Japonya ve Japonlar Hakkında İzlenimler-2

Japonya’yı gezerken hep canım yazarlık hocam Çiğdem Ülker’in beş duyumuzu birden kullanarak gözlem yapmamız öğüdü aklımdaydı. Baktım, dinledim, kokladım, dokundum ve tattım.

Bir önceki yazımda ilk izlenimlerimi aktarmış, kawaii, moda ve ahlak anlayışlarından bahsetmiştim. Japonlar hakikaten garip bir millet. Kendimi tekrarlayacağım ama, gerçekten hiç bu kadar dışarıda hissetmemiştim. Böyle hissetmek de bir anlamda iyi oldu, böylece kendi eylemlerime olduğu kadar diğerlerinin eylemlerine de dikkat kesilmiş oldum. Yine uzun bir yazı olacak sanırım, sonuna kadar sıkılmadan okumanız dileğiyle.

Japon Temizlik Anlayışı

japanese-toilet

Neredeyse her Japon tuvaletinin yanında şu görmüş olduğunuz kumanda bulunuyor. Oturduğunuz yeri (ve suyu) isterseniz ısıtabiliyor, tuvaletten sonra ihtiyacınız olan tuşa basıp temizliğinizi yapıyorsunuz (çok lüks yerlerde kurutma da varmış ama ben rastlamadım). Eğer stres olursanız sifon sesi çıkarabilme özelliğini, hatta parfümü de kullanabiliyorsunuz. Tuvalete oturmadan önce oturağı temizlemek için dezenfektan bile var. Tuvalet kağıdı (yanında en az iki tane yedekle) her zaman, en ücra tapınaklarda bile vardı. İnsan bir süre sonra güzel alışıyor bu sisteme, zira dönerken evine tuvalet alıp götürenler oluyormuş. 🙂 Fakat ilginç nokta, umumi tuvaletlerin neredeyse hiçbirinde sabun bulunmaması (Starbucks, McDonalds gibi yerlerde gördüm sadece). Gittiğimiz otellerin hiçbirinde yoktu. Adam Shiseido’nun yüz temizleme köpüğünü koymuş, ama el sabunu koymamış. Gerçekten çok garip geldi bana. Gözlemlediğim Japonların hiçbiri de tuvaletten çıkınca ellerini sadece suyla yıkamaktan rahatsız olmadı.

Aynı şekilde kağıt havlu da hiçbir tuvalette yok. Japonların çantasında her zaman kendi özel mendilleri ya da havluları bulunuyor. Kadın erkek çocuk fark etmeden bu havlu hepsinde var, ellerini bununla kuruluyorlar. Biz de öyle yaptık. Bunu önceden biliyordum ama, mendilin meğer ikinci bir fonksiyonu da varmış, onu burada öğrendim: Ter silmek. Öyle bir nem var ki, Ege’de büyümüş, Aydın ve Urfa’nın hamamvari havasını görüp bundan fazla nem olamaz diye düşünen ben, Japonya’nın gittiğimiz her yerinde terden resmen buharlaştım. Haziran ve Temmuz ayını kapsayan bu dönemler “tsuyu” ya da Türkçesiyle, erikler bu dönemde meyve verdiği için “erik yağmuru” sezonu Japonya’da. Biz on beş günlük seyahatimizin yalnızca iki gününde yağmura yakalansak da tüm seyahat boyunca her gün bulutlu ve nemliydi.

FullSizeRender
Kyoto’dan aldığımız, Kyoto ruhuna yaraşır mendiller.

O mendilin ikinci fonksiyonu da yüzümüzdeki terleri silmek oldu. Yüzün terlediğinde silmemek de kaba bir hareketmiş zira. Bu mendiller ayrıca çok popüler birer hediyelik eşya olduğundan birkaç tane de ben aldım. Kağıt havlu yerine mendil ya da küçük havlular kullanmak fikri çok hoşuma gitti.

Temizlik konusunda fark ettiğimiz ilginç bir diğer nokta da dış mekanların temizliği oldu. Üçüncü günümüzün sonunda, fark ettim ki ayakkabılarımızın altı ilk aldığımız günden daha temiz olmuş! Bir de sürekli bahçe, tapınak gezmemize rağmen. Bizim gibi iç ortamlarda (restoranlar ve tapınaklar dahil) ayakkabı çıkarıp terlik giyme alışkanlıkları var ama gereği bile yok çünkü nasıl temizleniyorsa yollar, ayakkabının altında toz bile yapmıyor. Ellerini yıkamadıkları sabunlarla yolları yıkıyor olabilirler. 😀

2001_11
Bir Ryokan’ın (Japon tarzı pansiyon) önündeki terlikler. Kaynak: japanguide.com
2001_02
Eğer mekana terlikle girdiyseniz tuvalete girerken terliği çıkarıp tuvalet terliği giymeniz gerekiyor. Tanıdık geldi mi? 🙂 kaynak: japanguide.com

Din ve Ahlak Anlayışı 

Bağ bahçe merakımdan ötürü bir sürü tapınağa girdim çıktım. Bir Budist olsaydım hacı olmuştum herhalde. 🙂 Bu nedenle bahçelerde ve dağlarda daha çok vakit geçirsem de direkt yoldan Japonların din anlayışını deneyimlemiş oldum.

Az sayıda Müslüman ve Hıristiyan olsa da Japonya’ya bin yıllardır hakim olan iki anlayış Şintoizm ve Budizm.

Şintoizm Japonya’nın kadim dini. Doğal bir şekilde oluşmuş bir yaşam tarzı da diyebiliriz. Yani Japonya’da kimse ben Şinto’yum demiyor, zaten öyleler. Budist olsan da eğer Japonsan otomatikman Şinto oluyorsun. Yani bir bakıma etik bir kod Şintoizm. Peygamber, tanrı, kitap, din değiştirme gibi kavramlara sahip değil. Yalnızca “kami” dedikleri, mabetlerini koruyup kolladıkları düşünülen, İngilizce’ye “deity” Türkçeye “Tanrı” ya da “Melek” diye çevirebileceğimiz ruh inançları var. Bu kamiler ölmüş insanların ruhu da olabiliyor, doğadaki herhangi bir varlığın ruhu da.

meiji jingu
Meiji Jingu Mabedi girişi Torii kapısı, Harajuku, Tokyo. Haziran 2017

Şintoizm’in ana düşüncesi saygı ve erdem. Ruhlara, doğaya, insanlara, yaşayan ve yaşamayan her varlığa saygı ve şükran. En önem verdiği erdemlerden biri de “Magokoro” yani içten bir kalp. Japonlar için çok önemli olan, Japonya’yı 19. yüzyılda nihayet dünyaya açan ve teknolojiyle tanıştıran içten kalpli imparator Meiji ve eşinin ruhlarının rahat etmesi için, Tokyo’da bir Şinto mabedi var örneğin. İmparatorun ölümünden sonra, 1920 yılında kurulan bu mabedin ormanı için ülkenin her yerinden 100.000 ağaç bağışlanmış ve şimdi, yüz yıl sonra, kendini yenileyen ve vahşi doğaya ev sahipliği yapan bir orman olmuş. Bu orman da Japon halkının içten kalbini temsil ediyor. Japonya’da ziyaret ettiğim ikinci mabed olan Meiji Jingu’dan doğrusu ben çok etkilendim.

iris garden
İris çiçekleri ile ünlü Meiji Jingu Mabedi, Haziran’da gelmenin en güzel yanı ülkenin her yanında bu güzel iris çiçeklerini ve ortancaları görmekti.

Budizm ise ahlaki yönünden benzerlikleriyle Japonların kolaylıkla kabul ettiğini düşündüğüm bir inanç. Yine tanrısı olmayıp belli etik ilkelerinden oluşuyor. Kurucusu olan Siddharta Guadama’nın hayatını, Sapiens kitabından (Yuval Noah Harari) özetleyerek, zaman zaman alıntılayarak kısaca aktarmak istiyorum.

Himalaya Krallığının varisi olan prens Gautama, zengin- fakir, genç-yaşlı, sağlıklı-hasta herkesin bu dünyada acı çektiğini, ve acılarını maddi arzularla yok etme isteğinde olduğunu fark eder. En zengini bile maddi arayışlardan vazgeçememektedir. Bunun üzerine 29 yaşında sarayını gizlice terk eder ve “Kuzey Hindistan’ı baştan başa evsiz bir berduş gibi gezerek bu acılardan kurtulmanın bir yolunu arar. Aşramları gezer, guruların dizlerinin dibinde oturur, ama hiçbir şey onu özgürleştirmez ve tatmin etmez.”

“Gautama’nın içgörüsü, zihnin deneyimlediği şey ne olursa olsun genellikle bir şeyleri çok istediğini ve bunun da mutsuzluğa yol açtığını söyler. Zihin hoşuna gitmeyen bir şey yaşadığında şiddetle bu rahatsızlıktan kurtulmak, hoşuna giden bir şey yaşadığında da zevkin kalıcı olmasını ve yoğunlaşmasını ister, bu yüzden de hep doyumsuz ve huzursuzdur. Bu, acı gibi hoşumuza gitmeyen şeyler deneyimlediğimizde çok açıktır. Acı sürdükçe mutsuz oluruz ve acıdan kurtulabilmek için her şeyi yaparız. Öte yandan, keyifli şeyler yaşadığımızda bile tamamen mutlu değilizdir. Ya keyfimizin biteceğinden korkarız ya da keyfin yoğunlaşmasını dileriz.”

Altı yıl oturup düşündükten sonra bir çözüm yöntemi bulur. Eğer tüm deneyimleri olduğu gibi kabullenmeyi becerebilirsek, anda kalarak yaşayabilirsek acılardan kurtulabiliriz. O zaman, üzüntüde bile bir zenginlik bulabiliriz.

“Şu anda ne yaşıyor olabilirdim?” demek yerine “Şu anda ne yaşıyorum?” diye sormayı öğrenir ve öğretir Guatama. Hayatının tümünü insanları bu zihinsel düzeye ulaştırmak için meditasyon yöntemleri bulmaya adar ve sonunda aydın kişi, yani Buda olur, Nirvana’ya ulaşır. Budizm mitolojisi aşağı yukarı bu şekilde. Tanrılarla uzaktan yakından ilişkisi olmayıp, bu güne kadar gelebilen tek din.

Felsefesi itibariyle bende büyük merak uyandıran ve daha da öğrenmek istediğim Budizm, dünyanın çoğu dininde olduğu gibi gerçek dünyada uygulanışında silik bir iz olarak kalmış Japonya’da. Tapınaklar dolup taşsa da, Harari’nin de dediği gibi,

“Budistlerin yüzde 99’u Nirvana’ya ulaşmadıkları gibi, zamanlarının büyük bölümünü dünyevi başarıların peşinde koşarak geçirdiler ve pek çok değişik tanrıya tapmaya da devam ettiler. Bunlar arasında Hindistan’daki Hindu tanrıları, Tibet’teki Bon ve Japonya’daki Şinto tanrıları örnek verilebilir.”

Şinto ve Budist tapınakları çoğu zaman gerçekten de iç içe ve birbirleriyle çelişmiyorlar. Mesela eski Tokyo’nun merkezi Asakusa’da büyük Budist tapınağı ve Şinto mabedi yanyanalar. Japonya’ya gittiğinizde hangi tapınak Şinto hangisi Budist anlamak ise çok basit. Önünde kocaman Torii kapısı (yukarıdaki Meiji Jingu kapısı gibi) varsa Şinto. Bu kapılardan kötü olan ruhların geçemeyeceğine inanılıyor. Böyle bir kapı yoksa ve içeride Buda’nın resmi/heykeli vs var ise, ve ismi -ji ile bitiyorsa bu bir Budist tapınağı. Benim kendi adıma fark ettiğim diğer şey ise özellikle Zen tapınaklarındaki güzel ağaç kokusu ve ne kadar turist olursa olsun bozulmayan huzur, sessizlik ve her noktası düşünülmüş tasarımlar (binalar, ağaçlar, taşlar) oldu. Şinto mabedleri sanki daha dünyevi ve daha hareketliydi.

Bir Şinto tapınağı paylaştım, bir de Kyoto’da bulunan, Zen Budizm’inin Renzai mezhebinin ana tapınağı Nanzen-ji’den birkaç fotoğraf paylaşarak yazımı bitireyim.

nazenji
Tapınakta koşa koşa giden bir keşiş.
nazenji3
Nanzenji Tapınağı dışarıdan görünüş.
nazenji1
Tapınağın içindeki Zen bahçesi.

nazenji2

Nanzen-ji’nin kurucusundan dizeler. Bu ülkede hem yöneticiler hem de rahipler şiir yazmayı çok seviyor. Diyor ki,

Ne geçmişin acıları zihnini tırmalasın,

Ne geleceğin korkuları.

Bu anda yaşa, bu yerde,

Saf bir akılla ve pişman olmadan.

İşte o zaman her gün iyi bir hayattır.

Japonya ve Japonlar Hakkında İlk İzlenimler

Japonya’ya geleli on gün oldu, geri dönmeye kaldı beş gün. Bugün altıncı şehrimiz Himeji’deyiz, eşimin biraz ateşi olduğu için oteldeyiz. Onun başında beklerken izlenimlerimi unutmadan yazmalıyım dedim. İşte küçük başlıklar altında Japonya’dan küçük notlar.

  • Japonlar yabancı dil anlamıyor ve konuşamıyor.

Bunu rahatlıkla söylüyorum, on gündür İngilizce konuşabilen iki ya da üç kişiye rastladım. Yine en anladıkları dil İngilizce, ama onu da hiç anlamıyorlar. Sadece rakamları öğrenmişler, ondan sonrası mavi ekran veriyor. Gittiğimiz çoğu yerin turistik mekanlar olduğu düşünülürse, diğer yerlerde demek ki hiç anlaşamayacakmışız. Şimdi kaldığımız otelin müdür yardımcısı çamaşır makinesini sorduğumu bile anlamadı. Hadi onlar hallediliyor da, bunun içinde et var mı, domuz eti var mı, çiğ et/yumurta var mı bunları sormak çok büyük mesele. Japoncasını gitmeden öğrenmek lazım. Bazen de derdini anlatıyorsun, anlıyor ama verdiği cevap Japonca. Ben anlamıyorum bu sefer de cevabı. 😊 Böyle düşününce bizim turistik mekanlardakilerin İngilizcesi on numara.

  • Hem yabancıların etkisinde hem değiller.

Osaka’daki Dotombori caddesine girdiğimde sıra sıra Bershka, Stradivarius, Zara görünce bir an kendimi Türkiye’de zannettim. 😊 Sokakta (ve özellikle tapınaklarda) hala kimono ve yukatalıları görmek mümkünse de moda konusunda yüzlerini çoğunlukla batıya dönmüşler. Çalışan erkeklerin neredeyse hepsi takım giyiyor (kıravatlı takım giyen kadınlar görmek de mümkün, ya da döpiyes).

Bu çocuk ünlü galiba her yerde resimleri var. Tam bir kawaii timsali.
  • Yine de moda anlayışları çok kendine has. Kawaii kültürü her şeyi altına almış durumda.

Kawaii kelimesini Türkçe’ye tatlı, İngilizce’ye cute diye çevirebiliriz. Söz konusu kawaii olunca genç, yaşlı, kadın, erkek hiç fark etmiyor. Özellikle çizgi film figürleri her yerde. Snoopy’li şort giyen amca, hello kittyli çantalı nene görmek çok doğal. Herkeste bir cep telefonu süsü illa ki var, iphone’larda süs takma yeri yok mesela, onda da telefon kılıfına takmışlar. Elli yaşında amcanın cebinden tatlış bi süs sarkıyor mesela hiç garip değil.


Gözümüzü acıtan şeyler de yok değil. Koray mesela erkekte kemer, saat ve ayakkabı uyumuna çok özen gösterir. O yüzden uyumsuzlar onun çok dikkatini çekti. Siyah ayakkabı, yeşil çorap, lacivert kısa paça takım, plastik saat ve taba rengi kemerli genç mesela, burada yine normal bir manzara. Bir sandaletin içine çorap giyene alışamadım. 😄

Yukata alana cep telefonu ve selfie çubuğu bedava.
  • Cep telefonuna bağımlılık bizden de fazla.

Metrodakilerin dörtte biri uyuyor, bir-iki kişi kitap okuyor, kalanı kulaklığı takıp instagram senin youtube benim takılıyorlar. Bazı kaldırımlarda “mesajlaşmayın” işareti var.

  • Yaşlılar ve engelliler hep dışarıda.

Türkiye’deki gibi yaşlı ve engelliler sokağa tıkılmış değil. Metrolarda, yollarda, müzelerde, onsenlerde… Her yerdeler ve yaşam onlar için kolaylaştırılmış durumda. Daha önce belirttiğim gibi yaşlılar da kawaii ve cep telefonu kültürünün etkisi altında kalmış. Çok az da olsa bizde “cumhuriyet kadını” diye tabir edilen eski moda teyzeler de yok değil. Etek, ceket, takı, aksesuar, ayakkabı uyumlu, şıkır şıkır 😊

  • Toplumsal cinsiyet olayı çok acayip.

Kawaii olayında da belirttiğim gibi, tatlış şeyler çocuklar ve kadınlarla kısıtlı değil. Hatta çocuklar daha sade giyimli.  İçinde kawaii’lik hisseden herkes dilediği gibi rengarenk, figürlerle dolu şeyler giyip takıyor. Bunun dışında erkeklerin çoğu bizim kadınsı tabir edeceğimiz çantalar takıyor. Saçlarını türlü renklere boyamak kızlar arasında olduğu kadar erkeklerde de yaygın. Erkeksi kesimi olan kadınlar kadar, kadınsı kesimi olan erkekler de çok. (Tabii bu benim nereden baktığımla alakalı. Bir avrasyalı olarak diyelim) Önünüzde yürüyen birinin kız mı erkek mi olduğunu anlamak güç olabiliyor. Belki de bundan dolayı Kore ve Japon dizilerinde bu denli çok “misunderstood gender” teması var.

Gittiğimiz onsenlerden biri, Naniwa no Yu, Osaka’da. Tabii buralara telefon götürmek yasak, fotoğraf sitesinden.
  • Bir de onsen var.

Öte yandan da kaplıca hamamı diyebileceğimiz onsen’lerden bahsedeyim. Buralar kaplıca suyundan oluşan hamam ve banyolar. Önce banyonuzu yapıp sonra değişik havuzlarda rahatlayabiliyorsunuz. 50-60 cm yüksekliğindeki bu havuzlar sadece şifa ve rahatlama için, yüzmek değil.

Buralara çıplak girmek gerekiyor ve belki elinize el havlunuzu alabilirsiniz, o kadar. Kadın ve erkek ayrı giriliyor, ama benim merak ettiğim şu: dünyaya hakim olmuş toplumsal cinsiyet normlarının bu kadar dışına çıkabilmiş bir millet, burada sadece kadın-erkek olarak ayrılıyor. Buraya sadece dövmeyle girilemez deniyor, başka bir şart yok. Peki ya lgbti’ler? Bu denli katı bir cinsiyet ayrımı var; ve bir kere erkek olmayan bir ortama girilince kadınlar çok rahat. Arkadaşlarıyla gelen de çok. Kendi cinsinden hoşlananların varlığına ihtimal vermiyor olmalılar, her ne kadar kitaplarda, filmlerde ve dizilerde eşcinselleri çok görsem de.

Tuvalet demişken Japon tuvaleti göstermezsem olmaz.
  • Neredeyse herkes prensiplere bağlı.

Japonlara kibar diyebilirim. Mesela beni tuvaletin önünde beklettiği için defalarca özür dileyen teyzeyi ya da bize yolu İngilizce tarif edemeyince metronun önüne kadar götüren abiyi düşününce. Fakat çok kaba da diyebilirim rahatlıkla, sushi yemeyeceği için Koray’ı kovan garson teyzeyi veyahut metroya binmek için birbirine çarpıp ezenleri düşününce. Anladığım kadarıyla bazı davranışlar kabul edilebilir ve bazıları değil. Belirli, yazılı olmayan bir kurallar dizisi var ve ona göre hareket ediyorlar.  Tıpkı bizim gibi ve her kültür gibi aslında. Belki bir fark bu kurallar yüzyıllar içinde pek az değişmiş, dışarıdan bir etki olmamış. Bunların dışına çıkan asi bir gençlik de var tabii, bu da bizim gibi. Yani aslında Japonlara çok kibar ya da kaba gibi sıfatlar yüklemek sadece bizim perspektifimizle alakalı.

Japonya’da yaşar mıydım? Hayır.

Hayatımda ilk kez bir yerde bu denli yabancı hissettim. Fiziksel farklılıklardan dolayı dikkat çektiğimiz aşikar, fakat insanların her yerde gözlerini dikerek bana bakması beni son derece rahatsız etti. Belki kolaylıkla bir Avrupa ülkesinde yaşabileceğimi, ama burada her zaman bir “alien” olacağımı hissettim (yabancılar ofisi vb şeylerin çevirisi de hep Alien, bundan mıdır bilmem). Özellikle onsenlerde, tüm gözler üzerimdeydi. Göz göze geldiğimizde doğal olarak yaptığım gibi gülümsedim, ama hep donuk yüzlerle karşılaşmak da beni şaşırttı. Bu nedenle belki Tokyo’da kısıtlı bir çevrede yaşanır ama küçük şehirlerde, hem de dil ve alfabe bariyeriyle yaşamak epey zor olmalı.

Biraz uzun mu oldu ne? Aslında en sevdiğim yerlerden, tapınaklardan, bahçelerden, Zen’den, yemeklerden, temizlik anlayışlarından hiç bahsetmedim daha. Onlar da öbür yazımda olsun.

Fotoğraflar çoğunlukla unsplash’ten, bu kadar yabancı hissederken insanları işinde gücünde çekemedim.

Japonya’ya yolculuk…

Yarın akşam saatlerinde Japonya’ya 15 günlük bir seyahate çıkıyoruz! Bunu duyan arkadaşlarımın tepkisi ya “harika!”, ya da “gidecek başka yer kalmadı mı? neden orası?” şeklinde oluyor. İlk olarak neden bu ülkeyi çok sevdiğimden bahsedeyim.

Uzakdoğu’ya ilgim eskiden beri olsa da, Japonya’ya ilgim yaklaşık altı yıl önce başladı. O zamanlar yazdığım blogda şöyle yazmışım:

Dedim ki, belki okuduğum kitaplar beni yalnız yapıyordur. daha az yalnız kitaplar okuyayım dedim. Raftan bir kitap aldım, “yalnız yaşayan bir radyocu…”, “yalnızlığı en iyi çözümleyen yazar”… Ne yapayım, hiç mi kitap okumayayım, yoksa pembe dizi mi okusam?

Neyse, haruki murakami ilişti gözüme, ne zamandır merak ederdim bu adamı, aldım bir kitabını. Babam göz attı şimdi. En son lisede (60lı yıllara tekabül ediyor) dünya klasiklerini okumuş, gazeteyi okumaya tersinden başlayan bir adamdan bahsediyoruz. 10 dakika boyunca okudu. Ne hakkındaymış baba? dedim, güzel miymiş?

– Şimdi bi başından okudum, adam kızı yemeğe davet ediyordu, sonra biraz sayfa atladım, giyiniyolardı. Birlikte olmuşlar yani o arada. Adam dedi ki “bütün kadınlar soyunurken güzeldir, ama sen giyinirken de güzelsin” böyle bişi.

Babamla bu konuları konuşmak yetmezmiş gibi, adam gayet devam ediyor, onlarda bu işler ne kolay değil mi şeklinde.

En azından, kitabın yalnız olmadığını öğrenmiş oldum.

Murakami’yi okumaya, Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu kitabı ile başlamıştım. Üniversite yıllarımdaki Kafka takıntımdan sonra (bkz: yalnız kitaplar) akşamları yatağıma uzanıp Murakami okumak, onun büyülü evrenine yol almak benim için yetişkinliğe adım atmanın ve kolejde çalışmanın (diğer bir deyişle paralı köleliğin) dayanılmaz ağırlığını biraz olsun unutturan tek şey olmuştu. Daha sonraları, bu ağırlığın üzerine bir de babaannemi kaybetmenin acısı eklendiği zamanlar, bir arkadaşım beni neredeyse zorla Japonca kursuna götürdü, kafamı dağıtayım diye. İyi ki de götürmüş, Japonca maceram dört beş ay sürse de, bu kültüre olan ilgim ve hayranlığım devam etti. Japonya da gezip görmek istediğim yerler içinde hep bir numarada yerini aldı. Gerçi o yıllarda benim için pasaport almak bile bir hayaldi.

shinkansen-scmaglev-railway-park-nagoya-big
her şeyin müzesini yaptıkları gibi, tabii ki shinkansen’in de müzesi olacaktı.

Bu Japonlar öyle ilginç ki, hem çok mutevazı gibi duruyorlar, hem de ne yaparlarsa en iyisini yapıyorlar. Tren mi yapacak, saatte 400-600 km arası giden Shinkansen’i yapıyorlar, hem de 1964 senesinde. Savaşa mı girecekler, Pearl Harbor baskını (savaşın her türlüsüne karşı olduğunu belirteyim de yine). Öğle yemeğini evden mi getirecek, bento kutusu yapıyor. Estetik duygusu tavan yapmış durumda.

5e66e5363f080b95f61bb9a55a930cd2
tatlış (kawaii) bento örneği.

Minimalizm konusunda da dünyaya öğretecekleri çok şey var. Örneğin bir ryokan (geleneksel pansiyon) konseptleri var ki en çok merak ettiklerimden biri. Yatak bile yok, yere bir şilte seriliyor ve sabah olduğunda kaldırılıp dolaba konuyor. Oda epey bir boş gözüküyor, hiçbir aksesuar yok. İlginç bir şekilde de en pahalı oteller buralar. O nedenle iki geceliğine gideceğimiz Miyajima’da ryokan’da kalmaya karar verdik. Az bir zaman da olsa enteresan olacağa benzer. Bu arada tabii Marie Kondo’yu unutmamak lazım, beni minimalizmle tanıştıran, yakın zamanda Türkçeye çevrilen “Derle Topla Rahatla” kitabının yazarı.

29301446
Kalacağımız ryokan’daki odalardan biri.

Ama dediğim gibi her şeyin ekstremini seviyorlar. Alışverişin de öyle. Youtube’da sadece Japonya’da alışverişe özel bir dolu video var. Şu mağazalardan neler alınır tarzı. Bir milyoncuda (onlar 100 yenci diyor :)) bile ne alabileceğini anlatan video yapmışlar.  Ağzım sulanmıyor desem yalan olur. Bir kere en büyük zaafım olan kırtasiyenin anavatanına gidiyorum. Bir Pilot Iroshizuku mürekkebi olmuş Türkiye’de 300 lira. Orada 50 lira (onun dışında da dünyanın en pahalı ülkesi!). Dünyanın hiçbir yerinde bulamayacağım mürekkepler, dolmakalemler, defterler, kağıtlar, adını bile duymadığım bir dolu kırtasiye aracı… Kendimi nasıl tutacağım hiç bilmiyorum! Halbuki magnet bile almayacağım bu seyahatten diyordum ama sanırım gittiğimden biraz daha dolu bir bavulla döneceğim.

Önceki ufak seyahatlerimizde biraz hazırlıksızdık. Yer yön duygumuz çok kötü olduğu için de kaybolup aynı yerlerden defalarca geçip vakit kaybettik. Bu sefer Koray olayı farklı bir boyuta taşıdı ve bize neredeyse yüz sayfalık manyak bir plan hazırladı. Gideceğimiz her yerden diğer bir yere gidişine harita bile çıkardık. Yine de kaybolmamız olası, yıllardır Kızılay metrosunda doğru çıkışı bulamayan ben, Japonların bile kaybolduğu şu metroyla nasıl başa çıkacağım bilmem:

540921_601552759859053_1511044732_n
haksızlık etmeyeyim: Ankara metrosuna bir iki istasyon daha eklendi son yıllarda.

En çok merak ettiğimse tapınaklar. Japonya’da Budist ve Şinto tapınakları var. Belki de şu kırmızı kapılarından, Şinto tapınakları ilgimi hep çekmiştir. Bir yerden sonra bayacak mı bilmiyorum ama, sanırım elli kadar tapınak var listemizde, çoğu Kyoto’da olmak üzere.

1-tbMsbqJ2KhNMmTvik9IOnA
Kimi No Na Wa adlı anime filmdeki Şinto tapınağı. Film de bir harika.

Aslında heyecanlı olduğum kadar endişeliyim de. Dil bariyeri beni biraz korkutan bir şey, çünkü hem turistlerin yaptığı aktivitelerden ziyade yerel halkın takıldığı yerleri bulma peşindeyim, hem de Japonca anlamak ya da derdimi anlatabilmek konusunda biraz umutsuzum. Yerel halkın, aynı Türkiye’deki gibi, İngilizcelerinin pek yeterli olmadığını okudum çoğu yerde. Umarım bu konuda çok zorluk yaşamayız.

Sanırım geri döndüğümde bir dolu yazı ile bir süre kafanızı şişireceğim. Şimdilik Sayanora!

Ölmeden önce olman gereken 5 şey.

Bir yaratıcı yazarlık kitabında böyle bir tavsiye vardı, ölmeden önce yapman gereken beş şeyi yaz. Beş çok da büyük bir rakam değil, bu nedenle en büyük hayallerini koymalısın oraya. Ufak tefek şeyleri beş maddelik bir listeye koyamazsın. 

Listenin en başına “öykülerimin ya da bir romanımın basılması” yazdım. Sonra düşündüm, ya sonra? Yani bir romanım basılınca bu hayalim tamamlanmış mı olacak? Ya da yıllardır en büyük hayallerimden biri olan Japonya’ya gitmek. Gittiğimde, bu da tamamlanmış olacak. Sonrasında ise, öyle çok büyük hayaller bulamadım. Gitmek istediğim yerleri yazacaktım, ama ilk beşe hangi ülkeler girer? Bilemedim. Vizyonsuzlukla suçladım kendimi biraz; evet hayallerim çok, ama ilk beşe giremiyor hiçbiri.

Sanırım sorun bende değil, sorudaydı. Yapmak kelimesi, biten bir sürece işaret ediyordu. Ama mesela, olmak diye sorsaydık, yazacak şeyler hem anlamlı hem kapsamlı olacaktı. Hem de yaşadıkça var olacağından (eh, yani), hayallerin bir süreklilik, bir evrim içinde olacak ve son nefesine dek seninle olacaklar. Böyle bir düşünceyle olmak istediğim beş şey listemi hazırladım.

  1. Bir yazar olmak. Blog yazarı, roman yazarı, öykü yazarı, ve belki şimdi hayal bile edemediğim başka bir yazarlık.
  2. Bir seyyah olmak.
  3. Bir minimalist olarak yaşamak, nefsime hakim olmak.
  4. Kendimce belirlediğim ahlaki ilkeler doğrultusunda, tutarlı biri olmak.
  5. Yogada (ya da başka bir spor dalında) uzman olmak.

Bunlar içime sindi işte! 

Bonus: 

Bilinçli Alışveriş İçin Birkaç İpucu

Sahip olduklarımızı azaltmak minimalizmin başlangıç noktası olabilir. Bazıları için bu çok rahatlatıcı bir iş, bazıları için ise bir işkenceye dönüşebiliyor. Ben örneğin kıyafet ve aksesuarlarımı azaltmayı çok kolay buldum, ama duygusal değeri olan objeleri azaltma konusunda çok kötüyüm, özellikle benim ve eşimin seyahatlerde topladığımız eşyaları.

gettyimages-629771122-clutter-tom-iurchenko-1000
bazen ben. (resim kaynağı: prevention.com)

Siz de eğer azaltma işini çok zor bulanlardansanız, sadeleşmeye daha az ve bilinçli bir şekilde satın alarak başlayabilirsiniz. Bu hem bütçenizi rahatlatacak hem de yaşam alanınızı.

192996050

Ne sıklıkta bir alışveriş merkezine gidip alakasız bir çok şey alarak geri dönüyoruz? Ne kadar bilinçliyiz alışveriş yaparken? Kimimiz alışverişe “terapi” diyor. Fakat ayın sonunda kredi kartı ekstresi hiç de öyle demiyor. Kendimizi ve dünyayı düşünmeden alınan bir objenin terapi olabileceğinden şüpheliyim. Bu olsa olsa irademize sahip çıkamamaktır, bağımlılıktır. Dolabımızda öylesine alınmış ve belki bir kere giyilmiş, belki hiç giyilmemiş kaç parça giysimiz var? Önceden hiç almasaydık ne kadar kolay olurdu değil mi? Bu bağımlılığı kırmak için olabildiğince bilinçli ve hareketlerimizin farkında olmalıyız.

Bilinçli alışveriş için ipuçlarımı aşağıdaki videodan da seyredebilirsiniz:

Bilinçli bir şekilde alışveriş yapmak için önerilerim şunlar:

1- Alacağım şeyin hayatıma katacağı değeri gözden geçirmek.

Bu her şeye uygulanabilir, örneğin, bir gıda maddesi alacaksam, içindekilere mutlaka dikkat ediyorum. Glukoz/fruktoz/mısır şurubu, palm yağı, renklendiriciler gibi maddelerden uzak durmaya çalışıyorum (zaten paketli gıda almamaya çalışıyorum ama her zaman mümkün olmayabiliyor). Peki almak istediğim ürün tüm markalarda bu ve benzeri katkı maddeleri içeriyorsa? O zaman düşünüyorum, gerçekten nutellaya ihtiyacım var mı örneğin? Tatlı ihtiyacımı bal ya da ev yapımı reçel ile karşılayamaz mıyım? Ya da hiç tatlı yemesem kahvaltıda? Alternatifleri göz önünde bulundurunca yavaş yavaş paketli gıdaları bırakmaya başlıyorsunuz.

Bunu birçok alanda uygulamak mümkün. Örneğin bir tişört alacaksınız. Kumaşın içeriğine mutlaka bakın. Pamuk oranı ne kadar yüksekse o kadar iyi benim için. İçinde elastan varsa esneyecek belli ki, polyester varsa terletecek, nefes aldırmayacak. Bazense neden yapıldığını bilmeden bile, yalnızca dokunduğunuzda anlıyorsunuz o eşyanın sizin hayatınıza değer katıp katmayacağını.

Bir tek bu önerimi uygulasanız bile, hayatınızda büyük değişikliklere kapı aralayacağını düşünüyorum.

2- Fiyat- Kalite(Performans) Üzerine Düşünmek

PRICE and QUALITY. Comparison on the scales

Bu konuda ne biliyorsam eşimden öğrendim. Bir şey alacağı zaman uzun bir süre araştırır, bazen iki üç ay bekler. Aldığı ürün hem en kalitelisi, hem en uygun fiyatlısı olsun ister. İnternetin altını üstüne getirir, insanlara sorar. Ani satın almalardan kaçınır genellikle. Bu huyunun bizim para biriktirmemizde büyük payı oldu. Çünkü çoğu zaman da o kadar araştırdıktan sonra istemediğine, ya da ihtiyacı olmadığına kanaat getirdiği çok şey oldu. Bu da bizi gereksiz masraflardan korudu.

Bu arada alışveriş merkezine gidip, gezip gezip bir şey almadan çıkmak da zevkli bir şeymiş. Bir hocamız, kendi ve Alman olan eşi için window shopper” (vitrin müşterisi) tabirini kullanırdı. Bir sezon boyunca vitrinleri gezer, bir şey almazlarmış. Sezon sonu indirimleri geldiğinde de beğendikleri ürünlerin ne olduğunu bilir, eliyle koymuş gibi bulur alırlarmış. Bu da Alman taktiği olabilir. 🙂

3- İhtiyaç ve Alma Dürtüsü Arasındaki Farkı Anlama

Anlık alışveriş gerçekten uyuşturucu gibi bir şey. Özellikle de aç karnına gidiyorsanız alışverişe (yalnızca market alışverişinden bahsetmiyorum), çılgınlar gibi alışveriş yapıp, bir iki saat sonra, “Ne oldu bana?” diyecek bir durumla karşılaşabiliyorsunuz.

Bu konuda üç tavsiyem olacak:

  • Evden çıkmadan kesinlikle ne alacağınızı kararlaştırın. Öylesine alışverişe çıkmayın. Hiçbir şeye ihtiyacınız yoksa alışveriş merkezi yerine parka ya da bir kafeye gidin illa dışarı çıkmak istiyorsanız. Listeler en yakın dostunuz olsun. Listeye eklenmemiş hiçbir şeyi almayın.
  • Yavaşlayın. Kimse beğendiğiniz bir ürünü hemen o an alın diye yakanıza yapışmıyor. Bugün bir yaz parfümü almak istedim örneğin, ferah bir koku. Mağazada beğendiğim parfümü sıktım, eğer beğenirsem iki üç saat sonra gelip alacağım dedim kendime. Ama koku bir saatte bile silindi. Hemen beğenip alsaydım onca para ve kaynağı boşa kullanmış olacaktım.
  • Eğer ilk iki önerimin bir şekilde dışına çıktıysanız, fişini kesinlikle atmayın. Birçok firma para iadesi ve ürün değişimi konusunda müşterinin arkasında. Utanmanıza ve bahane sunmanıza da gerek yok, yalnızca iade ya da değişim istediğinizi belirtmeniz yeterli.

4- Estetik ve Zamansız Modanın Gücünü Unutmayın.

Zamansız moda denince akla gelen ilk isim, Audrey Hepburn. Yaş alınca daha da güzelleşmemiş mi?

Neon renkler örneğin, modası geldi ve geçti çabucak. Eğer bir ton neon renkli bluzunuz, ya da daha kötüsü pantolonunuz varsa atın gitsin! Büyük ihtimalle bir yirmi sene daha gelmeyecekler, çünkü estetik açıdan insanı rahatsız ediyorlar. Bir ara da asimetrik bluzlar vardı, gözlere zarar! Ama bazı parçalar var ki, her zaman moda. Dizde bir çan etek, bootcut kesim bir cin pantolon, beyaz bir askılı bluzu örneğin son 40 yılın modasında görebilirsiniz. Tabii zamansız moda da zevksiz olacağınız manasına gelmiyor. Yalnızca modadan bağımsız estetiği düşünüp, ömrü birkaç yıldan uzun olacak giysiler seçebilirsiniz.

Bunu ev dekorasyonuna da uygulayabilirsiniz, uygulamalısınız hatta!

***

Farkında olmak birçok konuda hayatımıza çok yardımcı olduğu gibi, alışveriş ve para ile olan ilişkimizi de sağlıklı bir seviyeye taşıyor. Evimizi dolduracak ve bizi boğacak eşyalar yerine deneyimlere harcayabiliyoruz paramızı.

Borçları kapatmak ya da para biriktirmek de bir anda çok kolaylaşıveriyor.

Sizin para ile ilişkiniz nasıl? Başka önerileriniz varsa yorumlarda paylaşabilirsiniz.

Dolmakalem Aşkım ve Keçeden Kalem Kutum

Sanırım bu blogu takip edenlerin çoğu benim el yazısı ve dolma kalem merakımı anlamıştır. Yaklaşık bir yıl önce el yazımı geliştirmeye ve dolayısıyla dolmakalem, divit, mürekkep, kağıt ve kaligrafi malzemelerini biriktirmeye başladım. Şu an on iki adet dolmakalemim var ki meraklılarıyla karşılaştırınca bu az bile. Az çünkü her kalem ayrı bir his, ayrı bir dünya. Hepsinin istediği mürekkep, defter ayrı. Bu kombinasyonları bulmak bazen zor, bazen çok zevkli. Bu nedenle bir başladı mı insan bırakamıyor. Tespih, çakmak ve benzeri şeyleri biriktirenleri anlayamazdım, ama dolmakalem hevesim başladığından beri onları çok iyi anlıyorum. El yazısı çalışmak ve dolmakalemler insanın hayatına kesinlikle değer katıyor.

Neredeydim? Evet, yaptığım kalem kutusundan bahsedecektim size, ama ben kalemler hakkında konuşmaya başlarsam susamam, beni birinin durdurması lazım! Dolmakalemler (tabii kaliteli roller ve ballpoint kalemler de buna dahil) fiyatları birazcık yüksek olduğundan taşınma ve korunma anlamında da talepkar nesneler. Bazılarının yüzeyi çok kolay çizilip aşınabiliyor, o kadar para verdikten sonra o hale gelmeleri insanı üzüyor tabii. Ben de uzun süredir şu küçüklüğümüzde kullandığımız katlı kalem kutuları ya da yuvarlanan kalem kutularından arıyordum. Fakat hiçbirinin lastik genişliği ya da kalitesi hoşuma gitmediği için bir türlü aradığımı bulamadım. Sonunda kolları sıvadım ve kendim yaptım! Sonuç beklediğimden çok daha güzel oldu. Aynı yöntemle makyaj veya resim fırçası vb. için de kılıf yapabilirsiniz. Hatta burada bu yöntemle ve eski bir havlu ile yapılan diş fırçası ve macunluğu var. Havlu el havlusu olarak da kullanılırsa seyahat için büyük kolaylık. 🙂

Gerekenler:

Yeterli boyutta keçe, ben ince kullandım ama dışı için isterseniz kalın da olur. (3 renk A5 boyutta keçe 1.5 TL, tek renk isterseniz A4 boyutta keçe tüm kalemlik için yeterli olur)

Muline iplik, 2 kat kullanılacak (2 TL)

Artık kumaş, keçe ya da kurdele, bağlamak için

Sıcak silikon ya da kumaş yapıştırıcısı (isteğe bağlı, kumaş parçasını dikme işinden kurtulmak için yapıştırdım)

Yapılışı:

img_1590

İlk olarak elinizdeki kalemlerin boyutuna göre toplu iğne ile keçeyi sabitleyin. Bu aşamayı doğru yapmak çok önemli, çünkü bol ya da dar olabilir göz kararı yapılırsa. Ben keçem az kaldığı için 5 kalemli yaptım ama malzemeniz yettiği miktarda istediğiniz kadar büyük yapabilirsiniz.

IMG_1592.jpg

Sonrasında sabitlediğimiz yerlerden elimizle dikiyoruz. Makine dikişi denemedim, keçe çok kalın gelebilir makine için fakat polar kumaşla denenirse makinede de yapılabilir. Kenarları isterseniz boş bile bırakabilirsiniz, keçe sonuçta sökülen bir malzeme olmadığı için bir sorun yaratmayacaktır, ama battaniye dikişi (blanket stitch) ile de bitirebilirsiniz. Nasıl yapılacağını aşağıdaki örnek çok anlaşılır biçimde gösteriyor. İlk iki seçenekten biri ile yapabilirsiniz.

tumblr_o2vjtqDZZO1s2brnwo1_1280.jpg

Son aşamamız ise bağlayacağımız kumaşın eklenmesi. Aslında evde bu renklere uygun bir kurdele aradım ama bulamadım, eğer sizde varsa çok da güzel olur kurdele ile. Ben de uyumlu bir kumaş parçası buldum. Dikiş makineniz varsa bu kumaşı istediğiniz kalınlıkta dikebilirsiniz, ben üşendiğimden silikon tabancası ile içinden yapıştırdım. Sonra da kalemliğin tam ortasından yine silikon ile tutturdum.

AC71D0ED-44C7-4B3B-BCAD-7249F676F4BF.jpg

Artık kalemlerim güvende 🙂 Bir Pazar günüm anime izlerken bunu bitirmekle geçti.  Evde kalıp bir şeyler ürettiğim günleri çok çok seviyorum, gelecek haftaya dayanmak için güç ve enerji veriyor bana. Anime de şansıma divit ile manga çizen gençler hakkındaydı, mükemmel bir Pazar 🙂

40 Parçalık Yaz Gardırobum: Kapsül Gardırop 2

img_1449

Minimalist bir gardırop yaratmak istiyor ve nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız, daha önce yazdığım Daha Az Kıyafetle Yaşamak ve Kapsül Gardırop-1: Nereden Başlayacağım yazılarına göz atabilirsiniz.

Kapsül gardırop ve kapsül gardıroba sahip ünlülerle ilgili yaptığım videoyu buradan seyredebilirsiniz:

Aslında bahar ve yaz gardırobum az çok belliydi ama hem kayıt altına almak, hem de böyle bir gardırop oluşturmak isteyenler için örnek oluştursun diye yazıyorum bu yazıyı. Bir de insan yazınca daha iyi motive oluyor, kendinize bile olsa, yazın. 🙂

Bu yaz çok azaltma yapmama gerek olmadı, yaz sonunda birkaç parçaya veda etmiştim, bu sefer de iki tişörtü emekliye ayırıp evlik yaptım, iki tane çok büyük geldiğini fark ettiğim bluz oldu, onları da kayınvalidem çok beğendi ona verdim.  Genel olarak sezonluk değil, genelgeçer modayla ilgilendiğim için, modası geçti diye atmam gereken hiçbir şey olmadı. Sizin böyle kategoride giysileriniz varsa onları dolabın dibine gömmektense bağışlamayı deneyebilirsiniz. Örneğin bu sene öğrencilerde hiç neon renkler görmüyorum, sanırım modası geçti onların. 🙂

Geçen yazdan beri aldığım parçalara bakarsak; üç basic tişört ekledim, Zara’nın tişörtleri hem uygun fiyatlı (20 TL), hem de kaliteli geldi bana bu sene. Sezondan sezona çok değiştiği için özellikle içeriği hep takip etmek lazım. Bu senekiler %90 pamuk, %10 elastan içeriğe sahipler. Terletmiyor, kesimleri de rahat ama erkeksi değil.

Bluzlarım aynı kaldı, bu grup genelde polyester kumaş olduğu için rahat rahat bozulmuyor. En alttaki 4 yıllık sanırım.

img_1452
Minimalistler renksiz olur diyenlere, renk renk, çeşit çeşit 🙂

Pantolonlara bir Levi’s kot daha ekledim. Kaliteli olsun üç kuruş fazla olsun diyorum artık, Levi’s’ın mavi kotlarının kalitesini gerçekten beğeniyorum, indirim dönemlerinde çok iyi fiyata da alınabiliyor (listemdeki kotlarının birini 120, diğerini 65 TL’ye aldım). Fakat bu markanın da eşime aldığımız gri kot pantolonu bir-iki yıkamadan sonra tüylendi. Artık kaliteli marka kalmadı be azizim. Yüzlerce lira verip D&G, G-Star mı alalım?!

Son olarak da eşimin yurtdışından aldığı Sketcher’s yürüyüş ayakkabısı eklendi listeye. Sanırım buradan asla alacağım bir marka değil, 250 lira benim için yüksek bir rakam. Ama yurtdışında fiyatlar neredeyse yarı yarıya, iyi ki de almış diyorum çünkü gerçekten çok rahat. Onun dışında her gün koşarmışçasına aldığım Reebok koşu ayakkabılarım ve ayda bir gün bile giysem tarzına bayıldığım siyah süet ayakkabılarımı da çok seviyorum. Rahatlık timsali bu üç ayakkabım da.

img_1451

Tüm parçaları topladığımda, 37 parça ediyor. Ama ben illa ki bir iki şeyi unutmuşumdur diye 40 diyorum.

Kıyafetlerimi dolabımda nasıl düzenlediğime gelirsek;

Düzen gerçekten çok önemli bir konu. Benim kadar düzensiz bir insan bile bunun önemli olduğunu söylüyorsa bana güvenin. 🙂 Giysiler az bile olsa düzen ve tertip şart. Ben kendi giysilerimi şöyle düzenledim: Elbiseler, bluzlar, hırkalar ve kırışan tişörtler askıda (hatta askıda kurutuyorum bunları, ütülemesi çok kolay oluyor.)

img_1453
Kışlık ve yazlık bluzler dolabın bu kısmında. Sol tarafta ise eşim ve benim ağır kabanlarımız, elbiselerimiz vs. duruyor. Tabii sol taraf buradan daha sıkış tepiş. Eşim tişörtleri asmayı sevmediği için onunkiler çekmecede.

Kırışmayan, evde ve sporda giyilen tişörtler ve kışlık kazaklar ise çekmecede katlı bir şekilde duruyor. Konmari’nin öğrettiği şekilde, şöyle katlıyorum tişörtleri ve kazakları:

Konmari diyor ki: sevgiyle katlarsanız buruşmaz. ❤

Bu da kitabından bir görsel:

marie-kondo-fold-short-sleeve-shirt-konmari-spark-joy-768x997

Şöyle size güzel kombinler yapıp fotoğrafını çekmek istedim. Sonra fark ettim ki bu listedeki her pantolon, her üstle ve her aksesuarla kombinlenebiliyor. Sanırım en güzel yanı da bu kapsül gardıropların. Bir parça temiz değilse, buruşuksa diğeriyle çok rahat yer değiştirebiliyor. Sanırım tek özel parça bu konuda şalvar pantolon. Onu genellikle süet ayakkabı ya da Birkenstock ve siyah çiçek baskılı bluz ile giyiyorum, diğerleri olmuyor.

Son olarak, minimalist bir gardırobum var diye zannedilmesin ki acayip düzenli bir insanım. Bu yazıyı son derece dağınık L koltuğumun, şu an boşta kalan tek yerinde yazıyorum. Sanırım bir çalışma masasına ihtiyacım var, zira şu an evdeki tek masa yemek masası. Bir gün defter kitap işinde minimalist olabilirsem Nirvana’ya ulaşacağım sanırım 🙂

Bir kere merak sardı!

IMG_1290
Hezarfen heykeli ve pespembe ağaçlar.

Merak etmek ve farkında olmak ne kadar da yan yana. Merak ettiğimiz zaman gözlerimizi açıyoruz dünyaya, daha önce hiç görmediğimiz bir gözle görüyoruz hayatı.

IMG_1295
pespembe ağaç, tahminim: erik

11 yıl önce kazanmıştım ODTÜ’yü, burada yaşamayı öyle çok seviyordum ki, mezun olup da veda etme vakti geldiğinde yurdun önünde hüngür hüngür ağlamıştım (tüm üniversite hayatım boyunca ikinci ağlayışımdı). Bu güzel kampüs, dünyada en sevdiğim, en huzur bulduğum yer benim. Öyle çok istemiş olmalıyım ki, hayat bana burada çalışma imkanı da verdi.

IMG_1320
pembe çiçekli yeşil ağaç: tahminim: elma

Öyle ya da böyle, 11 yıl olmuş buraya ayak basalı, ama bu bahara kadar güzelim karadutlar ve heybetli at kestaneleri dışında hiçbir ağaca dikkat etmediğimi fark ettim. O kadar çeşitli ağaç varmış ki, ve ben hiçbirinin adını bilmiyorum. Şu an hepsi çiçeklerle dolu; ben de meraktan ölüyorum, hangisi hangi meyveyi verecek, hangisi hiç meyve çıkarmayacak, bu ağaçların isimleri neler? Gördüğüm her ağacın ve çıkardığı goncaların fotoğrafını çeker oldum, birkaç ay sonraki hallerine bakıp elma mı, erik mi, yoksa bambaşka bir ağaç mı anlamak için. Google bana hiç yardımcı olmadı çünkü farkındalığım o kadar az ki, bana elma, kiraz ve erik ağaçlarının çiçekleri aynı gibi geliyor. Kendime inanamıyorum, bu kadar basit bir bilgiyi yıllarca gözden kaçırdığım için. Daha çam ağaçları var çeşit çeşit, adlarını bilmediğim, meşeler var, tanımadığım.

IMG_1211
beyaz çiçekli ağaç: tahminim, can erik! Geçen sene bir öğrencim her ders arasında ağaçlardan birinden can erik toplayıp bize getiriyordu. O ağaç bu ağaç diye hissediyorum.

Son zamanlardaki yeni tutkum bu ağaçları keşfetmek oldu. Doğup büyüdüğüm İzmir’de iyi kötü turunçgil, nar, zeytin ağaçlarını tanıdım ama Ankara’da bunları nasıl olur da merak etmem, aklım almıyor. Ama farkındalığın böyle güzel bir yanı var. Gözünüz bir kere açıldığında, kapanmıyor. Daha gözlerimin açılmadığı niceler var, kimbilir…

Sizin de etrafınızda çiçek açan ağaçlar var mı? Ne olduklarını biliyor musunuz? Ya da benim ağaçlarıma bir tahmininiz var mı?

17883929_10154596822456325_9165203069607070619_n

Tüketimden Üretime Geçiş: Fermente denemeler

Adsız

Çok değil, yalnızca bir nesil önce, üretim ne kadar da hayatımızın içindeydi. Bir şeyi tüketmek için emek vermemiz gerekirdi. Bir mobilya için marangoza aylar önceden sipariş verilir, kırk elli sene kullanılırdı. Yazın büyük bir çaba içinde olunur, salça, reçel, turşular sebze ve meyveler tazeyken hazırlanırdı. Turgutlu’da yaşayan anneannemin bir yaz salça yapıp evin taraçasına serdiğini hatırlıyorum, muhteşem domates kokusu tüm mahalleyi sarmıştı (Antep’te hala yapılıyor, tam bir şenlik). Bulgaristan göçmeni babaannem de asla hazır dikilmiş etek giymez, özenle basma kumaşını seçer ve komşumuza diktirirdi. Haftada bir iki gün, mahallemizdeki inekten ya da sokaktan, taze süt alıp yoğurt yapardık. O sütün kaymağı kadar güzel bir şey yemedim hayatımda. Nostaljiyi ve benmerkezciliği de hiç sevmem halbuki. Ama “millenials” denen bizim nesilin kırılma noktası olduğunu düşünüyorum. Biz nesilce bu mirası devam ettiremedik.

S6001427
2008’de, Antep’teki alan araştırmamızdan. Çocuklar (ve akşam işten geldiğinde erkekler de) bu salça yapım sürecinde çalışıyorlar. Hele akşamları çaylar demlenip semaverler dışarı çıkıyor, tam bir şenlik.

Yani hala devam ettirenler olsa da, kendi ailem dahil, bir yerde bunu yapmayı kestik. Bu kadim bilgilere kulaklarımızı yavaşça tıkayıp bizim için hazır olan şeyleri tüketmeye başladık. Belki bu işlerin sırlarını bilen büyüklerimizin vefat etmesiydi kırılma noktası, belki sanayileşmenin hızlanması ve emeğe verilen değerin azalması, makine üretimi olan şeylerin “kaliteli” sayılması. Belki kadınların çalışma hayatına daha fazla katılması ve doğal olarak her şeyi aynı anda yapamaması, ama erkeklerin de kadınlardan hem çalışmasını, hem de ev hayatını düzenlemesini beklemesi ve kendilerinin ev hayatı adına hiçbir katkıda bulunmaması. Seri üretimin, zanaatin güzelliği ve özelliğini baltalaması. Maliyeti çok daha ucuz olan mısır şurubu, palm yağı ve benzeri maddelerin üretim ağına biz fark etmeden sızıp hazır gıdaları ulaşılabilir kılması, bunları evde yapmanın giderek daha zahmetli ve pahalıymış gibi gözükmesine sebep olması. “Süper” marketlerin mahallelerimize girmesi belki, belki de ekmeğin daha beyaz olması için unun besin değerini kaybetmesine göz yumulması. Nasıl olduysa, tüketimi öne koyduk biz, tüm insanlık olarak.

Bir anda, asıl olması gereken, organik beslenme, yemek yapma, kış hazırlıkları, artizan üretim, sanki olması gerektiği için değil de, bir başkaldırı, hatta bir “cool” görünme aracına dönüştü. Ve aynı zamanda bundan da bir sektör oluştu. Çocuklar için üretilen bir ürün reklamında örneğin, “doğal atıştırmalık” diye satılan şeyin ne olduğu bile belli değil. Ama vaat edilen şey “doğallık”, ve bu ürünü aldığınızda düşünceli ebeveyn oluyorsunuz. Pek aklım almıyor. Ama her zaman kaçabiliyor muyum? Maalesef hayır.

Yine de bazı yerlerden başlangıç yaptım. Bundaki öncelikli amacım, sağlıklı yaşamak değil. Dünyaya saygılı bir şekilde yaşamak. Hani biz GDO’larla, tarım ilaçlarıyla, plastik paketlerle dünyayı zehirliyor ve bunun yanımıza kalacağına inanıyoruz ya, doğanın zekasını öyle küçümsüyoruz ki. Tabii bunu teker teker biz “tüketiciler” değil asıl üreticiler yapıyor. Üretiyorum derken dünyayı tüketiyorlar, tüketiyoruz. Sokrates’in dediği gibi, dünyayı yerinden oynatacak kişi önce kendinden başlamalıdır diyerek, dünyaya, yaşama saygılı olabilmek için küçük başlangıçlar bunlar.

Şimdi böyle büyük konuştum ya, kimbilir ne sandınız! Aslında bu yazıya “Ben turşu kurmayı öğrendim!” diye başlayacaktım ama konu nereden nereye geldi. Felsefi turşu kurumu da diyebiliriz bu yazıya. 🙂

Bu aralar probiyotik beslenme ile ilgili okuyor, öğreniyorum. Öğrendikçe şaşırıyorum. Yıllarca antibiyotik bağımlısı olarak yaşadığım için (sanırım son iki yıl dışında her sene en az bir paket sağlam 1000 mg’lık antibiyotiklerden kullanmışlığım var) bağırsak floram muhtemelen berbat bir durumda. Şu probiyotik haplardan alacaktım ama her gün bir hap kullanma fikri hastaymışım hissi uyandırıyor bende (belki de antibiyotik geçmişimden dolayı). Fermente Mutfağım ve Vitamingiller sitelerinden aldığım fikirlerle probiyotik turşu kurmaya karar verdim. Zaten neredeyse her gün, her çeşidini tükettiğim turşuyu şu ana kadar neden kendim yapmadım, bilmiyorum.

İlk olarak havuç ve lahana turşusu (sauerkraut) denedim. Sauerkraut için Vitamingiller’in yüklediği aşağıdaki videoyu seyredebilirsiniz. Hiç bilmeyen bir insan bile (misal:ben) rahatlıkla yapabilir. Ben yaparken tuzu biraz fazla kaçırdım sanmıştım ama fermentasyon sürecinde sebze tuzu emdiği için tuzu gayet normal olmuş. Bu kadar kolay olduğunu bilseydim yıllar önce denerdim.

Herkes kendi sevdiği yerden başlamalı bu üretim işine, ama bir yerde elini taşın altına koymalı diye düşünüyorum. Ben bitki yetiştirmeyi, yemek yapmayı çok seviyorum, bu yüzden buradan başladım. Kendi yaptığım yoğurdu, ekmeği yemek, yedirmek harika bir duygu. Balkonumda bile olsa, bir fesleğen, bir reyhan, maydanoz, biber yetiştirmek beni çok mutlu ediyor. Yaşamın tohumdan nasıl doğduğunu, filizlendiğini, büyüdüğünü görme fırsatı veriyor bana. O zaman yediğim bir yaprağın bile kıymetini biliyorum, hikayesini biliyorum çünkü.  Kimi dikiş dikmeyi, örmeyi seviyor, kimi yazmayı, çizmeyi, kimi ahşabı şekillendirmeyi.

Profesyonel mesleğimiz dışında, hayatımızın içinden bir şeyleri üretmeyi öğrenmenin hem bireysel ve kolektif bilincimize, hem de dünyaya sağladığı katkının çok büyük olduğunu düşünüyorum. 1, 0’dan büyüktür, bir yerlerden başlamak lazım.

Nereden Başlayacağım? Kapsül Gardırop 1

Eğer minimalizm kavramı sizi de heyecanlandırıyorsa, ama nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız, doğru cevap gardırobunuz. Azaltma işine kıyafetlerden başlamanın çok büyük avantajı var. İlk olarak insan bazı şeylerden nasıl kolay vazgeçilebileceğini görüyor. Aynı zamanda da en basit yaşayanımızın bile ne denli istifçi olduğunu… Ve de yıllar içinde ne kadar saçma tarzlar denediğini, bazılarına tutunduğunu. Bunları görmek insana diğer alanları da sadeleştirmek için büyük bir motivasyon veriyor.

 

Peki Nasıl Başlayacağım?

Aslında şimdi bu işin tam sırası. Ankara’da hala kış gibi hissedilse de, bahar geliyor. Güneydeyseniz belki montları çıkardınız bile. 🙂 Tavsiyem, ilk olarak kışlıkları elden geçirin.

Derle Topla Rahatla kitabının yazarı  canım Marie Kondo şöyle bir yöntem öneriyor:

 İlk olarak ne kadar giysiniz varsa yatağınızın üzerine atın.

Diyor ki bu işi bir kerede yapmanız lazım. Bu bir kere 6 ay da sürebilir, bir gün de. Azimli olmak, vazgeçmemek, kaytarmamak bu işin anahtarı. Ben diyorum ki, belki tüm giysiler fazla gelebilir. Kışlıklardan başlayın, seneyi düşünerek. Tüm kışlıkları yatağınızın üzerine atın. Eğer askıdaysa askıları çıkarın.

Ara not: Lütfen -sakın- aile bireyleriniz adına karar vermeyiniz. Bu iş felaketle sonuçlanabilir. Burada bahsettiğimiz 2 yaşındaki çocuğunuz, eşiniz yahut anne-babanız olabilir. Herkesin eşyaya verdiği değer farklıdır. Onun yerine siz karar veremezsiniz. Zaten bu işin ne kadar rahatlayıcı olduğunu gördüğü an o da size katılacaktır (bizde öyle oldu).

Şimdi bunları üç büyük grup halinde toplayacağız.

  1. Çöp: Bence neden bahsettiğimi çok iyi biliyorsunuz. Yıllar önce alınmış, her tarafından yırtılmış, delinmiş, pamuklanmış, lekeli. “Ama Beymen Outlet’ten çok uygun fiyata aldım!” “Ben ona yurtdışında kaç avro verdim!” Tamam da, çıkmayacak şekilde lekelenmiş! Artık onun ne sana ne bana faydası var. Eğer giyilemeyecek durumdaysa çöp olmaya mahkumdur. Ben örneğin bugün beyaz bir kazağıma, ne kadar sevsem de, üzerindeki  lekeleri çıkaramadığım için, ve bir de yeleğime, yapay kürk ve yapay deri bu yelek ama deri ve kürk kısmı ayrıştığı için, veda ettim.
    • Çöpe atmayayım, kıyamam derseniz, H&M’e bir torba kıyafet, bez vb. götürüp 10 TL’lik hediye çeki alabilirsiniz, ne kadar yıpranmış olduğu önemli değil. Eğer çok kaliteli bir kumaş ama bir kısmı lekeli/delik vb ise etrafınızda dikiş bilen bir insana kumaşı kullanıp kullanmak istemediğini sorabilirsiniz. Eskinin kalitesinde kumaş artık üretilmediği için üzerine atlayabilirler. 🙂
  2. Bağışla/Sat: Bu grupta da bir zamanlar çok sevdiğimiz, hala giyilebilecek kıvamda olan ama ya beden, ya tarz (ya da benim gibi üniversite yıllarından giysiler sakladıysanız ne beden ne tarz) olarak giyemeyeceğiniz giysilerden bahsediyorum. Bu işleri parayla yapan bir arkadaş müşterilerine şu soruyu soruyormuş: eski sevgilini sokakta bu kıyafetle görseydin utanır mıydın harika mı hissederdin? İşte gardırobumuz sadece harika hissedeceğimiz giysilerle dolu olmalı. Diğerleri ise ya bağışlanmalı ya da çöp olmalı. 17359432_1663796540583030_6853562740985174371_o
    • Nereye bağışlayacağım diyorsanız seçenek çok. Ben çoğu zaman Ankara Çiğdem Mahallesi’nin Çiğdemim Derneği’ne bağışlıyorum, bu bir mahalle dayanışma derneği. İhtiyaç sahiplerini bulup ulaştırıyorlar.
    • Kızılay’ın ya da belediyelerin eski kıyafet toplama kumbaraları başka bir seçenek.
    • Etrafınıza da sorun soruşturun, bazen ihtiyaç sahiplerini tanıyanlar oluyor, özellikle kışlık ihtiyacı olanlar olabilir.
    • Arkadaşlarınıza ve aile fertlerinize de sorun. Gerçi ben kardeşime sorduğumda, o kıyafetlerin çoğunun artık çöplük olduğunu, kimsenin giymeyeceğini söyleyerek uyardı beni (kötü olmadı, kendime geldim).
    • Bu işten para da elde etmek istiyorsanız satabilirsiniz, biliyorsunuz bazıları var sadece almış olmak için alışveriş yapıyor ve bazı aldıklarını etiketini bile çıkarmadan saklıyor. Sizin de böyle yeni durumda giysileriniz varsa internetteki mecralardan satmayı deneyin. Eşim eski saat ve cep telefonlarını hep sahibinden.com sitesinden satıyor, genellikle elden teslim ediyor, hiç sorun yaşamadı.
  3. Tut: Başlarken bu grup en büyüğü olacakmış gibi geliyor ama bittiğinde en küçüğü oluyor nasılsa! Çünkü aslında her gün giydiklerimiz ve ihtiyaç duyduklarımız o denli az ki. Böyle her şeyi önümüze serdiğimizde ne gereksiz harcamalar yaptığımızı anlayabiliyoruz.

Bir şeyi atmaya, bağışlamaya, ya da tutmaya nasıl kolaylıkla karar veririm?

  1. Minimalizm’in dünyada yayılmasını sağlayan ikili “The Minimalists” (www.theminimalists.com) değer konusunda düşünmeyi tavsiye ediyorlar. Sadece giysiler için değil, tüm eşyalar için şu soruyu sorun kendinize: Bu benim hayatıma değer katıyor mu? Cevap evet ise, tutmalısınız. Emin değilseniz bu da hayır anlamına gelir ki vazgeçmelisiniz demektir. Değer hakkındaki İngilizce yazıları için buraya bakabilirsiniz.
  2. Kondo ise (tam bir capon, canım benim) daha duygusal bir yaklaşımla, “dokunun” diyor. Bu nedenle her şeyi yatağına ser diyor. Dokunmadan bilemezsin, onun hayatına değer katıp katmadığını, ihtiyacın olup olmadığını. Kondo’nun sorduğu soru ise: “Mutlu ediyor mu?” Seni neşelendirmeyen hiçbir şeyin evinde yeri yoktur diyor. Giysilerde bunu anlamak çok kolay. Bu nedenle de giysilerden başlamak çok mantıklı. Neyin üzerinize yakıştığını (yani eski sevgiliniz üzerinizde görse süper hissedeceğinizi :)) neyin yakışmadığını- çok rahat da olsa, çok iyi biliyorsunuz. Emin olmadığınızda eşten dosttan yardım istemekte de çekinmeyin. Sabah dolabınızı açtığınızda, içinde yalnızca mükemmel hissettiğiniz kıyafetler olması kadar güzel bir şey yok.

kondo-book_0

İçinde mükemmel hissetmek derken, yalnızca cafcaflı giysiler anlaşılmasın. Ben şahsen bir kot ve tişörtün içinde mükemmel hissediyorum, eğer bedenime ve vücut yapıma uygunlarsa.  Ya da bazı arkadaşlarım topuklu ayakkabının postürlerini düzelttiğinden, daha özgüvenli hissettiklerinden bahsediyor. O zaman, topuklu baş tacınız olsun! Benimse topukluların içinde tek düşüncem eve gidip ayaklarımı sıcak suda saatlerce bekletmek oluyor! Yani bana kesinlikle mutluluk vermiyor topuklu.

Herkesin öncelikleri farklı, ve kendinizi iyi tanımalısınız. Başkalarının önceliğine göre giyinmeyin, bu sizin hayatınız ve en sevdiğiniz şekilde giyinmelisiniz. Bu yüzden de sizi yansıtmayan giysi ve aksesuarlarınıza elveda deyip “tam sizlik” olanları gerekirse haftada iki gün giymelisiniz. 🙂

Peki atacağımı attım, tutacağımı tuttum. Nasıl düzenleyeceğim?

O da başka bir yazımızın konusu olsun. Bu arada Kondo’nun kitabını edinip başlayabilirsiniz, çok güzel ipuçları var. Kendisi her ne kadar başka yöntemlerle karıştırmayın dese de herkesin kendi yöntemini bulması taraftarıyım ben. O yüzden okuyup kendiniz karar vermelisiniz size uyup uymadığına. Ben bildiğim yöntemleri yazıp, kendi gardırobumdan örneklerle göstereceğim bir sonraki yazımda. O zamana kadar, bir yıl kadar önce yazdığım şu yazıya da bakabilirsiniz.Bir de project 333 var. Kapsül gardırop deyimini de çıkaran sanırım bunu yaratan kadın, miniminnacık ama her şeye yeten bir gardırop kastettiği. Buna da bakın. Yılda 3 kere, 33 parçadan oluşan bir gardırop yapmayı öneriyorlar. Ben bunu hiç denememiştim, sadece azalttım ama hiç saymadım. Dün oturup sayayım dedim bu bahar giyeceklerimi, ayakkabılar, aksesuarlar, spor kıyafetleri falan her şey dahil tam 33 parça olmuş. 🙂 Bundan da bir sonraki yazımda bahsedeceğim.

Adsız

 

 

 

 

Amor Fati

Karşımıza çıkan insanlar tam da o anda karşımıza çıkması gerektiği gibi, bizim biz olmamız için onlardan bir şeyler almamız gerektiği gibi, dinlediğimiz müzik ya da okuduğumuz kitaplar da öylesine bulmuyor bizi. Ve bazen yıllardır dinlediğiniz bir şarkı da size farklı zamanlarda farklı anlamlar kazandırıyor. Beth Gibbons’ın Mysteries şarkısı çıkıyor karşıma eve giderken. Önceleri çokça dinlediğim bu şarkı, şimdi kafamda başka bir şekilde şekilleniyor (klibi olduğunu bile bilmiyordum/unutmuşum, öyle güzelmiş ki).

Yıllar önce bu şarkıyı dinlerken hep nakaratı dikkatimi çekerdi: Mysteries of love, when war is no more, I’ll be there anytime. (Aşkın gizemleri, savaş olmadıkça, ben hep orada olurum) Hem şükran, hem vazgeçmişlik, biraz huzur, biraz da yenilgiyi kabullenmek.

Ama bu sefer başka bir kısmı ilgimi çekti: Nobody made this war of mine. Aynı şarkının içinde, hem savaş olmasın, ben orada olurum diyor, hem de bu benim savaşım, bu savaşı yaratan benim diyordu sevgili Beth. Hayat dediğimiz savaş, özgür irademiz aslında. Bu hayatta neyin savaşını veriyorsak, hepsini teker teker yaratan bizleriz. Kısıtlanmış olsak da, Sartre’ın dediği gibi, zincirlerimiz içinde bile özgürüz aynı anda. Düşlerimizde, düşüncelerimizde özgürüz. Binlerce kez karşımıza çıkan şarkıyı dinlerken hangi tarafını dinleyeceğimiz bize kalmış. En boktan şeylerin içinde bile bir pırıltı görmek bize kalmış. Nietzsche’nin yeni yıl dileği geliyor aklıma şimdi de, o da bir nedenden karşıma çıkmış olmalı. Ama onu yıllarca aklımda tutmayı da ben seçtim. Şen Bilim adlı kitabından:

Şeylerde zorunlu olanı, güzel olanı görmek için, öğrendikçe
öğrenmek istiyorum. Öğrenince şeyleri güzelleştirenlerden biri
olacağım. Amor fati! Bundan sonra benim aşkım bu olsun. Çirkin
olana savaş açmak istemiyorum. Suçlamak istemiyorum, suçlayanları
suçlamak istemiyorum.

Amor fati. Kaderini sev. Friedrich bile savaş açmak istemiyorum artık çirkinliğe diyor, güzelleştirenlerden olacağım. İşte en anlamlı savaş bu olmalı diyorum kendime, çirkinliğe savaş açmadan güzelleştirebilmek şeyleri. Her şeyde özgür iradeye sahip olduğunu bilsen de, karşına çıkanları kucaklamak. Ve güvenmek kaderine, sevmek onu. Ben öğrendikçe kaderimdeki şeyleri, güzelleşecekler. İşin sırrı bakabilmekte o gözle. Nihilist birisinin sürekli kaderden bahsetmesi de bundan olsa gerek. Bana Beth’i ve Friedrich’i verdiği için sevdim kaderimi bugün.

Bu hafta Veda Ettiklerim

Bu hafta benim için manevi değeri olan, ama artık kullanılmayan gitarıma veda ettim. Yıllardır İzmir’de, ailemin evinde duruyordu. Yaklaşık 7 yıldır hiç kullanılmıyordu. Halbuki ilk aldığım dandik gitarımı, büyük heveslerle ne çok çalmıştım bir altı yıl kadar… Sonra para biriktirip bu Yamaha gitarı almıştım. Nedense bu kaliteli gitarı aldıktan sonra soğumaya başladım çalmaktan, halbuki en doğru düzgün kurslara da o zaman gisn853792ttim. Yaklaşık bir sene klasik müzik, bir sene de flamenko çaldım bu gitarla. Ama sonunda şunu anladım: Ben gitar çalmak için doğmadım. Günde yarım saat pratik bile beni sıkıyordu. Ama iş yazmaya gelince örneğin, saatlerce yazabilirim, elde ya da bilgisayarda. Saatlerce yemek yapabilirim, olmasın, baştan deneyebilirim. Gitar konusunda ya bir yerde cesaretim kırıldı ya da dediğim gibi baştan beri zorluyordum belki de. Azaltarak bıraktım gitarı. Bu fotoğraf da çaldığım son zamanlardan, 2009 civarı.

Müzisyen bir arkadaşıma bu hafta başında bu gitarı ne yapabileceğimi sordum, severek alabileceğini söyledi. Hatta gitar koleksiyonunda bir tek klasik gitar eksikmiş. Sembolik bir miktara sattım kendisine. Zaten benim için önemli olan da birinin alıp severek kullanmasıydı onu, hatta mümkünse benden daha fazla. Bu nedenle çok, çok mutluyum gitarım bu arkadaşımda yaşamaya devam edeceği için.

İkinci veda ettiğiimg_0997m şey ise sekiz adet kitap oldu. Ara Dünya ve Devlete Karşı Toplum’u daha okumak istemediğime karar verdim. Macbeth ve Uğultulu Tepeler’in İngilizcesi kitaplığımda var. Vadideki Zambak, Doğa Tarihi ve Yatak Odasında Felsefe’yi zaten hiç sevememiştim. Kumarbaz’ı ise bir daha okumak istesem de bu çeviriyi beğenmedim. Daha önce Özgür Dönüşüm yazımda bahsettiğim, çalıştığım üniversitenin grubuna verilik olarak koydum ve bir dakika geçmeden hepsine talip çıkmıştı. Yıllarca kitaplığımda durup, okunmayan bu kitapları şimdi birilerinin severek okuyacak olması da çok, çok mutlu etti beni (Geçen ay da yedi-sekiz ders kitabımı benim bölümümde okuyan bir öğrenciye vermiştim. Sanki bir daha bakacakmışım gibi yıllarca sakladığım kitaplar. Marie Kondo- bu kadın hakkında artık bir yazı yazmam lazım- en çok da bu ders kitaplarından direk kurtulmayı öneriyor).

Bu arada kitaplardan söz etmişken hoş bir tesadüften bahsedeyim. Çok sevdiğim bir dostum okulsuz eğitime merak saldı, doğum günü de geliyordu, ben de ona kitaplığımdan “Okulsuz Toplum” kitabını alıp götürdüm. Diğer aldığım hediyelerden çok buna sevindi. Birkaç hafta sonra da, bitkilerden ilaç ve merhem yapımıyla ilgili bir kitaptan yanlışlıkla iki tane sipariş vermiş, birini bana gönderdi. Çok hoş ve tesadüfi bir takas oldu aramızda. 🙂

Evimizi dolduran eşyaları “ya gerekirse” diye yıllarca saklıyoruz. Benim durumumda örneğin, o gitar ne kadar kullanılmazsa o kadar değersizleşecekti, artık yeni bir sahibi olmasına en çok da kullanılacağı için  mutluyum. Kitaplardan kurtulmak da bir hayli zor. Ancak yıllar sonra torunlarımız bizden kalan birkaç kitapla mutlu olacaklarsa da sanırım 400-500 kitap kalırsa elemek zorunda kalacaklar. Bu yüzden önemi olanlara gözümüz gibi bakıp, önemsiz olanları da hediye ya da takas ederek elden çıkarmak en mantıklısı geliyor bana.

2016’da Okuduklarım

kitap

2016 kötü bir yıldı. Gerçekten, tek kelimeyle kötü. Patlamalar, darbeler, ölümler, ölümler, işten çıkarılmalar, yasaklar. Endişe, korku, panik. İnsan ne kadarını kaldırabilir bilmiyorum. Ben de kitaplara sığındım.

Geçen yıl yirmi dokuz kitap okumuşum. Benim için  yüksek bir rakam, genelde yirmi civarı kitap okuyabiliyordum bir yılda. Tabii bazen öyle bir kitap çıkıyor karşınıza, elli sayfa da olsa ağırlığı altında eziliyorsunuz, ya da aynı şekilde çok uzun bir kitap çok akıcı olup birkaç günde bitebiliyor ve pek de bir şey katmıyor. Ben birkaçı dışında bu kitaplardan çok keyif aldım.

İşte 2016’da okuduklarım: (Bu arada okuduğum kitapların kaydını beş senedir Goodreads’te tutuyorum, arada küçük incelemelerimi de ekleyerek. Buradaki bazı incelemeleri direk orada yazdıklarımdan alacağım.)

5 yıldız verdiklerim şiddetle tavsiye ederim anlamına geliyor.

4 yıldız, okumaya değer, 3 yıldız ise kitaptan alınacak şeyler var ama büyük ihtimalle yazı dili beni rahatsız etti, yeteri kadar kaliteli bulmadım, ya da beni içine alamadı anlamında.

Bu arada, bu kitapların yalnızca 9 tanesini satın almışım, bunların iki tanesini de anneme hediye ettim. İki tanesi eşimin kitaplığından, diğerleri ise arkadaşlardan ya da kütüphaneden alındı. Halihazırda evde şu an yüzlerce kitabımız var. Bunlarla ne yapacağıma pek emin değilim, sanırım tez vakitte bir kitap arınması yaşamam lazım 🙂

I. Edebiyat:

Agatha Cristie- On Küçük Zenci ★★★★★

Haruki Murakami- Zemberekkuşunun Güncesi ★★★★★

Her seferinde diyorum, bu sefer olmamış mı,  hayal kırıklığına uğrar mıyım diyorum yok. Yine çok ince, yine çok güzel. Japonya’nın kayıp nesline ithaflar çok fazla. Japonların birinci ve ikinci dünya savaşlarında masum bir görüntü yaratmalarına da kızıyor Murakami bir yandan. Kimse masum değil diyor. Öte yandan masumcuk bir genç kız portresi çiziyor, Kasahara. Başkahramanımız Okada ise yalnızca dinliyor hikayeleri, en önemli görevi noktaları birleştirmek oluyor.

Kazuo Ishiguro- Avunamayanlar ★★★★✩

Dimitris Sotakis-Soluğun Mucizesi ★★★★★

Müthiş. Tüylerim diken diken oldu.

Nikos Kazancakis- Zorba ★★★★★

Bu kitaba altı yıldız da verilirdi, o derece sevdim Zorba’nın hikayesini. Böyle bir bilgeliği bulmak çoğu zaman imkansız. İyi ki evinin taraçasında otururken yazmaya karar verdin de, böyle güzel bir insanın hikayesi unutulmadı Nikos. Çok, çok etkilendim.

Johanna Spyri-Heidi ★★★★★

Heidi benim okumayı öğrendiğimde okuduğum ilk gerçek kitap, Milliyet gazetesinin verdiği mor kapaklı baskısı hala kitaplığımda duruyor. Çizgi filmiyle beraber çocukluk kahramanımdır Heidi. Bu sefer Almanca’ya daha yakındır diye düşünerek İngilizce çevirisinden okudum, yine çok sevdim.

Hakan Bıçakçı- Doğa Tarihi ★★★✩✩

Fikir çok iyi, ama anlatımı vasat buldum. Kitap ortalara doğru ilerlemedi ve tekrara girdi, hiç yapmayı sevmesem de bi 50 sayfa atladım. Tam da climax’e denk gelmişim ki o noktadan sonra -yani kitabın son 50 sayfasında- ilginçleşmeye başladı. Keşke ilk kısmı biraz kısa tutup gerilimi kitabın başından itibaren sağlasaymış.
Bunun dışında kitabın bir distopya olduğunu düşünmüyorum. Bıçakçı’nın Doğa’nın dünyasına girebildiğini de düşünmüyorum, ve bu beni bir okuyucu olarak çok şaşırttı. En pislik karakterlerin bile sevilesi yanlarını açar bize yazar, öyle değil midir? Herhalde yarattığı karakterden böylesine tiksinen bir yazarı ilk defa görüyorum. 3 yıldız son 50 sayfanın hatırına.

Oya Baydar- Yetim Kalan Küçük Şeyler ★★★✩✩

Ahmet Ümit-Patasana ★★★★✩

Stefan Zweig-Satranç ★★★★✩

Herkesin ısrarla okumamı tavsiye ettiği bir kitaptı. Evet, güzeldi ve okunması gerekiyordu, ama beni herkesin anlattığı derecede sarsmadı. Benim ilgimi çeken Dr. B’den ziyade Mirko ve onun gizemi oldu, keşke onun kafasının içine de girebilseydik dedim. Ama zaten Zweig’ın istediği de onun kafasının içine giremememizdi. Belki de kitap tam kafama oturmadı, biraz zaman vermek lazım.

Stefan Zweig- İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar ★★★★✩

William Goldman- Princess Bride ★★★★✩

Truman Capote- Breakfast at Tiffany’s ★★★★✩

F. Scott Fitzgerald- Three Hours Between Planes (kısa hikaye) ★★★★★

Andy Weirr- The Egg (kısa hikaye) ★★★★★

II. Minimalizm

Marie Kondoe- Spark Joy ★★★★★

Bu kitap Marie Kondoe’nun ikinci kitabı.  Ben iki kitabını da İngilizce okudum, ama ilk kitabı “Derle Topla Rahatla” adıyla Türkçe’ye çevrilmiş, çok sevindim. Bu çılgın kadının tarzına bayılıyorum. Aslında bu iki  kitap hakkında bir yazı yazmam lazım uzun uzun. Evimdeki her şey bana mutluluk vermeli diyor Konmari, hatta sıvı deterjan şişesini bile kurdeleyle süslüyor! Neden olmasın, çünkü banyo dolabını her açtığında onu gülümsetiyor.

Umarım bu kitabın da Türkçesi çıkar yakında. Derle topla rahatla, şiddetle tavsiye. 🙂

Unclutter Your Life in One Week ★★✩✩✩

 Simpler Living: Over 1,500 Ways to Simplify, Streamline, and Remake Your Life ★★✩✩✩

Bu iki kitabı, minimalizm hakkında biraz daha öğrenebilmek amacıyla kütüphaneden  aldım ama maalesef ikisi de beni hiç tatmin etmedi. Bu konuda bir tek Kondoe’ya güveniyorum sanırım, eğer okuduğunuz ve sevdiğiniz minimalist yazarlar varsa lütfen bildiriniz. 🙂

(Not: Bu arada Francine Jay’in ünlü kitabı da Azla Mutlu Olmak adıyla Türkçe’ye çevrilmiş. Bunu da iki yıl önce orijinal dilinde okumuştum, fena değil ancak bir Kondoe da değil. Yine de bakın siz 🙂 )

III. Psikoloji- Mindfulness- Farkındalık

Richard Carlson- Ufak Şeyleri Dert Etmeyin ★★★✩✩

Abraham Maslow- Toward a Psychology of Being ★★★★✩

Gary Chapman- Beş Sevgi Dili  ★★★★✩

Miguel Ruiz- Dört Anlaşma  ★★★★✩

Bu beş kitap içinde en sağlamı.

Miguel Ruiz- The Four Agreements Companion Book  ★★★✩✩

IV. Kategorileştiremediklerimizden misiniz?

David Spence- Monet, Empresyonizm ★★★★★

Bu ressama doyamayacağım sanırım. Fransız kültürüne hiç aşina olmamama rağmen, müzikte Chopin, resimde Monet beni alıp götürüyor, bayılıyorum ikisiyle ilgili şeyler öğrenmeye.

Eva Ruchpaul- Hatha Yoga  ★★★★★

Deniz Erten- İşaret  ★★★✩✩

Steve Turner- A Hard Day’s Write: Stories Behind Every Beatles Song  ★★★★✩

Daniel Klein – Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer: Felsefeyi Mizah Yoluyla Anlamak ★★★✩✩

 

 

Makyaj yapma, kendin ol, böyle çok daha güzelsin!

Makyaj yapmayı hiçbir zaman sevmedim.

Hiçbir zaman.

İlk makyaj deneyimim lisede, okul gezisi için gittiğimiz  İstanbul’da idi. Kaldığımız Çapa Anadolu Öğretmen Lisesi’nin yatakhanesinde, kızlar birbirlerine göz kalemi çekiyorlar, ben de uzaktan seyrediyordum. Bana da çekeceklerini söylediler, tamam dedim. Ama pek başarılı olamadılar, çünkü gözüm yabancı maddeye hemen tepki vermişti, sürekli kırpıyordum gözlerimi.

Niyeyse sonrasında anlaştığım tek makyaj malzemesi göz kalemi oldu. Üniversitede giysilerime göre mor, mavi, yeşil, siyah göz kalemi kullandım, şimdi yalnızca siyah var.

İlk fondöten ve rimelimi, üniversite son sınıfta, staj için bir liseye gittiğimizde almıştım (İlk kumaş pantolonumu da). Sanki yirmi yaşında olmak suçmuş, ve ben makyajla daha büyük görünmek zorundaymışım gibi kendimi kamufle ediyordum. Öğretmenliğe başladığımda da kamufle durumu değişmedi, küçüktüm, öğrencilerin saygı duymadığını hissediyordum. O zaman da basıyordum fondöteni, allığı, rimeli. Sivilcelerimden de utanıyordum hem, lise öğrencisi gibi, yirmisinden sonra insanın sivilcesi mi çıkar diyordum. İlaçlara, tedavilere rağmen hala bir ergen suratına sahip olmak güvenimi kırıyordu. Hem makyaj yapmayan öğretmen mi olur? Her daim şık şıkırdım olmalısın.

Böyle hissediyordum öğretmenliğin ilk yıllarında. Ama kendime güvenim arttıkça artık makyaj yapmak çok saçma gelmeye başladı. Hem sonra onu temizlemeye hep üşendiğimden sivilcelerim daha da kötü bir hale geliyordu. Radikal bir biçimde değil de, yavaş yavaş azalttım, Makyaj Mezarlığım adlı yazımda ilk kurtuluşumdan bahsetmiştim. Ve şimdi bana bir yüz kremi, bir göz kalemi yetiyor. Bazı günler göz kalemi bile sürmüyorum ama ondan hala vazgeçmiş değilim. Bazı günler de renkli BB krem sürüyorum, özellikle sivilcelerim rahatsızlık derecesinde cildimi işgal ettiğinde, ya da düğün derneğe gidildiğinde. Fakat artık şu rahatlığa sahibim: Bu sabah uyandığımda yalnızca yüzümü yıkayıp dışarı çıkabilirim, ve bu beni hiç mi hiç rahatsız etmez! Dışarı çıkmak için maskeye ihtiyacım yok, insanları etkilemek için ise hiç yok! Hem zaten en çok acı çekenler kendinden uzaklaşmaya çalışanlar değil mi?

Alicia Keys Celebrates Upcoming New Album "HERE" With Special Show in Times Square

Şekil A.1: Makyajsız Alicia Keys

Cilt bakımı konusunda da epey bir ilerleme kaydettim. Elimdeki ürünleri bitirince Yves Rocher’den devam etmeye karar verdim. Ticari bir marka olsa da öncelikle hayvanlar üzerinde test edilmemesi, sonra da paraben ve sülfat içermemeleri bu markayı tercih sebebim.

img_0942

Şekil A-2: Bu kadarı valla yetiyor.

İşte tüm saç-cilt bakımım ve kozmetiğim bu kadar! Lipbalm tarzı şeyleri eklemeyi unutmuşum, dudaklarım çok kuruduğu için olmazsa olmazım: artisan yapım bir balmumu kremim var ki dillere destan.

Dediğim gibi saç ve cilt bakımı için Yves Rocher mutlu etti beni, güneş kremi ve göz kaleminde ise Missha. Missha da hayvan testlerine karşı, Koreli bir kozmetik markası. Keşke BB kremleri de benim cildime uygun olsaydı da Nivea’ya kalmasaydım. Ama şu ana kadar denediğim beş-altı BB krem içinde cildime en uyumlusu, en sivilce çıkarmayanı Nivea, o yüzden şimdilik ondan devam ediyorum. BB kremi tamamen hayatımdan çıkardığımda ona da bay bay diyeceğim. 🙂

Sağ alt köşede gördüğünüz ise Edremitten alınmış zeytinyağı sabunu. Eşim sağolsun, duş jelini hiç sevmez, beni o alıştırdı sabuna. Aslında bu kadar alerjik bünyesi olan ben senelerce neden duş jeli kullandım onu da anlamıyorum, mis gibi sabun varken. Evde varsa zeytinyağı sabunu, yoksa da kalıp banyo sabunlarından kullanıyoruz (duru’nun gliserinli zeytinyağlı sabunu ve hacı şakir’in hamam sabunu süper kokuyor laf aramızda, ama doğal zeytinyağı sabunu bulunabiliyorsa baş tacı tabii ki!)

Son birkaç senedir, hayatımda ilk defa, yüzüme bakıyor ve aynaya yansıyan bu yüzü seviyorum. Ergenlik döneminde, hiç sevmiyordum dış görünüşümü, sivilceli ve gözlüklü olarak bir ezik klişesini yerine getirdiğimi düşünüyordum. Şimdi de sivilceli ve gözlüklüyüm, ama güveniyorum artık kendime. O yüzden artık maskelere de ihtiyacım yok. Ne güzelmiş kendin olmak!

“Tükettiğini Üretiyor Musun?”

Azra Kohen’in “Aeden” isimli kitabı beni son günlerde öyle içine aldı ki, sanki kitabın karakterleri Sonje ve Numi’yle yaşıyorum. Sanki beni sorguluyorlar her hareketimde, yargılamıyorlar ama, anlamaya çalışıyorlar neyi neden yaptığımı. Kitaptaki kadın karakter Numi’ye, kendinden çok daha gelişmiş bir varlık tarafından bu soru soruluyor:

Tükettiğini üretiyor musun?

O da safça ve özgüvenle, tükettiği besinlerin yerine her baharda tohum ektiğini, giysilerini nasıl ürettiğini anlatıyor.

Bana da soruyorlar sanki o soruyu.

Tükettiğimi üretiyor muyum?

Neredeyse hiç! Belki öğretmenlik mesleğimden kaynaklı, bilgi üretiyorum, paylaşıyorum evet, ya da bir kaç değersiz şey yazıp çiziyorum. Onun dışında hiçbir üretim yaptığım yok!

Buna rağmen yaşayıp gidiyorum, keyfime diyecek yok. Ama bu işte bir gariplik var. Ben ürettiğimden çok tüketiyorsam, bir yerde birileri ürettiğinin kat kat azını tüketiyor olmalı dengenin sağlanması için. Ve bir yerde de birileri , hiiç düşünmeden, zerre üretmeden safi tüketiyor bunun da farkındayım. Ne adaletsiz bir dünya! Yaşamayı en çok hak edenlerimiz en diplerinde dolanıyor bu spektrumun. Hayata en çok tanıklık edenler, onu deneyimleme fırsatı olmadan başkalarına teslim ediyorlar.

Bu dünyada neyi en iyi yapıyorsan onu yap, diyor Azra Kohen. Herkes öyle diyor, o ilk değil. Buna cesaretimiz var mı? Belki o zaman gidişata bir çomak sokup, tükettiğimiz kadar üretip, daha doyumlu hayatlar yaşayabiliriz. Şansımız varsa, biraz da evrimleşir miyiz?