.

Çalışma hayatımın çoğu şikayet eden insanları dinlemekle geçti. Şikayet etmeyle ilgili problem şu: Şikayet eden kişi duygusal bir boşalma sağlıyor, bu etkiyle harekete geçmeyi erteliyor. Böylece birbirimizi duygusal boşalma için kullanıyor, muhabbet bile etmiyoruz çoğu zaman, sadece şikayet. Benim görüşüm şikayet etmek yerine ya durumu kabullenmek, ya çözmeye çalışmak, çözülemiyorsa da çıkış yolu aramak. Çıkış yolu yoksa tüm hayatını şikayet ederek geçiremezsin. Bakış açını değiştireceksin, başka çaren yok.

Aslında her şey o kadar göreceli ki. Ben şimdi size oturup Singapur’la ilgili izlenimlerimi anlattım. Üç ay önceki yazımda her şey güllük gülistanlıktı. Üç ay sonraki yazım kimbilir nasıl olacak. Singapur değişti mi, hayır. Sürekli değişen ve yeni bakış açıları kazanan benim. O yüzden yazdıklarımı, ya da çoğu seyahat yazısını okuyup da ilgili ülkeler için bir yargıda bulunmayın. 😉

52 Küçük Değişiklik 12. Hafta: Zevk İçin Oku

Yaklaşık üç aydır “52 Small Changes For the Mind” adlı kitaptan aldığım ilhamla her hafta hayatıma yeni bir alışkanlık kazandırıyorum (Bu arada haftalar kitabın yazarı Brett Blumenthal’a ait ama benim algılama biçimim ve burada yazdıklarımın büyük kısmı kitaptan bağımsız).

Bu alışkanlıkların çoğu da hayatımın bir döneminde yaptığım, ama düzen tutturamadıklarım oluyor şansıma. Bu haftaki küçük değişikliğimiz gibi.

Kitaplar ve edebiyat okumayı öğrendiğimden beri hayatımda oldu. Ailem hiçbir zaman yüksek gelirli olmadı, o yüzden ara sıra kitap alsak da genellikle okulun kütüphanesinden, arkadaşlarla değiş tokuştan, sahaflardan ikinci el ve korsan aldığım kitapları okudum yıllarca. Çoğu zaman çok seçici davranmadım, önüme ne gelirse okudum. Sanırım bu sayede ara sıra ihmal etsem de okuma alışkanlığım yıllardır en iyi devam ettirdiğim alışkanlığım diyebilirim.

Kitap okumak, TV ve internet gibi diğer medya türleri ile karşılaştırırsak, beynin birçok bölgesini işin içine katıyor. Yani kitap okurken daha aktif olmamız, hayal kurmamız, bağlantılar oluşturmamız lazım, fakat TV izlerken örneğin çok daha pasif ve alıcı konumdayız. Bu nedenle beyin ve ruh sağlığı açısından kitap okumak çok daha önemli.

Dopamin bu aralar çok popüler bir hormon, belki internette rastlamışsınızdır. Kısaca anlatmaya çalışayım, mutluluk hormonlarından biri olan dopamin (uyku, ödül, motivasyon vb. ile de yakından ilgili), özellikle sosyal medya kullanırken üst seviyelere ulaşıyor. Mesela instagram’da beni kaç kişi layklamış diye düşünürken dopamin salgılıyorum, gidip kontrol etmek istiyorum. Bu isteme duygusu asıl eylemden daha fazla dopamin salgılatıyor, eğer sonucu belirsizse daha da yükseliyor (mesela birine mesaj attım ve cevap bekliyorum, ya da facebookta arkadaş teklifi gelmiş, kırmızı 1 işaretini görüyorum) . Bu yüzden dopamine ve o sosyal medyayı kontrol etme güdüsüne bağımlı oluyoruz. Google’da bir şey aratmak bile dopamin salgılatıyor.

Aslında bu hormon kötü bir hormon değil, ama sürekli ekran karşısında olup bir aktiviteden öbürüne koşarken bir mola vermeden sürekli dopamin salgılıyoruz. Buna Dopamin Loop deniyor (daha fazla bilgi için bu İngilizce makaleye bakabilirsiniz.) Bu olay bizim konsantremizi yerle bir ettiği gibi beynimizi de çok yoruyor. Bunu ben bir lamba gibi düşünüyorum. Sadece karanlık olduğunda yakarsak faydalı. Ama 24 saat açık bırakırsak ampülün ömrünü azaltır, ayrıca aydınlıkla karanlık arasındaki farkı da unutmuş oluruz. Hep aydınlığa alışınca bu sefer biraz loş da olsa hemen lambayı yakmak isteriz. (Burada da dopamin hakkında güzel bilgiler var.)

Peki kitap okumak bu denklemin neresinde? Kitap okumak için dikkatimizi uzun süre açık tutmamız gerektiğinden, sevdiğimiz bir şeyi okurken dopamin seviyemiz dengede kalıyor. Sürekli inip çıkmadığı için hem heyecan ve keyif duygularını tadıyoruz, hem de bunları gözüne soka soka yapmadığımız için daha uzun sürüyor (instagramda kaç layk aldım örneğine dönersek, kalp ikonuna tıklayana kadar dopamin yükseliyor yükseliyor, layk edenleri gördükten sonra düşüyor. Gün içinde sürekli yükselip düşüyor yani.)

Yapılan çalışmalarda ayrıca kitap okumanın stresi azalttığı ve tansiyonu düşürdüğü de görülmüş (Gerçi bunun için korku, gerilim türü kitaplar okumamak lazım diye düşünüyorum).

Daha pratik iki faydası ise, yaratıcılık ve genel kültürümüzü geliştirmesi. Şahsen bilgilendirici kitaplardan çok edebi kitapları okumayı daha çok seviyorum, çünkü bir olay örgüsü içinde öğrendiğim bilgiler benim için çoğu zaman daha kalıcı oluyor. Karakterlerin serüvenleri nasıl bitecek diye merak ederken, dünya ile ilgili belki kendim araştırsam öğrenemeyeceğim bir dolu şey öğreniyorum. Fakat siz bilgilendirici kitaplardan daha çok zevk alıyorsanız, o zaman kendiniz için doğru yoldasınız demektir.

Ama ben çok uğraştım, kitap okuyamıyorum…

Böyle diyen özellikle benim yaşlarda ve benden genç çok insan tanıdım. Bence bunun sebebi işte yukarıda anlattığım ekran bağımlılığına bağlı dopamin loop. Sürekli şekerli çay içen bir insan nasıl hemen şekersize alışamıyorsa, sürekli internette takılan biri de kitap okumayı başta çok sıkıcı bulabilir. Benim bu konuda üç tavsiyem var:

  1. Hikayesini bildiğiniz, filmini önceden izlediğiniz bir kitaba başlayabilirsiniz. Mesela Harry Potter, ya da Ye Dua Et Sev. Böylece her ayrıntıyı gözünüzde canlandırmak yerine filmdeki karakterlerden yola çıkabilirsiniz. Ben Jane Austen’ın Pride and Prejudice kitabının örneğin dizi film vs yapıtlarını seyrettikten sonra kitabını ve sesli kitabını bir arada okudum. Hem karakterleri kolayca gözümde canlandırabildim, hem de değişik yönetmenlerin kitabı ne kadar farklı algıladığını karşılaştırma fırsatım oldu. Jane Austen’ın diline tabii ki daha da hayran kaldım, filmde sadece kurgu yazara ait oluyor, gerisi yönetmen ve senaristin elinde. Kitapta yazarla buluşuyorsunuz.
  2. Eğer bir kitaba başladıysanız ve ilerlemiyorsa bırakın gitsin. Dünyada milyonlarca kitap var. İlla o kitabı okumanız gerekmiyor. Mina Urgan’dı yanlış hatırlamıyorsam, kötü bir kitabı içi geçmiş bir karpuza benzetiyordu. İlk dilimde içinin geçtiğini anlarsan, ikinci dilimi yemezsin değil mi?
  3. Etrafımızdan kitap tavsiyeleri almak güzel. Ama bizi tanımayan kişilerden aldığımız tavsiyeler ters tepebilir. Birisi için hayat değiştiren kitaptan siz hiçbir şey anlamayabilirsiniz. O nedenle kendi zevkiniz zamanla, deneye yanıla oturacak.

Kitap Okumayı Çok Seviyorum Ama Vaktim Yok

Bu benim de başıma geliyor ve ben şunu fark ettim. İstemediğim bir kitabı okuyorsam, o elimde sallanıyor da sallanıyor. Ama aynı yoğunlukta çalışayım, çok sevdiğim bir kitap olsun, üç beş günde bitiyor.

Diğer bir sebep de okuduğum kitabın ağır olması (içerik değil, yük olarak 🙂 ) ya da evde unutmam olabiliyor. Gün içinde metroda otobüste, işte boş kaldığım zamanlarda okuyabilecekken okuyamıyorum. Ben bunun çaresini e-kitap kullanmakta buldum. Kobo, kindle ve ibooks uygulamaları en çok kullanılan uygulamalar, bende üçü de var. Aradığım kitap hangisinde varsa ya da ucuzsa oradan indiriyorum, ama en sevdiğim Kindle (ileride ipad’i emekli ettiğimde kindle paperwhite’a geçesim var). Telefonda okumak da zor olmuyor. Ayrıca dikkati çabuk dağılanlar için sesli kitabı da şiddetle tavsiye ederim. Elimde kitapla bile sesli kitap dinliyorum bazen takip ederek. Daha geç bitiyor ama sindirerek okunuyor. Okuyan kişinin ses tonunu hikayenin tonunu epey etkiliyor.

james-tarbotton-367-unsplash
Artık kitaplarımı oradan oraya taşımamak için de e-kitaplara ağırlık vereceğim bundan sonra.

Bazen de epub olarak (korsan) kitap indirdiğim oluyor, kimseye kötü örnek olmak istemem tabii ki. Fakat küçükken kısıtlı bütçemle onca korsan kitap almış olmasaydım şimdi okumayı bu denli sevmezdim. Eskiden çok daha pahalıydı kitaplar, düşünün 2000li yıllarda 20 lira civarıydı şimdi hala o civarlarda kitap bulmak mümkün. 2006’da asgari ücret 400 liraydı şimdi 1600 lira. Yani o zaman korsan olmasaydı biz hiç kitapla tanışamayacaktık. Şimdi aynı durum okumak istediğim yabancı kitaplar için geçerli. O yüzden hala az da olsa korsana başvuruyorum.

Ben Sürekli Blog-Gazete-İnternet Makalesi Okuyorum. Bu Sayılmaz Mı?

Ben araştıranların yalancısıyım, olmuyormuş. Bunları okumayın demiyorum, yine okuyun. Ama bilin ki bunlar kitap okumakla bir değil, hatta gazete ve haber okumanın stres bozukluklarına yol açtığına dair bi dolu çalışma var.

Kitap Okumayı Alışkanlık Haline Getirmek için

  1. Kendinize Hedef Belirleyin. Ben bu işi goodreads üzerinden yapıyorum yıllardır. Bu sene 50 kitap okuma hedefim vardı, altı ayın sonunda 19 kitap bitirebilmişim. 6 kitap gerideyim yani ama siz kendi hızınıza göre aylık ya da yıllık bir hedef belirleyebilirsiniz.
  2. Okuma arkadaşı ya da kulübü bulursanız tadından yenmez. Okuduğunu tartışmak gerçekten zevkli oluyor, bu konuda online topluluklar da var.
  3. Belli bir okuma zamanınız olsun. Günde yirmi dakika bile yeterli, zaten kitabı severseniz her dakika okumak için bir kaçış arayabilirsiniz. 🙂 Otobüs, yatmadan önce, yemek pişerken gibi kendinize zaman dilimi belirleyebilirsiniz.
  4. Çocuğunuza kitap okuyun. Çocuğunuzla kitap okumak hem kaliteli zaman geçirmek, hem çocuğunuzu küçük yaştan alıştırmak için çok önemli. Aynı zamanda sizi de bir süre dış dünyadan koparacağı için iki taraf için de çok faydalı.

Sanırım en uzun yazdığım yazılardan biri oldu bu! Halihazırda okumayı sevmeyen biri buraya kadar okumadan kapatmış olabilir, ama umarım bu haftadan başlayarak siz de kitap okuma alışkanlığınızı gözden geçirir, sevmediğiniz kitaplara el sallayıp sevebileceklerinizi kucaklarsınız.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Her Şeyi Kutsal Görebilmek (Çeviri)

zen habits adlı internet sitesini belki duymuşsunuzdur. Benim de yazdığım iki konu olan minimalizm ve bilinçli farkındalık konularındaki en eski ve en tutarlı bloglardan biri. Blogun sahibi Leo Babauta 6 çocuğuyla basit bir yaşam serüvenini blogunda 2005’ten beri paylaşıyor. İngilizce biliyorsanız bloguna abone olmanızı kesinlikle tavsiye ederim.

Bilmiyorsanız ben varım :). Arada bir Leo’nun yazılarını çevirmeye çalışacağım çünkü yazdıklarını çok faydalı buluyorum. Yazdığı hiçbir şey için telif hakkı istemiyor, yazılarının özgürce kullanılmasına izin veriyor, bu nedenle telif hakkı söz konusu olmadan çevirebiliyorum.

Daha önce Vazgeç manifestosunu çevirmiştim, buradan okuyabilirsiniz.

Bugün yazmış olduğu yazı da bu haftaki küçük değişikliğin tam üstüne geldi. 52 Küçük Değişiklik‘te bu haftanın konusu insanların içindeki iyiyi görmek üzerineydi. Ben de bu hafta öğrencilerime odaklandım, ama ne yalan söyleyeyim uygulamakta zorluk çekiyorum biraz. Leo’nun yazısı çok iyi geldi, sizlerin de faydalanacağını düşündüğüm için çevirmeye karar verdim. Buyrunuz efendim.

Her Şeyi Kutsal Görebilmek (Çeviri)

Sabah uyandığımızda, çoğumuz hemen telefonumuza ya da bilgisayarımıza sarılıyor, mesajları kontrol ediyor, cevapları yazıyor, otopilotta online dünyaya geçiyoruz.

Günümüz de böyle geçiyor, yapabildiğimiz kadar stresle başa çıkmaya çalışıyor, bazen strese yenik düşüyor ve farkında olmadan günlerimizi sonlandırıyoruz.

Çoğu zaman, işler tıkırında. İdare ediyoruz. İyi günlerde, her şey güzel gidiyor. Kötü günlerde, strese teslim oluyoruz.

Peki ya her şeyi büyülü bir biçimde değiştirebilseydik?

Gördüğümüz her şeye, her insana bakış biçimimizi değiştirsebilseydik – kendimiz de dahil olmak üzere- ne olurdu?

Bir deneyin: Etrafınızdaki her şeyi kutsal olarak görmeye çalışın.

Bakın neler oluyor.

 

Kabul etmeliyim ki kutsal kelimesi kulağa dinle alakalı gibi gelebilir (Türkçe kutsal kelimesi, Kudüs şehrinin ilahi kabul edilmesinden türemiş). Fakat hayatın ne kadar kutsal olduğunu görebilmek için dindar olmaya gerek yok.

Şu anda var olmamızın bile ne kadar çılgınca bir şey olduğunu fark ederseniz, var olan her şey, herkes size kutsal görünecektir. Evrenin nasıl mucizevi olduğu, dışarıya baktığımızda hayatın nasıl aktığı, ağaçlar, hayvanlar, gün ışığının huzmeleri, ve bizim bunları algılayabiliyor, başkalarıyla paylaşabiliyor oluşumuz… Bir inancın olmasa bile, bunun kutsal ve hatta ilahi olduğunu idrak edebilirsin.

 

Algını bu yönde değiştirirsen,

  • Hiçbir şey öylesine oluyor gibi gelmeyecek. Her şeyin ve her olayın içindeki güzelliği ve kutsallığı görebileceksin.
  • Başka birini kutsal olarak görürsen, o kişiye daha saygılı ve hatta sevgi dolu davranabilirsin, ruhundaki güzellikleri ya da kırılmışlıkları daha iyi görebilir, o kişiyi tanıdığın için minnettar olabilirsin.
  • Eşyaları kutsal olarak görürsen, onları kaybetmez, çöpe atmaz, çabuk eskitmezsin. İlgi gösterirsin.
  • İşini kutsal olarak görürsen, onu bir yük olarak değil, bir armağan olarak görebilirsin. İşini çabucak bitirip kaytarmayı düşünmek yerine ona dört kolla sarılırsın.
  • Kendini kutsal olarak görürsen, içindeki iyiliği görebilirsin. Kendine daha iyi bakar, sağlıklı beslenir, yaşam tarzını iyileştirmeye çalışırsın.
  • Etrafındaki dünyayı kutsal görmeye başlarsan, her şey sana bir mucize gibi gelmeye başlar. Bu büyülü varoluşu her defasında alkışlamak istersin. Her şeyin bir amacı olduğunu, senin bir amacın olduğunu görmeye başlarsın.

Etrafındaki her şeye ve herkese ilgi ve takdirle bak. Eşyaya, insana, doğaya saygılı ol. Etrafındaki herkesle sanki kutsal biriyle iletişim kuruyormuş gibi, dikkatle ve özenle konuş. Ve en sonunda, kendine de bu harika evrenin bir parçası olarak, kutsal bir armağan olarak bak.

İşte büyülü değişim bu, ve ona ne zaman istersen ulaşabilirsin.

52 Küçük Değişiklik 11. Hafta: Polyanna Ol

Bu dünyada Polyanna olmak mümkün mü?

Bu haftaki küçük değişikliğimiz. bir haftalığına da olsa, etrafımıza daha pembe gözlüklerle bakıp başkalarındaki iyiyi ortaya çıkarmak.

Yani bir nevi Polyannacılık oynayacağız.
Bu hafta etrafımızdaki insanlara yoğunlaşıp onlardaki iyi yönleri ortaya çıkarma zamanı. Bazen kendimizi çok yalnız hissediyor, evde, iş yerinde kimsenin bizi anlamadığını düşünüyoruz. Bu bizi kendimizden de uzaklaştırıyor ve bir çeşit melankoliye dönüşüyor. Halbuki daha yakından ve önyargısız bakmayı becerebilirsek, herkeste sevecek bir yön bulabiliriz. Başkalarında sevecek yönler buldukça, kendimizi sevmek de daha kolay hale gelecek.
Birisiyle tanıştığınızda ona 0 verip notunu yükseltenlerden mi, yoksa 100 verip sonradan kesenlerden misiniz? Birinde negatif, diğerinde ise pozitif önyargı ile yaklaşıyoruz. Kimse siyah beyaz olmadığından ilk izlenimlerimize göre verdiğimiz kararı bazen uzun süreler beraberimizde taşıyıp, aslında çok iyi anlaşabileceğimiz birinden mahrum kalabiliyoruz. Başta 100 verdiğimiz çoğu zaman ise, karşımızdaki insanın bir hareketini görüp anında 0’a indiriveriyoruz.
Aslında problem ne not verdiğimizde değil, not vermekte. Karşımızdaki insanı, yargılamadan, olduğu gibi görmeye çalışsak, aslında ne kadar iyi yönleri olduğunu keşfetmemiz uzun sürmeyecek ve bize olumsuz gelen yönleri mümkün olduğunca yargılamamaya ya da etiketlememeye çalışırsak, zaten zaman içinde onların o derece olumsuz olmadığını göreceğiz. İdeal olan, olumlu ve olumsuz bile olarak bakmamak bence ama, yargılamaya o derece alışkınız ki, otomatik hale gelmiş. Düzeltmek için belki yıllarca kendimizi eğitmemiz lazım.
Bu konuda ben etrafımda kimlerin iyi yönlerini görmezden geliyorum diye düşününce, ilk aklıma gelen öğrencilerim oldu tabii. Farklı bir ülkeye gidince etrafındakileri anlamlandırabilmek için mecburen yargılamaya başvuruyorsun. Singapur’daki öğrencilerim Çin, Kore, Endonezya, Tayland, Laos gibi ülkelerden geliyorlar ve kültürleri bizden de, batı kültüründen de oldukça farklı. Bazı dışa dönük öğrenciler olsa da çoğu dersi pasif dinlemeye alışmış. Ama İngilizce öyle üniversitede kürsüde konuşan hocayı dinler gibi öğrenilmiyor. Onların da katılması, konuşması gerekiyor ama çoğunlukla ağızlarını açmadan bir gün bittiği oluyor. Burada dördüncü ayım, hala çok ama çok şaşırıyorum ve bunu negatif bir şey olarak görüyor, onları konuşturmaya çabalıyorum. Fakat bu konuda çok da fazla kafa yormadım düşününce. Ve aslında bu öğrenciler, ne kadar ODTÜ’de alışkın olduğum, leb demeden leblebiyi anlayan, anlamadığı her şeyi en ince noktasına kadar sorgulayan, zeki ve hatta biraz ukala öğrencilerimden farklı olsalar da, birçok yönden üstün özellikler taşıyorlar. Ergenlik yıllarında başka bir ülkeye gelip, burada dil öğrenmeye çalışıyor, bu arada sosyal ve duygusal bağlarını geride bırakıyorlar. Benim olumsuz olarak gördüğüm birçok yön, yalnızca kültürel aslında. Aynı şekilde benim de onlara acayip gelen, Türkiye’de, orta doğuda büyümekten kaynaklanan, bu topraklardan aldığım ne çok huyum vardır kimbilir. Bu hafta onları biraz daha yakından tanımaya çalışacağım, ama onları değiştirmek için kasılmadan.
Aynı şey çalışma ortamında tanıştığım insanlar için de geçerli. Gün içinde kendi zümremdeki hocalarla iyi anlaşsam da ofiste çok sosyalleşmediğim, aralarında Çince ve Hintçe konuşan hocalar da var. Konuştuğumda tek bir kelimesini anlamadığım için he,he dediğim memurlar da var. Düşününce anlıyorum ki onlara baştan bir hüküm vermişim ve yargılamışım. Ya da daha beteri, diğer iş arkadaşlarımın onlara yönelik tecrübe ve yargıları da etkilemiş beni. Kendim bir kere muhabbet etmediğim insanları sevmez olmuşum. Tanıdık geldi mi?
Bu müdürler, patronlar için de geçerli. Daha da büyütürsem ölçeği, ülkemizi yönetenler için de. Şimdi bugün sıcağı sıcağına seçim sonrası, bu bize zor gelebilir. Çok iyi anlıyorum. Ama nefret anlamanın önüne geçiyor ve maalesef nefret ettikçe anlamamız zorlaşıyor. Halbuki anlamamız, analiz etmemiz gerekli, neden ülkemiz 16 yıldır aynı adamı seçiyor? İyiyi görecek dereceye bu günlerde gelemesek bile nötr bir bakış açısıyla olayları karşılamak akıl sağlığımız açısından daha doğru geliyor.
Bu hafta bakış açımızı biraz değiştirelim, siyah yerine pembe gözlükler takalım. Belki siyah gözlüklerin görmemizi engellediği güzel şeyler oluyordur dünyada. 🙂
52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 10. Hafta: Yeşil Çayı Dene

Son iki haftadır meditasyon ve kararsızlık gibi daha psikolojik değişikliklere yer verirken bu hafta daha “light” bir konuya değineceğim. 🙂

Bu haftanın konusu yeşil çay.

rawpixel-561412-unsplash.jpg

Yeşil çay, uzakdoğu kültürlerinde binlerce yıldır tüketilmekte olan bir içecek. Bitki türü olarak baktığımızda bizim siyah çayımızla aynı, sadece işlenme yöntemleri sebebiyle renkleri değişik. Siyah çay üretiminde oksidasyon işlemi uygulanıyor, ve hatta bu oksidasyonun ne derece özenle yapıldığı çayın kalitesini belirliyor (beni çay ve kahve hakkında konuşturmaya başlarsanız pişman olursunuz, zira bu konuda üniversitedeyken yazdığım akademik bir makalem bile var!).

Yeşil çay bu işleme maruz kalmadığından, çayın iyi özelliklerini daha fazla muhafaza ediyor. EGCG olarak bilinen polifenol örneğin, hipokampüs’teki nöron oluşumunu artırıyor.  Kafeinin başka bir türü olarak bilinen gallotanin ise inme ve diğer beyin hasarlarını önlemeye yardımcı. Japonya’da yapılan bir araştırmada, 70 yaş ve üstü katılımcılardan düzenli olarak yeşil çay içenlerin beyinsel işlevleri daha sağlıklıymış. Yeşil çayın stresi ve kaygıyı azalttığına dair çalışmalar da mevcut.

Birkaç ay önce okuduğum Ikigai kitabında da Okinawa’da yaşayan uzun ömürlü Japonların özellikle yaseminli yeşil çayı çok sevdikleri yazıyordu. Yaseminin kokusunu hep sevmişimdir, yeşil çaya da çok yakışıyor. E bir de faydalı ise daha ne olsun.

Son altı yıldır kahve tüketimini çok abarttım, bu nedenle bir çıkış yolu aramaktayım. (alcoholics anonymous gibi oldu). Artık tamamen ağız tiryakisi oldum. Daha da kötüsü oto pilot moduna bağladım. Bazen farkında olmadan kendimi gidip kahve yapmış ya da dışarıdaysam kahve almış buluyorum. Bu nedenle bu hafta biraz kendime hakim olmak için harika bir fırsat. Yeşil çayı sevmişimdir ama kahve hep baş tacım oldu. Ayrıca uyanmak için de hep kahveye ihtiyacım var diye düşünüyordum ama 52 small changes kitaplarının yazarı Brett Blumental yeşil çaydaki kafeinin de bizi uyarmak için yeterli olduğunu düşünüyor. L-theanine adlı aminoasit kafeinle birleşince beyin fonksiyonlarının işleyişi ve uyanık kalma açısından kahve kadar etkiliymiş. Ben gece yatmadan rahatlamak için içiyordum, demek yanlışmış. Ayrıca ben bir yerlerde 2 bardaktan fazla içilmemeli diye duymuştum ama yazar en az 2 bardak öneriyor, en iyisi günde 2 bardak içmek gibi. 🙂

Bir ilginç öneri de kafeinsiz yeşil çay içmek isteyenler için. Çayın kafeini ilk 1 dakikada ortaya çıkıyormuş. Bu yüzden bardak ya da demlik poşeti kullanıyorsanız 1 dakika demleyip, sonra o suyu döküp tekrar demlerseniz kafeinin büyük kısmını ortadan kaldırmış oluyorsunuz.

Bir de matcha var. Matcha ile yaprak yeşil çay arasında çay bitkisi açısından yine bir fark yok, ama matcha yeşil çay yapraklarının toz haline getirilmiş hali. Yani matcha içtiğinizde tüm yaprağı tüketebiliyorsunuz, böylece faydası katlanıyor. Bu bahsettiğim EGCG maddesinin matcha’da normal yeşil çaya oranla 137 kat daha fazla olduğu bulunmuş. Ama tabii normal yeşil çaydan da kat kat pahalı, bu nedenle illa matcha alacağım diye düşünmeyin ama aradaki fark bu, aklınızda bulunsun. Bu arada tadı normal yeşil çaydan daha kötü, belirtmeden geçemeyeceğim, ama kullanım alanı sadece çay ile sınırlı değil, matcha latte, smoothie, kek pasta falan yapabiliyorsunuz toz olduğu için.

jason-leung-511996-unsplash
matcha latte

Bu arada ben Türkiye’de aldığım yeşil çayları, özellikle poşette olanları hiç mi hiç sevmiyorum. Gerçek yeşil çayla alakası yok (lipton, çaykur ve doğadan markalarını denedim). Bana en iyisi Çaykur’un kutuda satılan demleme usülü yeşil çayı geldi. Limonlusu da var yanlış hatırlamıyorsam. Güvendiğiniz bir aktar varsa açıktan almak da bir seçenek.

rawpixel-620233-unsplash.jpg

Bu hafta kahveyi bırakıp yeşil çaya dönmeyi deneyeceğim. Geçen hafta yavaştan  deneme sürüşü yaptım ama kendimi kahve içerken yakaladım 2-3 kez. Bu hafta dikkatim bu işte olacak. Sanırım kahveyi tamamen bırakmayı düşünmem ama nadiren yapılan şeylerin kıymeti arttığı gibi kahvemi sabah yarı uyku modu yerine daha özel anlara saklayabilirim.

Bir alışkanlık kazanırken başka alışkanlıklarla birleştirilmesi ya da arka arkaya yapılması öneriliyor. Yeşil çay alışkanlığında da böyle bir şey deneyebiliriz. Mesela 4.  haftanın alışkanlığı liste yapmaktı. Akşam yemekten sonra yeşil çayımızı içerken odaklanıp listelerimizi gözden geçirebiliriz. Ya da yoga veya meditasyondan sonra güzel bir bardak yeşil çay ile ödüllendirebiliriz kendimizi.

bonus: Bugün eve gelirken dinlediğim podcast’te (Oprah, Thich Nhat Hanh (Thay) ile konuşuyor – meraklılarına Super Soul Conversations 7 Mayıs 18) Thay çay içerken meditasyon yapın diyordu. Hah dedim Thay tam üstüne bastın! Çay bardağını eline aldığında başla diyor, nefesini, burada olduğunu hisset. O ana gir. O an, çay ve senin aranda yeni bir başlangıç. Bu şekilde bir bardak çayı bir saatte içerek meditasyon yapabilirsin, diyor. Tabii bu adama günde kaç saat meditasyon yapıyorsun diye sorduğunuzda şu an meditasyon yapıyorum diye bir cevap aldığınız için bir günde bu seviyeye gelmeyi beklemeyin ama bilin ki böyle bir seviye var. 🙂

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 9. Hafta: Kararsızlığı Yen

Bir restorana gittiğinizde menüye bakmak yemeği yemekten daha mı çok zamanınızı alıyor? Bazen verilecek kararlar içinizi yiyip sizi uykusuz mu bırakıyor? Bu haftanın küçük değişikliği kararsızlığı yenmek.

Ben çok kararsız bir insan olduğumu düşünmüyorum, hatta bazen fazla hızlı karar veririm. Biraz sabırsızlık da olunca bünyede, bazen karar veremeyen insanlara sinirlendiğim de oluyor. Koray’sa benim tam tersim bu konuda. Söz konusu karar verme olduğunda birbirimizi çileden çıkarabiliyoruz.

Sanırım benim yaptığım da biraz ekstrem ama, bugün karar verememekten konuşalım.

Kararsız kalmanın en büyük sebebi mükemmeliyetçilik. Her şey mükemmel olsun istediğimizde, karar verme süreci uzadıkça uzuyor. Bu karar üniversite tercihleri de olabilir, kahve siparişi de. Mükemmeliyetçi biri ikisinde de kurursuz kararı bulduğuna inanana kadar son kararı vermeyecektir. Hatta tam karar verdiği anda geri dönüp değiştirebilir de. Öğrencilerimin sınav kağıtlarında da çok görüyorum bunu, çoktan seçmeli olup yanlış doğruyu götürmemesine rağmen kararsızlıktan boş bırakan da var, doğru cevabı ilk defasında bulup sonra kendi kafasını karıştırıp yanlışı işaretleyen de.

Peki gerçekten ‘mükemmel‘ diye bir şey var mı? Matematik evrenindeki gibi sonsuza dek dümdüz giden bir doğru var mı yaşadığımız evrende? Bana sorarsanız hem evet, hem hayır. Hem her şey hatalı ve kusurlu, yani mükemmeli aramak saçma; hem de her şey öyle yerli yerinde ve olması gerektiği gibi ki her şey zaten mükemmel. Hatalar da bu mükemmelin bir parçası. Bu yüzden yaptığım herhangi bir işte de, mükemmele ulaşmak değil elimden gelenin en iyisini yapmak ilgilendiriyor beni.

Bir de görüyorum ki hangi seçeneği seçersen seç, sonunda bir döngü gibi kendine dönüyorsun. Neyi seçtiğin değil, seçim yapmış olmak önemli oluyor. Evet, her seçim sana farklı yollardan katkı sağlıyor, ama hepsinin verdiği fayda aynı. Küçük büyük aldığımız her karar bizi biraz daha olgunlaştırıyor.

Bu konunun tam genel seçim dönemine denk gelmesi de beni düşündürdü. Kime oy vereceğime tam karar vermiş değildim, ama bugün verdim sanırım. İyi bir kararın delillerle desteklenmesi güzel, ama en güzel yol gösterici kalp diye düşünmekteyim.

Peki günlük hayatımızda kararsızlığı nasıl yeneriz?

Bu yazı dizisinde rehber aldığım, 52 Small Changes for the Mind kitabının yazarı Brett Blumenthal birkaç tavsiye sıralamış. (Bu arada belirtmeliyim ki, evet kitabı rehber aldım ama bu serideki çoğu yazımda kitaptan bağımsız, kendi araştırmalarım ve fikirlerim ışığında yazıyorum)

Değerlerini Öncelik Al. Değerlerinle uyuşmayan, ama pratik değeri var gibi görünen kararları baştan ele.

İçgüdülerine Güven. Benim deneyimlerim de, içgüdülerimin her zaman haklı çıktığını gösterdi.

Gerekirse Yardım Al. Sevdiğiniz ve güvendiğiniz kişilerin yardımını ve görüşünü almak, özellikle büyük kararlar arifesinde önemli. Ama etrafınızda çok kararsız kişiler varsa, en azından seçenekleri indirene kadar onlara danışmayın derim.

Seçenekleri Listele. Bazı seçenekleri gözünüzün önüne sermek her zaman aydınlatıcı oluyor. Kimseye sormadan defterinize sorun derim. İnsan yazarken bazen kaleminden neler döküldüğüne inanamıyor.

Bu konuda stoik düşünceye de göz atabilirsiniz. Stoik düşünce, en temel haliyle bir karar alırken sizi en kötü ihtimali düşünmeye teşvik ediyor. En kötü ne olabilir’i gördükten sonra karar verme hızlanıyor ve anlamlı bir zemine oturuyor.

Tahmin Edilebilir Ol. Singapur’da inanılmaz çeşitte restoran var. Benim çalıştığım okul da en işlek caddelerden birinde ve sadece 1 saat yemek aramız var. Öyle olunca herkesin sevdiği üç dört yer oluştu, başka yerlere çoğunlukla gitmiyoruz. Buralara gittiğimizde de, herkes ne alacağını genellikle biliyor. Hatta Thai restoranındaki garson hepimizin ne alacağını bizden önce tahmin ediyor artık 😊 Arada yeni şeyler denemek lazım ama 20 sayfalık menüye her gün bakmanın alemi yok. Çoğu konuda kararsız olan Koray bile yemek konusunda çoğu zaman birkaç seçeneğe bağlı kalıyor, ama yeni bir restorana gittiğimizde o menüyü hatmetmeden siparişi veremiyoruz 😊

Peki siz karar verme konusunda nasılsınız? İyi ki karar vermişim diyenlerden mi, yoksa yapmadıklarından pişman olanlardan mısınız? Bu hafta her karar verme sürecinde kendinizi gözlemleyin. Süreç gereksiz yere uzuyorsa, yukarıdaki öneriler rehberiniz olsun.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.