Bu hafta Veda Ettiklerim

Bu hafta benim için manevi değeri olan, ama artık kullanılmayan gitarıma veda ettim. Yıllardır İzmir’de, ailemin evinde duruyordu. Yaklaşık 7 yıldır hiç kullanılmıyordu. Halbuki ilk aldığım dandik gitarımı, büyük heveslerle ne çok çalmıştım bir altı yıl kadar… Sonra para biriktirip bu Yamaha gitarı almıştım. Nedense bu kaliteli gitarı aldıktan sonra soğumaya başladım çalmaktan, halbuki en doğru düzgün kurslara da o zaman gisn853792ttim. Yaklaşık bir sene klasik müzik, bir sene de flamenko çaldım bu gitarla. Ama sonunda şunu anladım: Ben gitar çalmak için doğmadım. Günde yarım saat pratik bile beni sıkıyordu. Ama iş yazmaya gelince örneğin, saatlerce yazabilirim, elde ya da bilgisayarda. Saatlerce yemek yapabilirim, olmasın, baştan deneyebilirim. Gitar konusunda ya bir yerde cesaretim kırıldı ya da dediğim gibi baştan beri zorluyordum belki de. Azaltarak bıraktım gitarı. Bu fotoğraf da çaldığım son zamanlardan, 2009 civarı.

Müzisyen bir arkadaşıma bu hafta başında bu gitarı ne yapabileceğimi sordum, severek alabileceğini söyledi. Hatta gitar koleksiyonunda bir tek klasik gitar eksikmiş. Sembolik bir miktara sattım kendisine. Zaten benim için önemli olan da birinin alıp severek kullanmasıydı onu, hatta mümkünse benden daha fazla. Bu nedenle çok, çok mutluyum gitarım bu arkadaşımda yaşamaya devam edeceği için.

İkinci veda ettiğiimg_0997m şey ise sekiz adet kitap oldu. Ara Dünya ve Devlete Karşı Toplum’u daha okumak istemediğime karar verdim. Macbeth ve Uğultulu Tepeler’in İngilizcesi kitaplığımda var. Vadideki Zambak, Doğa Tarihi ve Yatak Odasında Felsefe’yi zaten hiç sevememiştim. Kumarbaz’ı ise bir daha okumak istesem de bu çeviriyi beğenmedim. Daha önce Özgür Dönüşüm yazımda bahsettiğim, çalıştığım üniversitenin grubuna verilik olarak koydum ve bir dakika geçmeden hepsine talip çıkmıştı. Yıllarca kitaplığımda durup, okunmayan bu kitapları şimdi birilerinin severek okuyacak olması da çok, çok mutlu etti beni (Geçen ay da yedi-sekiz ders kitabımı benim bölümümde okuyan bir öğrenciye vermiştim. Sanki bir daha bakacakmışım gibi yıllarca sakladığım kitaplar. Marie Kondo- bu kadın hakkında artık bir yazı yazmam lazım- en çok da bu ders kitaplarından direk kurtulmayı öneriyor).

Bu arada kitaplardan söz etmişken hoş bir tesadüften bahsedeyim. Çok sevdiğim bir dostum okulsuz eğitime merak saldı, doğum günü de geliyordu, ben de ona kitaplığımdan “Okulsuz Toplum” kitabını alıp götürdüm. Diğer aldığım hediyelerden çok buna sevindi. Birkaç hafta sonra da, bitkilerden ilaç ve merhem yapımıyla ilgili bir kitaptan yanlışlıkla iki tane sipariş vermiş, birini bana gönderdi. Çok hoş ve tesadüfi bir takas oldu aramızda. 🙂

Evimizi dolduran eşyaları “ya gerekirse” diye yıllarca saklıyoruz. Benim durumumda örneğin, o gitar ne kadar kullanılmazsa o kadar değersizleşecekti, artık yeni bir sahibi olmasına en çok da kullanılacağı için  mutluyum. Kitaplardan kurtulmak da bir hayli zor. Ancak yıllar sonra torunlarımız bizden kalan birkaç kitapla mutlu olacaklarsa da sanırım 400-500 kitap kalırsa elemek zorunda kalacaklar. Bu yüzden önemi olanlara gözümüz gibi bakıp, önemsiz olanları da hediye ya da takas ederek elden çıkarmak en mantıklısı geliyor bana.

2016’da Okuduklarım

kitap

2016 kötü bir yıldı. Gerçekten, tek kelimeyle kötü. Patlamalar, darbeler, ölümler, ölümler, işten çıkarılmalar, yasaklar. Endişe, korku, panik. İnsan ne kadarını kaldırabilir bilmiyorum. Ben de kitaplara sığındım.

Geçen yıl yirmi dokuz kitap okumuşum. Benim için  yüksek bir rakam, genelde yirmi civarı kitap okuyabiliyordum bir yılda. Tabii bazen öyle bir kitap çıkıyor karşınıza, elli sayfa da olsa ağırlığı altında eziliyorsunuz, ya da aynı şekilde çok uzun bir kitap çok akıcı olup birkaç günde bitebiliyor ve pek de bir şey katmıyor. Ben birkaçı dışında bu kitaplardan çok keyif aldım.

İşte 2016’da okuduklarım: (Bu arada okuduğum kitapların kaydını beş senedir Goodreads’te tutuyorum, arada küçük incelemelerimi de ekleyerek. Buradaki bazı incelemeleri direk orada yazdıklarımdan alacağım.)

5 yıldız verdiklerim şiddetle tavsiye ederim anlamına geliyor.

4 yıldız, okumaya değer, 3 yıldız ise kitaptan alınacak şeyler var ama büyük ihtimalle yazı dili beni rahatsız etti, yeteri kadar kaliteli bulmadım, ya da beni içine alamadı anlamında.

Bu arada, bu kitapların yalnızca 9 tanesini satın almışım, bunların iki tanesini de anneme hediye ettim. İki tanesi eşimin kitaplığından, diğerleri ise arkadaşlardan ya da kütüphaneden alındı. Halihazırda evde şu an yüzlerce kitabımız var. Bunlarla ne yapacağıma pek emin değilim, sanırım tez vakitte bir kitap arınması yaşamam lazım 🙂

I. Edebiyat:

Agatha Cristie- On Küçük Zenci ★★★★★

Haruki Murakami- Zemberekkuşunun Güncesi ★★★★★

Her seferinde diyorum, bu sefer olmamış mı,  hayal kırıklığına uğrar mıyım diyorum yok. Yine çok ince, yine çok güzel. Japonya’nın kayıp nesline ithaflar çok fazla. Japonların birinci ve ikinci dünya savaşlarında masum bir görüntü yaratmalarına da kızıyor Murakami bir yandan. Kimse masum değil diyor. Öte yandan masumcuk bir genç kız portresi çiziyor, Kasahara. Başkahramanımız Okada ise yalnızca dinliyor hikayeleri, en önemli görevi noktaları birleştirmek oluyor.

Kazuo Ishiguro- Avunamayanlar ★★★★✩

Dimitris Sotakis-Soluğun Mucizesi ★★★★★

Müthiş. Tüylerim diken diken oldu.

Nikos Kazancakis- Zorba ★★★★★

Bu kitaba altı yıldız da verilirdi, o derece sevdim Zorba’nın hikayesini. Böyle bir bilgeliği bulmak çoğu zaman imkansız. İyi ki evinin taraçasında otururken yazmaya karar verdin de, böyle güzel bir insanın hikayesi unutulmadı Nikos. Çok, çok etkilendim.

Johanna Spyri-Heidi ★★★★★

Heidi benim okumayı öğrendiğimde okuduğum ilk gerçek kitap, Milliyet gazetesinin verdiği mor kapaklı baskısı hala kitaplığımda duruyor. Çizgi filmiyle beraber çocukluk kahramanımdır Heidi. Bu sefer Almanca’ya daha yakındır diye düşünerek İngilizce çevirisinden okudum, yine çok sevdim.

Hakan Bıçakçı- Doğa Tarihi ★★★✩✩

Fikir çok iyi, ama anlatımı vasat buldum. Kitap ortalara doğru ilerlemedi ve tekrara girdi, hiç yapmayı sevmesem de bi 50 sayfa atladım. Tam da climax’e denk gelmişim ki o noktadan sonra -yani kitabın son 50 sayfasında- ilginçleşmeye başladı. Keşke ilk kısmı biraz kısa tutup gerilimi kitabın başından itibaren sağlasaymış.
Bunun dışında kitabın bir distopya olduğunu düşünmüyorum. Bıçakçı’nın Doğa’nın dünyasına girebildiğini de düşünmüyorum, ve bu beni bir okuyucu olarak çok şaşırttı. En pislik karakterlerin bile sevilesi yanlarını açar bize yazar, öyle değil midir? Herhalde yarattığı karakterden böylesine tiksinen bir yazarı ilk defa görüyorum. 3 yıldız son 50 sayfanın hatırına.

Oya Baydar- Yetim Kalan Küçük Şeyler ★★★✩✩

Ahmet Ümit-Patasana ★★★★✩

Stefan Zweig-Satranç ★★★★✩

Herkesin ısrarla okumamı tavsiye ettiği bir kitaptı. Evet, güzeldi ve okunması gerekiyordu, ama beni herkesin anlattığı derecede sarsmadı. Benim ilgimi çeken Dr. B’den ziyade Mirko ve onun gizemi oldu, keşke onun kafasının içine de girebilseydik dedim. Ama zaten Zweig’ın istediği de onun kafasının içine giremememizdi. Belki de kitap tam kafama oturmadı, biraz zaman vermek lazım.

Stefan Zweig- İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar ★★★★✩

William Goldman- Princess Bride ★★★★✩

Truman Capote- Breakfast at Tiffany’s ★★★★✩

F. Scott Fitzgerald- Three Hours Between Planes (kısa hikaye) ★★★★★

Andy Weirr- The Egg (kısa hikaye) ★★★★★

II. Minimalizm

Marie Kondoe- Spark Joy ★★★★★

Bu kitap Marie Kondoe’nun ikinci kitabı.  Ben iki kitabını da İngilizce okudum, ama ilk kitabı “Derle Topla Rahatla” adıyla Türkçe’ye çevrilmiş, çok sevindim. Bu çılgın kadının tarzına bayılıyorum. Aslında bu iki  kitap hakkında bir yazı yazmam lazım uzun uzun. Evimdeki her şey bana mutluluk vermeli diyor Konmari, hatta sıvı deterjan şişesini bile kurdeleyle süslüyor! Neden olmasın, çünkü banyo dolabını her açtığında onu gülümsetiyor.

Umarım bu kitabın da Türkçesi çıkar yakında. Derle topla rahatla, şiddetle tavsiye. 🙂

Unclutter Your Life in One Week ★★✩✩✩

 Simpler Living: Over 1,500 Ways to Simplify, Streamline, and Remake Your Life ★★✩✩✩

Bu iki kitabı, minimalizm hakkında biraz daha öğrenebilmek amacıyla kütüphaneden  aldım ama maalesef ikisi de beni hiç tatmin etmedi. Bu konuda bir tek Kondoe’ya güveniyorum sanırım, eğer okuduğunuz ve sevdiğiniz minimalist yazarlar varsa lütfen bildiriniz. 🙂

(Not: Bu arada Francine Jay’in ünlü kitabı da Azla Mutlu Olmak adıyla Türkçe’ye çevrilmiş. Bunu da iki yıl önce orijinal dilinde okumuştum, fena değil ancak bir Kondoe da değil. Yine de bakın siz 🙂 )

III. Psikoloji- Mindfulness- Farkındalık

Richard Carlson- Ufak Şeyleri Dert Etmeyin ★★★✩✩

Abraham Maslow- Toward a Psychology of Being ★★★★✩

Gary Chapman- Beş Sevgi Dili  ★★★★✩

Miguel Ruiz- Dört Anlaşma  ★★★★✩

Bu beş kitap içinde en sağlamı.

Miguel Ruiz- The Four Agreements Companion Book  ★★★✩✩

IV. Kategorileştiremediklerimizden misiniz?

David Spence- Monet, Empresyonizm ★★★★★

Bu ressama doyamayacağım sanırım. Fransız kültürüne hiç aşina olmamama rağmen, müzikte Chopin, resimde Monet beni alıp götürüyor, bayılıyorum ikisiyle ilgili şeyler öğrenmeye.

Eva Ruchpaul- Hatha Yoga  ★★★★★

Deniz Erten- İşaret  ★★★✩✩

Steve Turner- A Hard Day’s Write: Stories Behind Every Beatles Song  ★★★★✩

Daniel Klein – Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer: Felsefeyi Mizah Yoluyla Anlamak ★★★✩✩

 

 

Makyaj yapma, kendin ol, böyle çok daha güzelsin!

Makyaj yapmayı hiçbir zaman sevmedim.

Hiçbir zaman.

İlk makyaj deneyimim lisede, okul gezisi için gittiğimiz  İstanbul’da idi. Kaldığımız Çapa Anadolu Öğretmen Lisesi’nin yatakhanesinde, kızlar birbirlerine göz kalemi çekiyorlar, ben de uzaktan seyrediyordum. Bana da çekeceklerini söylediler, tamam dedim. Ama pek başarılı olamadılar, çünkü gözüm yabancı maddeye hemen tepki vermişti, sürekli kırpıyordum gözlerimi.

Niyeyse sonrasında anlaştığım tek makyaj malzemesi göz kalemi oldu. Üniversitede giysilerime göre mor, mavi, yeşil, siyah göz kalemi kullandım, şimdi yalnızca siyah var.

İlk fondöten ve rimelimi, üniversite son sınıfta, staj için bir liseye gittiğimizde almıştım (İlk kumaş pantolonumu da). Sanki yirmi yaşında olmak suçmuş, ve ben makyajla daha büyük görünmek zorundaymışım gibi kendimi kamufle ediyordum. Öğretmenliğe başladığımda da kamufle durumu değişmedi, küçüktüm, öğrencilerin saygı duymadığını hissediyordum. O zaman da basıyordum fondöteni, allığı, rimeli. Sivilcelerimden de utanıyordum hem, lise öğrencisi gibi, yirmisinden sonra insanın sivilcesi mi çıkar diyordum. İlaçlara, tedavilere rağmen hala bir ergen suratına sahip olmak güvenimi kırıyordu. Hem makyaj yapmayan öğretmen mi olur? Her daim şık şıkırdım olmalısın.

Böyle hissediyordum öğretmenliğin ilk yıllarında. Ama kendime güvenim arttıkça artık makyaj yapmak çok saçma gelmeye başladı. Hem sonra onu temizlemeye hep üşendiğimden sivilcelerim daha da kötü bir hale geliyordu. Radikal bir biçimde değil de, yavaş yavaş azalttım, Makyaj Mezarlığım adlı yazımda ilk kurtuluşumdan bahsetmiştim. Ve şimdi bana bir yüz kremi, bir göz kalemi yetiyor. Bazı günler göz kalemi bile sürmüyorum ama ondan hala vazgeçmiş değilim. Bazı günler de renkli BB krem sürüyorum, özellikle sivilcelerim rahatsızlık derecesinde cildimi işgal ettiğinde, ya da düğün derneğe gidildiğinde. Fakat artık şu rahatlığa sahibim: Bu sabah uyandığımda yalnızca yüzümü yıkayıp dışarı çıkabilirim, ve bu beni hiç mi hiç rahatsız etmez! Dışarı çıkmak için maskeye ihtiyacım yok, insanları etkilemek için ise hiç yok! Hem zaten en çok acı çekenler kendinden uzaklaşmaya çalışanlar değil mi?

Alicia Keys Celebrates Upcoming New Album "HERE" With Special Show in Times Square

Şekil A.1: Makyajsız Alicia Keys

Cilt bakımı konusunda da epey bir ilerleme kaydettim. Elimdeki ürünleri bitirince Yves Rocher’den devam etmeye karar verdim. Ticari bir marka olsa da öncelikle hayvanlar üzerinde test edilmemesi, sonra da paraben ve sülfat içermemeleri bu markayı tercih sebebim.

img_0942

Şekil A-2: Bu kadarı valla yetiyor.

İşte tüm saç-cilt bakımım ve kozmetiğim bu kadar! Lipbalm tarzı şeyleri eklemeyi unutmuşum, dudaklarım çok kuruduğu için olmazsa olmazım: artisan yapım bir balmumu kremim var ki dillere destan.

Dediğim gibi saç ve cilt bakımı için Yves Rocher mutlu etti beni, güneş kremi ve göz kaleminde ise Missha. Missha da hayvan testlerine karşı, Koreli bir kozmetik markası. Keşke BB kremleri de benim cildime uygun olsaydı da Nivea’ya kalmasaydım. Ama şu ana kadar denediğim beş-altı BB krem içinde cildime en uyumlusu, en sivilce çıkarmayanı Nivea, o yüzden şimdilik ondan devam ediyorum. BB kremi tamamen hayatımdan çıkardığımda ona da bay bay diyeceğim. 🙂

Sağ alt köşede gördüğünüz ise Edremitten alınmış zeytinyağı sabunu. Eşim sağolsun, duş jelini hiç sevmez, beni o alıştırdı sabuna. Aslında bu kadar alerjik bünyesi olan ben senelerce neden duş jeli kullandım onu da anlamıyorum, mis gibi sabun varken. Evde varsa zeytinyağı sabunu, yoksa da kalıp banyo sabunlarından kullanıyoruz (duru’nun gliserinli zeytinyağlı sabunu ve hacı şakir’in hamam sabunu süper kokuyor laf aramızda, ama doğal zeytinyağı sabunu bulunabiliyorsa baş tacı tabii ki!)

Son birkaç senedir, hayatımda ilk defa, yüzüme bakıyor ve aynaya yansıyan bu yüzü seviyorum. Ergenlik döneminde, hiç sevmiyordum dış görünüşümü, sivilceli ve gözlüklü olarak bir ezik klişesini yerine getirdiğimi düşünüyordum. Şimdi de sivilceli ve gözlüklüyüm, ama güveniyorum artık kendime. O yüzden artık maskelere de ihtiyacım yok. Ne güzelmiş kendin olmak!

“Tükettiğini Üretiyor Musun?”

Azra Kohen’in “Aeden” isimli kitabı beni son günlerde öyle içine aldı ki, sanki kitabın karakterleri Sonje ve Numi’yle yaşıyorum. Sanki beni sorguluyorlar her hareketimde, yargılamıyorlar ama, anlamaya çalışıyorlar neyi neden yaptığımı. Kitaptaki kadın karakter Numi’ye, kendinden çok daha gelişmiş bir varlık tarafından bu soru soruluyor:

Tükettiğini üretiyor musun?

O da safça ve özgüvenle, tükettiği besinlerin yerine her baharda tohum ektiğini, giysilerini nasıl ürettiğini anlatıyor.

Bana da soruyorlar sanki o soruyu.

Tükettiğimi üretiyor muyum?

Neredeyse hiç! Belki öğretmenlik mesleğimden kaynaklı, bilgi üretiyorum, paylaşıyorum evet, ya da bir kaç değersiz şey yazıp çiziyorum. Onun dışında hiçbir üretim yaptığım yok!

Buna rağmen yaşayıp gidiyorum, keyfime diyecek yok. Ama bu işte bir gariplik var. Ben ürettiğimden çok tüketiyorsam, bir yerde birileri ürettiğinin kat kat azını tüketiyor olmalı dengenin sağlanması için. Ve bir yerde de birileri , hiiç düşünmeden, zerre üretmeden safi tüketiyor bunun da farkındayım. Ne adaletsiz bir dünya! Yaşamayı en çok hak edenlerimiz en diplerinde dolanıyor bu spektrumun. Hayata en çok tanıklık edenler, onu deneyimleme fırsatı olmadan başkalarına teslim ediyorlar.

Bu dünyada neyi en iyi yapıyorsan onu yap, diyor Azra Kohen. Herkes öyle diyor, o ilk değil. Buna cesaretimiz var mı? Belki o zaman gidişata bir çomak sokup, tükettiğimiz kadar üretip, daha doyumlu hayatlar yaşayabiliriz. Şansımız varsa, biraz da evrimleşir miyiz?

Sevgililer Gününde Hediye Almasak?

Hatta hiçbir özel günde hediye almasak? Sadece içten bir öpücük, bir sarılma yetse? Ya da yaptığımız, elimizin emeği olan bir şey hediye etsek? Tüketim kültürüne bir de sevgililer günü diye aldanmasak, indirimlere kanmasak ne güzel olurdu..

Kısa Saçı Tercih Etmek için 5 Neden

Sadece saçlarını kestirmek bile insanın günlük akışının değişmesine sebep olabiliyor. Ben kısa saçı çok seviyorum ve bazen omuzlara kadar uzatsam da genellikle kısa saçı tercih ediyorum. İşte 5 maddede nedenleri:

crkqtgqgqx0-tamarcus-brown

1. Kısa saç pratiktir.

Kısa saça şekil vermek için ihtiyacınız olan zaman ve efor çok azdır. Benimkisi gibi ok inatçı saçlarınız olsa bile az miktarda köpük ya da 5 dakika düzleştirmeyle şekil verebilirsiniz. Eğer şanslıysanız, sadece yıkayıp çıkmak paha biçilemez. 🙂

k_4a59mzzty-binh-ly

2. Saç bakım ürünlerine ihtiyacınız azdır.

Saçlarım uzadıkça, dökülmeye başlıyor ve başa çıkması çok zor hale geliyor. Her kadın gibi benim de kendimi kozmetik dükkanında bulup saç dökülmesine, dolaşan saçlara vs. özel ürünlere bakarken bulduğum oluyor. Zamanında çok da aldım böyle ürünlerden, en pahalısından en doğalına. Maalesef çoğu ürün vaat ettiğinin çok altında. Fakat saçlarınız kısaysa, böyle dertler de azalıyor ve çoğunlukla sadece bir şampuan yeterli oluyor. Hele ki bu aralar yıllardır aradığım şampuanı bulduğum için keyfim epey yerinde.

hxctvxljrwi-aidan-meyer3. Aksesuarlara ihtiyacınız yok gibidir.

Tabii tel toka (ya da paravana, ya da firkete, nasıl diyorsanız) bulundurmak lazım, ama onun dışında saç lastikleri, tokalar vesaire dağınıklığına kısa saç ile son verdim. Saçlarım biraz omuz hizasına uzasın, hemen toplamak isteyenlerdenim. Bu da evde her şeyin altında ve üstünde toka bulan eşimi deli ediyor. O tokalara kaç yer belirlesem de yine koltuğun üzerinde, yatağın altında yer buluyorlar kendilerine. Kalıcı çözüm hiç toka kullanmamak.

4i7-mcm7xsy-jens-lindner

4. Saçlarınız daha az dökülür (ya da size öyle gelir!)

Eşim ya da ben birkaç ay kuaföre gitmeyelim, evin her yeri saçtan geçilmiyor. Bizim yaşadığımızı herkes yaşıyor mu diye internette bir küçük araştırma yapayım dedim. Görünen o ki saçları uzun olan çoğu kişi saç dökülmesinden şikayetçi, ama uzayan saçların daha çok döküldüğüne dair bir kanıt mevcut değil. Belki de normalde dökülen saçlar daha uzun olunca insanın gözüne batıyor. Belki de ortadan kopuyorlar, dipten değil, henüz bilmiyoruz. Ama bildiğimiz tek  şey kısa saçın dökülmesinin daha az sinir bozucu olduğu!

0b73d34bc373c1ee29654fd4aeba1be8

Şekil A-1

5. Kısa saç havalıdır!

Şekil A-1’de görülen Dolores yengenin sayesinde hangi 90lar ergeni saçlarını kısacık yapmak istemedi söyleyin! Tabii hepimiz onun kadar havalı olamasak da, kısa saçın hala çok havalı göründüğüne, özellikle bakımsız uzun saçlılarla karşılaştırınca epey bir önde olduğuna katılıyorum.

Ama tabii bir de Alanis Morissette var o yıllarımızdan. O ve onun gibiler uzun saçlarıyla güzel, sakın kestirmesinler! 😀

alanis-morissette-005

Umarım bu yazı bir daha kuaföre gittiğinizde daha kısa ve eğlenceli bir saç modeli denemeyi düşündürmüştür.
 Dolores ve Alanis harici tüm resimler, özgür kullanıma açık resimleri bulabileceğimiz unsplash.com’dan alınmıştır.

2017’nin Kelimesi: Yaz

unnamed2016 yazında, biraz boşluktan, biraz yalnızlıktan, kendimi dinlemeye epey vaktim oldu. Ve bir anda kendimi yazı ile ilgili bir maceranın içinde buldum.

Birincisi, bu blog’u açtım ve yıllardır o ya da bu şekilde yaptığım günlük tutma işini bu bloga yönlendirmiş oldum. İkincisi, el yazımı güzelleştirme ve kaligrafi işine girdim ki bu başlı başına bir derya. Ben daha ancak ayak parmaklarımı suya sokmuş vaziyetteyim.

Üçüncüsü ise yaratıcı yazarlık oldu. FutureLearn adlı üniversitelerin açık dersler verdiği sitede “Kurgu Yazmaya Başlangıç/ Start Writing Fiction” adlı dersi aldım, ve benim için yeni bir dünyanın kapılarını açtı. Küçüklüğümden beri hevesli olduğum kurgu yazma işini artık daha da ciddiye almaya karar verdim, ve Aralık ayında da gerçek bir yaratıcı yazarlık kursuna başladım. Benim için 2017, öyle ya da böyle yazı yazmak hakkında olacağa benzer. Umarım hep güzel şeyler olur da, melankolik olaylar sadece kurguda kalır. Hala umudum var.

Yapacak Bir Şey Yok!

gzhykeo_cbu-noah-silliman.jpg

İki üç gün önce fark ettim, bu cümleyi ne çok kullandığımı.

Neredeyse her cümlemin arkasına ekliyorum bu günlerde. Nereden geldiğini hatırlamaya çalıştım, bulamadım. Sonra fark ettim ki, eşim de çok kullanıyor. Acaba o mu benden aldı, ben mi ondan? Çıkamadım işin içinden. Nereden geldiğini anlayamayacağım.  Neden peki, her dakika yapacak bir şey olmadığını söylüyorum? Ülke, dünya ne halde? Tepki gösteremiyorum. Tepki gösterdiğim an, bir etiketim oluyor. Ben, Pelin olarak, barışı bile isteyemiyorum. Çünkü en çok barışı istenenler suçlanıyor. Susuyorum. En sonunda kelimeler kusmaya başlıyor. Umutsuzluğumu, çaresizliğimi böyle dile getirebiliyorum ancak.

Yemek tuzsuz olmuş, yapacak bir şey yok! Birinin yaptığına sinirlenmişim, yapacak bir şey yok! İnsanlar ölüyor, yapacak bir şey yok! İnsanlar aç, evleri başlarına yıkılmış, yine yapacak bir şey yok!

Halbuki yapacak şey öyle çok ki, öncelikle sessiz kalmamak, daha çok yazmak, etiketlenme pahasına da olsa susmamak. Bu toplumun başına ne geldiyse, susmaktan, bastırılmaktan gelmedi mi zaten? Yüksek sesle şarkı söylemeyi bile yasakladılar bize. Sevgimizi hep içimize gömdük. Güzel şeyler değil ama, nefret hep söylendi yüksek sesle.

Artık konuşma zamanıdır, yapacak şeyler var, hem de çok! Önce kelimelerimizden başlayıp, sonra hareketlerimize yansımalı. Barışı istemeli, sevgiyi istemeli her hareketimiz. Yoksa battıkça batacağız!

You go girl!

15032097_10157905518130393_2204106549265326375_n.png

Oyuncu Shailene Woodley diyor ki: “Özellikle kullanılmış giysiler alıyorum. Ben bu gezegenin bir vatandaşı olacağım, ve sorumluluklarımı yerine getirip, doğayla sürekli savaşmaktansa onunla barışık yaşayacağım.”

Keşke Türkiye’de de ikinci el giyinme yaygınlaşsa!

Yaşasın Özgür Dönüşüm! Yaşasın İkinci El!

İnsan bazen aksesuar gibi küçük şeylerin evde nasıl da biriktiğini anlamıyor. Ve ne kadar yeni eşya alırsak alalım, eskilerinden vazgeçmek kolay olmuyor.

Bu hafta iki tane saatime elveda dedim.

Benim için kıyafetlerden kurtulmak kolay, ucuz ve kararmış aksesuarları ise direk çöpe atabiliyorum, ama saat gibi kıymetli bir şeyi, hele de duygusal bir değeri varsa, atmak zor oluyor.

Bu saatlerden birini 4 yıl birini de 6 yıl kullandım. İkisi de epeyce eskidi, ama biri babamın biri ise kardeşimin hediyesi olduğu için onlardan vazgeçemiyordum. Yaklaşık bir yıldır ikisini de takmamıştım ve biten pillerini değiştirme gibi bir niyetim de yoktu. Neden bu saatlerim başka birinin kolunda hayat bulmasındı?

 

Aslında bunu yapmaya beni teşvik eden kişi eşim oldu. Benim ona geçen sene hediye aldığım, başta çok severek kullandığı ama sonra bileğini rahatsız eden saati satmaya karar verdi. Yepyeni ve oldukça pahalı olduğu için vermektense satmak daha mantıklı oldu tabii. Sonra da 10 yıl taktığı güneş gözlüğünü üniversitenin sayfasına koymamı önerdi. Pek alıcı çıkacağından emin değildi ama çöpe atmaktan iyidir diye düşündü. Ben de bu cesaretle kendi saatlerimi de koydum gruba. Yıpranmış olduklarını özellikle belirtmeme rağmen, beş dakika içinde onlarca istek geldi, hatta gözlük için para önerenler bile oldu!

 

adsiz

Öğrencilere birazcık bile bu şekilde katkıda bulunabilmek bana çok iyi hissettirdi. Keşke daha önce verseymişim dedim, benim dolabımda sessiz sakin oturacaklarına birilerinin bileğinde tik-tak tik-tak çalışacaklar artık.

Eğer sizin de böyle yıllardır kullanmadığınız, ve kullanılmayacağını bildiğiniz eşyalarınız varsa çöpe atmadan önce yapılacaklar çok.

Üzerinden para kazanmak isterseniz, son zamanlarda popülerleşen uygulamaları ya da sahibinden.com gibi siteleri kullanabilirsiniz. Ben facebook gruplarını da bu konuda çok başarılı buluyorum, daha önce buzdolabı ve dolap satmıştım ankara 2. el eşya paylaşımı grubunda. Bu saatleri de Odtülü’den adlı gruba koydum, aslında bu da bir 2. el satış platformu, diğer üniversitelerin var mı bilmiyorum, ama bu gruptaki dayanışma hakikaten muhteşem.

Evdeki fazla giysilerim sayesinde indirim kazanayım derseniz de H&M bir torba dolusu kıyafet veya bez getirene 50 TL lik alışverişte 10 TL indirim yapıyor. Bence bu da gayet iyi bir seçenek, biz H&M’i ailecek sevdiğimiz için oradan bir şey alacağımız zaman özellikle bakıyoruz evde verebilecek ne var diye. Bu hem dolaptakileri sorgulamayı sağlıyor, hem de çıkan parça çok, giren bir oluyor. Bu arada H&M bu kıyafetleri ne yapıyor merak ettik. Giyilebilecek durumda olanları 2. el olarak pazarlıyor, giyilemeyecek durumda olanları ise geri dönüştürüyormuş.

Satmayıp vereyim, faydam dokunsun derseniz yine Facebook’ta “Özgür Dönüşüm Ankara” grubunu tavsiye edeceğim. Yalnızca birkaç ayda harika bir dayanışma oluştu burada. Kuzine soba bile verildiğini gördüm 🙂 Bu Ankaralılar bir harika dostum 🙂

Aynı zamanda Kızılay da eski giysileri kabul ediyor. İzmirde yaşayan annem genellikle Kızılay’ın kumbarasına bırakıyor eski giysileri. Ankara’da da Çiğdem Mahallesi’ndeki Çiğdemim Derneği‘ne bırakıyorum ben, bu derneğin yaptıkları da takdire şayan.

Yaşasın özgür dönüşüm! Yaşasın ikinci el!

 

Oto-pilot Modunda Yaşamak

Hayatımızın çoğunu oto-pilot modunda yaşadığımızı fark ettiniz mi? Sabah kalktığında gerçekten yüzünü yıkayıp yıkamadığını hatırlayan kaç kişi vardır? Ya da işe/okula giderken nasıl yürüdüğünü/araba kullandığını/otobüse bindiğini hatırlayan? Eğer olumsuz bir tecrübeyle karşılaşmıyorsak günümüzün çoğunu otomatik modda yaşayabiliriz. Tek bir bilinç zerresi gerekmeden işe gidip gelebilir, insanlarla muhabbet edip haberleri izleyebilir, yemek yapıp bulaşıkları yıkayabiliriz. Bu bize insan zihninin bir armağanı. Sıfır farkındalıkla günler, aylar, yıllar geçer, ve biz yıllar sonra hayattan zevk almadığımızı, istediklerimizin gerçekleşmediğini, yavan, ot gibi bir yaşam geçirdiğimizi fark ederiz. Daha da kötüsü, yaşamımızın sonuna kadar bunu fark da etmeyebilirdik. Çoğu etmiyor. Bir şeylerin yanlış olduğunu fark etmek yalnızca bir başlangıç. Ve çözüm noktası da çok uzakta değil.

En yakın ve kalıcı çözüm noktası anın farkında olmak. O an gerçekten neler olduğunu, neler olabileceğini, geçmişte ne olmuş olduğunu, gelecekteki olasılıkları değil, yalnız o anı düşünmek. Yaptığın nefes almaksa nefes almak, yemek yemekse yemek yemek, otobüs beklemekse o. O anla bütünleşmek ve her yönüyle o an’ı keşfetmek. Oto-pilottayken bunu yapamıyoruz işte. Ve aradaki fark o denli büyük ki…

Anın farkında olmanın, yani mindfulness’ın etkileri bilimsel olarak da kanıtlanmış durumda. En önemli etkileri olarak yapılan her işte yüksek performans ve üretkenlik gösteriliyor. Farkında olarak bulaşık yıkamayla ilgili bile bir çalışma var örneğin. Ben dahil çoğu insanın nefret ettiği bir iş, onu bile güzelleştiriyor anın farkında olma.

Bence en önemli etkilerinden biri de konuşma ve dinleme üzerine. “Ağzından çıkanı kulağın duysun” deriz ya, hatta kulağımız değil konuşmadan önce aklımız duysun. Benim için en zor olan şeylerden biri konuşurken anın farkında olmak. Çünkü konuşmayı çok seviyorum ve bazen de boş konuştuğumun farkına maalesef sonradan varıyorum. Toplu gruplar içinde çok konuşkan olmasam da ortamda garip bir sessizlik oluştuğunda o rahatsızlıktan kurtulmak için saçmasapan bir şey atıveriyorum ortaya. Bunu engellemek için uzmanların önerdiği şey nefes almayı hatırlamak. Karşıdakinin konuşması bittiğinde sen konuşmaya başlamadan önce bir küçük nefes al. Bir iki saniye bile sürmüyor ama beyin o arada reset atıp otomatik pilottan kurtuluyor. Yine sen devreye giriyorsun. Böylece söz kesmiyor, gereksiz şeyler söylemiyorsun. Benim bu konuda uzmanlaşmama daha çok da olsa bu noktaya gelebileceğime inanıyorum.

Yalnızca farkında olmak bile yeterli çoğu zaman.

Mindfulness (Bilinçli Farkındalık) Nedir?

Özellikle minimalizmle tanıştıktan sonra daha da ilgimi çeken bir kavram mindfulness.

Maalesef Türkçe’de tam bir karşılığı yok. Consciousness: Bilinç ya da bilinçli olma, Awareness ise farkındalık ya da farkında olma olarak çeviriliyor. Mindfulness kavramına ise, en uygun bulabildiğim çeviri Kültegin Ögel’den “yargısız farkındalık” oldu, fakat o da bilim dilinde yalnızca “farkındalık” olarak geçtiğine işaret etmiş. “Anın farkında olma” da güzel bir çeviri olabilir.

my post

Peki, nedir bu yargısız farkındalık? Aslında her yaşta, herkesin yapabileceği, bir kere alışılınca bırakılamıyacak bir alışkanlık. Her anı, anın tadına vararak, yargılamadan yaşamak. Etrafımızdaki her şeyi yüksek bir bilinç seviyesiyle algılamaya çalışmak, algımızı arttırmak. Kendimizi, dünyayı kabullenmek. Ve en önemlisi nefes aldığımızın farkına varmak.

7b8ab7f186362ec1743eae6f52e9aab9

Bir yerde Buddha’yla ilgili şöyle bir hikaye okumuştum. Yalnızca 1 saatliğine nefesimize odaklanmamızı istiyordu. 1 nefes bile kaçarsa, en baştan. Sonra tekrar baştan. Bir denesenize. Bu öyle zor bir şey ki. Tek yaptığın nefes almak olmasına rağmen ona bile odaklanamıyor beynimiz.

Hep bizi başka yönlere çeken şeyler var. İşte bu şeylerin farkında olmaya mindfulness deniyor.

Eğer bu anın farkında olma işini başarabilirsek, kendimizi tanımaya ve geliştirmeye bir adım daha yaklaşıyoruz. Kendini ne kadar kabullenirsen, o kadar geliştirebilirsin paradoksuna bir örnek.

Dedikodu yaparken yargısız bir şekilde kendinizi izlediğinizi düşünün. O an beyninizden neler geçtiğini, aklınızdan çıkan kelimelerin her birini, duyduğunuz karşılığı, kelimelerin hepsinin teker teker toplu bilince işlendiğini… Bunu sonuna kadar yapmayı becerebilirseniz bir sonraki sefer dedikodu yapma ihtimaliniz büyük oranda azalacak. Bunu hem iyi hem de kötü alışkanlıklara uyguladıkça, hayatta kendinize dair ne kadar çok şeyi bilmediğinizin farkına varacaksınız. Çok daha güçlü ve bilinçli hareket edeceksiniz.

 

Minimalizm ve Bağımlılığın Birbiriyle Ne Alakası Var?

o-VIDEO-GAME-ADDICTION-facebook

Daha düzenli ve basit bir hayat yaşamaya karar verdiğinizde, buna evden başlamak çok doğal, hele de ortalama bir insanın hayatının çoğunu evde geçirdiğini düşünürsek. Ve temizlik ve düzen hakkında artık o kadar kafa yormuyorsanız, beklenenden fazla boş vakte sahip olabilirsiniz. Hatta çoğu minimalist bu boş zaman ve getirdiği özgürlük hakkında endişeli. Dikkat etmemiz gereken, bu yeni bulduğumuz özgür zamanımızı bağımlılık yerine iyi alışkanlıklarla bezeyebilmek.

Minimalizm ve bağımlılığın birbiriyle yakından ilişkili olduğunu gözlemledim son zamanlarda. Değersiz bir çok şeyden (maddi ve manevi) kendini kurtardığında, bir boşluk hissi oturuyor yüreğine. Şimdi o boşluğu herşey ile doldurmak mümkün, onca zamandır yazamadığın öykünü yazabilirsin örneğin, ya da gidip arkadaşlarınla buluşup bilinç düzeyi yerlerde sürünen, dedikodu ya da içki muhabbetleri yapabilir, ya da sigara, televizyon ve internet gibi bağımlılıklara kendini kaptırabilirsin. Ama iyi haber, minimalizm insanı yaptığı her şeyi sorgulatmaya ittiği için, bu bağımlılıkların farkına çok rahat varabilir ve bunları sonlandırabilirsin.

Ben örneğin, video oyunları oynamayı çok severdim de, kendime bağımlı demezdim. Ama boşluk duygusuyla karşılaşınca, fark ettim ki, bir gün içinde saatlerimi oyunlara harcıyorum.

Nereden baksan 20 yıldır bu oyun işinin içindeyim. 90lı yıllarda Atari’miz vardı, kardeşim ve kuzenlerle, sıcak yaz günlerinde dışarı çıkmama bahanemizdi. Kış geldiğinde babam atarinin adaptörünü işyerine götürür, ben de derslere dalar oyunları unuturdum.

Üniversitede de gayet iyiydim, yalnızca yazları, işte o boşluk duygusu gelip çattığında, boşluktan kaçmak için oyunlara yöneliyordum. Sims ve Diablo gibi oyunlar beni içine alıyor, yalnızca yemek saatleri için odadan çıktığım günler oluyordu. Ama bu da beni rahatsız etmiyordu, bağımlı gibi gelmiyordum kendime.

Ama 2010’da çalışmaya başladığımda bir şeyler değişti. Artık eğlence için değil, işin stresini atmak için oyun oynamaya başlamıştım. İnsanların sigara ve alkolle yaptıklarını ben oyunlarla yapıyor, oynarken hayata dair her şeyi unutuyordum. Sözde e-kitap okumak için aldığım iPad de oyun arkadaşım olmuştu.

Ama bir gün minimalizmle ilgili videolar seyrederken Leo Gura’nın bir videosuyla karşılaştım. Bu adam, hayata bakış açımı olduğu gibi değiştirdi. Gururla söylüyorum, iki buçuk aydır oyun oynamıyorum (Ama hala bağımlıyım, bunu kabul ediyorum).

Leo’nun kısaca bahsettiği, bağımlılıklardan kurtulmak ve özgürleşmek için, boşlukla barışık olmamız gerektiği. Bunu yapmanın en basit (ama kolay olmayan) yolu ise meditasyon. Rahat bir biçimde bir sandalyeye oturmak ve yirmi dakika içinde hiçbir şey yapmamak. Gelen düşüncelere bile karşı koymamak. Karşı koymaya bile karşı koymamak. Bu gerçekten çok etkili bir yöntem ama göründüğünden daha zor. Herhangi bir şeyi yapmaya karşı büyük bir istek, bir zorlama duyduğunuzda, yalnızca oturun ve kendinizle baş başa kalın. Düşünün, bunu yapmadığınızda hayatınızda ne değişecek?

Ben bir de kendimi 90 yaşında düşünme egzersizini seviyorum. Bir anlamda hayatımdaki şeyleri bir perspektife sokmamı sağlıyor. 90 yaşındaki Pelin’in 27 yaşındaki Pelin’e tavsiyesi ne olurdu? Herhalde bütün gün boynuna, sırtına, beline, gözlerine ve en önemlisi bilincine zarar verecek bir biçimde bilgisayar oyunu oynamamı tavsiye etmezdi. En kısa zamanda hayatımın amacını bulup kendimi gerçekleştirmeye çalışmamı takdir ederdi. Ama aynı zamanda da andan zevk almamı… Komik gelebilir ama eğlenceli bir egzersiz. Bilgisayar oyunları, sosyal medya/internet bağımlılığı, tembellik gibi konularda faydalı olacağını düşünüyorum, sigara için bile kullanılabilir. Tabii ki alkolizm ve daha ciddi bağımlılıklarda profesyonel yardımın gerekli olduğuna inanıyorum.

 

Hayatınızdaki işe yaramaz şeyleri gözden geçirdiğinizde, işe yaramaz eylemleri de gözden geçirmek iyi bir fikir olabilir, ve konuşmadan kahve içmeye ya da bir şeyler izlemeye kadar her eylemi sorgulama taraftarıyım. Hayatımıza birazcık uzaklaşıp onu izlemek, bize hangi eylemlerin gerçekten faydalı ve keyifli olduğunu, hangilerinin ise dışarıdan eğlenceli görünüp içimizi yiyip bitirdiğini görmek, daha tatmin edici bir hayat yaşamak için gerekli olabilir.

 

 

Bugün Veda Ettiğim Küçük Şeyler.

image

İnsan farkında olmadan nasıl da eşya ile kaplanıveriyor etrafı. Bugün bana büyük gelen iki bluza, kullanma imkanım olmayan üç kutuya (niye baştan tutuyorum ki bunları, belki bir gün lazım olur diye, tüm ev istifleniyor) terliğimden kopup evin her yerinde dolaşan ponpona, kesilen kot pantolonumun paçalarına (hahaha,  “belki bir gün” bir proje yaparsam saklanan yine), ve olur olmaz birkaç kart ve broşüre veda ettim. Broşürlerden biri de müze broşürü. Hep, deneyimleri eşyalara tercih edin, denir ya, ben de anılarımı ve deneyimlerimi gittiğim bu güzel müzenin broşürüne tercih ettim. Yazayım ki unutulmasın, gittiğim bu güzel müze, Cunda Adası’nda, Taksiyarhis Kilisesi Müzesi ve ona bağlı Sevim ve Necdet Kent Kütüphanesi. Kilisede Koç ailesinin özellikle denizcilikle ilgili antika koleksiyonu bulunuyor, üst katta ise sürekli değişen koleksiyonda oyuncaklar sergileniyor. Gitmeyenler için yine Koç ailesine ait olan Ankara Ulus’taki müzeyi de öneririm, illa eşyalar saklanacaksa böyle saklanmalı dedirtecek cinsten. Evlerimizi müzeye çevirmenin alemi yok :).

Cunda’nın daha da tepesine yürümeyi göze alırsanız, 600 senelik bir yel değirmeninin şimdi kütüphaneye dönüşmüş halini ziyaret edebilirsiniz. Buranın bir Nostalji Kafe’si var ki, böyle güzel bir manzara gördünüz mü bilmem. Her yanın deniz, her yanın mavi, sessizlik.

Bu arada, bunu yazarken annem bluzların ikisine de talip oldu. Yıllarca dolapta bekleteceğime ona önceden sorsaydım keşke!