Yavaşla. Azalt.

image

Bir gün içinde neler yapıyorsun?

Ben örneğin, diyelim ki işe gitmediğim bir gün, yemek yapıyorum, yemek yiyorum, kahve, yetmezse çay, bir-bazen iki kitabı okumaya çalışırken, bir yandan da televizyon izliyorum. Başka bir köşede bir hikaye yazmaya çabalarken, şu bilgisayar oyununu mu oynasam biraz da diyorum. Arada bir el işlerine merak salıyorum, bezler boncuklar ipler dolaşıyor etrafta. Daha bunlar yalnızca kendi başıma yaptıklarım. Sevdiğimle vakit geçirmek, ailemle telefonda konuşmak, arkadaşlarımla buluşmak, telefonda konuşmak var bir de. Bunun dışında hayatımda olmasına gerek olmayan ama bir şekilde bağımı kesmediğim/ kesemediğim tiplerle de vakit geçiriyorum.
Çalıştığım günlerden hiç bahsetmeyeyim. Okula gitmeden önce günümü nasıl planlasam, çıktı alsam fotokopi çektirsem sunu hazırlasam paniği, gidince teneffüs aralarında yapılacak bi dünya iş ve sadece 10 dakika, eve gelince okunacak yazılar, sınavlar vs. Bu kadar şeyi 24 saat içinde nasıl yapar insan? Yapar da sonra ruhu ne gelir? Vücudu nasıl cevaplar bu kaosu?
Artık eşyalarımı azalttığım gibi yaptıklarımı da yavaşlatmaya ve azaltmaya karar verdim. Yaklaşık iki aydır hiçbir oyun oynamıyorum örneğin, bilgisayardan, tabletten, telefondan. Bu benim için büyük bir başarı, yaklaşık 20 yıldır bu tip oyunları oynadığım düşünülürse. İnsanın bu tür bağımlılıkları bir tür boşluk korkusundan oluşuyor aslında. Boşluğa dayanamıyorsun. Ben oyunla dolduruyordum. Kimi sigarayla alkolle dolduruyor. Kimi anlamsız ilişkilerle. Boşluğu sevmeyi öğreniyorum iki aydır. Oturuyorum odada ya da dışarıda, hiçbir şey yapmıyorum ama. Etrafımdakileri olduğu gibi kabul etmeye ve en önemlisi boşluğu kucaklamaya çalışıyorum. Bu öylesine güçlü bir şey ki. Boşluğu kucaklarsan her şey artık kolay geliyor. Böylece hayatından gereksiz aktiviteleri çıkartmak her seferinde kolaylaşıyor. Bir tür meditasyon diyebiliriz buna.
Her şey yavaş yavaş oluyor, ama bir anda. Her şey olması gerektiği gibi. Az, yavaş, ama öz. Yavaş, ama tembel değil asla. Tadını çıkara çıkara. İşte amacım bu.

Görmek istediğin değişimin kendisi ol.

you-must-be-the-change-you-wish-to-see-in-the-world-22

 

Yukarıdaki Mahatma Gandhi sözünü çok düşünür; ama bazen uygulanır bulmazdım. 4 sene boyunca vejetaryen yaşadım ve kendi de vejetaryen olan Gandhi’nin bu sözünü o zaman bile tam olarak anlayamamıştım. Belki de tam olarak bu değişime inanmadığım için çevremdekileri de pek inandıramadım. Ama bu sefer öğrencilerimin yardımıyla sanırım bu sözün ne demek olduğunu biraz da olsun özümseyebildim.

Alışverişkolik olma üzerine bir parça işliyorduk ve bir erkek öğrencim anlatılanın ne kadar ona uyduğunu, özellikle kıyafet alışverişine gittiğinde kendinden geçip ne kadar çok satın aldığını anlattı. Benim de öyle olup olmadığımı sordu. Ben de, aslında tam tersi olduğumu, yaklaşık 1 yıldır örneğin hiç t-shirt almadığımı söyledim. Bunu duyan sınıf bir anda pür dikkat kesildi ve ben anlatmaya devam ettim. Onlar sordu, ben anlattım, ki özel bir üniversite olduğunu düşünürsek alım gücü yüksek bir kitle var karşımda. Bu öğrenci grubum daha önce tanıştığım öğrencilerden biraz farklı olsa da yine de istediğini alabilen- ve ailenin de çoğu zaman sınırsız finansal destek sağladığını düşündüğüm- bir grup. Bu yaz yalnızca bir kot pantolon ve bir çift ayakkabıya ihtiyacım olduğunu tespit ettiğimi, bunları da bir ay boyunca araştırdığımı, sonunda bir Levi’s kotu 70 liraya (indirimin de indirimi) ve Toms ayakkabıları 150 liraya (30 lira indirimli) aldığımı anlattım. Levi’s ve Toms seçimim materyalistik gibi görünse de belki içimde kaldıkları için reddedemediğim iki marka. Hep ikisinden de almak istedim ama aynı anda bir sürü parça alınca en kalitelisini almaya insanın parası kalmıyor. “Bu yaz yalnızca iki parça alacağım” diye kendine bir amaç koyarsan en iyisini almaya para bulabiliyorsun. Ve yeni bir şey satın almama eylemi kendimi sınırlamak ya da “1 yıl boyunca satın almayacağım” gibi söylemler değil. Gerçekten sevmediğim ve hiç giymediğim parçaları ayıklayınca sevdiğim giysileri her gün giyebiliyorum. Dolabımı açınca “bugün ne giysem” demiyorum. O zaman yeni bir şey almaya ihtiyaç da duymuyorum.

Bunların hepsini yazı dilindeki gibi anlatamasam da onların ilgisini çekmeyi başardım. 2 dakikalığına önlerindeki cep telefonlarına bakmayı bırakıp beni dinlediler. Bu bile bir kazançtır diye düşünüyorum. İşte olmak istediğin değişimin kendisi ol, bu demek bana göre. Kısa bir süreliğine kim olduğumu kendi akranlarıma değil öğrencilerime de gösterebildim. İlk çalışmaya başladığımda bir öğretmen olarak uymam gereken kurallar bütünü beni içine hapsetmiş, istediğim ve eğitildiğim gibi bir öğretmen olamayacağım, ben de duvarda bir tuğla olacağım diye cesaretim çok fazla kırılmıştı. Belki artık kurallara uymaktan çok, biraz daha kendim olmayı öğreniyorum. Örnek olmak deyişini sevmesem de, bir iki öğrenciyi bile düşünmeye sevk etmek, beni gerçekten mutlu ediyor.

Boşluktan Korkma. Boşluğu Sev.

water-lilies-40

(Monet, Water Lilies)

Hiçbir şey yapmamanın öyle bir etkisi var ki… Eğer bilinçli olarak yapıyorsan bunu, hayatın hızına karşı koyuyorsan… Aklın bomboş ve berraksa… Hiçbir şey yapmamada büyük bir sır var ve biz, büyükşehirlerde yaşayanlar, 21. yüzyılda yaşayanlar, bu sırrı unuttuk. Hayvanlar hatırlıyor. Bazı ermişler hatırlıyor. Bazılarımızın da hatırlamak için bilinçli bir çaba sarf etmesi gerekiyor.Ama bazen dış dünya öyle bağırıyor ki, iç dünyanın sesini görmezden geliyorsun.

Zorba’da Kazancakis sadece bir şey üzerine odaklanan birinin enerjisiyle mucizeler yaratabileceğinden bahsediyordu. Düşünsene, aklımızda bin küçük tilki dolaşıp birinin kuyruğu öbürüne değmezken, yalnızca tek birine odaklansak nasıl bir enerjiyle sarılırız ona, mucizeler yaratırız gerçekten de. Belki de tüm ritüellerin, duaların, “om”ların amacı buydu. Tek bir şeye odaklanmak. O odaktan mucizeler doğurmak. Dış dünyayı düşünmeden, içine dönmek. Aslında bir nevi akli minimalizm. Kafandaki gereksizleri boşaltmak. “Hiçbir şey”e, boşluğa yer açmak.

Boşluktan korkmadan, boşluğu severek.

Makyaj Mezarlığım

Minimalizm hakkında birşeyler öğrenmeye çalıştığım son iki yıldır çok farklı sebeplerle bu işe girişenlerle karşılaştım: borcu olanlar, alışveriş bağımlısı olanlar, çocukları olup evin durumu almış başını gitmiş olanlar, depresyondakiler, ya da benim gibi dağınık olup aslında amaçları aklını düzene sokmak olanlar. Ama sonuç çoğunda aynı oluyor, büyük bir rahatlama. Neyi neden satın aldığımızın farkına varma. Bende de aynen böyle oluyor.

Ben giysilerimi saymadım, ama eşim Koray’ı da eklersek beraber yüzlerce parçadan kurtulduk ve mevsim değiştikçe gözden geçirip biraz daha parçadan kurtulmaya devam ediyoruz. Benim için giysi dolabımda önemli olan tarzımı belirlemek ve sahip olduğum her parçayı sevmekti. Bunu başardığımı düşünüyorum. Artık başka alanları düşünmeye başlayabilirim.

image

Makyaj mezarlığı. Sanırım gerçekten de bir mezarlık yaratmışım yıllar içinde. Tüm makyaj, cilt bakım ve tırnak bakım malzemelerimi yatağın üzerine yığdım bir Cumartesi günü ve bir süre onları seyrettim. Ne saçma bir yığındı! Ben işe giderken makyaj bile yapmıyorum, krem ve göz kalemi dışında. Ama yine de bu kadar çok ürünü toplamayı başarmıştım. Bazı şeylerden bolca vardı, mesela 3 adet göz kalemi, 3 adet yüz maskesi, 2 bb krem, 1 fondöten gibi. Yüz temizleme ürünleri de cabası. Oje dersen 20den fazla var. Fark ettim ki ben bunları kullanmayı değil, yalnızca sahip olmayı seviyorum. Yıllardır çektiğim sivilce problemine yönelik örneğin, bir sürü – ve bazıları gerçekten işe yarayan -ürünler almışım ama kullanmadığım için tabii ki bir sonuç alamıyorum. Sadece almak sanki beni tatmin etmiş. Tıpkı alıp giymediğim elbiseler gibi. O yüzden bu topluluk bana bir mezarlık gibi göründü.

Tarihi geçen ve artık kullanılmayı kesinlikle düşünmediğim malzemeler çöpü boyladı. Sonrasında bir liste yaptım ve toplamda 66 parça ürünün olduğunu gördüm. Yanlarına hatırladığım fiyatları yazdığımda ise sonuç daha felaketti: 1000 liranın biraz üzerindeydi! Yıllardır borçları olan ben, seyahat etmek için param olmadığından yakınan ben, 1000 lirayı kozmetiğe harcayıvermiştim! Ve neredeyse hiçbirini kullanmıyorum, 66 parçanın içinden günlük olarak kullandığım makyaj temizleyici, bb krem, göz kalemi, rimel, parfüm, bu kadar, 5 parçaydı.

Sorun şu ki bu kadar para verdiğim için atmaya kıyamadım. Günlük olarak kullanabildiklerimi, özellikle maske, yüz temizliği gibi ürünleri içinde en az kalandan itibaren kullanmaya başladım. Cildim de aslında bu ürünleri düzenli olarak kullandığım için yeni sivilceler vermeyerek bana karşılık verdi. Tam bir kazan-kazan oldu açıkçası. Ve elimdekiler bitene kadar kesinlikle yeni bir şey almayacağıma kendime söz verdim.

Bu deneme bana şunu öğretti: üzerine düşünmeden, evde buna benzer bir şey olup olmadığını kontrol etmeden yeni alınan her eşya yalnızca para ve dünyanın kaynaklarının azalmasına sebep oluyor. Kredi kartı borçları arttıkça artıyor ve insanın hayallerini gerçekleştirebilmesinin önüne geçiyor.

Şu an 3 haftalık bir tatildeyim, ve bavula sığdırma kaygısı aslında insanın gerçekten neyi sevdiğini ve neye ihtiyacı olduğunu gözden geçirmek için iyi bir fırsat. Tatile getirdiğim tüm kozmetik şunlardan ibaret:

IMG_20160713_202919_edit

Bir temizleyici, bir güneş kremi, bir dudak parlatıcı, bir parfüm. Bir de göz kalemi ve rimel getirdim ama keşke getirmeseymişim, hiç kullanmadım. İşte tatilde değilken bile bu kadar az şeye ihtiyaç varken dolapları kozmetikle doldurmak niye?

Herkesin bir zaafı var, benimkinin cilt bakımı olduğunu fark etmem biraz geç olsa da faydalı oldu. Tavsiyem, sizin zaafınız ne düşünün. Örneğin hiç okumayacağınız kitaplar mı alıyorsunuz (ben de biraz böyleyim), belki de elinizdekiler bitene kadar yenisini almamalı, ya da kitap beklentilerinizi karşılamadıysa kendinizi zorlamaktansa sevebilecek birine hediye etmelisiniz. Ya da çok fazla dekoratif ürün sahibiyseniz belki bazılarını elden geçirip hatta meraklılarına gittigidiyor’dan satıp ek gelir elde edebilirsiniz. Kozmetiklerinizi bile, örneğin tüplü kremler, tonikler ve parfümler, sevecek arkadaşlarınıza verebilirsiniz.

Daha Az Kıyafetle Yaşamak

Minimalizm ve basit yaşam beni gerçekten heyecanlandırıyor, çünkü dünyanın en evcimen insanı olabilirim ve Kafka’nın odasını kendi vücudunun bir uzantısı olarak gördüğü ve ekmeğimi suyumu verseniz oradan çıkmam, dediği gibi, ben de evi bir uzantım gibi düşünürüm.

Ama çocukluktan beri dağınık biri olduğum için, kendimi bir yandan da huzursuzluk veren yığınların ortasında buluyorum. Fark ettim ki, bu yığınların hiçbirine gerçekten ihtiyacım yok. O eşyalar olmazsa, zaten dağınıklığın sebebi ortadan kalkacak. Peki yıllardır bağlandığın eşyalardan kurtulmak kolay mı? Tabii ki değil.

priscilla-du-preez-228220.jpgBir minimalist olmayı kafaya takmış çok insan var, ben gerçekten bu kadar insan bulduğuma şaşırdım. Türkiye’de minimalist ve basit yaşam hareketi görece yeni olsa da İngilizce konuşan dünyada kitaplar ve videolar tonlarca mevcut.

Çoğu kişi de işe bu işe kıyafetlerini azaltarak başlamış. 10 item closet, project 333 (3 mevsim- 33 kıyafet), capsule wardrobe bu amaçla başlatılmış projeler. Hepsinde amaç aynı: Birbirine uyan giysiler edinip olabildiğince az giysi ile yaşamak. Sabah uyandığında, bugün ne giysem? sorusunu sormadan güne başlayabilmek. Kendine yakışanı, stilini bilmek ve dolabında senin stilin olmayan şeylerin toz toplamaya devam etmesini engellemek.

Dünyaca ünlü birçok insan da aslında daha az kıyafetle yetinmeyi bir yaşam tarzı haline getirmiş. Yapılacak onca iş varken, giysiler için bu kadar para ve çok daha önemlisi, zaman harcamak niye? Einstein’in bir gri takımı varmış örneğin, Obama ise gri ve lacivert renklerden başka takım elbiseye sahip değil. Steve Jobs ve Mark Zuckerberg de daha bilinen minimalistlerden (Mark Zuckerberg’den bu yazıda da bahsettim).

Hadi onlar dahi, çılgın. Benim ilginç bulduğum, Vera Wang ve Micheal Kors gibi ünlü moda tasarımcılarının da sürekli aynı kıyafetleri giymesi (özellikle siyah ve çok sade). Modayı belirleyen insanların modaya hiç uymamaları gerçekten enteresan. İkisinde de görülen aksesuar sadeliğine de dikkatini çekerim.

Vera Wang minimalist
Gelinlik tasarımında dünyanın bir numarası Vera Wang yalnızca siyah ve çok sade giyinmesi ile tanınıyor.
micheal kors black minimalist
Aynı şekilde o süslü saat ve çantaları tasarlayan Micheal Kors da “black on black”, siyah üstüne siyahtan vazgeçmiyor.

Peki daha az kıyafetle nasıl yaşanır? Yani bu nasıl başarılır 🙂

1. adım: Stilin hakkında düşünmek.

Bu bir erkek için daha kolay ama kadınlar günümüz alışveriş kültürünün hedefi olduğundan modaya daha kolay kapılabiliyor.

Stil belirlemek derken, tabii “bu benim tarzım” programlarındaki gibi değil, yaşam tarzınızı, yaşadığınız iklimi ve sürekli giydiğiniz parçaları düşünün.

Bu konuda çamaşır sepetiniz size yol gösterebilir: En sıklıkta hangi giysileri yıkıyorsanız muhtemelen size en yakın olanlar o giysilerdir.

Gardırobumu küçültüp her sezon kontrol edince hem kendi stilimi daha iyi anladım, hem de giysi alışverişimi çok çok azalttım. Fakat bu yıllar içinde tarzım değişmediği anlamına gelmiyor. İşim, yaşadığım kent, ihtiyaçlarım ve bedenim değiştikçe farklı giysilere ihtiyaç duyuyorum tabii ki. Sayı bazen 40 oluyor (bu yazıda olduğu gibi), bazen 30. Belki ileride 50 olacak, önemli olan sayılar değil, neyin yeterli olduğunu bilmek ve açgözlü olmamak diye düşünüyorum.

Bu da şimdilerde kullandığım 30 parçalık gardırobum (yazısı burada):

pelo gardrob VER2-page-001

Kendi tarzınızı bulduktan sonra yapılacak ikinci şey,

2. Gereksiz tüm kıyafetleri atmak.

Bu ilk başta acı veren bir süreç gibi gözükse de bir yerden sonra öyle bir keyifli hale geliyor ki insan her gün daha da azaltmak istiyor. Yapmak gereken şey evde giysi namına ne varsa (aksesuarlar da dahil) bir yere toplamak.

Ben hepsini yatağın üstüne atıyorum. Zaten daha dolaptan çıkarırken bazılarını direk atmaya karar verebiliyorum. Bu konuda birkaç kriter belirledim:

i. üzerime olmayan HER kıyafet kesinlikle gidecek. Kilo veririm, alırım diye hiçbir giysi dolapta beklemeyecek.

ii. Eskimiş, tamir edilemeyecek durumda olan, tüylenmiş olanlar da gidecek.

iii. Şimdiki tarzıma uymayanlar da gidecek. Çalışmaya başladığım ilk senelerde kumaş pantolon ve daha ciddi giysiler giymem gerekiyordu ama şimdi böyle bir zorunluluğum yok (istesem giyebilecek olmama rağmen bu kumaş pantolon, etek ve gömlekleri üç senedir hiç giymedim, sevmiyorum çünkü).

Bunu bir günde halletmek tavsiye edilse de ben ilk denememde bir iki ayda halledebildim. Yani hepsinden de ilk etapta vazgeçemedim. İlk ve ikinci kategoriye girenlerden daha çabuk kurtuldum. Bu da yaklaşık 50- 60 parçaya tekabül ediyor. Acıyla farkettim ki, bu kıyafetlerin yarıya yakını zaten mahvolmuş, on yıldan beri dolabımdalar. Artık birine verilecek halleri de kalmamış. Bunları mecburen attım ya da temizlik bezine falan çevirdim.

Eski işlerimde giydiğim resmi giysileri de fotoğrafladım ki belki kardeşime bazıları olur. Kardeşim, ki kendisi için giyim ve alışveriş bir yaşam tarzıdır, bu giysileri son üç yıldaki altı taşınmamda nasıl olup da her yere taşıdığıma şaşırdı. Yirmiye yakın parçadan ancak bir ikisine talip oldu. Kalanları da mahallenin yardımlaşma ve dayanışma vakfına bağışladık.

3. Düzenli bir dolaba sahip olmak.

Bu konuda ilk yazımda bahsettiğim Marie Kondo’dan t- shirt ve bluzları asmak yerine kalıplamanın ve çekmecede saklamanın çok daha etkili olduğunu öğrendim. Yine bu konuda bir çok kaynak bulunuyor ama daha sonraki yazılarımdan birinde nasıl yapılacağını göstermek istiyorum.

4. Daha az ve düşünerek alışveriş yapmak.

Bu artık bir yaşam biçimi haline gelmeli. Ben ki “impulsive shopping” denen şeye bayılan bir insandım. Mağazalara dalıp ilk beğendiğim şeyi denemek ve almak.

Bu konuda eşim ve ailesinden çok şey öğrendim: Diyor ki mesela, ben bir trençkot alacağım. İstediği modele karar veriyor, ona göre alışveriş yapıyor. Ben mesela trençkot alacağım diye (Ankara’da bolca olan) alışveriş merkezlerine gidip, bir bluz, bir kot pantolon, bir de ceket alıp, o sene “yine trençkot alamadım” diyip dönerdim.

Artık kendime mevsim başında ihtiyaç belirleyip, sadece o ihtiyaca göre alışveriş yapmayı öğrendim. Örneğin eğer bir sandalet almak istiyorsam, sadece ayakkabıcılara giriyor ve sadece sandalet kısmına yöneliyorum. Böylece alışveriş merkezlerinde daha az zaman geçirmiş ve daha az para harcamış da oluyorum.

Sonuç olarak, dolabımdaki giysilerin yarısından kurtularak (ve bir yıldır tek bir parçasını bile özlemedim) ve daha iyi ve ulaşılabilir şekilde yerleştirmeyi öğrenerek büyük bir rahatlık yaşadım. Yazlık- kışlık diye ayırmama gerek kalmadı, çekmecemi ve dolabımı açtığımda sahip olduğum her şeyi görebiliyor, bulabiliyorum. Bu bloga 2016’da başladığımda amacım, yaklaşık 20- 30 en sevdiğim giysiyle yaşamak ve sabah hala az da olsa yaşadığım “bugün ne giysem” olayını hiç yaşamamak, buradan kazanacağım zamanı daha üretken işlere harcamaktı. Bu konuda epey büyük bir yol kat ettiğime inanıyorum.

Daha az kıyafetle yaşamak ve kapsül gardırop üzerine diğer yazılarım için tıklayınız.

Youtube kanalıma buradan abone olabilirsiniz.

Minimalizm ve Basit Yaşamak

mkondo

Ne yaparsam yapayım dağınık olmaktan kurtulamayan bir insan olarak, Japon yazar Marie Kondo’nun “the life-changing magic of tidying up” (Türkçesi de çıkmış: Derle Topla Rahatla) adlı kitabını okurken bayağı heyecanlandım, acaba ben de bir gün düzenli bir insan olabilecek miyim diye. Minimalizm? Hayatımda üzerine düşünmediğim bir kavramdı bu kitabı okuyana kadar. Aslında doğrudan kitabın önerdiği şey minimalizm değildi ama, söylediği şey şuydu:

Sadece yüreğinize seslenen şeyleri tutun. Diğerlerini atın gitsin, onlara ihtiyacınız yok. Bir eşyayı elinize aldığınızda, kendinize şu soruyu sorun: “Bu eşya bana mutluluk getiriyor mu?”

Başta çılgınca gelse de, bunun üzerine düşünmeye başladım. Aslında ben ve eşimi düşünürsek, biz küçük şeyleri tutmaya bayılıyoruz. Evimizin her yerinde bu küçük nesnelerden var, kar küreleri, müzik kutuları, camdan küçük hayvanlar, figürler, neler neler. Bunlar gerçekten bizim ruhumuzla konuşuyor mu? Yoksa yalnızca toz mu topluyorlar? Bu soruları kendime sorarken acaba bu kitabı okuyanlar neler yapmış diye internette araştırmaya başladım. Ve Marie Kondo’yu okuyan çoğu kişi minimalist çıktı! Dolabında yalnız 8 elbiseyle yaşayanlar, evimi gören herkes “yeni mi taşındın” diye soruyor diyenler, küçücük stüdyo dairelerde, loftlarda yaşayan, sahip olduğu her şeyi bir sırt çantasına koyup seyahat edebilenler.

 

Böylesine basit yaşamanın düşüncesi bile güzel aslında. Daha az eşya, daha az sorumluluk, daha huzurlu bir yaşam. Marie Kondo’nun dediğine göre, bu işi bir defada yapmak gerekiyor. Ama bu “bir kere”, belki 6 ay sürecek, belki yıllar. Önemli olan niyetlenip harekete geçmek. Ben bu işe kalkışalı 1.5 sene oldu ve diyebilirim ki giyim konusunda çok önemli bir aşama kaydettik. Diğerleri konusunda da yavaş yavaş gelişiyoruz. Artık alışverişlerimizde kaliteyi ve uzun ömrü ön planda tutmayı öğreniyoruz.

 

Bu mutfakta da çok önemli. Çünkü mutfak benim nefes aldığım yer. Eğer orası gereğinden fazla eşya ile doluysa insanın üzerine üzerine geliyor. İnsanın neşesini alıyor resmen. Bu yüzden yeni evimizi kurarken “misafir takımı” gibi bir şey olsun kesinlikle istemedim. Günlük hayatta kullandığımız yemek takımı 12 kişilik ve bembeyaz, öyle yaldızlı yaldızlı değil. 10 tane tencerem yok, her boydan bir tane. Hatta bana sorsanız bu bile fazla, belki zamanla daha da azalır. Tatlıyı ve etleri aynı tahta kaşıkla karıştırıyorum, aman allahım, bu bazıları için tam bir görgüsüzlük! Yalnızca bir masa örtüm var, ve neden daha fazlasına ihtiyacım olsun ki? Şimdi bile bana sorsanız mutfağımda çok eşya var ve zaman buldukça mutfağımı da daha da sadeleştirmeye çalışacağım.

İnsan yolculuğunu bir belgesel misali, iyisiyle kötüsüyle belgelerse, ilerleme motivasyonunu çok daha iyi buluyor. İşte benim amacım da, hikayemi anlatırken, devam etmek için de güdümlenmek. Daha çok insana ulaştıkça, daha da ilerisini görmek için biraz daha derine inmek.

Minimalizm ve basit yasamla ilgili diger yazilarim icin tiklayiniz.

<span>%d</span> bloggers like this: