2017’nin Kelimesi: Yaz

unnamed2016 yazında, biraz boşluktan, biraz yalnızlıktan, kendimi dinlemeye epey vaktim oldu. Ve bir anda kendimi yazı ile ilgili bir maceranın içinde buldum.

Birincisi, bu blog’u açtım ve yıllardır o ya da bu şekilde yaptığım günlük tutma işini bu bloga yönlendirmiş oldum. İkincisi, el yazımı güzelleştirme ve kaligrafi işine girdim ki bu başlı başına bir derya. Ben daha ancak ayak parmaklarımı suya sokmuş vaziyetteyim.

Üçüncüsü ise yaratıcı yazarlık oldu. FutureLearn adlı üniversitelerin açık dersler verdiği sitede “Kurgu Yazmaya Başlangıç/ Start Writing Fiction” adlı dersi aldım, ve benim için yeni bir dünyanın kapılarını açtı. Küçüklüğümden beri hevesli olduğum kurgu yazma işini artık daha da ciddiye almaya karar verdim, ve Aralık ayında da gerçek bir yaratıcı yazarlık kursuna başladım. Benim için 2017, öyle ya da böyle yazı yazmak hakkında olacağa benzer. Umarım hep güzel şeyler olur da, melankolik olaylar sadece kurguda kalır. Hala umudum var.

Yapacak Bir Şey Yok!

gzhykeo_cbu-noah-silliman.jpg

İki üç gün önce fark ettim, bu cümleyi ne çok kullandığımı.

Neredeyse her cümlemin arkasına ekliyorum bu günlerde. Nereden geldiğini hatırlamaya çalıştım, bulamadım. Sonra fark ettim ki, eşim de çok kullanıyor. Acaba o mu benden aldı, ben mi ondan? Çıkamadım işin içinden. Nereden geldiğini anlayamayacağım.  Neden peki, her dakika yapacak bir şey olmadığını söylüyorum? Ülke, dünya ne halde? Tepki gösteremiyorum. Tepki gösterdiğim an, bir etiketim oluyor. Ben, Pelin olarak, barışı bile isteyemiyorum. Çünkü en çok barışı istenenler suçlanıyor. Susuyorum. En sonunda kelimeler kusmaya başlıyor. Umutsuzluğumu, çaresizliğimi böyle dile getirebiliyorum ancak.

Yemek tuzsuz olmuş, yapacak bir şey yok! Birinin yaptığına sinirlenmişim, yapacak bir şey yok! İnsanlar ölüyor, yapacak bir şey yok! İnsanlar aç, evleri başlarına yıkılmış, yine yapacak bir şey yok!

Halbuki yapacak şey öyle çok ki, öncelikle sessiz kalmamak, daha çok yazmak, etiketlenme pahasına da olsa susmamak. Bu toplumun başına ne geldiyse, susmaktan, bastırılmaktan gelmedi mi zaten? Yüksek sesle şarkı söylemeyi bile yasakladılar bize. Sevgimizi hep içimize gömdük. Güzel şeyler değil ama, nefret hep söylendi yüksek sesle.

Artık konuşma zamanıdır, yapacak şeyler var, hem de çok! Önce kelimelerimizden başlayıp, sonra hareketlerimize yansımalı. Barışı istemeli, sevgiyi istemeli her hareketimiz. Yoksa battıkça batacağız!

You go girl!

15032097_10157905518130393_2204106549265326375_n.png

Oyuncu Shailene Woodley diyor ki: “Özellikle kullanılmış giysiler alıyorum. Ben bu gezegenin bir vatandaşı olacağım, ve sorumluluklarımı yerine getirip, doğayla sürekli savaşmaktansa onunla barışık yaşayacağım.”

Keşke Türkiye’de de ikinci el giyinme yaygınlaşsa!

Yaşasın Özgür Dönüşüm! Yaşasın İkinci El!

İnsan bazen aksesuar gibi küçük şeylerin evde nasıl da biriktiğini anlamıyor. Ve ne kadar yeni eşya alırsak alalım, eskilerinden vazgeçmek kolay olmuyor.

Bu hafta iki tane saatime elveda dedim.

Benim için kıyafetlerden kurtulmak kolay, ucuz ve kararmış aksesuarları ise direk çöpe atabiliyorum, ama saat gibi kıymetli bir şeyi, hele de duygusal bir değeri varsa, atmak zor oluyor.

Bu saatlerden birini 4 yıl birini de 6 yıl kullandım. İkisi de epeyce eskidi, ama biri babamın biri ise kardeşimin hediyesi olduğu için onlardan vazgeçemiyordum. Yaklaşık bir yıldır ikisini de takmamıştım ve biten pillerini değiştirme gibi bir niyetim de yoktu. Neden bu saatlerim başka birinin kolunda hayat bulmasındı?

 

Aslında bunu yapmaya beni teşvik eden kişi eşim oldu. Benim ona geçen sene hediye aldığım, başta çok severek kullandığı ama sonra bileğini rahatsız eden saati satmaya karar verdi. Yepyeni ve oldukça pahalı olduğu için vermektense satmak daha mantıklı oldu tabii. Sonra da 10 yıl taktığı güneş gözlüğünü üniversitenin sayfasına koymamı önerdi. Pek alıcı çıkacağından emin değildi ama çöpe atmaktan iyidir diye düşündü. Ben de bu cesaretle kendi saatlerimi de koydum gruba. Yıpranmış olduklarını özellikle belirtmeme rağmen, beş dakika içinde onlarca istek geldi, hatta gözlük için para önerenler bile oldu!

 

adsiz

Öğrencilere birazcık bile bu şekilde katkıda bulunabilmek bana çok iyi hissettirdi. Keşke daha önce verseymişim dedim, benim dolabımda sessiz sakin oturacaklarına birilerinin bileğinde tik-tak tik-tak çalışacaklar artık.

Eğer sizin de böyle yıllardır kullanmadığınız, ve kullanılmayacağını bildiğiniz eşyalarınız varsa çöpe atmadan önce yapılacaklar çok.

Üzerinden para kazanmak isterseniz, son zamanlarda popülerleşen uygulamaları ya da sahibinden.com gibi siteleri kullanabilirsiniz. Ben facebook gruplarını da bu konuda çok başarılı buluyorum, daha önce buzdolabı ve dolap satmıştım ankara 2. el eşya paylaşımı grubunda. Bu saatleri de Odtülü’den adlı gruba koydum, aslında bu da bir 2. el satış platformu, diğer üniversitelerin var mı bilmiyorum, ama bu gruptaki dayanışma hakikaten muhteşem.

Evdeki fazla giysilerim sayesinde indirim kazanayım derseniz de H&M bir torba dolusu kıyafet veya bez getirene 50 TL lik alışverişte 10 TL indirim yapıyor. Bence bu da gayet iyi bir seçenek, biz H&M’i ailecek sevdiğimiz için oradan bir şey alacağımız zaman özellikle bakıyoruz evde verebilecek ne var diye. Bu hem dolaptakileri sorgulamayı sağlıyor, hem de çıkan parça çok, giren bir oluyor. Bu arada H&M bu kıyafetleri ne yapıyor merak ettik. Giyilebilecek durumda olanları 2. el olarak pazarlıyor, giyilemeyecek durumda olanları ise geri dönüştürüyormuş.

Satmayıp vereyim, faydam dokunsun derseniz yine Facebook’ta “Özgür Dönüşüm Ankara” grubunu tavsiye edeceğim. Yalnızca birkaç ayda harika bir dayanışma oluştu burada. Kuzine soba bile verildiğini gördüm 🙂 Bu Ankaralılar bir harika dostum 🙂

Aynı zamanda Kızılay da eski giysileri kabul ediyor. İzmirde yaşayan annem genellikle Kızılay’ın kumbarasına bırakıyor eski giysileri. Ankara’da da Çiğdem Mahallesi’ndeki Çiğdemim Derneği‘ne bırakıyorum ben, bu derneğin yaptıkları da takdire şayan.

Yaşasın özgür dönüşüm! Yaşasın ikinci el!

 

Oto-pilot Modunda Yaşamak

Hayatımızın çoğunu oto-pilot modunda yaşadığımızı fark ettiniz mi? Sabah kalktığında gerçekten yüzünü yıkayıp yıkamadığını hatırlayan kaç kişi vardır? Ya da işe/okula giderken nasıl yürüdüğünü/araba kullandığını/otobüse bindiğini hatırlayan? Eğer olumsuz bir tecrübeyle karşılaşmıyorsak günümüzün çoğunu otomatik modda yaşayabiliriz. Tek bir bilinç zerresi gerekmeden işe gidip gelebilir, insanlarla muhabbet edip haberleri izleyebilir, yemek yapıp bulaşıkları yıkayabiliriz. Bu bize insan zihninin bir armağanı. Sıfır farkındalıkla günler, aylar, yıllar geçer, ve biz yıllar sonra hayattan zevk almadığımızı, istediklerimizin gerçekleşmediğini, yavan, ot gibi bir yaşam geçirdiğimizi fark ederiz. Daha da kötüsü, yaşamımızın sonuna kadar bunu fark da etmeyebilirdik. Çoğu etmiyor. Bir şeylerin yanlış olduğunu fark etmek yalnızca bir başlangıç. Ve çözüm noktası da çok uzakta değil.

En yakın ve kalıcı çözüm noktası anın farkında olmak. O an gerçekten neler olduğunu, neler olabileceğini, geçmişte ne olmuş olduğunu, gelecekteki olasılıkları değil, yalnız o anı düşünmek. Yaptığın nefes almaksa nefes almak, yemek yemekse yemek yemek, otobüs beklemekse o. O anla bütünleşmek ve her yönüyle o an’ı keşfetmek. Oto-pilottayken bunu yapamıyoruz işte. Ve aradaki fark o denli büyük ki…

Anın farkında olmanın, yani mindfulness’ın etkileri bilimsel olarak da kanıtlanmış durumda. En önemli etkileri olarak yapılan her işte yüksek performans ve üretkenlik gösteriliyor. Farkında olarak bulaşık yıkamayla ilgili bile bir çalışma var örneğin. Ben dahil çoğu insanın nefret ettiği bir iş, onu bile güzelleştiriyor anın farkında olma.

Bence en önemli etkilerinden biri de konuşma ve dinleme üzerine. “Ağzından çıkanı kulağın duysun” deriz ya, hatta kulağımız değil konuşmadan önce aklımız duysun. Benim için en zor olan şeylerden biri konuşurken anın farkında olmak. Çünkü konuşmayı çok seviyorum ve bazen de boş konuştuğumun farkına maalesef sonradan varıyorum. Toplu gruplar içinde çok konuşkan olmasam da ortamda garip bir sessizlik oluştuğunda o rahatsızlıktan kurtulmak için saçmasapan bir şey atıveriyorum ortaya. Bunu engellemek için uzmanların önerdiği şey nefes almayı hatırlamak. Karşıdakinin konuşması bittiğinde sen konuşmaya başlamadan önce bir küçük nefes al. Bir iki saniye bile sürmüyor ama beyin o arada reset atıp otomatik pilottan kurtuluyor. Yine sen devreye giriyorsun. Böylece söz kesmiyor, gereksiz şeyler söylemiyorsun. Benim bu konuda uzmanlaşmama daha çok da olsa bu noktaya gelebileceğime inanıyorum.

Yalnızca farkında olmak bile yeterli çoğu zaman.

Mindfulness (Bilinçli Farkındalık) Nedir?

Özellikle minimalizmle tanıştıktan sonra daha da ilgimi çeken bir kavram mindfulness.

Maalesef Türkçe’de tam bir karşılığı yok. Consciousness: Bilinç ya da bilinçli olma, Awareness ise farkındalık ya da farkında olma olarak çeviriliyor. Mindfulness kavramına ise, en uygun bulabildiğim çeviri Kültegin Ögel’den “yargısız farkındalık” oldu, fakat o da bilim dilinde yalnızca “farkındalık” olarak geçtiğine işaret etmiş. “Anın farkında olma” da güzel bir çeviri olabilir.

my post

Peki, nedir bu yargısız farkındalık? Aslında her yaşta, herkesin yapabileceği, bir kere alışılınca bırakılamıyacak bir alışkanlık. Her anı, anın tadına vararak, yargılamadan yaşamak. Etrafımızdaki her şeyi yüksek bir bilinç seviyesiyle algılamaya çalışmak, algımızı arttırmak. Kendimizi, dünyayı kabullenmek. Ve en önemlisi nefes aldığımızın farkına varmak.

7b8ab7f186362ec1743eae6f52e9aab9

Bir yerde Buddha’yla ilgili şöyle bir hikaye okumuştum. Yalnızca 1 saatliğine nefesimize odaklanmamızı istiyordu. 1 nefes bile kaçarsa, en baştan. Sonra tekrar baştan. Bir denesenize. Bu öyle zor bir şey ki. Tek yaptığın nefes almak olmasına rağmen ona bile odaklanamıyor beynimiz.

Hep bizi başka yönlere çeken şeyler var. İşte bu şeylerin farkında olmaya mindfulness deniyor.

Eğer bu anın farkında olma işini başarabilirsek, kendimizi tanımaya ve geliştirmeye bir adım daha yaklaşıyoruz. Kendini ne kadar kabullenirsen, o kadar geliştirebilirsin paradoksuna bir örnek.

Dedikodu yaparken yargısız bir şekilde kendinizi izlediğinizi düşünün. O an beyninizden neler geçtiğini, aklınızdan çıkan kelimelerin her birini, duyduğunuz karşılığı, kelimelerin hepsinin teker teker toplu bilince işlendiğini… Bunu sonuna kadar yapmayı becerebilirseniz bir sonraki sefer dedikodu yapma ihtimaliniz büyük oranda azalacak. Bunu hem iyi hem de kötü alışkanlıklara uyguladıkça, hayatta kendinize dair ne kadar çok şeyi bilmediğinizin farkına varacaksınız. Çok daha güçlü ve bilinçli hareket edeceksiniz.

 

Minimalizm ve Bağımlılığın Birbiriyle Ne Alakası Var?

o-VIDEO-GAME-ADDICTION-facebook

Daha düzenli ve basit bir hayat yaşamaya karar verdiğinizde, buna evden başlamak çok doğal, hele de ortalama bir insanın hayatının çoğunu evde geçirdiğini düşünürsek. Ve temizlik ve düzen hakkında artık o kadar kafa yormuyorsanız, beklenenden fazla boş vakte sahip olabilirsiniz. Hatta çoğu minimalist bu boş zaman ve getirdiği özgürlük hakkında endişeli. Dikkat etmemiz gereken, bu yeni bulduğumuz özgür zamanımızı bağımlılık yerine iyi alışkanlıklarla bezeyebilmek.

Minimalizm ve bağımlılığın birbiriyle yakından ilişkili olduğunu gözlemledim son zamanlarda. Değersiz bir çok şeyden (maddi ve manevi) kendini kurtardığında, bir boşluk hissi oturuyor yüreğine. Şimdi o boşluğu herşey ile doldurmak mümkün, onca zamandır yazamadığın öykünü yazabilirsin örneğin, ya da gidip arkadaşlarınla buluşup bilinç düzeyi yerlerde sürünen, dedikodu ya da içki muhabbetleri yapabilir, ya da sigara, televizyon ve internet gibi bağımlılıklara kendini kaptırabilirsin. Ama iyi haber, minimalizm insanı yaptığı her şeyi sorgulatmaya ittiği için, bu bağımlılıkların farkına çok rahat varabilir ve bunları sonlandırabilirsin.

Ben örneğin, video oyunları oynamayı çok severdim de, kendime bağımlı demezdim. Ama boşluk duygusuyla karşılaşınca, fark ettim ki, bir gün içinde saatlerimi oyunlara harcıyorum.

Nereden baksan 20 yıldır bu oyun işinin içindeyim. 90lı yıllarda Atari’miz vardı, kardeşim ve kuzenlerle, sıcak yaz günlerinde dışarı çıkmama bahanemizdi. Kış geldiğinde babam atarinin adaptörünü işyerine götürür, ben de derslere dalar oyunları unuturdum.

Üniversitede de gayet iyiydim, yalnızca yazları, işte o boşluk duygusu gelip çattığında, boşluktan kaçmak için oyunlara yöneliyordum. Sims ve Diablo gibi oyunlar beni içine alıyor, yalnızca yemek saatleri için odadan çıktığım günler oluyordu. Ama bu da beni rahatsız etmiyordu, bağımlı gibi gelmiyordum kendime.

Ama 2010’da çalışmaya başladığımda bir şeyler değişti. Artık eğlence için değil, işin stresini atmak için oyun oynamaya başlamıştım. İnsanların sigara ve alkolle yaptıklarını ben oyunlarla yapıyor, oynarken hayata dair her şeyi unutuyordum. Sözde e-kitap okumak için aldığım iPad de oyun arkadaşım olmuştu.

Ama bir gün minimalizmle ilgili videolar seyrederken Leo Gura’nın bir videosuyla karşılaştım. Bu adam, hayata bakış açımı olduğu gibi değiştirdi. Gururla söylüyorum, iki buçuk aydır oyun oynamıyorum (Ama hala bağımlıyım, bunu kabul ediyorum).

Leo’nun kısaca bahsettiği, bağımlılıklardan kurtulmak ve özgürleşmek için, boşlukla barışık olmamız gerektiği. Bunu yapmanın en basit (ama kolay olmayan) yolu ise meditasyon. Rahat bir biçimde bir sandalyeye oturmak ve yirmi dakika içinde hiçbir şey yapmamak. Gelen düşüncelere bile karşı koymamak. Karşı koymaya bile karşı koymamak. Bu gerçekten çok etkili bir yöntem ama göründüğünden daha zor. Herhangi bir şeyi yapmaya karşı büyük bir istek, bir zorlama duyduğunuzda, yalnızca oturun ve kendinizle baş başa kalın. Düşünün, bunu yapmadığınızda hayatınızda ne değişecek?

Ben bir de kendimi 90 yaşında düşünme egzersizini seviyorum. Bir anlamda hayatımdaki şeyleri bir perspektife sokmamı sağlıyor. 90 yaşındaki Pelin’in 27 yaşındaki Pelin’e tavsiyesi ne olurdu? Herhalde bütün gün boynuna, sırtına, beline, gözlerine ve en önemlisi bilincine zarar verecek bir biçimde bilgisayar oyunu oynamamı tavsiye etmezdi. En kısa zamanda hayatımın amacını bulup kendimi gerçekleştirmeye çalışmamı takdir ederdi. Ama aynı zamanda da andan zevk almamı… Komik gelebilir ama eğlenceli bir egzersiz. Bilgisayar oyunları, sosyal medya/internet bağımlılığı, tembellik gibi konularda faydalı olacağını düşünüyorum, sigara için bile kullanılabilir. Tabii ki alkolizm ve daha ciddi bağımlılıklarda profesyonel yardımın gerekli olduğuna inanıyorum.

 

Hayatınızdaki işe yaramaz şeyleri gözden geçirdiğinizde, işe yaramaz eylemleri de gözden geçirmek iyi bir fikir olabilir, ve konuşmadan kahve içmeye ya da bir şeyler izlemeye kadar her eylemi sorgulama taraftarıyım. Hayatımıza birazcık uzaklaşıp onu izlemek, bize hangi eylemlerin gerçekten faydalı ve keyifli olduğunu, hangilerinin ise dışarıdan eğlenceli görünüp içimizi yiyip bitirdiğini görmek, daha tatmin edici bir hayat yaşamak için gerekli olabilir.

 

 

Bugün Veda Ettiğim Küçük Şeyler.

image

İnsan farkında olmadan nasıl da eşya ile kaplanıveriyor etrafı. Bugün bana büyük gelen iki bluza, kullanma imkanım olmayan üç kutuya (niye baştan tutuyorum ki bunları, belki bir gün lazım olur diye, tüm ev istifleniyor) terliğimden kopup evin her yerinde dolaşan ponpona, kesilen kot pantolonumun paçalarına (hahaha,  “belki bir gün” bir proje yaparsam saklanan yine), ve olur olmaz birkaç kart ve broşüre veda ettim. Broşürlerden biri de müze broşürü. Hep, deneyimleri eşyalara tercih edin, denir ya, ben de anılarımı ve deneyimlerimi gittiğim bu güzel müzenin broşürüne tercih ettim. Yazayım ki unutulmasın, gittiğim bu güzel müze, Cunda Adası’nda, Taksiyarhis Kilisesi Müzesi ve ona bağlı Sevim ve Necdet Kent Kütüphanesi. Kilisede Koç ailesinin özellikle denizcilikle ilgili antika koleksiyonu bulunuyor, üst katta ise sürekli değişen koleksiyonda oyuncaklar sergileniyor. Gitmeyenler için yine Koç ailesine ait olan Ankara Ulus’taki müzeyi de öneririm, illa eşyalar saklanacaksa böyle saklanmalı dedirtecek cinsten. Evlerimizi müzeye çevirmenin alemi yok :).

Cunda’nın daha da tepesine yürümeyi göze alırsanız, 600 senelik bir yel değirmeninin şimdi kütüphaneye dönüşmüş halini ziyaret edebilirsiniz. Buranın bir Nostalji Kafe’si var ki, böyle güzel bir manzara gördünüz mü bilmem. Her yanın deniz, her yanın mavi, sessizlik.

Bu arada, bunu yazarken annem bluzların ikisine de talip oldu. Yıllarca dolapta bekleteceğime ona önceden sorsaydım keşke!

 

Yavaşla. Azalt.

image

Bir gün içinde neler yapıyorsun?

Ben örneğin, diyelim ki işe gitmediğim bir gün, yemek yapıyorum, yemek yiyorum, kahve, yetmezse çay, bir-bazen iki kitabı okumaya çalışırken, bir yandan da televizyon izliyorum. Başka bir köşede bir hikaye yazmaya çabalarken, şu bilgisayar oyununu mu oynasam biraz da diyorum. Arada bir el işlerine merak salıyorum, bezler boncuklar ipler dolaşıyor etrafta. Daha bunlar yalnızca kendi başıma yaptıklarım. Sevdiğimle vakit geçirmek, ailemle telefonda konuşmak, arkadaşlarımla buluşmak, telefonda konuşmak var bir de. Bunun dışında hayatımda olmasına gerek olmayan ama bir şekilde bağımı kesmediğim/ kesemediğim tiplerle de vakit geçiriyorum.
Çalıştığım günlerden hiç bahsetmeyeyim. Okula gitmeden önce günümü nasıl planlasam, çıktı alsam fotokopi çektirsem sunu hazırlasam paniği, gidince teneffüs aralarında yapılacak bi dünya iş ve sadece 10 dakika, eve gelince okunacak yazılar, sınavlar vs. Bu kadar şeyi 24 saat içinde nasıl yapar insan? Yapar da sonra ruhu ne gelir? Vücudu nasıl cevaplar bu kaosu?
Artık eşyalarımı azalttığım gibi yaptıklarımı da yavaşlatmaya ve azaltmaya karar verdim. Yaklaşık iki aydır hiçbir oyun oynamıyorum örneğin, bilgisayardan, tabletten, telefondan. Bu benim için büyük bir başarı, yaklaşık 20 yıldır bu tip oyunları oynadığım düşünülürse. İnsanın bu tür bağımlılıkları bir tür boşluk korkusundan oluşuyor aslında. Boşluğa dayanamıyorsun. Ben oyunla dolduruyordum. Kimi sigarayla alkolle dolduruyor. Kimi anlamsız ilişkilerle. Boşluğu sevmeyi öğreniyorum iki aydır. Oturuyorum odada ya da dışarıda, hiçbir şey yapmıyorum ama. Etrafımdakileri olduğu gibi kabul etmeye ve en önemlisi boşluğu kucaklamaya çalışıyorum. Bu öylesine güçlü bir şey ki. Boşluğu kucaklarsan her şey artık kolay geliyor. Böylece hayatından gereksiz aktiviteleri çıkartmak her seferinde kolaylaşıyor. Bir tür meditasyon diyebiliriz buna.
Her şey yavaş yavaş oluyor, ama bir anda. Her şey olması gerektiği gibi. Az, yavaş, ama öz. Yavaş, ama tembel değil asla. Tadını çıkara çıkara. İşte amacım bu.

Görmek istediğin değişimin kendisi ol.

you-must-be-the-change-you-wish-to-see-in-the-world-22

 

Yukarıdaki Mahatma Gandhi sözünü çok düşünür; ama bazen uygulanır bulmazdım. 4 sene boyunca vejetaryen yaşadım ve kendi de vejetaryen olan Gandhi’nin bu sözünü o zaman bile tam olarak anlayamamıştım. Belki de tam olarak bu değişime inanmadığım için çevremdekileri de pek inandıramadım. Ama bu sefer öğrencilerimin yardımıyla sanırım bu sözün ne demek olduğunu biraz da olsun özümseyebildim.

Alışverişkolik olma üzerine bir parça işliyorduk ve bir erkek öğrencim anlatılanın ne kadar ona uyduğunu, özellikle kıyafet alışverişine gittiğinde kendinden geçip ne kadar çok satın aldığını anlattı. Benim de öyle olup olmadığımı sordu. Ben de, aslında tam tersi olduğumu, yaklaşık 1 yıldır örneğin hiç t-shirt almadığımı söyledim. Bunu duyan sınıf bir anda pür dikkat kesildi ve ben anlatmaya devam ettim. Onlar sordu, ben anlattım, ki özel bir üniversite olduğunu düşünürsek alım gücü yüksek bir kitle var karşımda. Bu öğrenci grubum daha önce tanıştığım öğrencilerden biraz farklı olsa da yine de istediğini alabilen- ve ailenin de çoğu zaman sınırsız finansal destek sağladığını düşündüğüm- bir grup. Bu yaz yalnızca bir kot pantolon ve bir çift ayakkabıya ihtiyacım olduğunu tespit ettiğimi, bunları da bir ay boyunca araştırdığımı, sonunda bir Levi’s kotu 70 liraya (indirimin de indirimi) ve Toms ayakkabıları 150 liraya (30 lira indirimli) aldığımı anlattım. Levi’s ve Toms seçimim materyalistik gibi görünse de belki içimde kaldıkları için reddedemediğim iki marka. Hep ikisinden de almak istedim ama aynı anda bir sürü parça alınca en kalitelisini almaya insanın parası kalmıyor. “Bu yaz yalnızca iki parça alacağım” diye kendine bir amaç koyarsan en iyisini almaya para bulabiliyorsun. Ve yeni bir şey satın almama eylemi kendimi sınırlamak ya da “1 yıl boyunca satın almayacağım” gibi söylemler değil. Gerçekten sevmediğim ve hiç giymediğim parçaları ayıklayınca sevdiğim giysileri her gün giyebiliyorum. Dolabımı açınca “bugün ne giysem” demiyorum. O zaman yeni bir şey almaya ihtiyaç da duymuyorum.

Bunların hepsini yazı dilindeki gibi anlatamasam da onların ilgisini çekmeyi başardım. 2 dakikalığına önlerindeki cep telefonlarına bakmayı bırakıp beni dinlediler. Bu bile bir kazançtır diye düşünüyorum. İşte olmak istediğin değişimin kendisi ol, bu demek bana göre. Kısa bir süreliğine kim olduğumu kendi akranlarıma değil öğrencilerime de gösterebildim. İlk çalışmaya başladığımda bir öğretmen olarak uymam gereken kurallar bütünü beni içine hapsetmiş, istediğim ve eğitildiğim gibi bir öğretmen olamayacağım, ben de duvarda bir tuğla olacağım diye cesaretim çok fazla kırılmıştı. Belki artık kurallara uymaktan çok, biraz daha kendim olmayı öğreniyorum. Örnek olmak deyişini sevmesem de, bir iki öğrenciyi bile düşünmeye sevk etmek, beni gerçekten mutlu ediyor.

Boşluktan Korkma. Boşluğu Sev.

water-lilies-40

(Monet, Water Lilies)

Hiçbir şey yapmamanın öyle bir etkisi var ki… Eğer bilinçli olarak yapıyorsan bunu, hayatın hızına karşı koyuyorsan… Aklın bomboş ve berraksa… Hiçbir şey yapmamada büyük bir sır var ve biz, büyükşehirlerde yaşayanlar, 21. yüzyılda yaşayanlar, bu sırrı unuttuk. Hayvanlar hatırlıyor. Bazı ermişler hatırlıyor. Bazılarımızın da hatırlamak için bilinçli bir çaba sarf etmesi gerekiyor.Ama bazen dış dünya öyle bağırıyor ki, iç dünyanın sesini görmezden geliyorsun.

Zorba’da Kazancakis sadece bir şey üzerine odaklanan birinin enerjisiyle mucizeler yaratabileceğinden bahsediyordu. Düşünsene, aklımızda bin küçük tilki dolaşıp birinin kuyruğu öbürüne değmezken, yalnızca tek birine odaklansak nasıl bir enerjiyle sarılırız ona, mucizeler yaratırız gerçekten de. Belki de tüm ritüellerin, duaların, “om”ların amacı buydu. Tek bir şeye odaklanmak. O odaktan mucizeler doğurmak. Dış dünyayı düşünmeden, içine dönmek. Aslında bir nevi akli minimalizm. Kafandaki gereksizleri boşaltmak. “Hiçbir şey”e, boşluğa yer açmak.

Boşluktan korkmadan, boşluğu severek.

Makyaj Mezarlığım

Minimalizm hakkında birşeyler öğrenmeye çalıştığım son iki yıldır çok farklı sebeplerle bu işe girişenlerle karşılaştım: borcu olanlar, alışveriş bağımlısı olanlar, çocukları olup evin durumu almış başını gitmiş olanlar, depresyondakiler, ya da benim gibi dağınık olup aslında amaçları aklını düzene sokmak olanlar. Ama sonuç çoğunda aynı oluyor, büyük bir rahatlama. Neyi neden satın aldığımızın farkına varma. Bende de aynen böyle oluyor.

Ben giysilerimi saymadım, ama eşim Koray’ı da eklersek beraber yüzlerce parçadan kurtulduk ve mevsim değiştikçe gözden geçirip biraz daha parçadan kurtulmaya devam ediyoruz. Benim için giysi dolabımda önemli olan tarzımı belirlemek ve sahip olduğum her parçayı sevmekti. Bunu başardığımı düşünüyorum. Artık başka alanları düşünmeye başlayabilirim.

image

Makyaj mezarlığı. Sanırım gerçekten de bir mezarlık yaratmışım yıllar içinde. Tüm makyaj, cilt bakım ve tırnak bakım malzemelerimi yatağın üzerine yığdım bir Cumartesi günü ve bir süre onları seyrettim. Ne saçma bir yığındı! Ben işe giderken makyaj bile yapmıyorum, krem ve göz kalemi dışında. Ama yine de bu kadar çok ürünü toplamayı başarmıştım. Bazı şeylerden bolca vardı, mesela 3 adet göz kalemi, 3 adet yüz maskesi, 2 bb krem, 1 fondöten gibi. Yüz temizleme ürünleri de cabası. Oje dersen 20den fazla var. Fark ettim ki ben bunları kullanmayı değil, yalnızca sahip olmayı seviyorum. Yıllardır çektiğim sivilce problemine yönelik örneğin, bir sürü – ve bazıları gerçekten işe yarayan -ürünler almışım ama kullanmadığım için tabii ki bir sonuç alamıyorum. Sadece almak sanki beni tatmin etmiş. Tıpkı alıp giymediğim elbiseler gibi. O yüzden bu topluluk bana bir mezarlık gibi göründü.

Tarihi geçen ve artık kullanılmayı kesinlikle düşünmediğim malzemeler çöpü boyladı. Sonrasında bir liste yaptım ve toplamda 66 parça ürünün olduğunu gördüm. Yanlarına hatırladığım fiyatları yazdığımda ise sonuç daha felaketti: 1000 liranın biraz üzerindeydi! Yıllardır borçları olan ben, seyahat etmek için param olmadığından yakınan ben, 1000 lirayı kozmetiğe harcayıvermiştim! Ve neredeyse hiçbirini kullanmıyorum, 66 parçanın içinden günlük olarak kullandığım makyaj temizleyici, bb krem, göz kalemi, rimel, parfüm, bu kadar, 5 parçaydı.

Sorun şu ki bu kadar para verdiğim için atmaya kıyamadım. Günlük olarak kullanabildiklerimi, özellikle maske, yüz temizliği gibi ürünleri içinde en az kalandan itibaren kullanmaya başladım. Cildim de aslında bu ürünleri düzenli olarak kullandığım için yeni sivilceler vermeyerek bana karşılık verdi. Tam bir kazan-kazan oldu açıkçası. Ve elimdekiler bitene kadar kesinlikle yeni bir şey almayacağıma kendime söz verdim.

Bu deneme bana şunu öğretti: üzerine düşünmeden, evde buna benzer bir şey olup olmadığını kontrol etmeden yeni alınan her eşya yalnızca para ve dünyanın kaynaklarının azalmasına sebep oluyor. Kredi kartı borçları arttıkça artıyor ve insanın hayallerini gerçekleştirebilmesinin önüne geçiyor.

Şu an 3 haftalık bir tatildeyim, ve bavula sığdırma kaygısı aslında insanın gerçekten neyi sevdiğini ve neye ihtiyacı olduğunu gözden geçirmek için iyi bir fırsat. Tatile getirdiğim tüm kozmetik şunlardan ibaret:

IMG_20160713_202919_edit

Bir temizleyici, bir güneş kremi, bir dudak parlatıcı, bir parfüm. Bir de göz kalemi ve rimel getirdim ama keşke getirmeseymişim, hiç kullanmadım. İşte tatilde değilken bile bu kadar az şeye ihtiyaç varken dolapları kozmetikle doldurmak niye?

Herkesin bir zaafı var, benimkinin cilt bakımı olduğunu fark etmem biraz geç olsa da faydalı oldu. Tavsiyem, sizin zaafınız ne düşünün. Örneğin hiç okumayacağınız kitaplar mı alıyorsunuz (ben de biraz böyleyim), belki de elinizdekiler bitene kadar yenisini almamalı, ya da kitap beklentilerinizi karşılamadıysa kendinizi zorlamaktansa sevebilecek birine hediye etmelisiniz. Ya da çok fazla dekoratif ürün sahibiyseniz belki bazılarını elden geçirip hatta meraklılarına gittigidiyor’dan satıp ek gelir elde edebilirsiniz. Kozmetiklerinizi bile, örneğin tüplü kremler, tonikler ve parfümler, sevecek arkadaşlarınıza verebilirsiniz.

Daha Az Kıyafetle Yaşamak

Minimalizm ve basit yaşam beni gerçekten heyecanlandırıyor, çünkü dünyanın en evcimen insanı olabilirim ve Kafka’nın odasını kendi vücudunun bir uzantısı olarak gördüğü ve ekmeğimi suyumu verseniz oradan çıkmam, dediği gibi, ben de evi bir uzantım gibi düşünürüm.

Ama çocukluktan beri dağınık biri olduğum için, kendimi bir yandan da huzursuzluk veren yığınların ortasında buluyorum. Fark ettim ki, bu yığınların hiçbirine gerçekten ihtiyacım yok. O eşyalar olmazsa, zaten dağınıklığın sebebi ortadan kalkacak. Peki yıllardır bağlandığın eşyalardan kurtulmak kolay mı? Tabii ki değil.

priscilla-du-preez-228220.jpgBir minimalist olmayı kafaya takmış çok insan var, ben gerçekten bu kadar insan bulduğuma şaşırdım. Türkiye’de minimalist ve basit yaşam hareketi görece yeni olsa da İngilizce konuşan dünyada kitaplar ve videolar tonlarca mevcut.

Çoğu kişi de işe bu işe kıyafetlerini azaltarak başlamış. 10 item closet, project 333 (3 mevsim- 33 kıyafet), capsule wardrobe bu amaçla başlatılmış projeler. Hepsinde amaç aynı: Birbirine uyan giysiler edinip olabildiğince az giysi ile yaşamak. Sabah uyandığında, bugün ne giysem? sorusunu sormadan güne başlayabilmek. Kendine yakışanı, stilini bilmek ve dolabında senin stilin olmayan şeylerin toz toplamaya devam etmesini engellemek.

Dünyaca ünlü birçok insan da aslında daha az kıyafetle yetinmeyi bir yaşam tarzı haline getirmiş. Yapılacak onca iş varken, giysiler için bu kadar para ve çok daha önemlisi, zaman harcamak niye? Einstein’in bir gri takımı varmış örneğin, Obama ise gri ve lacivert renklerden başka takım elbiseye sahip değil. Steve Jobs ve Mark Zuckerberg de daha bilinen minimalistlerden (Mark Zuckerberg’den bu yazıda da bahsettim).

Hadi onlar dahi, çılgın. Benim ilginç bulduğum, Vera Wang ve Micheal Kors gibi ünlü moda tasarımcılarının da sürekli aynı kıyafetleri giymesi (özellikle siyah ve çok sade). Modayı belirleyen insanların modaya hiç uymamaları gerçekten enteresan. İkisinde de görülen aksesuar sadeliğine de dikkatini çekerim.

Vera Wang minimalist
Gelinlik tasarımında dünyanın bir numarası Vera Wang yalnızca siyah ve çok sade giyinmesi ile tanınıyor.
micheal kors black minimalist
Aynı şekilde o süslü saat ve çantaları tasarlayan Micheal Kors da “black on black”, siyah üstüne siyahtan vazgeçmiyor.

Peki daha az kıyafetle nasıl yaşanır? Yani bu nasıl başarılır 🙂

1. adım: Stilin hakkında düşünmek.

Bu bir erkek için daha kolay ama kadınlar günümüz alışveriş kültürünün hedefi olduğundan modaya daha kolay kapılabiliyor.

Stil belirlemek derken, tabii “bu benim tarzım” programlarındaki gibi değil, yaşam tarzınızı, yaşadığınız iklimi ve sürekli giydiğiniz parçaları düşünün.

Bu konuda çamaşır sepetiniz size yol gösterebilir: En sıklıkta hangi giysileri yıkıyorsanız muhtemelen size en yakın olanlar o giysilerdir.

Gardırobumu küçültüp her sezon kontrol edince hem kendi stilimi daha iyi anladım, hem de giysi alışverişimi çok çok azalttım. Fakat bu yıllar içinde tarzım değişmediği anlamına gelmiyor. İşim, yaşadığım kent, ihtiyaçlarım ve bedenim değiştikçe farklı giysilere ihtiyaç duyuyorum tabii ki. Sayı bazen 40 oluyor (bu yazıda olduğu gibi), bazen 30. Belki ileride 50 olacak, önemli olan sayılar değil, neyin yeterli olduğunu bilmek ve açgözlü olmamak diye düşünüyorum.

Bu da şimdilerde kullandığım 30 parçalık gardırobum (yazısı burada):

pelo gardrob VER2-page-001

Kendi tarzınızı bulduktan sonra yapılacak ikinci şey,

2. Gereksiz tüm kıyafetleri atmak.

Bu ilk başta acı veren bir süreç gibi gözükse de bir yerden sonra öyle bir keyifli hale geliyor ki insan her gün daha da azaltmak istiyor. Yapmak gereken şey evde giysi namına ne varsa (aksesuarlar da dahil) bir yere toplamak.

Ben hepsini yatağın üstüne atıyorum. Zaten daha dolaptan çıkarırken bazılarını direk atmaya karar verebiliyorum. Bu konuda birkaç kriter belirledim:

i. üzerime olmayan HER kıyafet kesinlikle gidecek. Kilo veririm, alırım diye hiçbir giysi dolapta beklemeyecek.

ii. Eskimiş, tamir edilemeyecek durumda olan, tüylenmiş olanlar da gidecek.

iii. Şimdiki tarzıma uymayanlar da gidecek. Çalışmaya başladığım ilk senelerde kumaş pantolon ve daha ciddi giysiler giymem gerekiyordu ama şimdi böyle bir zorunluluğum yok (istesem giyebilecek olmama rağmen bu kumaş pantolon, etek ve gömlekleri üç senedir hiç giymedim, sevmiyorum çünkü).

Bunu bir günde halletmek tavsiye edilse de ben ilk denememde bir iki ayda halledebildim. Yani hepsinden de ilk etapta vazgeçemedim. İlk ve ikinci kategoriye girenlerden daha çabuk kurtuldum. Bu da yaklaşık 50- 60 parçaya tekabül ediyor. Acıyla farkettim ki, bu kıyafetlerin yarıya yakını zaten mahvolmuş, on yıldan beri dolabımdalar. Artık birine verilecek halleri de kalmamış. Bunları mecburen attım ya da temizlik bezine falan çevirdim.

Eski işlerimde giydiğim resmi giysileri de fotoğrafladım ki belki kardeşime bazıları olur. Kardeşim, ki kendisi için giyim ve alışveriş bir yaşam tarzıdır, bu giysileri son üç yıldaki altı taşınmamda nasıl olup da her yere taşıdığıma şaşırdı. Yirmiye yakın parçadan ancak bir ikisine talip oldu. Kalanları da mahallenin yardımlaşma ve dayanışma vakfına bağışladık.

3. Düzenli bir dolaba sahip olmak.

Bu konuda ilk yazımda bahsettiğim Marie Kondo’dan t- shirt ve bluzları asmak yerine kalıplamanın ve çekmecede saklamanın çok daha etkili olduğunu öğrendim. Yine bu konuda bir çok kaynak bulunuyor ama daha sonraki yazılarımdan birinde nasıl yapılacağını göstermek istiyorum.

4. Daha az ve düşünerek alışveriş yapmak.

Bu artık bir yaşam biçimi haline gelmeli. Ben ki “impulsive shopping” denen şeye bayılan bir insandım. Mağazalara dalıp ilk beğendiğim şeyi denemek ve almak.

Bu konuda eşim ve ailesinden çok şey öğrendim: Diyor ki mesela, ben bir trençkot alacağım. İstediği modele karar veriyor, ona göre alışveriş yapıyor. Ben mesela trençkot alacağım diye (Ankara’da bolca olan) alışveriş merkezlerine gidip, bir bluz, bir kot pantolon, bir de ceket alıp, o sene “yine trençkot alamadım” diyip dönerdim.

Artık kendime mevsim başında ihtiyaç belirleyip, sadece o ihtiyaca göre alışveriş yapmayı öğrendim. Örneğin eğer bir sandalet almak istiyorsam, sadece ayakkabıcılara giriyor ve sadece sandalet kısmına yöneliyorum. Böylece alışveriş merkezlerinde daha az zaman geçirmiş ve daha az para harcamış da oluyorum.

Sonuç olarak, dolabımdaki giysilerin yarısından kurtularak (ve bir yıldır tek bir parçasını bile özlemedim) ve daha iyi ve ulaşılabilir şekilde yerleştirmeyi öğrenerek büyük bir rahatlık yaşadım. Yazlık- kışlık diye ayırmama gerek kalmadı, çekmecemi ve dolabımı açtığımda sahip olduğum her şeyi görebiliyor, bulabiliyorum. Bu bloga 2016’da başladığımda amacım, yaklaşık 20- 30 en sevdiğim giysiyle yaşamak ve sabah hala az da olsa yaşadığım “bugün ne giysem” olayını hiç yaşamamak, buradan kazanacağım zamanı daha üretken işlere harcamaktı. Bu konuda epey büyük bir yol kat ettiğime inanıyorum.

Daha az kıyafetle yaşamak ve kapsül gardırop üzerine diğer yazılarım için tıklayınız.

Youtube kanalıma buradan abone olabilirsiniz.

Minimalizm ve Basit Yaşamak

mkondo

Ne yaparsam yapayım dağınık olmaktan kurtulamayan bir insan olarak, Japon yazar Marie Kondo’nun “the life-changing magic of tidying up” (Türkçesi de çıkmış: Derle Topla Rahatla) adlı kitabını okurken bayağı heyecanlandım, acaba ben de bir gün düzenli bir insan olabilecek miyim diye. Minimalizm? Hayatımda üzerine düşünmediğim bir kavramdı bu kitabı okuyana kadar. Aslında doğrudan kitabın önerdiği şey minimalizm değildi ama, söylediği şey şuydu:

Sadece yüreğinize seslenen şeyleri tutun. Diğerlerini atın gitsin, onlara ihtiyacınız yok. Bir eşyayı elinize aldığınızda, kendinize şu soruyu sorun: “Bu eşya bana mutluluk getiriyor mu?”

Başta çılgınca gelse de, bunun üzerine düşünmeye başladım. Aslında ben ve eşimi düşünürsek, biz küçük şeyleri tutmaya bayılıyoruz. Evimizin her yerinde bu küçük nesnelerden var, kar küreleri, müzik kutuları, camdan küçük hayvanlar, figürler, neler neler. Bunlar gerçekten bizim ruhumuzla konuşuyor mu? Yoksa yalnızca toz mu topluyorlar? Bu soruları kendime sorarken acaba bu kitabı okuyanlar neler yapmış diye internette araştırmaya başladım. Ve Marie Kondo’yu okuyan çoğu kişi minimalist çıktı! Dolabında yalnız 8 elbiseyle yaşayanlar, evimi gören herkes “yeni mi taşındın” diye soruyor diyenler, küçücük stüdyo dairelerde, loftlarda yaşayan, sahip olduğu her şeyi bir sırt çantasına koyup seyahat edebilenler.

 

Böylesine basit yaşamanın düşüncesi bile güzel aslında. Daha az eşya, daha az sorumluluk, daha huzurlu bir yaşam. Marie Kondo’nun dediğine göre, bu işi bir defada yapmak gerekiyor. Ama bu “bir kere”, belki 6 ay sürecek, belki yıllar. Önemli olan niyetlenip harekete geçmek. Ben bu işe kalkışalı 1.5 sene oldu ve diyebilirim ki giyim konusunda çok önemli bir aşama kaydettik. Diğerleri konusunda da yavaş yavaş gelişiyoruz. Artık alışverişlerimizde kaliteyi ve uzun ömrü ön planda tutmayı öğreniyoruz.

 

Bu mutfakta da çok önemli. Çünkü mutfak benim nefes aldığım yer. Eğer orası gereğinden fazla eşya ile doluysa insanın üzerine üzerine geliyor. İnsanın neşesini alıyor resmen. Bu yüzden yeni evimizi kurarken “misafir takımı” gibi bir şey olsun kesinlikle istemedim. Günlük hayatta kullandığımız yemek takımı 12 kişilik ve bembeyaz, öyle yaldızlı yaldızlı değil. 10 tane tencerem yok, her boydan bir tane. Hatta bana sorsanız bu bile fazla, belki zamanla daha da azalır. Tatlıyı ve etleri aynı tahta kaşıkla karıştırıyorum, aman allahım, bu bazıları için tam bir görgüsüzlük! Yalnızca bir masa örtüm var, ve neden daha fazlasına ihtiyacım olsun ki? Şimdi bile bana sorsanız mutfağımda çok eşya var ve zaman buldukça mutfağımı da daha da sadeleştirmeye çalışacağım.

İnsan yolculuğunu bir belgesel misali, iyisiyle kötüsüyle belgelerse, ilerleme motivasyonunu çok daha iyi buluyor. İşte benim amacım da, hikayemi anlatırken, devam etmek için de güdümlenmek. Daha çok insana ulaştıkça, daha da ilerisini görmek için biraz daha derine inmek.

Minimalizm ve basit yasamla ilgili diger yazilarim icin tiklayiniz.

%d bloggers like this: