Decluttering Marathon Day 7- Electronics, and Thoughts //Azaltma Maratonu Son Gün- Elektronik Aletler ve Değerlendirme

e-waste-759x500
image: http://www.collective-evolution.com/2012/09/20/do-we-have-too-many-possessions/

*English version follows*

Tam yedi gün arka arkaya yapamasam da bu azaltma maratonunda beklediğimden çok daha fazla çöplük buldum evde. Çöplük diyorum çünkü insanın hiç de düşünmesine gerek olmayan şeyleri attık çoğu zaman. Bakmak yeterli oldu o objenin hayatımızda yeri olmadığını anlamaya. Ve yaklaşık iki yıldır yaptığım alışverişe, evime girenlere dikkat etmeme rağmen böyle oldu. İki yıl önceki halimle, ama şimdiki bildiklerimi bilerek bu işe girişsem herhalde evin yarısı gidermiş. 🙂

 

Fakat şunu da gördüm ki, kesinlikle azaltmak yeterli değil. Düzenli olmak da çok önemli ki bu benim en büyük eksiğim. Az eşyam da olsa hala kendi düzenimi oturtabilmiş değilim. Zaten bu nedenle bazen eşyaların varlığını unutuyorum ve yıllarca çekmecenin dibinde kalabiliyorlar. Doğuştan düzenli insanlardan biri olmayı çok isterdim, ama maalesef yapa yapa öğrenmek zorundayım.

Bugünkü konumuz elektroniklerdi. Yine komono kategorisine giren bu yaramazlar evin her yerinde olduğu için aslında bu yedi gün içinde onları zaten tespit ettik. Kurtulacağımız elektroniklerin listesi:

  1. Bozuk bir hdmi kablosu
  2. Eski bir klavye
  3. Bozuk bir tıraş makinesi
  4. Bitmiş piller
  5. Eski telefonun eski bataryası
  6. İki adet hafızası düşük flash disk (verilmek üzere ayırdık)

Şimdi iş bunları nereye vereceğimize kaldı. Bitmiş pilleri TAP topluyor, diğer elektronik eşyaları ise Media Markt’ın aldığını duydum ama gözümle görmeden inanmayacağım sanırım. Bugün yarın gidip vermeye çalışacağım, bakalım başarılı olacak mıyım?

Mobile-Phone-Cell-Phone-Trash
image: https://www.octa.com/wp-content/uploads/2011/08/Mobile-Phone-Cell-Phone-Trash.jpg

English Version

Although I couldn’t do the seven day marathon in a row, I found lots of “garbage” at home than I expected. I say garbage because the things I tossed were generally not recyclable or reusable. And sometimes just looking was enough to understand that this object has no longer any purpose in our lives. And this is happening after two years that I’m shopping mindfully and responsibly. If I had decluttered with the mindset that I have now, I would have gotten rid of half  the objects in our home. 🙂

I also saw that decluttering simply isn’t enough. Being organized is equally as important, which is my biggest weakness. Although I don’t own much, I don’t have a sustainable organization style. That’s why I keep forgetting the items I put deep in the drawers and I need this decluttering marathon to remember them. I wish I was one of those people who are innately organized, but unfortunately I have to learn to be one.

Today I was supposed to declutter electronics. But honestly in the last six day, I encountered most of them and put them aside so I didn’t need a full day to inspect the electronic items at home. Here’s what we decided to say goodbye to:

  1. a broken hdmi cable
  2. an old keyboard
  3. a broken shaving machine
  4. old batteries
  5. the first battery of my previous phone
  6. two low-memory flash disks (to be given away)

So now the job is how to get rid of them. There are local centres in TR that collect batteries, but I never recycled electronics before. I’ll check an electronics chain store which claims to be taking them for recycling, but I have see it to believe it. I hope they won’t end up in landfill.

Decluttering Marathon Day 6: Bathroom // Azaltma Maratonu 6. Gün: Banyo

Honestly this was one of the most cluttered places before I started this marathon but I didn’t touch it just to feel the joy of tossing so many items at once!

Açıkçası banyonun en dağınık yer olduğu başladığımda belliydi ama özellikle dokunmadım ki bugün geldiğinde fazlalıkları atmanın verdiği hazzı yaşayabileyim!

IMG_5216.JPG
This is the top of the washer. Did I say it was cluttered?

I already have a very small bathroom, so the only countertop is the poor washing mashine. And after coming back from the summer vacation I wasn’t that motivated to tidy it.

Zaten çok küçük bir banyom var ve eşyalarımı koyabileceğim tek yer çamaşır makinesinin üstü. Bayram tatilinden dönüşte de kendimi hiç motive edemedim doğrusu burayı toparlamaya.

 

IMG_5184

Sometimes organized people tend to hoard stuff. My husband is the most organized person I know, and I know when he’s committed to it he declutters like crazy (like in yesterday’s post), but he has this habit of collecting little hotel shampoo bottles everywhere he goes. Luckily for us- and the environment, no hotel carries these small bottles in Japan; so we didn’t bring any of these back from our recent Japanese trip. But in Dubai, where he spent half of the last year, all hotels give these away and he made a big collection of nearly 50 bottles. I had to step in. I poured all the shower gels in the liquid soap container. We don’t use liquid soap any more but I know that my guests do, so I put it in the guest bathroom. To my surprise, it smelled great. I guess I’ll do the same with the shampoos as well. For now, I put them in the purple bag on the washer, in a drawer under the bed.

Bazen düzenli insanlarda da istif alışkanlığı olabiliyor. Eşim tanıdığım en düzenli insan, ve aklına koyduğu zaman neler yaptığını dünkü yazımda anlatmıştım. Fakat gittiği her otelden minik şampuan şişeleri ve sabunlar getirme gibi bir huyu var. Şansımıza Japon otellerinde hep büyük şişeler vardı, oradan bir şey getiremedik, ama özellikle geçen senenin neredeyse yarısını iş için Dubai’deki otellerde geçirince 50’ye yakın şişe birikti. Kullansak neyse, kullanmıyoruz da. Ben de duş jellerini sıvı sabunluğa doldurdum. Artık sıvı sabun kullanmıyoruz ama eve gelen misafirler genelde tercih ettiği için misafir banyosuna koydum. Kokular karışınca güzel kokmaz diyordum ama beklentilerimin tersi oldu. Kalan şampuanları da yatağın altındaki çekmeceye koydum, herhalde şampuanların sonu da el sabunu olacak.

IMG_5221
bye bye, things
IMG_5219
Unbelievable! Yarım saatte bu kadar değiştiğine inanamıyorum!

I changed the tablecloth on it too, and I really couldn’t believe how much it cleared in just half an hour. There were lots of things I parted with, especially old containers that I thought someday I’d use for some diy project, but that someday never came. Time to say goodbye. I also tossed old and disliked products like that hair mousse or the deodorant. But as you see, we still have some hotel products here. These are from the hotels he spent summer holidays as a child. Some of them are over 20 years old. What can I say? They give him joy.

Üzerindeki örtüyü de değiştirince yarım saatte epey bir ferahladı banyo. Belki bir gün kendinyap projeleri için kullanırım diye düşündüğüm küçük, büyük, spreyli vb. şişeler vardı, onlara elveda dedim çünkü o bir gün hiç gelmedi. Deodorant ve saç köpüğü gibi eski ve sevmediğim ürünleri de attım bu vesileyle. Bu arada gördüğünüz gibi hala bazı otel sabunlarımız duruyor. Bunlar eşimin çocukluğunda gittiği otellerden. Kimisi yirmi yıldan eski. Ne diyebilirim ona mutluluk veriyorsa, değil mi?

Seven Day Decluttering Marathon- Yedi Günlük Azaltma Maratonu

Decluttering Marathon Day 5: Bedroom and Komono cont. // Azaltma Maratonu 5. Gün: Yatak Odası ve Komono’ya Devam

Today I wanted to declutter the linen closet, especially towels. When we got married 3 years ago, I bought a set of towels that I loved, but they became so raggy and hard I didn’t love using them after a year or so. I tried changing my detergent and softener, and I even used that pinterest idea of washing them with soda and vinegar. Nothing worked. But they were still in rotation, so today I made the call and said goodbye to them. My mother told me not to toss them though, she thinks I can use them as rags. I haven’t decided yet, but at least I know I won’t use them on my face anymore.

 

Bugün özellikle yatak odasındaki nevresim ve havlulara eğilmek istemiştim. Evlenmeden önce desenlerini beğenip Madame Coco’dan aldığımız havlular maalesef 3 senede kullanılamayacak halde sertleştiler. Her şeyi denedim, sirke çamaşır sodası olsun, yeni yumuşatıcı olsun, yok, bana mı demediler. Yüzümüzü yırtacaklar neredeyse sertlikten ama ben onlara veda etmekte zorlandım yine de. Ama yapmam gerekeni yaptım! 7 tane havluya elveda dedim. Gerçi annem bunları sakın atma, yer bezi olur işe yarar dediği için şimdilik atmadım ama semsert havluları kullanmayacağım artık 🙂

CAADB90A-F8C4-4693-A550-B5BD6F2C7715.JPG
goodbye towels! elveda havlular!

Then I reorganized my linens. In this shelf I only had towels before, but now that there’s room here, I decided to move the linens to this shelf. For some reason, I haven’t found a designated place for these, they were under the bed, or in the cabinet where I put blankets. I have two spare sets for daily use and one set for guests. This amount easily fitted in there. 

Sonrasında nevresimleri düzenledim. Havlulardan yer açılınca yıllardır doğru düzgün yer bulamayan nevresimlere yer açıldı. Bizim için iki yedek takım, misafirler için de bir takım kolayca buraya sığdı.

16147B05-3472-4312-B290-9E75501ED501.JPG

But honestly, I didn’t declutter much today. My husband, on the other hand, was quite motivated to declutter all the junk in the closet under the stairs. This closet mainly consisted of hardware (his stuff), so I didn’t want to touch it but it’s left untouched for nearly a year. This is what he got rid of:

Aslında eşimle karşılaştırınca ben çok da büyük bir azaltma yapmadım bugün. Merdivenin altındaki dolaba girişti. Bu dolap genelde tamirat malzemeleri, bilgisayar parçaları vb (yani onun eşyaları) içerdiği için ben dokunmak istememiştim, yani yaklaşık bir yıldır toparlanmayı bekliyordu. Tam bir battal poşet pislikten kurtuldu:

1676E320-1226-4D77-A465-D4D2D1E681FF
He also got rid of two big suitcases which were broken // Bunların yanında kırılmış iki büyük valizden de kurtuldu.

Today we made a big progress and we are still in the process of organising some stuff that we found has no home. Since we’re doing it together, it’s much easier.

Bugün büyük bir ilerleme kaydettik ve hala bazı eşyaların düzenlenmesiyle uğraşıyoruz. Beraber yapınca da insanın üzerinden büyük bir yük kalkıyor.

Seven Day Decluttering Marathon- Yedi Günlük Azaltma Maratonu

Decluttering Marathon Day 4: Bedroom / Azaltma Maratonu 4. Gün: Yatak Odası

Today I started to declutter the first part of the bedroom: clothes. Maybe because they’re usually recommended as the first party to declutter, I’ve always liked and been motivated by decluttering clothes. I started by throwing -nearly- all clothes on the bed. I chose not to tackle socks, pajamas and so on today.

Bugün yatak odasının ilk kısmını, kıyafetleri azalttım. Belki de minimalizmle ilgili kitaplarda hep ilk bölümde kıyafetler olduğundan, çok sevmişimdir bu kıyafetleri azaltma işini. Neredeyse tüm kıyafetleri yatağın üzerine atarak başladım; bugün çorap çekmecelerini ve pijamaları ellemedim.

8C7C0387-D0CE-4CBB-B272-CBD40F035585.JPG

I checked every single one of them, wore if I wasn’t sure, and came up with a box of clothes to reuse or donate. I decluttered two coats, one sweater, one skirt, one belt, one t-shirt, and my husband tossed in there one sweater as well! They were all really worn out. There were a few formal clothes that I wasn’t sure of, but they escaped the craze for now. 🙂

Hepsini teker teker kontrol ettim, emin olmadıklarımı tekrar denedim, ve bir sepet kıyafet bağışlamak ya da dikiş projelerimde kullanmak üzere ayrıldı. İki monta, bir eteğe, bir kazağa, bir tişörte, bir kemere ve bir çantaya veda ettim. Bunların hepsi epey aşınmışlardı.   Eşim de geçerken içine abisinden kalan ama giymediği bir ceketi attı! Emin olmadığım birkaç parça var, resmi kıyafetler gibi, ama bu sefer de gazabımdan kurtuldular. 🙂

BeFunky Collage.jpg
after organizing

For me the most fun part is folding clothes and organizing them. (To see how I organize using the Konmari method, check this post.)  Seeing a lot of space left relaxed me and I saw that I am slowly acquiring a taste. If you ask me, I wouldn’t say pink is my favourite color but check my wardrobe, and you can find all tints of pink. Even this summer I made two purchases, one sweater and one shirt- both in pink! Maybe this is what the industry is imposing on us, I don’t know.

Tomorrow I’ll continue decluttering the bedroom, now focusing on linen and towels.

Click here to see the other posts under Decluttering Marathon.

Benim için bu işin en eğlenceli yanı giysileri katlayıp yeniden düzenlemek. (Daha önce bu yazımda Konmari metodu ile nasıl katladığımı anlatmıştım) Çekmecelerin böyle boş kaldığını görmek beni de ferahlattı, bir de yavaş yavaş zevkimin oturmaya başladığını görüyorum artık. Sorsanız en sevdiğim rengi, pembe ilk aklıma gelen olmaz ama şu dolaba bakarsanız pembenin her tonu mevcut. Hatta bu yaz bir triko kazakla bir gömlek aldım, onlar da pembe renkte! Belki de giyim endüstrisi bizi sürekli pembelere itiyordur, bilemiyorum.

Yarın yatak odasına devam, bu sefer nevresim ve havlulara bakacağım.

Diğer Azaltma Maratonu yazılarım için tıklayınız.

Decluttering Marathon Day 2- Azaltma Maratonu 2. Gün: Komono

To understand what komono means, let’s start with a quote from Marie Kondo from The Life-changing Magic of Tidying Up:

tfb.png

Komono’nun ne olduğunu anlamak için, Marie Kondo’nun Derle Topla Rahatla kitabından bir alıntı ile başlayalım: (Kitabın Türkçe çevirisi var ancak elimde olmadığı için kendim çevirdim)

tfb.png

What I found in my junk drawers today was exactly the same: 

Bugün ıvır zıvır çekmecelerimde bulduğum tamamiyle aynıydı:

tfb

These drawers are under the TV, so they are the most convenient and easy to reach storage at home. So I did more of an organizing here rather than decluttering. Most items weren’t supposed to be there, anyway. 🙂 That piece of cardboard needed to be at school (I bought it to prepare posters then forgot to bring it to work), there were some items that needed to be in the hardware box, there were lots and lots of hair bands and pins, I found my long-lost black thread, and there were some essential oils that needed to be in my vanity. So I carried them to their homes. But still there were some expired/finished/no longer needed products that I could part with.

Bu iki çekmece televizyonun altında olduğu için en yakın ve en kolay depolama alanı evimizde. O yüzden burada azaltmadan çok düzenleme yaptım. Çünkü buradaki şeylerin çoğu zaten en başta orada olmamalıydı 🙂 O karton rulosunu okullar açıkken poster yapmak için almıştım örneğin, ama okula götürmeyi unutmuştum. Hırdavat kutusunda olması gereken aletler vardı, oraya buraya sıkıştırılmış bir sürü toka, hatta uzun zamandır aradığım siyah ipliğimi bile buldum. Böylece bunları olması gereken yerlere taşıdım. Tabii atılabilecek ambalajlar, son kullanma tarihi geçmiş ya da artık ihtiyacım olmayan ürünler de buldum.

IMG-5158
along with receipts, expired med etc. // Fiş fatura, tarihi bitmiş ilaçlar da vardı.

Kondo got it right when she said batteries and erasers, too!

Kondo pil ve silgide bile haklı çıktı! Demek herkesin evinde var bu “junk drawer” olayı.

Adsız.png

This still is the junk drawer, but I decided to organize things thinking about proximity. I usually paint my nails in the living room, for example, so even if I put them elsewhere, they’d end up in this drawer anyway.

Burası hala ıvır zıvır çekmecesi olarak kalsa da, kullanım kolaylığını göz önünde bulundurarak düzenlemeye çalıştım. Örneğin ojeyi genelde oturma odasında sürdüğüm için zaten bu çekmecede birikiyorlardı.

tfb.png
and this is the final version of the medicine drawer. // Bu da ilaç çekmecesinin son hali.

Honestly I don’t like having so much medicine at home and the fact that most of them are similar drugs, but my husband likes to keep them in case. Another lesson in decluttering: If the people in your home say they want it kept, keep it. Never throw away another person’s items.

Aslında evde bu kadar ilaç olması hoşuma gitmiyor, ama eşim ya acil bir şey olursa diye bunları tutmakta ısrarcı. Azaltmanın önemli kurallarından: Evde yaşayan birisi o eşya kalsın diyorsa, kalmalıdır. Başka birinin eşyasını haberi olmadan asla atmayın.

FullSizeRender

Yesterday, I tackled kitchen, especially pantry. Tomorrow, it’s time for paperwork. Just the thought of it worries me!

Dün, mutfağı elden geçirmiştim, özellikle bakliyatları. Yarın da evraklara el atacağım, düşüncesi bile korkuttu! O yığıntıyı açmanın vakti geldi!

Decluttering Marathon Day 1- Azaltma Maratonu 1. gün

Seven Day Decluttering Marathon- Yedi Günlük Azaltma Maratonu

FullSizeRender

Day 1 Report.

Today I decided to tackle the most problematic area in the kitchen: Pantry. Somehow the time goes on so quickly that I usually find some expired products in my pantry. Time to put everything on the kitchen counter to check:

Bugün mutfakta en çok sorun yaşadığım kısmı ele aldım: bakliyat dolabı. Nasıl oluyorsa sürekli tarihi geçmiş ürünler oluyor dolabımda. Her şeyi mutfak tezgâhının, egelilerin deyimiyle bangonun üzerine koydum (ben bu bango’yu göçmen ağzı sanırdım, meğer ege ağzıymış):123

Then I checked all of the items -opened and literally checked all of them- for expired products and bugs. It turns out I have quite a few expired products deep inside the cupboards. I usually write the expiration date on the jar, but some of them I simply forgot, and I didn’t even remember when I bought a few of them. In one specific case, I found moth in a pack of lentils I opened only two months ago. From now on, I’ve decided to check monthly. Last year, I found moth in the bay leaves I picked myself from the garden, and it had spread everywhere. Very annoying.

Sonra tüm ürünlerin hem son kullanma tarihlerini kontrol ettim, hem de hepsinin içini açıp böcek kontrolü yaptım. Geçen sene bahçeden topladığım defne yapraklarında güve çıkıp dolaptaki her şeye dadanmıştı. Aslında bu kontrolü ayda bir yapmak lazım, bu sefer de daha bir ay önce aldığım sarı mercimek güvelenmiş. Bir sürü ürünün de tarihi geçmiş. Nar ekşisinin açılmadan geçmiş tarihi! Bazılarını ne zaman aldığımı bile hatırlamıyorum.

IMG_5148 (1)
expired- very old products // son kullanma tarihi geçmiş- çok eskiden alınmış ürünler

Then I poured fresh & opened products in the jars and put them back in the cabinets. These came out from four shelves but at the end I only needed three. Perfect! This means less clutter on the counter for me.

Sonra da taze ve açılmış ürünleri kavanozlara koyup dolaplara geri yerleştirdim. Bunları yerleştirmek için ayırdığım dört raf vardı ama birine gerek kalmadı. Bangonun üzerindeki bazı küçük şeyleri de koymak için yer kazanmış oldum.

IMG_5149 (1)

After seeing I have so much at home, I decided to be more mindful of my shopping until I finish all these products before they expire. It’s such a shame for me to let food go bad. Shopping addiction I guess doesn’t just apply to clothes, shoes or beauty products. There are some people like me who like to shop and hoard food as well. Now that I know, I’ll be more careful.

Evde bu kadar çok yenecek şey olduğunu görünce, bunları bitirene kadar alışveriş yaparken çok daha dikkatli olmaya karar verdim. Bu kadar yiyeceğin bozulmasına izin vermek gerçekten utanç verici. Herhalde alışveriş bağımlılığı yalnızca giysi, ayakkabı ya da güzellik ürünleriyle sınırlı değil. Benim gibi bazı insanlar yiyecek ve bakliyat da istiflemeyi seviyorlar. Bunu kendimde gördüğüme göre artık daha dikkatli olabilirim.

Yarın: Ivır zıvır anlamına gelen komono’ya bakacağız 🙂

Seven Day Decluttering Marathon- Yedi Günlük Azaltma Maratonu

Because I wasn’t at home that much during summer, no decluttering was done. Since my childhood, summer has meant home to me, spending more time at home, bonding with home. However, this summer was different. Between the travels and family vacations, home was a bit lonely. Before autumn hits and school marathon starts, I wanted to have a one week decluttering marathon. Today, I’ll start with the kitchen. Cupboards, kitchenware, fridge, food… Let’s see how much I’ll get done in a day. If I can’t finish everything, it’s OK. Tomorrow, I’ll go on with the second category, which is known as komono in Japanese.

FullSizeRender.jpg

Bu yaz evde pek olmamamdan mütevellit temizlik ve azaltma işini epey bir “salladım”. Benim için yaz mevsimi küçüklüğümden beri ev demekti, evde daha çok vakit geçirmek. Bu yaz ise daha farklı oldu. Seyahatler, aile ziyaretleri derken evim biraz kimsesiz kaldı. Sonbahar gelmeden, okul maratonu başlamadan ben de bir azaltma maratonu yapayım dedim. Bugün ilk gün mutfağa girişiyorum, kap-kacak, buzdolabı, bakliyatlar… Bakalım ne kadarını halledebileceğim… Yapabildiğim kadar, bitiremezsem yarın devam etmeyip bir günlüğüne Japonca’da komono olarak bilinen kategoriye el atacağım. 

Decluttering Marathon Day 1- Azaltma Maratonu 1. gün

Decluttering Marathon Day 2- Azaltma Maratonu 2. Gün: Komono

Decluttering Marathon Day 3: Paperwork / Azaltma Maratonu 3. Gün: Evrak

Decluttering Marathon Day 4: Bedroom / Azaltma Maratonu 4. Gün: Yatak Odası

Decluttering Marathon Day 5: Bedroom and Komono cont. // Azaltma Maratonu 5. Gün: Yatak Odası ve Komono’ya Devam

Decluttering Marathon Day 6: Bathroom // Azaltma Maratonu 6. Gün: Banyo

Decluttering Marathon Day 7- Electronics, and Thoughts //Azaltma Maratonu Son Gün- Elektronik Aletler ve Değerlendirme

 

Ege’de Tatile Gelmişken…

Eğer Ege’ye tatile geliyorsanız ve tatil köyünüzden çıkmadan dönüyorsanız çok şey kaybediyorsunuz demektir. Ege’deki küçük sahil beldeleri son yıllarda daha da popüler oldu. Denizine kumuna zaten diyecek yok ama, Ege’nin bereketli toprakları da başka hiçbir yere benzemez. O nedenle buradan dönmeden mutlaka pazara ya da yerel marketlere uğrayıp -kazıklanmamaya dikkat ederek- alabileceğiniz birçok şey var.

Hatta ucuz ve kalitesiz magnetlerden almak yerine sevdiklerinize bunlardan birini götürseniz ne kadar güzel olur.

İşte tatilinizden dönüşte eve götürmeniz gereken 5 şey:

1. Zeytin- Zeytinyağı- Zeytinyağı Sabunu

Gurmeler için en kalitelisinden tutun da çok uygun fiyatlara kadar çeşit mevcut. Aydın ve Balıkesir taraflarında yerli üreticilere ulaşmak çok kolay. Aydın’da çalıştığım bir sene gerçek zeytinyağıyla tanıştıktan sonra marketlerde satılan şey artık bana sarı su gibi gelmeye başladı. Kesinlikle bir teneke kapmadan dönmeyin!

Zeytinyağı sabunu ayrı bir efsane. Saçtan bulaşık ve çamaşır yıkamaya her alanda kullanıyoruz kendisini. Duş jeline zaten yıllar önce veda ettik.

2. Damla Sakızı

Sakız adasından getirilen damla sakızının reçelini Çeşme-Şirince etrafında en rahat bulursunuz. Fakat Çeşme artık İstanbulluların istilasına uğradığından ederinden çok fazlaya satılıyor. Şirince’de köylülerin yaptığı sakız reçeli de Yunan markalarına bin basar ayrıca. 😊 Ayvalık civarında da mesela Mutluköy’de harika sakız reçeli yapıyorlar.

3. Badem

Datça bademinin ününü bilmeyen yoktur herhalde. Marketlerde bulduğumuz bademlerin %99,9’u maalesef Kanada bademi. Halbuki Datça bademi lezzetinin yanısıra tohum çeşitliliği için de kesinlikle tercih sebebi olmalı. Ayrıca Balıkesir yöresinde de yerli badem yetişiyor ve pazarlarda bulmak mümkün. Bugün Sarımsaklı pazarında Balıkesir bademi 60, Datça bademi de 80 liraydı.

4. Domates 🍅

Aydın’da yaşadığım sene daha önce yediğim domatesin de domates olmadığını anlamıştım. 😊 Sözde doğma büyüme İzmirliyim!

Öncelikle domatesi sadece mevsiminde tüketmenin önemini belirteyim, sonrasında da buralarda yetişen tarla domatesinin benzerinin olmadığını.. Şimdi buraya tatil yapmaya geldiniz gerçi ama otelde değil de evde kalıyorsanız, bir öğleden sonrasınızı ayırıp buranın salçalık domatesiyle (o yumru yumru olup kilosu 1 lira olanlardan) kavanoz yapsanız bütün sene tazeymiş gibi yersiniz, ne de güzel olur!

En olmadı o avucum gibi olan büyüklerden alın, zeytinyağıyla söğüş yapıp doya doya yiyin.

5. D vitamini 🌞

D vitaminini en fazla sentezleyebilmeniz için yıllarca bize söylenenleri bir kenara koyun. Çalışmalar gösteriyor ki sabah 11den önce, öğlen 3ten sonra güneşlendiğinizde D vitamini sentezleyemiyorsunuz. Bulunduğunuz yerin koordinatlarına göre güneşin dike yakın açılarla geldiği, en uygun güneşlenme saatlerini http://woto.com/gunes adresinden öğrenebilirsiniz.

Herkese mutlu ve huzurlu tatiller!

Fermente Denemeler: Pratik Turşu Tarifi

Kornişon turşusu her öğün yesem bıkmayacağım bir yiyecek. Ama itiraf ediyorum, hiç ev yapımı kornişon turşusu yemedim! Geçen yaz markette turşuluk salatalık görsem de cesaret edememiştim turşu kurmaya. Halbuki yap, tutmazsa dünyanın sonu sanki. Bu yaz da, araya araya en son Ayvalık pazarında buldum, bir kilo kaptım hemen. Kayınvalidemin defalarca denediği “garantili, yediğim en güzel turşu” dediği tarifle kurduk turşumuzu. Bu kadar pratik olduğunu bilseydim daha önce kesinlikle girişirdim, ekşi lahana turşusundan çok çok daha kolay. Tabii ki beklemek işin cilvesi. Öyle marketten alıp ağzına atacağın yakınlıkta değil. Fakat işin güzel kısmı da bu. Ben hatta bir de on saat otobüste taşıyacağım bu turşuyu, yaşasın!

Bu arada daha önce de keyifli bir turşu kurma deneyimim olmuştu, havuç ve lahanadan, onun için buraya bakabilirsiniz.

Kornişon Turşusu Tarifi

Malzemeler:

  • Kornişon salatalık
  • Salamura tuzu/kaya tuzu
  • Domates
  • Maydanoz
  • Dereotu
  • Sarımsak
  • Limon
  • Biber (isteğe bağlı eklenebilir)

Yapılışı:

*Öncelikle kesinlikle cam kavanoz tercih edilmeli. *

1. Salatalıklar, domates, limon, maydanoz ve dereotu yıkanır, sarımsaklar soyulur. Bir kilo salatalığa yaklaşık 3 baş sarımsak gidiyor. İsteğe göre daha fazla da koyabilirsiniz, ne kadar sarımsak o kadar iyi.

Yalnız acı yemiyor/yiyemiyorsanız sarımsakların acılığını önceden kontrol etmenizi tavsiye ederim. Benim aldığım sarımsaklar gözleri yaşartacak denli acı olduğu için haliyle turşum da acı olmuş.

Pratik bir sarımsak soyma yöntemi:

Bir baş sarımsağı küçük bir kavanoza koyup birkaç dakika sallayın. Sarımsaklar kolayca soyuluyor.

Videosu:

2. Turşulukların suyu süzülürken tuzlu su hazırlanır. Tuz iri kaya tuzu veya salamura tuzu olmalı. Biz bir litre suya iki yemek kaşığı tuz kullandık, daha az ya da fazla veren tarifler var. Su mutlaka içme suyu olmalı, kaynatılıp soğutulması daha iyi olur. Biz kaynamış suda tuzu erittik ve ılınmaya bıraktık.

3. Su ılınırken salatalıklar üç-dört yerinden çatalla ya da kürdanla delinir. Boyutları büyükse doğramak da güzel olabilir. Benim bir kilo salatalığım bir tane litrelik + bir tane 600 ml’lik kavanoza tam geldi. Küçük kavanoza dikine doğranmış olarak yerleştirdim.

Domates söğüş doğranır, limon da ince dilimlenir.

4. Kavanoza istenildiği gibi, dik ya da yatay dizilebilir. Boşluklara bol bol sarımsak konur. En üste maydanoz, dereotu, limon ve domates konur ve ılık tuzlu su ağzına kadar doldurulur. Kavanozun kapağı kapatılır.

img_5011
Turşu ilk kurulduğunda

Kavanoz cam arkasından güneş gören bir yerde 6-7 gün bekletilir. Taşma ihtimaline karşı altına tabak vb. konulmalı, arada bir havası alınabilir. Bu sürenin sonunda tadı ve görüntüsü turşu gibi olduysa buzdolabına kaldırılır. 8-10 gün sonra turşumuz yemeye hazır olacak. İçinde oluşan bulanıklık dibe çökecek.

unnamed
Dilimli olarak kurulmuş turşu. Görüldüğü gibi kavanozun dibinde bulanıklık var. İlk günlerde tüm kavanozda olan bu bulanıklık zamanla çöküyor.

 

Beslenme Üzerine


Lisedeyken, internetin daha yeni geldiği evimizde, kardeşim bir sayfa bulup bana okumuştu. Günde 18 saat uyuyan bir genç kadın, çölyak hastası olduğunun fark edilmesinden sonra günlük hayatına dönebildiğini yazmıştı.  Sonra da bu hastalık neymiş, araştırmaya başlamıştık. O yıllarda (2005 civarı), ne Türkiye’de ne de dünyada çölyak üzerine çok döküman yoktu, ve gluten hassasiyeti/alerjisi gibi kavramlar da yoktu, o nedenle bunların hepsi çölyağın farklı türleri olarak değerlendiriliyordu. Sitede bir liste vardı, eğer bu belirtilerin belli bir miktarını taşıyorsanız çölyak olabilirsiniz, diyordu. Kardeşimin bitmeyen karın ağrıları, sivilcelerimiz, kronik yorgunluk ve daha hatırlayamadığımız birkaç belirti bize çölyak hastası olabileceğimizi düşündürtmüştü ama sonra unutup gitmiştik. Tabii glutensiz bir beslenme biçimi bize çok uzak gelmişti.

Şimdi görüyorum ki bu belirtiler aslında çölyağın değil, gluten hassasiyetinin belirtileri. Bu sene Buğday Göbeği kitabını okuduktan sonra beslenme üzerine eğilmeye karar verdim. Bu kitapta beni en çok düşündüren şeylerden biri de, hamurlu bir yemek yedikten sonra hissettiklerimizi yazmasıydı. Kitapta da yazıldığı gibi, özellikle de lazanya, mantı, pizza gibi yemekler yediysek, o kadar yorgun oluyorduk ki sofrayı kaldırmaya bile enerjimiz olmuyordu. Halbuki gerçek bir yemeğin sizi uyutmak yerine enerji vermesi gerekmez mi?

Tabii eşim ve benim başını alıp gitmeye başlayan göbeklerimiz de bir çıkış yolu aramamızın bir sebebiydi. Ocaktan Mayıs’a düzenli pilates yapmama, günde 5 km. civarı yürümeme rağmen bir değişiklik olmadı. Haziran ayında seyahate gittiğimizde her gün en az 15 km. yürüdük, fakat buna rağmen kilo aldık. Kesinlikle beslenmemizde yanlış giden bir şeyler vardı.

Canan Karatay’ın kitaplarını okuyup, Tahıl Beyin kitabının yazarı Perlmutter’in onlarca konuşmasını izledikten sonra bir süre glutensiz (ve mümkünse şekersiz) olarak yaşamaya ikna oldum. Daha önce okuduğum Pure, White and Deadly ve Cure Tooth Decay kitapları da karbonhidratın(dolayısıyla şekerin) sınırlı olduğu, yağdan zengin bir beslenmeyi destekliyorlardı. Ben de bu doğrultuda bir beslenme programı izlemeye karar verdim.

Ve 10 günde yaşadığım değişiklikleri paylaşmak istiyorum.

Öncelikli olarak Karatay’ın belirttiği doğrultularda beslendiğimi belirteyim. Ortalama bir sabah kahvaltım şu şekilde:

İki yumurta, beyaz peynir, 7-8 zeytin, 3-4 ceviz, zeytinyağlı salata

Zaten böyle doyurucu bir kahvaltıdan sonra insanın karnı uzun bir süre acıkmıyor, kan şekeri dalgalanmadığı için ara öğün de canınız çekmiyor. İkindi vaktinde yediğim ikinci öğünde de normalde de tükettiğim zeytinyağlı, bakliyat, humus/yoğurtlu köz biber gibi mezeler, turşu/sauerkraut(ekşi lahana) ve salata, balık veya et gibi besinlerden istediğim kadar tükettim. Yalnızca yanlarında pilav, makarna, ekmek gibi gluten içeren ya da glisemik endeksi yüksek olan gıdalardan kaçındım. Bir hafta boyunca güzelce uyguladım bu programı. Benim için en dikkat çekici etki, PMS’i hiç, hiç hissetmeden yaşamamdı. Normalde etrafıma ateş püskürürdüm ve yüzüm başta olmak üzere bedenimde sivilceler fışkırırdı premenstrual dönemde. Bu dönemde yüzümde bir tek bile sivilce çıkmaması, normalde insanlarla kavga edecek raddeye gelmeme rağmen oldukça sakin olmam doğru yolda olduğumu düşündürüyordu. Gluten bana kesinlikle bir şeyler yapıyordu. (10 günde 2 kilo verdiğimi de dipnot olarak belirteyim)

Bir hafta sonunda, anneannemin ikram ettiği kısırı reddedemedim. Dedim ki, bu kadarcıktan bir şey olmaz, hem bulgur un kadar işlenmiş değil. Bir minik kase kadar kısır yedikten sonra, o gece saat ikiye kadar karın ağrısı ve gaz sıkışmasından uyuyamadım. Bir tesadüf de olabilir, diye düşündüm, fakat şu ana kadar böyle saatlerce süren bir karın ağrısı yaşamamıştım. Bundan üç gün sonra, ailemle beraber balık yemeye gittik. Balığın unla kızartılacağı hiç aklıma gelmedi tabii ki, servis edildiğinde anladım ama, bu da bir deneme olsun diyerek yemeye başladım. O gece de karın ağrılarından zor uyudum. Bu iki anketodik kanıt, beni hiç olmazsa bir iki ay, glutensiz ve karbonhidrattan fakir, yağdan zengin bir beslenme biçimi denemeye ikna etti. Bu arada kendimi dinlediğimde, sütün de bana çok iyi gelmediğini (fermente ürünler değil ama sütün kendisi) üç dört aydır fark ediyorum. Ama her şey yavaş yavaş, şimdilik azaltsam da sütlü kahvemden vazgeçmek(ya da arkadaşlarımın deyimiyle kahveli süt) ekmekten vazgeçmekten çok daha zor benim için. Bu aralar annemlerde kaldığım ve tek seçeneğim Türk kahvesi olduğu için şanslıyım aslında, süt de bir ay hayatımdan çıktı.

Bakalım sonraki birkaç ay bana neler öğretecek? Mutfak değişecek, hamuru, ekmek ve kek yapmayı çok seven biri olarak bir dönüşüm geçirecek o da illa ki, biraz daha sadeleşecek. Un, şeker girmeyecek öncelikle, dolayısıyla nişastalar, hamur kabartma tozları vs. de… Eşimin meşhur köftesi de değişime uğrayacak örneğin, gerçi bazen ona ekmek koyduran ben olduğum için herhalde en kolayı bu olacak. 😊 Bakalım neler neler olacak daha.

A few tips on packing/ Bavul yapma üzerine birkaç ipucu

1. If you’re packing a sun hat, put it upside down and fill inside and the outer edges with soft clothes like t-shirts and socks. This ensures the hat will stay in shape.


1. Eğer bavulunuza bir hasır şapka koyacaksanız ilk önce ters olarak koyup, içini ve dışını tişört ya da çorap gibi yumuşak kıyafetlerle doldurabilirsiniz. Böylece şapkanın şekli bozulmayacaktır. Bunu öğrenene kadar bu şapkayı uçakta/otobüste elimde poşetle taşırdım. 😄

2. Fold the clothes so that they can stand up on their own, using the Konmari method ( vid below). That way you can take the clothes you need without messing the organisation of the suitcase.

Also, pack your shoes separately to make the best of the space.

2. Giysileri yukarıda görüldüğü gibi, dik duracak şekilde Konmari metoduna göre katlayın. Böylece içinden bir giysi almanız gerektiğinde diğerleri bozulmayacak ve her şeyi bir anda görebilirsiniz. Konmari metodu ile giysi katlama için aşağıdaki videoya bakabilirsiniz.

Diğer bir ipucu da ayakkabılar üzerine. Ayakkabılarınızı tek tek poşetleyin ki yer kaplamasın.

3. Last but not the least, don’t over pack. Only bring what you need. For me, for one month of visiting family and then going to the seaside, I packed 6 t-shirts, one pair of baggy trousers, one pair of jeans, swimsuits, one summer hat, a very light towel, one pair of sandals and one pair of sneakers. Besides clothes, toiletries and basic skin care products. For makeup, just a 10 ml bottle of foundation and an eyeliner. I guess this suitcase will weigh below 10 kilos it’ll be more than enough.

I hope this post helps you to pack lighter and in a more organised way. 🙂

The other half of the suitcase/ bavulun diğer yarısı

3. En önemlisi de, yalnızca ihtiyacınız kadar olanını alın bavulunuza. Bu herkese göre değişir, ben bir ay kadar ailemin yanına gidip sonra da deniz kenarına gideceğim. Bunun için altı tişört, bir şalvar pantolon ve bir kot pantalon, bir çift parmak arası terlik ve bir çift spor ayakkabı, banyo ve cilt bakımı malzemeleri aldım.  Mayoların yanında kurulanmak için bir peştemalim var ki hem hafif, hem de suyu kalın bir havludan daha fazla emiyor ve anında kuruyor.

Makyaj malzemesi olarak 10 ml lik bir fondöten ve bir göz kalemi yetti. Bana yetecek hatta artacak bu bavul tahminimce 10 kilodan az oldu.

Umarım bu yazı daha hafif ve düzenli bir bavul düzenlemenize yardımcı olmuştur. 🙂

Zamanın Ruhu ve Romantik Mitler

nick-abrams-195770
Photo by Nick Abrams on Unsplash

Sapiens yazarı Yuval Noah Harari, modern zamanların ruhundan bahsederken şöyle diyor:

Romantiklik, bize kendi potansiyelimizi en üst seviyede gerçekleştirebilmek için olabildiğince fazla deneyimimiz olması gerektiğini söyler. Buna göre kendimizi geniş bir yelpazedeki tüm deneyimlere açarak değişik biçimlerde ilişkiler yaşamalı, farklı mutfaklar denemeli, farklı müzik tarzlarını takdir etmeyi öğrenmeliyiz.

Bunu yapmanın en iyi yollarından biri günlük rutinimizi bozmak, alışık olduğumuz ortamın dışına ve uzak yerlere seyahate çıkmak. Böylece, oralarda başka yerlerin kültürlerini, kokularını, tatlarını ve normlarını “deneyimleyebiliriz”. Tekrar tekrar, “yeni bir deneyimin nasıl birinin gözlerini açtığını ve yaşamını değiştirdiğini ” anlatan romantik mitleri dinleyip dururuz.

Bu satırlara uçakta denk gelmem bir hayli ironikti tabii. Azra Kohen’in son kitabı Aeden de geldi aklıma okurken, Azra orada hep insanların evrimde 0’dan 1’e yükselmesi için deneyimlenmesi gerektiğini söyleyip durmuştu, deneyim büyük bir temasıydı kitabın (Azra diyorum, çünkü dört kitabını okuyup onca konuşmasını izledikten sonra artık arkadaşımmış gibi hissediyorum kendisini). Şimdi ise Harari deneyimi yerden yere vuruyor, tıpkı milliyetçilik, hümanizm, insan hakları ve daha birçok şey gibi bir mit olduğunu söylüyordu.

İlk başta alınacak oldum. Çünkü benim için günlük rutinimi bozup alışık olmadığım şeyleri yapmak bir alışkanlık gibi. Yeni hobiler edinmeyi, değişik yemekler yapıp yemeyi, ister Ankara’nın içinde, ister dünyanın öbür ucunda olsun, farklı yerler görmeyi, farklı insanlar tanımayı çok seviyorum. Kitap okumak da bunun içinde bir yere oturuyor olsa gerek.

Hele şu dediği “yeni bir deneyimin nasıl birinin gözlerini açtığını ve yaşamını değiştirdiğini anlatan romantik mitler”.. Gerçekten de her bir deneyimin gözlerimi açtığı görüşündeyim. El yazısı ve dolmakalemle yazma hobisine başladığımdan beri, estetiğe daha bir dikkat eder oldum örneğin. Tasarımlar (yalnızca yazıyla alakalı değil, birçok görsel tasarım nesnesi) dikkatimi çeker oldu, en basit tasarımların bile hiç göründüğü gibi olmadığının farkında olmaya başladım. Yeni yerler görme açlığı ise, 2008 senesinde, bir halkbilimi/antropoloji çalışması için Antep’e yaptığımız 8 günlük alan gezisiyle başladı. Bu çalışmadan edindiğimiz görüleri ve deneyimleri yayınladık, ama beni akademik yazımdan daha çok, edindiğim farkındalıklar etkiledi. Bir de doğru insanlarla olmanın payı büyük bunda tabii ki. Ankara’da üniversite okuyan bir 20 yaşında bir İzmirli’nin, Gaziantep’te ve Şanlıurfa’da deneyimledikleri büyük bir kültür şoku olmuştu. O yaşa kadar, sadece Ege ve Ankara’yla sınırladığımı fark ettim kendimi. Ülkemi hiç mi hiç tanımıyordum. Tanımam gerekliydi.

Bir iki yüz yıl geriye dönersem, belli bir elit kısım dışında kimse yeni deneyimler edinmenin gerekli ve önemli olduğunu düşünmüyordu büyük ihtimalle. Doğduğu köy ya da şehirde ölüyordu çoğu insan, eğer savaşa gitmezlerse. Ve hatta kitap okumanın deliliğe yol açtığını düşünen doktorlar bile vardı. 19. yüzyıldan bir gazete küpüründe, bir doktor, yığınlarca roman okuyan bir kadının aklının başka yerlere uçtuğunu, zekasının bulutlandığını, ruhunun sonsuza dek karanlığa teslim olduğunu yazıyor:

n7v4mhm9okqru9gsl9tb

Hal böyleyken bizim de aç bir şekilde her gün yeni deneyimlere koşmamız, 21. yüzyılın Zeitgeist’ında böyle romantik bir kod olduğundan olabilir. Bunu reddetmek ya da “bu da bir mit” diye düşünerek vazgeçmek anlamsız, halihazırda hayatımız mitlerle dolu. Bizi her sabah hayata tutunduran bu mitler.

Zaten eşyalara değil, deneyimlere para harcama yönünde bir trendi (ya da deneyimlerin daha çok mutluluk verdiği mitini) milennial’ların (yani 80’lerden itibaren doğan kuşağın) başlattığı üzerine birçok yazı bulunuyor. Bizim kuşağı anne-babalarımızın aksine artık ev, araba, sigorta, emeklilik güvencesi kesmiyor.

Kim bilir, bir ya da iki yüz yıl sonra insanlar belki de internetin ilk günlerine bakıp, 21. yy insanlarının yazı, resim ve videolardan oluşan web günlükleri tutmalarını saçma bulacaklar. Onlara ne gibi şeyler doyum sağlayacak acaba?

Demem odur ki, ne zamanın içindeyiz, ne de büsbütün dışında.

tumblr_osnfkrnw3d1rnvja7o1_1280
Çocuklarımıza torunlarımıza bu aletle her gün en az 8 saat aşk yaşıyorduk diye anlatacağız. İnanacaklar mı?

 

Gidilmemiş Yol-2, Saf Su Tapınağı-Kiyomizudera

Japonya’nın kanımca en görülmeye değer kenti Kyoto’da hem fotoğraflarından etkilendiğimiz yerlere gitmeye çalışıp, hem “tourist trap”lerden (turist tuzakları diyebiliriz, turistleri ve paralarını çekmek üzere tasarlanmış müesseseler) uzak durmaya çalışıyoruz.

Tripadvisor’a güveniyorum, nadiren şişirilmiş yorumlar görsem de çoğu zaman isabetli oluyor. Japonya seyahatine hazırlanırken en çok kullandığım iki site, TripAdvisor (TA) ve JapanGuide. Keşke her ülkenin JapanGuide gibi bir websitesi olsa diye de iç geçirdim. Bir hafta önce tadilata giren müze, tapınak vb. yerleri bile güncelliyorlar, ki bu çok yaygın bir durum, hatta tadilattaki yerin fotoğrafı bile var, yani siz gidip, aa burası tadilattaymış o kadar yol geldim, diyorsanız, bu sizin mallığınız oluyor önceden JapanGuide’a bakmadığınız için. 🙂

Neyse konuya geri döneyim, TA’da Kyoto’da yapılacak şeyler listesindeki ilk dört şu şekilde:

ta

Fushimi Inari’yi önceki yazımda anlatmıştım. Inari Dağı Hayatımda gördüğüm en ilginç (ve biraz da ürkünç) yerlerden biriydi şüphesiz. Japonya’ya gidecekseniz planlarınıza Inari olmasa da bir dağ yürüyüşü eklemelisiniz.

IMG_3040
Kinkakuji Tapınağı, Altın Köşk

Altın Köşk- Kinkakuji, içerisi ziyarete kapalı olsa da, estetik harikası bir tapınak, bahçeleri desen öyle. Burada gerçi beni en çok mutlu eden “Do you have a minute?” diyerek yanıma gelip benimle İngilizce pratiği yapan, sonra da bana kendi yaptıkları origami turnaları hediye eden öğrenciler oldu. Ne güzel bir eğitim sistemi ki gezi yaparken turistlerle konuşturarak pratik yaptırıyorlar. 🙂

IMG_3091
İngilişçe öğrenin canımı yiyin temalı. En çok İngilizce konuştuklarım bu bebeler oldu ya. 🙂

Üçüncü en popüler yer ise Kiyomizu-dera adlı büyük tapınak. Aslında burası ilk iki yerden bile daha kalabalıktı. Özellikle geleneksel kıyafetli gençler çoktu, yabancı olup yukata kiralayanlar da vardı. Bir de biz havanın lanet nemli olduğu, en az turist olan dönemde gittik. Sakura dönemini düşünmek bile istemiyorum.

Kiyomizu, saf su demek, buradan akan şelalenin saf suyu sebebiyle 8. yüzyılda buraya inşa edilmiş tapınak. Uzun bir sıra beklemek isterseniz siz de sağlık ve aşk bulmak için bu sudan içebiliyorsunuz. Muhtemelen bu nedenle dolup taşıyor zaten. İnternette tapınağa doğru çıkarken sağlı sollu bir dolu hediyelik eşya dükkanının da çok popüler olduğu yazılıydı.

3901_04
Kiyomizu-dera, kaynak: japanguide
kiyomizu-6
kiyomizu’nun çeşmeleri. kaynak: japanvisitor.com

13 metre yüksekliğindeki verandası ile ilgili Japonların “Kiyomizu’nun verandasından atlamak” diye bir deyimleri var. Çoğu yerde bu deyimin İngilizce “take the plunge”, yani cesur bir hareket yapmak, imkansızı başarmak anlamına geldiği yazıyor. Biz de inandık, ne bilelim. Meğer deyim değil bayağı gerçekmiş.

Otobüsten Kiyomuzi-michi durağında inince yolun karşısında iki sokak vardı, ikisinde de tapınağa ok gösteriyordu. Soldakinden güruhlar, sağdakinden ise tek tük birkaç Japon kardeşimiz geçiyordu. Biz yine güruhlardan olmayalım dedik, sağda daha ferah gözüken sokağa daldık.

 

 

IMG_2944
İnsanların normalde Kiyomizu-dera’ya geldiği yokuş.

Bir on, on-beş dakika kadar yürüdükten sonra tek tük mezarlar belirmeye başladı evlerin arasında. Sonra birden, karşımızda bu manzara:

IMG_2935
Bizim Kiyomizu-dera’ya geldiğimiz yokuş.

Uçsuz, bucaksız bir mezarlık. Kimi yeni ziyaret edilmiş, mumlar yanıyor; kimindeki çiçekler aylar önce solmuş. Burası, gündüz bile tüylerinizi ürpertecek, Nishi Otani mezarlığı. (360 derece fotoğrafı buradan görülebilir) Bir an sonu hiç gelmeyecek sandık. Hava bile değişti bir anda. Tahmin edebileceğiniz gibi etrafta yine kimse yok.

Sonradan öğrendik ki, Kiyomizu’nun balkonundan atlayıp da kurtulursan, dileğin kabul olacak anlamına geliyormuş. O yükseklikte bir balkondan ormana atlayan yürekli arkadaşlardan kurtulamayanlar olmuş haliyle (Kayıtların başladığı 1694’ten atlamanın yasaklandığı 1864 yılına kadar 234 kişi atlamış ve yaklaşık 40’ı ölmüş), hatta balkonun mimarisinin leş kokularını engellemek için tasarlandığı da söyleniyor. Oradan düşüp yuvarlanan cesetler şimdi mezarlık olan bu bölgede akbabaların yemesi ve çürümeleri için öylece bırakılıyormuş.

Japonya’ya gitmeden önce paranormal olaylar, hayaletler ve benzeri varlıklar hakkında bir hikaye yazıyordum. Bu yüzden internette “japonyanın en korkunç yerleri”, “japonyanın perili evleri” tarzı anahtar kelimelerle bir sürü arama yaptım, ama karşıma çıkan birçok sonuç korku evi gibi, burada da yaygınlaşan yapay şeyler oldu. Benim istediğim gibi, tüylerimi diken diken edecek bir şey bulamayıp vazgeçmiştim. Fakat böylesine bir yerle karşılaşacağımı tahmin dahi edemezdim! Yaşasın gidilmemiş yollar.

IMG_2932.JPG

Diğer Japonya yazıları için tıklayınız.

Gidilmemiş Yol-1: Fushimi Inari

IMG_4513.JPG

Robert Frost’un “The Road Not Taken” adlı şiirinin Koray ve benim en sevdiğimiz şiirlerden olması tesadüf olmasa gerek. Küçüklüğümden beri kenarda köşede kalmış şeylere hep merakım oldu. İnsanların sevmediğini sevmek, sırf popüler diye bazı kitapları okumamak, daha az aşınmış yollardan gitmek… Çok cesur bir insan olmasam da gidilmemiş yollardan gitmek bana her zaman heyecan verdi. Biraz da kalabalıkların midemi bulandırması bunun sebebi olmalı. Hem bir ülkeye gidince “olmazsa olmaz” denen, turistlerin akın ettiği bir yere gideceksin, hem de kalabalıklar mideni bulandıracak. İşim biraz zordu. Ve bazı yerlerde binlerce insan vardı. Biraz da içgüdülerimizle davranarak, gidilmeyen yollardan gittik biz de. Ve bütün farkı yaratan bu oldu.

Fushimi Inari Mabedi ve Inari Dağı, Kyoto

JR Nara banliyö treni ile Kyoto İstasyonu’na iki durak uzakta olan Fushimi Inari Mabedi Kyoto’da en fazla turist çeken yerlerden biri. Bunu anlamak hiç de zor değil. 711 yılında, Inari Dağı’nın tepesinde inşa edilen bu mabed, 852 senesinde İmparator’un yağmur ve bereket dilekleri gerçekleşince bereket mabedi olarak ün kazanmış. Bizim de yağmurlu bir havada burayı ziyaret etmemiz güzel bir tesadüf oldu. 🙂

Bu olaydan sonra ülkenin her yerinden dilekleri olanlar, bu dağa bir Torii kapısı bağışlamış. Bunun sonucunda dağın üzerinde, içinden geçebileceğiniz, üzerinde dilekler yazılı binlerce kırmızı-turuncu renkte Torii kapısı bulunuyor. En büyüğü de 16. yüzyılda bir devlet büyüğünün annesinin sağlığına kavuşması şerefine adanmış. İnsanı büyüleyen bu atmosfer bin yıldan fazla bir süredir hem Japonları hem de turistleri kendine çekiyor.

IMG_2008
Mabedin girişi ve en büyük Torii kapısı.

Turistler buraya gittiğinde genelde Torii koridorlarından böyle fotoğraflar paylaşıyorlar: (kaynak: http://jpninfo.com/11830)

Fushimi-Inari-Taisha-Shrine-3

Fushimi-Inari-Taisha-Shrine1
baya da iyiymiş aslında 😀

Biz de mabede vardığımızda durum aynıydı. Koridorun ilk elli metresinde, herkes (arkada başka biri olmadan) fotoğraf çekilmeye çalışıyor, bu uğurda birbirini eziyor, insanları dakikalarca bekletiyordu. Muhtemelen bir elli metre sonra da çoğu geri dönüyorlardı. Bu noktada sağda 50 ve 100 metre ötede küçük mabedler olduğu yazılıydı. Biz de biraz nefes almak için kimsenin sapmadığı bu yola sapalım, sonra ana yola geri döneriz dedik. İyi ki de böyle yapmışız! Dağın tepesine çıkmaya başta hevesli değildik, ama eğer anayoldan çıksaydık yüzlerce turistle birlikte,  sürekli bu kapılardan geçerek tepeye varacaktık ve tek deneyimimiz bu olacaktı. Fakat saptığımız yolda bizi dev bambularla dolu bir orman bekliyordu!

IMG_2673

Meğer 50 metre dediği mabed, 50 metre yukarıdaymış, yani varmamız yirmi dakika kadar sürdü.

IMG_2708
Koyu yollar ana yol, sağdaki ise bizim rotamız. Yazı ile belirtilen yerler dağın içindeki küçük mabedler.

Yolda gördüğümüz haritadan, ana yoldan epey uzaklaştığımızı görünce bari devam edelim tepeye kadar dedik. Yaklaşık 2 saatte, 4 km tırmanarak 233 metre yüksekliğindeki dağın tepesine ulaştık. Oldukça yorucu olsa da, hayatımdaki en iyi deneyimlerden biriydi.

IMG_2729

Korktuğumuz yerler de çok oldu, dağın içinde birçok mabedden ve mezarlıktan geçtik, biri hariç hepsinin içi boştu, tüm dağda kuş seslerinden başka hiçbir ses yoktu, ama mabedlerin hepsinde yağmura rağmen sönmeyen mumlar yanıyordu. Bir mabedin içinden çıkan ve bizi bir süre takip eden kedi de ürkütmedi değil.

IMG_2725.JPG

Kondisyonum yetmez, beraber gittiğim insanlara yetişemem diye düşünerek bu güne kadar doğa yürüyüşü, dağcılık gibi aktivitelere katılmaktan çekinen ben; burada, kuşların ve dev bambu ağaçlarının içinde, mabedlerin ürkünç sessizliğinde hayatımın en güzel yürüyüşünü yaptım.

IMG_2740
Ve mutlu son!
IMG_2752
Arkamda, Torii kapılarından geçilerek gelinen ana yol.

Dönüşte ise ana yoldan döndük ve dönerken iyi ki bu yoldan çıkmamışız dedik. Bir gözetleme terası ve süregelen Torii kapıları dışında gerçekten hiçbir numarası yoktu, ayrıca sadece merdivenler olduğu için bizim yürüdüğümüz taş/toprak yoldan çok daha yorucu olduğunu tahmin ediyorum. İşte bu yüzden bir yerlere tur ile değil de kendi başına gitmek çok daha doyurucu bir deneyim.

Inari Dağı, Japonya gezimde beni en çok etkileyen yerlerden biriydi.

Yine ana yoldan sapıp güzelliklerle karşılaştığımız Kiyomizu-dera Tapınağı, Arashiyama ve Sosha Dağı’ndan da ileriki yazılarımda bahsedeceğim.

Diğer Japonya yazıları için tıklayınız.