Çocukluğumun Çiçekleri

Çocukluk başlı başına bir memlekettir, hatta sılasıdır insanın. Büyüdükçe sıla özlemimiz artar, hayat giderek gurbetleşir. Sanki ne yaşarsak yaşayalım hep gurbetteyizdir. Büyümek, gurbete çıkmaktır. Bir çocuğun yaşamla ilişkisini, doğayla olan ilişkisine benzetirler. Başlangıçta doğanın, çocuk için bir gerilim unsuru olmadığı, insanın doğayla kendisi arasındaki gerilimi büyüdükçe kazandığı söylenir. Çocukken zaten doğanın bir parçasıymış gibi yaşarız. Sonra parçalanma başlar, kendi içinde ve her şeyle… Belki de bunun için herkes çocukluğunu anlatmak ister birilerine. Bir zamanlar bizim olan bir sılayı, bir zamanlar parçası olduğumuz doğayı, suyun içinde yaşayıp da deryanın farkına varmayan balık örneğinde olduğu gibi, bir zamanlar som bir bütünlük içinde yaşadığımız için ayrı bir ad verme gereği bile duymadığımız o saf hayatı “anlatarak” yeniden ele geçirmek isteriz. Anlatmak ikinci hayattır.

Murathan Mungan, Harita Metod Defteri

Yaklaşık üç ay önce suluboya yapmaya başladım, instagram’dan takip ediyorsanız bu yolculuğun siz de tanığı olmuşsunuzdur. Hatta instagram hesabım minimalizm’den çok amatör suluboya hesabı gibi görünüyor olabilir bu günlerde.

9 Şubat’ta yaptığım ilk resim, lavantalar.

Bu sene kendimi geliştirmek adına aslında başka hedeflerim vardı ama Şubat ayından beri çiçek çizmek ve boyamak beni öyle içine ediyor, öyle mutlu ediyor ki… Başka bir şeyle ilgilenmek istemiyorum, bütün gün resim yapmak istiyorum. Bu arada YouTube’da, instagram’da, değişik sitelerde bulduğum ders anlatımlarını izliyorum, tekniği öğrenmeye, kendi stilimi bulmaya çalışıyorum. Sadece bir şeyden çok eminim, ben çiçek çizmeyi ve boyamayı çok seviyorum.

Çizdiğim çiçekler bazen yukarıdaki lavanta gibi hayatımda öneme sahip çiçekler oluyor, ama bazen de belki gerçek hayatta hiç görmediğim çiçekleri, sırf tekniği öğrenebilmek için yapıyorum, aşağıdaki dağ lalesi gibi.

Bu resimleri yaparken bana en çok neşe veren çiçeklerin çocukluğumda aşina olduğum çiçekler olduğunu fark ettim. Akşam sefaları, leylaklar, gelincikler… Bunlar bana yetişkinliğimde rastladığım tropik ve egzotik çiçeklerden çok daha eğlenceli ve anlamlı geliyor, çünkü hepsinin ardında bir hikaye var… Ortaokul döneminde sitenin bahçesinde açan ve avuç avuç tohumlarını toplayıp sitenin başka yerlerine attığımız akşam sefaları var mesela… Annemle boş bir arazide gelincik toplayıp sonra da arazinin sahibinin bizi kovalayışı var. Benim ilk çiçeğim olan ve günlüğüme kaç tane çiçek açtığını bile yazdığım, adını Beyaz Gölge koyduğum Cezayir menekşem var. Hafızamı biraz yoklarsam bulacağım daha kimbilir neler var…

Akşam sefaları, 10 Mayıs

Ben de gerçekten oturup mesai harcayıp, küçüklüğümün tüm çiçeklerini bir araya toplamaya ve onlarla ilgili anılarımı yazmaya karar verdim. Murathan Mungan’ın da dediği gibi, çocukluğumuz daimi memleketimiz, daimi sılamız hatta. Çocukluğumuzu anlatmak da bir çeşit terapi gibi. Günlüğüme bu anıları yazmak, ve hatta resimlerini yapmak bana çok iyi geldi. İçimdeki çocukla bir oldum, bu anıları yeniden yaşadım.

Aslında düşününce, çocukluğumun geçtiği mahalle bir çimento fabrikasının arka sokağında, havası oldukça kirli, gri, sevimsiz bir mahalleydi. Ama çocukluğumu hatırlamaya başladıkça doğaya dair bu küçük detaylar canlanmaya başladı zihnimde. Şehrin doğaya en uzak yerinde gibi gözükse de, çocukluğun doğayla bütün oluşundan belki de, yine de bakınca doğayla, çiçeklerle ve ağaçlarla bir arada yaşamışım. Bunun için defalarca minnettar oldum.

Sizin de çocukluğunuzdan doğayla iç içe olduğunuz zamanlardan anılarınız var mı? Naçizane tavsiyem, oturup kendinize yazın bu değerli anları. Fark edeceksiniz ki sizin hatırlamadığınız ne anılar varmış, yazıldıkça ortaya çıkmayı bekleyen.. Belki de çocukluğunuzla ilgili yanlış inançlarınızı düzeltmenizi sağlayacak, belki de daha affedici olacaksınız kendinize ve ailenize karşı.

Öyle iyileştirici ve sağaltıcı olduğunu göreceksiniz ki…

Bir Amaç İçin Yaşamak- Life on Purpose

Yeni evimden iş yerime yaklaşık yirmi dakikada yürüyorum, bu da bana yolda bir şeyler dinlemek için günde kırk dakika veriyor. Önceden olsa müzik dinlerdim, ama bu aralar kitap dinlemekten çok keyif alıyorum. Geçen hafta Dan Millman’ın “Dingin Savaşçı”sını, bu hafta da Victor Strecher’ın “Life on Purpose” (Bir Amaç İçin Yaşamak) adlı kitabını dinledim. Strecher Michigan Üniversitesi’nde bir profesör.

Konu yaşam amacını bulmaya gelince insanın aklına iki soru geliyor:

  1. Yaşam amacım ne? Nasıl bulacağım? Yoksa çoktan beni bulmuş mudur?
  2. Yaşam amacımı gerçekleştirmek için ne yapmalıyım?

Bu kitap bize birinci soru hakkında pek bir bilgi vermiyor; fakat ben bu konuya da değinmek istiyorum. Hayattaki amacımızı bulmak için şöyle bir yol izleyebiliriz:

i. Önce değerlerimizi bulalım. Hayatınızı hangi değerler yönetiyor? Bu sorunun doğru bir cevabı yok, ve herkes için çeşitlilik gösterir. Örneğin biri güce en üst sırayı ayırırken, bir diğeri için zevk veya güvenlik olabilir bu.

ii. Değerlerimizden yola çıkarak, bu hayatta misyonumuzun neler olabileceğini bulmaya çalışalım. Birden fazla amacımız olabilir.

Barrett Values Centre bu konuda Türkçe de dahil olmak üzere birçok dilde bir test hazırlamış, ücretsiz olarak buradan ulaşabilirsiniz.

Bu sadece kaynaklardan biri, ama Türkçede maalesef çok kaynak yok. Bu testten ve başka testlerden ve kendi gözlemlerimden hareketle, kendi değerlerimi şöyle özetleyebilirim örnek olması açısından:

aile, esenlik (fiziksel/ duygusal/ zihinsel/ ruhsal), güzelliği ve doğayı takdir etme, insanların içindeki iyiyi ortaya çıkarma, yaratıcılık, yeni bilgiler ve beceriler öğrenme (alfabetik sıra ile)

Sizin değerler listeniz benimkinden çok farklı olabilir. Listelerde yer alan diğer değerlerden örnek vermek gerekirse: bağımsızlık, özgürlük, sanat, başarı, güvenlik, zenginlik, evrensellik, gelenekler, arkadaşlık (ilişkiler), ebeveynlik, yardımseverlik, spor, eğlence, zevk… Daha büyük bir liste burada bulunabilir (İngilizce). Ya da aşağıdaki görselde değerlerin bir listesini görebilirsiniz (kaynak: Barrett Value Center). 1, 2 ve 3’te değerlerin yanında korkuların da olduğunu fark edeceksiniz. Kişisel gelişimin bu ilk aşamalarında, korku da bizim değerlerimizi belirleyici bir özellik, ama bireysel önceliklerden bütüne hizmete doğru geliştikçe, değerlerin korkuya dayalı olmadığı görülüyor.

Dediğim gibi burada doğru cevap yok, ve hayatın farklı dönemlerinde illa ki bazı değerleriniz değişecek. Ama kendine dürüst olmak önemli. Bu süreci aceleye de getirmeye gerek yok, kendinize birkaç hafta verin ve bu kelimeleri aklınızdan geçirin. Hangi değerler sizin hayatınızı yönetiyor? Bu soruya gerçekçi bir cevap bulduysanız hayat amacınızı anlamaya bir adım yaklaştınız demektir.

“the thing is to find a truth which is true for me, to find the idea for which I can live and die.”

Victor J. Strecher

Yazar yaşam amacını bulmayı bu şekilde tanımlıyor. Diyor ki, önemli olan benim için doğru olan bir gerçeklik bulmak, uğruna yaşayacağım ve öleceğim bir fikir bulmak.

Kendi yaşam amacımızı keşfetmeye çalışırken gelin tarihten ve günümüzden insanların yaşam amaçlarına da bakalım:

En sevdiğim Beatles üyesi George Harrison’ın yaşam amacı spiritüelizm. Kendisi şunları söylemiş:

Daha fazlasını istediğimi hatırlıyorum. Olay bu kadar değil. Hedefim ün değil. Para değil. Huzuru bulmak için, mutlu olmak için daha fazlasını bilmek, tesadüfen karşılaşabileceğiniz bir şey değil. Üzerine çalışmanız gerekli.”

Beatles’dan sonraki hayatında da görüyoruz ki kendini özellikle Hint felsefesi, mistisizm ve yardımseverliğe adamış.

Bir Hayalim Var adlı konuşmasıyla tanıdığımız Martin Luther King ise yaşam amacını şöyle özetlemiş:

İnsanları birleştirmek ve eşitliğe katkı sağlamak.

M. Luther King Jr

Amerikalı besteci Samuel Barber (1910-1981), yaşam amacını erken keşfedenlerden. Dokuz yaşında annesine yazdığı mektupta şöyle demiş:

Amacım bir besteci olmak. Ve olacağım eminim. Sakın bana bunu unut ve git futbol oyna deme. Lütfen.

Samuel Barber

Yazar taksi şoförlerine de bu soruyu sormuş ve aldığı cevaplardan ikisi şu şekilde:

Ölmek. Sadece yaşamak ve ölmek. Her gün taksi kullanıyorum, eve geliyorum, kızımı dışarı çıkarıyor, biraz okuma yapıyor ve arada balığa çıkıyorum. Ölüm geldiğinde hazır olacağım. Hayat hiçbir şey değil.

Jose Martinez

Bu ülkede (Amerika’da) çocuklarıma iyi bir gelecek vermek için günde 12 saat çalışıyorum. Ailemizde üniversiteye giden ilk çocuklar olacaklar.

Kitabın yazarının yaşam amacı ise şu şekilde:

Benim amacım insanların hayatlarında bir amaç yaratmalarına katkı sağlamak, tüm öğrencilerime kendi kızımmış gibi davranmak, ilgili bir baba ve eş olmak, ve sevgi ve güzellikten keyif almak.

black pencil on white printerpaper

Hepimizin değerleri farklı olduğu gibi, yaşam amacı da farklı olacak tabii. Ve hatta bence hayatımızın farklı dönemlerinde de değişmeye mahkum. Ama değişecek diye üzerinde hiç düşünmeyecek değiliz. Bence yaşam amacımız üzerine düşünmek kendimiz için yapacağımız en iyi yatırımlardan biri. Yazar dinlerden ve ilahi bir amacımız olduğundan pek bahsetmemiş ama, ben bu dünyaya bir amaç için geldiğimize inananlardanım. O yüzden yazarın dediği gibi yaşam amacımızı “yaratmak” değil de, “bulmak” ya da “keşfetmek” sözcükleri daha yakın geliyor bana.

Kitaptaki en beğendiğim bölüm ise “yaşam amacımızı bulduktan sonra onu nasıl hayatımızda mümkün ve devamlı kılabiliriz?” sorusunun cevabı oldu. SPACE şeklinde bir akronimle hatırlaması kolay hale gelmiş 5 yöntem paylaşmış bizimle.

S- Sleep: Uyku

P- PresenceBilinçli Farkındalık

A- ActivityBedensel ve Zihinsel olarak Aktif olmak

C- CreativityYaratıcılık

E- EatingSağlıklı Yeme Alışkanlıkları

Strecher diyor ki hayatınızın bu beş alanını düzene sokarsanız, yaşam amacınızla doğru orantılı bir şekilde yaşamanız kolaylaşır. Ben de kesinlikle katılıyorum. Hatta bahsettiği tüm alışkanlıklar da geçen sene bu zamanlarda bitirdiğim 52 Küçük Değişiklik yazı dizisinin bir parçasıydı, linklerini de sizinle paylaştım. Benim için de güzel bir hatırlatma oldu, hatta tekrar 52 küçük değişikliği baştan mı yapsam diye düşündüm, bu sefer video olarak. Ne dersiniz?

Umarım bu yazı sizi değerlerinizi ve yaşam amacınızı bulmak konusunda motive etmiştir. Yaşam amacınızı bir cümle olarak oluşturduysanız, yorumlarda bekliyorum.

Ben de önümüzdeki haftalarda kendi yaşam amacımı düşünüp bir cümle şeklinde ifade etmeye çalışacağım.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Youtube kanalım da burada.

Kaynaklar:

CMU Career & Professional Development Center. Values Exercise.
Benoni, Dan. How To Find Your Life Purpose (Before It’s Too Late!)
Strecher, Victor J. Life on Purpose: How Living for What Matters Most Changes Everything

Severek takip ettiğim YouTube kanalları

Son yıllarda hepimizin televizyon, hatta film izleme, sinemaya gitme sıklığımız bile düştü. Onun yerine Netflix, YouTube gibi mecralardan karşılıyoruz bir şeyleri izleme ihtiyacımızı (öyle bir ihtiyaç varsa.) Netflix hesabım yok, özellikle de almak istemiyorum, çünkü YouTube’un yeterince vaktimi aldığını düşünüyorum ve Netflix’i sanki YouTube’dan daha tehlikeli görüyorum, başından kalkmak zor olurmuş gibi geliyor.

Bu yazıda çoğu videosunu takip ettiğim, bana çok şey kattığını düşündüğüm birkaç YouTube kanalını paylaşmak istedim. Umarım içlerinde duymadıklarınız vardır ve yeni bir şey keşfetmiş olursunuz siz de. İlgi duyduğum tüm alanlar da ortaya dökülecek şimdi 🙂 Sizin de bana önerileriniz varsa yorumlarda bekliyorum.

Minimalizm

Türk İşi Minimalizm‘in kanalı seyretmeyi en çok sevdiğim kanallardan biri. Özellikle Japon Kedi Ege ile olan videolara bayılıyorum. Hale de Ege de ilk minimalizm yolculuğunda blogları ile bana yol gösterenlerdendi. Videoları da severek takip ediyorum.

Tabii minimalizm denince The Minimalists‘i es geçmeyelim. Yıllar sonra bile dinlenmesi ilgi çekici yayınlar ve podcastlar yapmaları gerçekten takdire şayan. [İngilizce]

Yoga

Bu seneki hedeflerimden biri yogayı günlük hayatımın bir parçası haline getirmek. Fakat günlük yapacaksam kursa gitmek benim motivasyonumu azaltıyor. Evde yapmak beni daha mutlu ediyor. Bu yüzden video izleyerek yoga yapmayı seviyorum.

Bu konuda Türkiye’den takip ettiğim iki kişi Zeynep Şensoy ve Çetin Çetintaş. Zeynep Şensoy yüz yogası üzerine yoğunlaşsa da ben tüm beden yoga videolarını da severek uyguluyorum. Tavrı ve canayakınlığı videodan geçiyor, gerçekten çok motive ediyor insanı.

Çetin Çetintaş gerçekten özel bir yoga hocası. Konuşmalarını dinlemeyi çok seviyorum, ama bazen videoları bana çok hızlı ve zor geliyor. O zor gelse de yapmaya devam etmemizi istiyor ama ben nedense onun yönergeleriyle motive olamadım 🙂 Fakat Yoga Felsefesi videolarının kalitesine dünyada az rastlanır. Bunları YouTube’a koyduğu için minnettarım.

İngilizce olarak en sevdiğim ve beni en çok motive eden yoga kanalı Yoga With Adriene. Bu kadını ne kadar övsem azdır. Her gün matın başına zevkle geçmemi sağlayan insan Adriene, onun videolarından yapmasam bile 🙂 Keşke o da Çetin Çetintaş gibi Yoga Felsefesi videoları yapsa.

Bilgi- Günlük Hayat

Mirgün Cabas’ın yeni başladığı Boşlukları Doldur bu aralar favorim. Çok sevdiğim muhabirlerden biridir Mirgün Cabas. Onu yeniden seyretmek güzel oldu.

Barış Özcan’ı zaten bilmeyen yoktur sanırım. Bazı videolarını biraz bayağı bulsam da(özellikle uzay ve teknoloji ile ilgili olanları), yine de hikaye anlatıcılığı beni sarıyor, bir bakıyorum, çoğu videosunu izlemişim bir şekilde.

140 journos da yine böyle benim için. Bazı videolarını çok seviyorum, bazılarını anlamsız buluyorum, özellikle arka plandaki gürültülü müzikler çok itici geliyor. Ama öyle ya da böyle izliyorum, ve bu tür kanalların çoğalmasını umuyorum 🙂

İngilizce olarak da Kurzgesagt gerçekten çok beğendiğim bir kanal. Astronomi, biyoloji, beslenme, çevre, davranış psikolojisi gibi konularda zevkli animasyonlarla, sıkmadan, ama tüm referansları belirterek harika içerikler hazırlıyorlar. Hatta bir videosunu da paylaşmak isterim sizinle, Türkçe altyazısı da var, sağ alt köşedeki ayarlardan Türkçe altyazıyı açabilirsiniz.

İngilizce Öğrenme

Öğretmenlikte on yılımı dolduracağım, ama yine de bu İngilizce öğrenme videolarından vazgeçemiyorum. Hem kendim takip ettiğim, hem de öğrencilerime önerdiğim üç kanal var:

Let Them Talk TV: Bu adamın tam bir İngiliz olmasını seviyorum 🙂 Espri anlayışı, aksanı, değindiği konular gerçekten ilgi çekici. Intermediate ve üstü düzeydeyseniz bu kanalı çok seversiniz.

Learning English with TV Series: Bu arkadaş popüler dizi ve filmlerden sahneler alıp onlar üzerinden kelime, gramer, günlük konuşma öğretiyor. Neredeyse her seviyeye hitap ediyor. Sınıfta da kullanıyorum bu videoları, genelde öğrenciler çok ilgi duyuyor.

Aussie English: Avustralya İngilizcesine ilgi duyuyorsanız en kapsamlı kaynak burası. Bu kanalda hem aksan videoları, hem de genel olarak Avustralya hayatı ile ilgili podcast’ler var. Aynı elemanı podcast’ten de takip edebilirsiniz.

Ortaya Karışık- Kişisel Gelişim

Diksiyon TV: Bu seneki diğer bir hedefim ise diksiyonumu geliştirmek. Bu konuda Mennan Şahin’in videoları gerçekten yol gösterici.

jbittersweet: Bu İngilizce meditasyon kanalını çok seviyorum.

Lavendaire: Bu kızın da tarzına bayılıyorum. Her videosunu seyretmesem de, videoları düzenlemesi, ışık, renkler, müzik çok nitelikli. Vlog tarzı kanalları seviyorsanız ve kişisel gelişim, organizasyon, planlama gibi konulara ilginiz varsa bu kanal ilginizi çekecektir [İngilizce].

Ne çok sevdiğim kanal varmış! Tabii hepsinin her videosunu seyrediyor değilim, ama özellikle yurtdışında olunca sanırım televizyon yerine de YouTube’u koymaya başlamışım. Madem izliyorum bari faydalı olsun diye çabalıyorum. Sizin de hep takip ettiğiniz, benim beğeneceğimi düşündüğünüz kanallar varsa yorumlarda bekliyor olacağım.

Diğer mecralarda Minimalist Günlüğü takip etmek isterseniz: 
YouTubeinstagramFacebook

2020’nin Kelimesi: Derin

Son 3 yıldır kendi kendime oynadığım bir oyun var: O senenin kelimesini belirliyorum. Böylece hem sene içinde bu kelimenin odağım olduğunu hatırlayıp kendime bir yol haritası çizebiliyorum; hem de bir senedeki gelişimime bu kelime açısından bir bakma imkanım oluyor. Karanlık sulardaki kişisel deniz fenerim gibi oluyor bu kelime.

2017 için kelimem “Yaz” dı, 2017 yılında el yazısı ve dolmakalemler olsun, yaratıcı yazarlık ve blog olsun yazının her türlüsünde kendimi geliştirdim gerçekten.

2018’in kelimesi “Yaşa” oldu, 2018’de Singapur’a taşındık, her yeni deneyimimde, yargılamaktan çok yaşamaya özen göstermeye çalıştım. Sanırım 2018 yılı hayatımda en değişik deneyimleri yaşadığım yıllardan biri olarak kalacak. İş hayatım epey stresliydi Singapur’da, ama buna rağmen dolu dolu bir yıl geçirdim.

2019’un kelimesi ise (aslında iki kelime de idare edin :)) “Cesur Ol” du. Bu sene gerçekten de cesur olmamı gerektirecek bir dolu deneyim yaşadım ve bu iki kelimeden çok güç aldım. Avustralya’ya taşındık, Singapur’dakinden çok daha farklı bir deneyim oldu burası. Singapur’da iş ve arkadaş bulma konusunda çok da sıkıntı yaşamamışken burada yaşadım. Başlangıçları hep benim yapmam gerekti, hep korkularımla yüzleşmem gerekti. Avustralya’da geçen bir yılımı da uzun uzun yazmam gerek aslında, Singapur’a dair çok yazdım ama burasıyla ilgili sadece bir yazım var. İlk senenin heyecanları ve hatalarını unutmadan yazmalı. 🙂

Bu senenin bitmesine on gün kala aslında bir korkumla daha yüzleşeceğim: kamp yapma ve şnorkelle yüzme. Yüzmeyle ilgili küçüklüğümden beri aşamadığım bir korkum var, kamp da gözümü korkutmuyor değil. Benim için önümüzdeki günler heyecanlı ve de tam bu senenin mottosuna uygun olacak 🙂

Aralık ayının başından beri de acaba bu senenin kelimesi ne olsa diye ara ara düşünüyorum. Hatta bulamadım da hiçbir şey, her kelime vasat geldi, özenti geldi. Sonunda geçen gün dişlerimi fırçalarken buldu beni 2020’nin kelimesi: Derin.

Bu haftanın videosunda Enneagram’dan bahsetmiştim, ben tam bir Dokuz olduğumu fark ediyorum Enneagram’ı araştırdıkça. Kısaca anlatmam gerekirse bu teori insanları dokuza ayırıyor. Doğduğumuz andan itibaren hepimizin bu gruplardan birine dahil olduğumuzu, ve hayatımız boyunca bunun değişmediğini, ve bizim kişiliğimizi oluşturduğunu varsayıyor. İlginç yanı ise hiçbir grup öbüründen iyi ya da kötü değil, ama her grubun Sağlıklı-Vasat-Sağlıksız yönleri var. Kendimizi tanıdıkça Sağlıksız yöne doğru kayan alışkanlıklarımızı görebilir, ona göre tedbir alabilir ve daha sağlıklı yöne geçebiliriz.

Enneagram şeklinin tepesinde yer alan Dokuz’un en önemli özelliklerinden biri diğer tüm kişiliklere kuşbakışı bakması. Hepsinden biraz iyi yön alması, ama eğer çaba göstermezse her şeyde başlangıç seviyesinde kalma tehlikesi var. Yargısızlık, başkalarının kararlarına uyum sağlama, herkeste haklı bir yan bulma da bu “peacemaker” (arabulucu) denen tipin olağan hareketleri. Yine çoğu zaman iyi özellikler gibi gözükürken, aslında bu yüzden insanlara “belli bir kişiliği olmayan”, “tanıması, anlaması zor” insanlar olarak gözükebiliyor Dokuz.

İşte bunları düşünürken hep aklıma “derin” kelimesi geldi. Bunları çözmek için derine inmeliyim. Sadece sığ sularda yüzerek olmayacak bu iş. Ayrıca hayatımda o kadar çok başlatıp da gerisini getirmediğim şey var ki.. Yoga, meditasyon, ikinci yabancı dil (ler- Almanca, Japonca, Korece), yaratıcı yazarlık (yüzmeyi de buna ekleyeyim hatta, derinlerde yüzmekten korkma)… İlgimi çeken o kadar çok şey var ki hepsini öğrenme isteğinden hiçbirini ilerletemiyorum. Tam bir “jack of all trades, master of none” durumu maalesef.

O yüzden bu sene neyle ilgilenirsem ilgileneyim, sığ sularda, başlangıç seviyesinde kalmaktansa, derine inmeye çabalayacağım. Sadece bu kelimeyi yılın kelimesi bellemek bile, şimdiden beni motive etti. 🙂

Hadi siz de kendinize, 2020 için bir kelime seçsenize. Benim için en verimli ve gelişmeme yardımcı şeylerden biri oldu bu son yıllarda. Hangi kelimeyi seçtiğinizi yorumlarda bekliyor olacağım.

Üniversite öğrencilerine 5 tavsiye

Üniversite yılları ne çabuk geçti ve benim için üniversite hayatımın en güzel anılarını biriktirdiğim yerdi. Hem çok çalıştım, hem çok gezdim, hem çok eğlendim.

Birazdan okuyacağınız rehber üniversite hayatımda yapmış olmaktan en mutlu olduğum şeyleri içeriyor. Bunu 2014 senesinde, eski blogumda yazmıştım, ama hala benzer duyguları taşıyorum. Umarım genç kardeşlerime faydalı olur.

1. Kulüplere katılın.

Ne yapın, edin, bir kulübe katılın. Kendi üniversitenizde yoksa aynı şehirde başka üniversitelere gidin, en az bir ilgi alanınız mutlaka olsun. Ben 4 senede halkbilimi, klasik gitar, çevre, arkeoloji, bazen de sendika toplantıları olmak üzere bir sürü topluluğa katıldım. Bölüm arkadaşlarımdan çok buradaki insanlarla vakit geçirdim ve bu insanlar  siyasete, edebiyata, hayata bakış açımı, kısacası hayatımı, değiştirdi. Beni daha sosyal ve kendimi çok daha iyi ifade eden bir insan yaptılar.

Eğer üniversitenizde kulüpler çok yaygın değilse, mümkün olduğu kadar farklı insanı tanıyıp farklı ortamlara girip çıkmanızı tavsiye edebilirim size. Aslında bu yüzden de büyük bir üniversiteye gitmek çok önemli oluyor. İzmir’de doğdum, büyüdüm, ama Ankara’da kendimi tanıdım. Egeli olmak her ne kadar büyük bir şans da olsa, seninle aynı tecrübelere, aynı etnik gruba ve hayat anlayışına sahip insanlarla büyüyorsun. E bir de aynı şehirde üniversiteye gidersen dış dünyayı tanıma şansın çok düşük oluyor. Çünkü tezatları görmeden insan kendini anlayamıyor. Üniversitede tanıdığım insanlar benim ufkumu çok açtı, ülkemizdeki kültür çeşitliliğini birinci elden görme imkanı verdi bana.

2. Gezin.

Gönül isterdi ki interrail ya da work&travel yapayım, ama ekonomik durumum yurtdışı gezilerine el vermedi. Ben de, birçok şehre bazen araştırma yapmaya, bazen arkeolojik geziye, bazen konferanslara gittim. Okul çoğu zaman ödenek verdiği için gezilerimiz neredeyse bedavaya geliyordu ve keşke fırsatım olsaydı da daha çok yere gitseydim diyorum. Çalışma hayatı başlayınca, 2 günlük bir geziyi planlamak bile hem ekonomik açıdan zor oluyor, hem de insanda iş yorgunluğundan bir yeri gezip görecek enerji kalmıyor. Üniversiteyle ilgili en çok özlediklerimden biri bu geziler.

3. Kitap okuyun, film seyredin.

Öğrenciyken okuduğum kitaplar ve izlediğim filmlerin meyvesini topluyorum hala. İşten geldiğimde kafam bazen öyle dolu oluyor ki (o da eğer eve iş getirmediysem), zaten okuduğumu ve izlediğimi dahi anlamıyorum. İlla satın da almanız gerekmiyor. Kütüphaneyi kullanmaktan korkmayın, mezun olup da hala kütüphaneye gitmemiş insanlar tanıdım ki okuduğum üniversitenin kütüphanesi milli kütüphaneye yakın bir arşive sahip. Filme gelince, önünüze geleni izleyin, film izlemenin ayrı bir deneyim olduğu görüşündeyim. Torrenti kullanmaktan çekinmeyin, ben her gün bir film izlerdim öğrenciyken.(bu kadar şeye nasıl vakit buluyormuşum ben de bilmiyorum)

4. Fazla inek olmayın, yeri gelince eğlenmeyi bilin 🙂

Bu tavsiye bir inekten geliyor 😀

İnsana eğlencenin en tatlı geldiği zamanlar üniversite zamanları. Çalışmaya başlayınca bir bira bile eğlence değil ihtiyaç oluyor. Sinirlerinin gevşemesi için içiyorsun. Sadece eğlenmeye, dans etmeye giden, gece 2ye kadar dans eden kızla ben aynı kişi miyim, diyorum bazen. Cuma gecesi bile olsa ertesi gün beni bekleyen sorumlulukları düşünüp 12 olmadan eve geliyorum ki çok geç kalkmayayım, yapmam gerekenleri yapayım. İş hayatı çok sıkıcı dostlar.

5. Kendinizi ilişkilere çok kaptırmayın 🙂

Bu da benim naçizane tavsiyem; etrafımdaki üniversite çiftlerine baktığımda, bu kadar şey yapıp da iyi bir ortalamayla nasıl mezun olabildiğimi daha iyi anlıyorum. Benim hiç uzun süreli ilişkim olmadı üniversitede. Olanların da (çoğunun- her çifte haksızlık etmeyelim) tüm üniversite hayatı bir çift olarak geçti. Farklı bölümlerdekiler birbirlerinin dersine bile girerdi, yurdun kantininde beraber kahvaltı yaparlar, kız kıza buluşmalarımızda bile birbirinden ayrılamayan çiftler olurdu. Ve bu çiftlerin genelde arkadaş çevresi aynı olduğundan ayrıldıklarında kendilerini bir hiç gibi hissederlerdi, boşluğa düşerlerdi, biz de hangi tarafta olacağımızı bilemezdik. Örneğin gezilere çift olarak gelirlerdi, sonra kavga eder gezinin yarısını bize de zehir ederlerdi. Kimse için genelleme yapamasam da, kendi arkadaşlarıma baktığımda üniversitede sevgili olanların %90’ı mezun olunca ilişkiyi bitirmek zorunda kaldı. Ve ben üniversiteyi (ve kısa süreli takıldığım çocukları bile) sevgiyle anmama rağmen bazı arkadaşlarım için üniversite acı bir anı haline geldi.

Mümkünse rahat takılın, birbirinize tutamayacağınız ve çok uzak gelecekle ilgili sözler vermeyin. Bakarsınız üniversite sevgilinizle evlenirsiniz, hoş olur. Ama bunun kural değil, istisna olduğunu bilin. İlişkiniz dışında da bir sosyal çevreniz olsun mutlaka.

dipnot: yine belirteyim, bunlar şahsıma özel, çürütülebilir. Ancak üniversiteye özellikle yeni başlayacakların faydalanacağını düşünüyorum.

Önyargılarda Minimalizm

Önyargılarımızda da minimalist olabilir miyiz?

Bu hafta başıma gelen küçük ama önemli bir olay bana şunu öğretti: Önyargılarımızdan kurtulmak için önyargımız olduğunu fark etmemiz gerekli!

Böyle söyleyince kolay gibi geliyor ama bu “uyanış”ı çoğu kişi yaşamıyor. Yani fark etmediğimiz için hiç önyargımız yok sanıyoruz.

Bu haftaki yazımda bir öğrencimi ve onunla kötü geçen bir dersimi anlatmıştım. Belki de dersin benim adıma kötü geçmesinin sebebinin benim bu tarz öğrencilere karşı olan önyargım olabileceğini yazmıştım.

O öğrencimle bugün yine buluştuk. Ben kendimi nötr tutmaya, ne pozitif ne de negatif bir yargıda bulunmamaya niyetlendim. Tek niyetim ona faydalı olabilmekti. Ders sonunda fark ettim ki, hiç de benim başta düşündüğüm gibi beni yargılamıyordu, söylediğim her şeyi can kulağıyla dinliyordu. Yargılamış olan bendim :). Bir dil okulunda küçük bir sınıfım olacağı için artık ona özel ders veremeyeceğimi söylediğimde çok üzüldü.

Ve sonra, tesadüf mü dersiniz, tevafuk mu, kız benim ders vereceğim okula sonraki dönem kayıt olmayı düşünüyormuş zaten 🙂. Brisbane’da o kadar çok dil okulu var ki, bu gerçekten güzel bir tesadüf, ya da “synchronicity” 🌸 oldu. Benim orada olacağımı duyduğunda da çok sevindi. Eğer kayıt olursa öğretmeni yine ben olacağım.

Bu kız hakkındaki önyargılarımı objektif düşüncelerimden ayırabilmek bana uygulamalı olarak yine ve yeniden gösterdi ki, yalnızca fark etmek bile şifalandırıyor. En büyük öğrenme, kitaplardan, başkalarından değil, kendi içimizden gelen öğrenme.

Diğer mecralarda Minimalist Günlüğü takip etmek isterseniz: 
YouTubeinstagramFacebook

52 Küçük Değişiklik 47. Hafta: Şehir Dışına Çık

Seyahat, hatta günlük rutininizin dışında bir gün bile, sizi yenilemeye ve bakış açınızı değiştirmeye yardım edebilir.

Farklı bir şehirde, farklı bir ülkede geçirilen birkaç gün bile bizi alışmış olduğumuz düzenden alacağı için, bilincimizde yeni bir sayfa açar. Ufkumuz genişler ve gittiğimiz her yer bizi biraz değiştirir, şekillendirir. Bizi stresten uzaklaştırır ve hatta yapılan bir araştırmaya göre bunamayı bile engelleyebilirmiş. Daha önce bahsettiğimiz gibi, yaşlandığımızda da ışıl ışıl parlayan bir zihin istiyorsak, kapasitemizi sonuna kadar kullanmalıyız. 🙂 Seyahat ve yeni yerler görmek de bunun yollarından biri.

Seyahat etmek beş duyumuzu harekete geçirdiği için yaratıcılığımızı da arttırıyor. Daha önce gitmediğiniz bir yere giderseniz, şehrin ya da doğanın renkleri ve şekillerine, sesine, kokusuna, dokusuna ve tatlarına dikkat edin. Hatta o yerin titreşimini, sizi nasıl hissettirdiğini anlamaya çalışın. Türkçede buna dair deyimler olmasına bayılıyorum. Örneğin bu yere gidince “içim açıldı” mı diyorsunuz, yoksa “içim karardı” mı? İşte oranın titreşimini bu kadar kolay anlayabilirsiniz, ve doğada içimizin açılması tesadüf değil 🙂

Bu arada tek başına seyahat etmenin de faydaları var elbette, ama sevdiğiniz insanlar ya da arkadaş grubunuzla gidilen gezilerin de ilişkileri güçlendirdiği bir gerçek.

Peki seyahat sizin için bir stres kaynağıysa?

Özellikle çocukları olan aileler için seyahatın kendisi stres kaynağı olabiliyor. Bunu çözmek için birkaç öneri:

1. Gideceğiniz yeri çok iyi araştırın ve ayrıntılı bir günlük plan yapın.

2. Hava durumunu kontrol edin ve her türlü hava koşuluna hazırlıklı olun.

3. Günlük planınızı tıkabasa doldurmayın ve herkesin eğlenebileceği yerlere gitmeye çalışın.

4. Yemek işini şansa bırakmayın, bazen ayaklarının götürdüğü yere de gitmek zevkli ama önceden tripadvisor, Google maps ve seyahat bloglarından yorumlar okuyun. Bu hem seçeceğiniz otel/apart vs hem de restoran ve kafeler için geçerli. Eğer çok fazla kişi düşük puan verdiyse siz de kısıtlı zamanınızda orayı denemeyin. Tabii bir de helal, vejateryan, glutensiz gibi beklentileriniz varsa önceden araştırmanız zorunlu. Yoksa gerçekten stresli bir tatil olabilir. Bizim için Tokyo’daki son günümüzde domuz eti olmayan bir restoran bulmak çok zor olmuştu örneğin. Aç aç dolaşmıştık.

Bu haftasonu biz de dostlarımızı ziyarete Sydney’e gidiyoruz 🙂. Brisbane nedense başından beri bana evim gibi hissettirdiğinden Sydney’e turist olarak gidiyorum. Bakalım nasıl izlenimlerle döneceğim…

Sizin bir seyahat planınız var mı? Ya da gönlünüzde ayrı bir yeri olan bir şehir?

Avustralya’da İlk İki Ayımız: Brisbane

Avustralya’ya taşınalı iki ay olmuş! Singapur’a taşındığımızda da tam iki ay sonra bir yazı yazmıştım, geleneği bozmayayım.

Brisbane

Şimdiye kadarki deneyimimiz Singapur’dan çok, çok daha farklı oldu, bunu söylemeliyim öncelikle.

Buraya gelmeden önce, Koray’ın da, benim de hissimiz “eve dönüş” şeklindeydi. Hiç görmediğim, neredeyse hiçbir fikrim olmayan bu kıtayı evim gibi görüyordum. Koray için ise durum biraz daha farklıydı, çünkü Koray küçüklüğünden beri gelmek istiyormuş Avustralya’ya. Mezun olduktan sonra da birkaç sene farklı şehirlerinde çalışmış Avustralya’nın. Her zaman da geri dönmek istiyordu. Durum buyken iş teklifi alınca, çok da fazla düşünmedik karar vermeden önce. Yani onun için gerçekten bir geri dönüştü, ama ben neden böyle hissediyorum bilmiyorum.

İki ay sonra da hala böyle hissediyorum. Gerçekten de Avustralya hakkındaki bilgim çok az. Çünkü burası inanılmaz zengin bir yerli kültürün üzerinde yükseliyor. Dünya yüzünde bugüne kadar yaşayan en eski kültür Aborijinlere ait.

Zaten burada bol bol zamanım olacağı için, Singapur’a gitmeden önce yaptığım araştırmaların hiçbirini yapmadım burada. Yavaş yavaş, sindire sindire öğreniyorum kültürü.

Avustralya’nın Neresindeyiz?

Biz Brisbane’a taşındık. Seçimin bizimle alakası yoktu tabii, ama seçim yapacak olsak ya Sydney ya da burası olacaktı. Brisbane olmasından dolayı mutluyum, çünkü iklimi ve insanları İzmir’e benziyor. Ne çok soğuk ne de Singapur gibi bunaltıcı sıcak. Büyürken alışkın olduğum bir iklim: hafif nemli (yani tropik iklimle karşılaştırınca hafif), kışları yağmurlu ve ılık geçen bir şehir.

University of Queensland

4 mevsim olmasına gerçekten minnettarım çünkü Singapur’da mevsimleri özlemiştik. Hiç üşümemek kulağa hoş gelse de, 4 mevsim döngüsünü yaşamazsan bir yıl geçtiğini anlamıyorsun. Her gün bir öncekinin aynısı gibi, Sims oynar gibi. Bir arkadaşım bu nedenle insanların şaşaalı doğum günü partileri yaptığını, Çin Yeni Yılı gibi kutlamaların önemli olduğunu söylemişti çünkü en azından bunlarla bir yılın geçtiğini hatırlatıcı etkinlikler yapmış oluyorlar. Düşünsene, geçen yaz diyemiyorsun, yaz diye bir şey yok, yaz tatili de yok. Okullar boyuna tatil oluyor ama on gün. Mağazalarda hem kışlık hem yazlık kıyafetler her zaman var (kışlıklar turistler ve seyahat edecek Singapurlular için).

Bedenim bu mevsim olayını hemen bir senede unutmuş. Bu yazıyı yazarken Güney Yarım Küre’de sonbahar başlıyor. Ama bana sanki hiç üşüyecekmişim gibi gelmiyor. Şimdi yemyeşil olan yapraklar sararacakmış gibi gelmiyor, gerçekten çok ilginç bir his. Sanki bu döngü olmadığı için gerçeklik hissinden kopmuşum gibi.

Brisbane City

Brisbane’ın şehir merkezine taşındık (Brisbane City). Bu aslında birçok kişinin ilk tercihi değil çünkü şehir merkezi çok kalabalık ve her milletten insan var. Özellikle uzak doğulular, dil kursuna gelenler merkezde yaşamayı tercih ediyor ki her yere yakın olsun. Biz de aslında tam bu yüzden tercih ettik şehir merkezini. Koray’ın iş yerine yürüyebileceği yerlere baktık ki ilk etapta araba almak zorunda kalmayalım. Toplu taşımanın sıkıntılarını anlatacağım aşağıda.

Fakat şehir merkezinde normal apartmanlar yok. Tüm binalar yüksek (en az otuz katlı) ve apart otel şeklinde. Yani binadaki bir kısım daire kiralık, bir kısım daire otel odası olarak işletiliyor. Bu yüzden de bizim komşular hep değişiyor, zaten altmış katlık binada komşu edinmek diye bir şeyi düşünmüyorsun.

Şehir merkezinden 2-3 km dışarı çıktığında, binaların yüksekliği anında 2-3 kata düşüyor.

Sol taraf Brisbane City, sağ taraf South Bank. Ortadan Brisbane nehri geçiyor, binaların yükseklik farkını görebilirsiniz.

Eğer ileride araba alırsak şehirden uzağa taşınmak, hatta müstakil bir eve taşınmak çok güzel olur tabii. Maddi açıdan merkezde bir daire tutmak ile şehirden biraz uzak bir mahallede müstakil ev tutma arasında neredeyse hiçbir fark yok. Ama araban yoksa sıçıyorsun çünkü toplu taşıma biraz karmaşık ve sıkıntılı.

Bu arada araba almak da nispeten ucuz. Mesela Mart ayı itibariyle sıfır Mazda 3 fiyatlarını karşılaştırdım (çünkü Mazda 3 bir sevdadır, anlayamazsınız * .Beni en büyük çeken o motorun yaptığı gürültü 🙂 ) TL’ye çevirdim.
Türkiye’de: 138.688 TL (1.5 sedan)
Singapur’da: 420.535 TL (ki Singapur’daki ucuz arabalardan :D) (1.5 sedan)
Avustralya’da: 86.538 TL (2.0 sedan, 1.5 yokmuş)

Alsam zaten sıfır araba almam ama, sıfır araba bile Türkiye’den çok daha ucuza geliyor. O nedenle aslında toplu taşıma saatleri çok sık değil.

Brisbane’da Toplu Taşıma

Üç farklı seçeneğiniz var: otobüs, tekne (ferry) ya da banliyö treni. Google Maps bu konuda can dostu. Daha önce gittiğimiz diğer ülkelerde cep telefonuna çok ihtiyaç duymamıştık, internet bile almamıştık çünkü bir yere gitmek için hangi numaraları otobüs ya da metroya binileceğini not alıp gidiyorduk.

Brisbane’da böyle olmuyor çünkü genelde A noktasından B noktasına (özellikle de şehir merkezinden) gitmenin milyon tane yolu oluyor. Mesela gitmek istediğin yere 5 tane otobüs var ve hepsi farklı duraklardan farklı saatlerde kalkıyor. Bazı caddelerde adım başı durak var ama hepsi başka bir otobüs için. Senin gideceğin yere giden iki otobüs farklı duraklardan kalkıyor olabilir ama sen yanlış durakta beklersen 40-50 dakika bekleyebilirsin. Hangi otobüsün önce geldiğini, ya da ferry veya trenle daha mı hızlı gidildiğini görmek için Google Maps kesinlikle gerekli.

Örnekle göstermem gerekirse:

Buraya dün ben ferry’yle gittim, 15 dakikada. Ama şimdi baktığımda bana ya trene bin, ya da otobüse diyor. Uygulama otobüsün şu an hangi durakta olduğunu tam zamanlı gösteriyor ki bu süper.

Ev Bulma

Koray geldiğimizin hemen ertesi günü çalışmaya başladığı için ev bulma işi bana kaldı. İlk iki hafta, yüze yakın ev gezdim. İlk başta hedefimiz, Singapur’da yaptığımız gibi eşyalı bir daire tutmaktı. Ama orada şansımız, eşyaların yeni olmasıydı. Burada eşyalı daireleri gezerken gerçekten çok kötü oldum, midem bulandı. Hele bazı insanların evlerini bıraktıkları haller gerçekten korkunçtu. Durum böyle olunca eşyasız ev tutmaya karar verdik. Fakat eşyaları seçmek, almak ve genel olarak yerleşmek epey bir vaktimizi aldı. İlk bir ay sürekli yeni bir şey almak ve ev düzenlemekle geçti.

Evimiz 1 yatak odası ve bir açık mutfaklı salondan ibaret. Gerçekten içimize sinen ve rahat edebileceğimiz bir ev oldu.

İş Bulma

Avustralya’da iş bulmanın zor olacağının bilinciydeydim, ama Singapur’da kolayca iş bulabilmem de beni cesaretlendirmişti. Yine de, dolu native speaker varken, anadili Türkçe olan birini neden İngilizce öğretmeni olarak işe alsınlar ki, diye de endişelerim yok değildi. Bu yüzden ilk bir ay neredeyse hiç bakmadım İngilizce öğretmenliği işlerine.

Garsonluk, baristalık, fırıncılık gibi iş ilanlarına baktım, hatta pastacılık, baristalık eğitimleri için bilgi aldım falan. Ama sonra fark ettim ki bu yapmak istediğim iş değil. Zaten girmek de çok zor, hepsi için buranın meslek yüksek okulu olan TAFE’den sertifika ya da diploma alman gerekiyor, ama bu eğitimler vatandaşlar için ucuz ve kredi imkanlı olsa da yabancılar için epey pahalı. Böyle bir yatırım yapacaksam tabii ki içime sinen bir şey olmasını isterim, ama hiç öyle değildi.

Sonra tekrardan iki iş bulma sitesi olan “seek.com.au” ve “indeed.com.au”dan deli gibi İngilizce öğretmenliği işlerine başvurmaya başladım. Bu arada Avustralya’da ilk ve orta öğretimde öğretmenlik yapabilmek için de bir sertifika almak gerekiyormuş. Bu sertifikayı alabilmek için de tüm diplomaların için denklik almak. Henüz bu işi tamamlamadığım için okullara değil, dil okullarına ve üniversitelere başvurdum sadece. Zaten okullar genellikle yabancı dil olarak İngilizce değil, edebiyat ve sosyal bilimlerle karışık İngilizce öğretecek öğretmenler arıyor. Yine iş bulursam dil okulu veya üniversite olur diye düşünüyorum, ama o sertifikayı da ne olur ne olmaz almak istiyorum.

İş başvuruları yaparken özel ders veren bir site buldum, ve oraya kaydoldum. Bir aydır o siteden bana ulaşan öğrencilere özel ders veriyorum. Burada da arz talepten fazla olduğu için, en düşük ücretleri verenler ders bulabiliyor, bu yüzden haftada en fazla 8 saat ders verebiliyorum.

Çok ilginç öğrencilerim oldu ve birebir ders vermek öğretmenlik mesleğini yeniden sevdirdi bana. Singapur’da hocanın yüzüne bakmayıp telefondaki dünyanın esiri olmuş öğrencilere ders vermek gerçekten çok anlamsız geliyordu. Şimdiyse ders verdiğim öğrenciler hem farklı ülkelerden, hem de farklı amaçlarla ulaşıyorlar bana. Avustralyalı İngilizce öğretmeni var mesela bir öğrencim, CELTA yapıyor ve ödevlerine yardım ediyorum. Başka bir öğrencim buraya yeni transfer olmuş Fiji’li bir rugby oyuncusu. IELTS öğrencilerim oldu Malezya ve Arjantin’den. Hem öğretip hem de onların kültürünü öğrenmek gerçekten çok zevkli. Hatta bu işten insani bir miktar kazansam ve devamlılığı olacağını bilsem, böyle serbest meslek devam ederdim. Fakat şu an kazandığım para bizim evin kirasını bile ödemiyor 🙂

Bu arada yirmiden fazla okula başvurdum ve henüz hiçbiri dönmedi 🙂 Eğer Haziran’a kadar böyle olursa bu sefer bir alan seçip yüksek lisans yapmaya karar vereceğim. İş bulmak gerçekten de zormuş, hele de Avustralya eğitimi veya deneyimi yoksa. Buraya iş bulmadan, PR’la vs gelecek olanlara tavsiyem, eğitimleri için bir miktar para harcamaya hazırlıklı olmak.

Avustralya İngilizcesi (Aussie English)

Gelelim en sevdiğim kısma 🙂 Singapur yazılarında da Singlish’ten çokça bahsetmiştim, ama Singlish dinlemesi çok keyifli bir diyalekt değil benim için. Fakat Aussie English gerçekten çok eğlenceli- tabii bir o kadar da zor. İş bulma sürecinde de buraya gelen birçok göçmenin önündeki engellerden biri.

Amerika ya da Britanya kadar geniş bir aksan çeşitliliği yok Avustralya’da. Aksanlar 3 başlık altına toplanıyor: Standard, geniş ve sofistike diye çevirebiliriz. Aşağıda çok sevdiğim bir youtube kanalı olan Aussie English’ten bu üç aksanın örneklerini dinleyebilirsiniz. Ayrıca Avustralya’ya taşınmayı düşünüyorsanız gelmeden önce standart aksana alışmak için bu adamın videolarını hatmedin 🙂

Genelde benim Brisbane’da tecrübem şu şekilde oldu: Okulda uzun süre geçirmiş, profesyonel bir işi olanlar, TV sunucusu olanlar vs. çoğunlukla standart aksanı konuşuyor. Ama çoğunlukla diyorum, mesela Singapur’daki müdürüm de Aussie’ydi, o geniş aksanla konuşuyordu.

Sokakta tesadüfen konuştuğum insanların neredeyse hepsi geniş aksana sahip. Türkiye’deki gibi Aydın aksanı, Adana aksanı diye bir şey de yok, eğer biraz kırsalda büyüdüysen geniş aksan konuşuyorsun genelde.

Bu arada şunu da söylemem lazım, burada “chit chat”, yani Türkiye’de de otobüste, asansörde teyzeler amcalar hemen seninle konuşur ya, çok yaygın. Ama bizde niyeyse gençler bunu sevmiyor. Benim Brisbane’daki tecrübem, herkesin hemen her konuda konuşmaya başlayabilmesi. Sokak olur, otobüs durağı, kırmızı ışık, mağaza hiç fark etmiyor. Bu konuşmalarda da daha çok şu aksanı duyuyorsunuz (geniş aksan):

Bu arkadaş buranın evlilik programında çok sevilen, Queensland’li bir çiftçi. Bu adamın konuşmasını ve espri anlayışını o kadar seviyorlar ki, şimdi programdan çıktı ama herkes kendi şovunu yapsın diyor. Şu klipten ne kadarını anlıyorsun diye sorun, valla çoğunu anlamıyorum 🙂 Günlük hayatta da böyleyim, anlamazsam ortaya karışık bir cevap veriyorum insanlarla konuşurken.

Kültür-Doğa vs.

Her ne kadar Brisbane şehir merkezi bir iki park ve gökdelenlerden ibaretse de, hemen beş on km sonra sayısız milli park, bedava müzeler, çocuklarla yapılabilecek zilyon tane aktivite, bedava konserler bulabiliyorsunuz.

View this post on Instagram

Neden bilmem, parkları takdir etmeye 25 yaşımdan sonra başladım ben, ama tam anlamıyla başka ülkelerde anladım, bizim ülkemizde neyin eksik olduğunu. Nefes alacak yerimiz yok ki. 🌲 Ve belki de her ODTÜlünün kampüsü evi gibi hissetmesini sağlayan şey, yeşilin, hayatın her yerden fışkırması. Betonların içinde büyümüş çocuklar olan bizler, bunun ne büyük bir nimet olduğunu belki dillendiremesek de anlıyorduk. O yüzden mezun olurken hüngür hüngür ağlıyorduk o kadar, çünkü Türkiye'de böyle bir evimiz olmayacaktı bir daha. O yüzden yapılan her yola şiddetle karşı çıkıyorduk, çünkü nefes almamız engelleniyordu. O yüzden vardı Gezi direnişi, ve nedenini iktidar hâlâ anlayamadı. 🌲 Başka bir dünyanın mümkün olduğunu, bizim taleplerimizin hiç de yersiz olmadığını, şehir ve yeşilin bir arada çok da güzel gidebildiğini gördüm gittiğim çoğu ülkede. Roma Street Parklands de bu yerlerden biri. Demir yolu arazisi boşa çıktığında, doğaya gönül vermiş bir biyolog sayesinde 2003'te inşa edilmiş bu park. Hem kuşlar ve kertenkeleler özgürce hareket ediyor, hem çocuklar. Çiçekler ise coşuyor da coşuyor. Zaten sen de coşuyorsun doğal olarak. Ve tüm bunlar gökdelenlerin 100 metre ilerisinde oluyor. 🌲 Queensland’in şehir parklarına bu kadar heyecanlanmam Avustralyalıları biraz şaşırtıyor çünkü şehirden bir iki saat uzaklıktaki milli parklar yanında buralar hiçmiş. Benimkisi görmemişin parkı olmuş tutmuş her gün gitmiş misali 🙂 🌲 Böyle yerlerin, ülkemizde de, kentlerin merkezinde kurulmasını can-ı gönülden diliyorum. Ya da en azından olanlar yıkılmasın…

A post shared by Minimalist Günlük- Pelin (@minimalistgunluk) on

Avustralya’ya yerleşip Aborijin kültürünün içine edenler birkaç yüz yıl sonra verdikleri doğa ve kültür tahribatını anlamış gözüküyor. O dönemlerde gerçekten büyük zulümler yaşanmış. Avustralya tarihi ve yerlilerle ilgili daha çok okudukça paylaşacağım.

O yüzden artık hem yerli kültürü hem de doğayı ve ekosistemi korumak için ciddi çaba sarf ediyorlar. Burada yaşayanların en büyük avantajı bence o el değmemiş yerlere bu kadar yakın olabilmek. Bunu nasıl anlatırım bilmiyorum ama bana çok ilginç geliyor. Belki de Anadolu’da doğduğum için.

Anadolu da Avustralya gibi dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri. Ama bizim topraklarımızda tarım devrimiyle beraber yerleşik hayata geçiş, onca dev uygarlık (düşünsenize, Sümerler, Yunanlar, Romalılar, Osmanlılar ve daha birçok küçük topluluk) Anadolu’nun her karış toprağında bir iz bırakmış. Her yer tarih ve geçmişin izleri ve kanlı tarihi ile dolu. Doğa insana uyum sağlamak zorunda kalmış Anadolu’da. Ve bizim toprakların enerjisi onca yaşanmışlıktan dolayı gerçekten ağır.

Ama Avustralya’da bin yıllardır insan doğaya uyumlu ve saygılı yaşamış. Bu topraklar Avrupa’dan gelen kaşiflere kadar büyük kanlı savaşlar görmemiş. Buranın insanları kozmolojik ve mitolojik bir hayat sürmüşler, gerçeklikleri buymuş. Politika yok, toprak kavgası yok, o yüzden çok farklı bir enerji olarak geliyor bana, hem kadim, hem de taze. Tabii son iki yüz yıl çok değiştirmiş kıtayı, ama yine de okyanustan uzaklaşıldığında, kıtanın içlerinde bozulmayan yerler çokmuş. Bir gün görmek nasip olur umarım.

Görmeyi en çok istediğim yerlerden, Ayers Kayası (Uluru). Aborijin mitlerinde büyük yeri olan, bazı sırları ve önemi hala tam anlaşılamamış, dünyanın en büyük kaya parçası.

Zaman Kavramı

Son olarak zaman kavramına değinmek istiyorum burada. Türkiye’de de, Singapur’da da çok hızlı bir hayat yaşadık. Yani hep bir yerden bir yere koşuşturmaca, işleri hızlı halletmece… Ama buradaki gözlemim çok farklı oldu. Bu belki de bana göre böyledir sadece, her şey burada çok yavaş ilerliyor. Ev bulmamız yavaş oldu örneğin. Yani bize göre 🙂 Bir haftada evi bulduk, ikinci haftanın sonunda taşındık. Buradaki insanlara göre bu süper hızlı bir süreç çünkü aylarca ev aradıkları oluyormuş.

İş bulmak da aynı şekilde. Ben iki aydır hiç kimseden geri dönüt almadım diye biraz hayal kırıklığına uğruyorum ama, aslında burada iş bulma süreci de çook yavaş ilerliyormuş. İnsanların e-mail ve mesajlara geri dönme süreci de günler sürebiliyor. Gelmeden önce en iyi tavsiyenin insanları telefonla aramak olduğunu okumuştum ve doğru, telefonla arayınca işler daha hızlı hallediliyor kesinlikle, bazen yüz yüze görüşmekten bile hızlı.

Yeni hayatımız hakkında şimdilik bu kadar. Avustralya ve Brisbane hakkında yaşadıkça ve öğrendikçe yazmaya devam edeceğim. Bu arada Avustralya’da ya da Brisbane’da yaşam, çalışma veya eğitim ile ilgili sorularınız olursa yorumlarda benimle paylaşabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Singapur’da Bir Sene

2018 Year of the DOG

Çin takvimine göre tam bir yıl geçirmiş oldum Singapur’da. Çin astrolojisine göre, acayip yüksek bir enerjiyle başlayıp yıl sonuna doğru yerini bir rehavete bırakacakmış köpek yılı. Gerçekten de öyle oldu. Bu yıl benim çokça öğrendiğim, dünyaya ve evrene bakış açımın epey değiştiği bir sene oldu. Şunu kesinlikle öğrendim: Bir ülkeyi kısa bir süre ziyaret etmek güzel olsa da, o ülkeyi tanımak için orada yaşamak gerekiyor. Yoksa kısa seyahatlerde günlük yaşam tarzını değil, ancak turistlerin görmeye geldiği yapıları görüp geri dönüyorsun. Singapur’da turistik aktivitelere neredeyse hiç katılmadım, çok az müze gezdim, gurur duyulacak bir şey değil tabii ama turist olarak gittiğim her ülkede elliye yakın müzeye giden ben, burada hiç ihtiyaç duymadım (Tek bir müze biletinin 20 doların üzerinde olmasının da bunda katkısı var tabii 🙂 )

Kültür.

Hayatımda ilk kez başka bir ülkede yaşayacaktım. Turistlik tecrübem de üç ülkeyle sınırlı olduğundan yurtdışı tecrübem zaten çok azdı. Fakat Singapur’a taşınmadan önce iyi ki Japonya’yı görmüşüm. Çünkü orada atlattım bir nevi kültür şokunu. Geçmişimize bakarsak Asya kültürleriyle daha çok ortak noktamız olması lazım, ama bence son yüzyıllar Asya kültürünü üzerimizden atmış, Avrupa kültürüne daha benzer olmuşuz. Semavi dinler, yemek kültürü, adab-ı muaşeret kuralları ve günlük yaşam olarak Avrupa’ya giden göçmenler Asya’ya gelenler kadar zorluk çekmez diye tahmin ediyorum.

Aile hayatı, evde ayakkabısız dolaşmak, düğün dernek meseleleri ucundan benzese de, günlük hayatta beni çok şaşırtan birkaç anektod paylaşmak isterim sizlerle. Bir gün Singapur’u ziyaret eder ya da burada yaşamaya karar verirseniz, aklınızın bir köşesinde olsun.

Okey.

Bu kelimeden daha önceki yazıda da bahsettim, beni gerçekten çok şaşırtıyor. Singapurlular ağırlıkla Çin kökenli. Bu kelime sanırım Çince’de olan bazı kavramları İngilizce’de ifade etmek için kullanılıyor. Mesela, ben iyi günler diyorum kasiyere, cevap okey.  Masadan tepsileri toplayan amcaya teşekkür ediyorum, cevap okey. Öğrenciye yazdığı makale hakkında geridönüt veriyorum, hep kafa sallayarak okey okey okey.

hawker center
Photo by Joshua Anand on Unsplash. Bu fotoğraf Kuala Lumpur’da çekilmiş ama Malezya ve Singapur’un sokak yemeği kültürü çok benzer. İşte bu amcaların en çok kullandığı kelime okey.

Sınıfa giriyorum, nasılsınız diyorum, okey, haftasonunuz nasıldı, okey. Gına geldi 🙂 

Aşağıdaki video da Singapurluların “okay lah” dediğinde neler kastettiğini anlatmış. Bir yıl sonra bile, nüansları hala anlayamıyorum.

Tepkisizlik, Pasiflik.

Bu kesinlikle Türkiye’den çoook farklı. Örneğin, İzmir’de arkadaşımın arabasıyla yolda gidiyorduk. Biz kırmızı ışıkta beklerken karşı şeritte bir gencin durduğu yerde motorsikleti devrildi, benim arkadaş hemen arabanın camını indirip çocuğa “iyi misin”, diye sordu. O sırada yaşlı bir amca da geçiyordu, çocuğu kaldırdı ve “iyi iyi” dedi. Biz de yola devam ettik.

Böyle bir şey Singapur’da hayatta olmaz. O çocuk kendi kendine kalkar, yaralandıysa ambülansı da kendi arar. Belki ancak fotoğrafını çekip sosyal medyaya koyan olur. Fakat bu olay kesin ve kesin yerel gazeteye haber olur (Çünkü ülkede hiçbir ciddi olay olmuyor, neyse, bu başka bir mesele).

Daha önce ne kadar kural dolu bir ülke olduğundan bahsetmiştim. Kuralların sebebini, bir senenin sonunda daha iyi anladım. Eğer sonunda ceza yoksa, kafalarına göre hareket ediyorlar ve kimse tepki vermiyor. Örneğin, Singapur’un en büyük milli kütüphanesinde, 10. kattan asansörle iniyorum, benimle beraber beş altı kişi var. Bir tip bindi, açtı yüksek sesli videoyu,  gülüyor bir yandan da. Türkiye’de olsa, dürtmeler, uyarmalar, özellikle de dik dik bakmalar hemen başlar. Kütüphanedeyiz. Asansörün kapısı açıldığında direk okuma alanında gürültü. Bir kişi adamdan yana dönüp yan gözle bile bakmadı.

Bu tür olaylar olduğunda, birinin yardıma ihtiyacı olsun, ya da birisi sözsüz kurallara uymasın, kendi çok rahatsız olsa da hiçbir şey yapmıyor Singapurlu. Ben de yabancıyım diye çekiniyorum. O yüzden polis molis olmayan yerde, çöpünü de atıyor, yere de tükürüyor (çok yaygın), köpeğinin kakasını da temizlemiyor, sırada önüne de geçiyor. Tabii bir turist bunu görmüyor çünkü turistik yerler polis dolu ve sürekli temizleniyor.

Bizdeki gibi bi toplumsal baskı yok kesinlikle Singapur’da, çünkü ortak bir ahlaki kurallar bütünü de yok. Bizde birisi kurallara ya uyuyordur ya uymuyordur. Singapurlularda gösteriş için bir kibarlık var.

Singlish- Singilizce

Şimdi kibarlıktan bahsetmişken, Singilizce’den bahsetmeden olmaz. Çünkü ilginç bir şekilde tanıştığım çoğu kişi, belki de benimle konuştukları için, anlaşılabilir, net bir İngilizce konuşabiliyor (olduğu kadar 🙂 ). Fakat kendi aralarında benim çoğunlukla anlayamadığım Singilizce konuşuyorlar. Hele iki taraf da Çinliyse zaten Çingilizce oluyor bence. Komşu ülkelerden, Malaycadan, Hintçeden geçen çok kelime de var.

British-American gibi aksan ayrımı değil Singlish, dialect ayrımı var. Çünkü gramer de farklılaşıyor. Malezya’da konuşulan İngilizce de benziyor Singapur’dakine.

buying waffles at the hawker centre

Buradan kibarlığa bağlayayım, Singilizce hiç kibar değil. Yani bir İngiliz çıtkırıldım, aralara  could’lar, please’ler yapıştırmadan konuşamaz ya, Singilizce tamamen mesajı iletme odaklı.

Yukarıdaki diyaloğu Ekim ayında yazmışım defterime. Okulun kafeteryasında waffle alacağım, ne kadar sürede hazır olur diye soracağım.

Ben teyzeye soruyorum: “Ne kadar beklemem gerekir?” (How long do I need to wait?)

Teyze arkadaki amcaya bağırıyor: “Neka la?” (Halon la?) Teyzenin ağzından bu nasıl oluyorsa bir hecede çıkıyor ama amca da anlıyor ve Çince sesleniyor içeriden.

Teyze bana dönüp, kibarca (çünkü beyazım (!) ya işte, Singilizceyi anlayamam diye): “Sadece bir dakika.” (Oh, just a minute)

Mesela benim İzmir’e gidince hemen Ege aksanına geri dönmem ve Ankara’da kullanmadığım bazı kelimeleri kullanmam gibi, buradakiler de aralarında yabancılarla olduğundan daha hızlı, daha kaba ve daha tabir-i caizse “slang” bir dil kullanıyorlar. Ama en düzgün konuştuklarında bile aksanlarını ve cümle ritmini, tonasyonu anlamak birkaç ay alıyor. Buraya yaşamaya gelecek ve Çince bilmeyenlere şimdiden kolay gelsin. 🙂

Bir de can var, Koray’ın en sevdiği. Okey gibi bir fenomen bu can. Mesela Pazartesi buluşalım mı diyecek, böyle bir diyalogu aktarayım size.

A: When to meet?

B: Monday can.

A: Tuesday also can?

B: Can.

Bu kadar basit.

Aşağıdaki video aslında McDonalds’ın viral videosu ama Singlish’in ne kadar kompakt ve direkt olduğunu göstermek açısından harika. 1:40 civarı can’ler var. En sonunda da kağıt peçeteyle masa rezerve etmeyi koymuşlar 🙂 Yemek sipariş etmeye gitmeden önce masanızı kaptırmamak için küçük mendil kutunuzu bırakarak rezerve edebiliyorsunuz. Singapur’a ilk gelenler masalarda bedava mendil oluyor sanıyorlarmış (Bu arada, hiçbir restoranda, Türkiye’deki gibi masalarda peçete falan olmuyor. Tuvaletlerde kağıt havlu da yok. Ben kumaş mendilimi yanımda taşıyorum bu yüzden).

Tüketim Kültürü

Ankara’da, İstanbul’da AVM çok mu diyorsunuz? Gelin bir de Singapur’u görün! Arkadaş, bu kadar doğal güzelliğin olduğu, sokakların 24 saat güvenli olduğu bir şehirde, her gün, sabah ondan akşam ona, hangi alışveriş merkezine gittiysem tıklım tıklım dolu. Ve de her mahallede en az dört beş tane devasa alışveriş merkezi var. Bizim oturduğumuz evden 2 km mesafede 5 tane dev alışveriş merkezi var mesela (Ankamall, Optimum ayarında), ve en sakin muhitlerden birindeyiz. Şehir merkezinde neredeyse iki binada bir küçük bir pasaj ya da AVM. Hele bir tanesi var ki bir girişi bir metro durağında, diğeri öbür durakta. Kendi içinde şehir resmen. Tabii klimalı 🙂

Tüketmek ve marka artık bir hayat tarzı olmuş, sorgulamıyorlar. Her şey çok pahalı, Türkiye’dekinin beş katı pahalı çoğu ürün. Amerika ve komşu ülkelere kıyasla da fiyatlar yüksek. Hadi zenginleri anladım, artık hiçbir şey doyum sağlamıyor, satınalmaya vuruyor diyelim. Fakat dar gelirli aileler de marka giyime çok para harcıyorlar. Marka ve pahalı olsun, kaliteye bakmıyorlar bile.

celine plastik torba
Çinli öğrencimin 750 dolara aldığı naylon torba (içindeki cüzdan dahil değil, sade torba). İddiasına göre annesinin hediyesi! Başka bir öğrencimin annesi de (yavru) timsah derisi kalemlik hediye etmiş oğluşuna 😦

Zevkleri de yok. İnanılmaz rüküş giyinip abartılı makyaj yapıyor çoğu Singapurlu, yanaklar kıpkırmızı falan. Hatırı sayılır sayıda insan da, sanırım yataktan kalktığı haliyle evden çıkıyor; pijamayla, ev şortuyla 🙂

Metroda ve sokaklarda gördüğüm tipler:

İki dirhem bir çekirdek takım elbiseli genç erkek (Koray’ın dikkat ettiği, kemer ve ayakkabı, varsa çantayı hiçbir zaman uyduramıyorlarmış.).

Düğünlük elbisenin altına parmak arası giymiş, tamamen alakasız ama marka çanta takmış genç kadın (muhtemelen çantanın içinde ya da elindeki torbada topuklusu var).

Gucci spor ayakkabısı, Louis Vuitton çantası ve eşofman takımıyla gözlerimizi acıtan ergen.

Aynı tişörtü ya da ayakkabıyı giymiş minnoş çekirdek aile.

Her gün aynı kot ve tişörtü giyen adam.

Seksenler gibi giyinmiş, uzun bıyıklı, uzun saçlı, yetmişlerinde metalci amca.

Eğer Prada, Coach, Louis Vuitton gibi bir markaysa, giydiği şey isterse üzerinden dökülsün, yırtık olsun yine de giyiyorlar. Fakat bunu yabancı öğrencilerimde de gözlemliyorum, yani Singapur’a has bir durum değil.  Hatta Adidas gibi markaların koleksiyonları da farklı burada, daha bir manyak, allı pullu, abartılı.

Burada hiçbir arkadaşımla minimalizmden konuşamadım öte yandan. En yakın arkadaşlarımdan biri, her yurtdışına gittiğinde tüm outlet mağazalarını deli gibi dolaşıyor, boş bavulla gidiyormuş. Kıyafet aldıkça onları giyiyor, eve dönünce hepsini yıkıyormuş. Şimdi ben bu kadına minimalistim desem de anlamaz zaten. Bir kere beraber alışverişe gittik, tarzına hiç uymayan birkaç parçayı aldı indirimi iyi diye. Bir kere bile giydiğini görmedim.

Bazen çok alışveriş yapmadığımı, dışarıda pek akşam yemeği yemediğimi fark ettiklerinde, “biz çok basit bir hayat yaşıyoruz” deyip geçiyorum. Eşyalarını ikinci el satabilecekleri, ya da benim Singapur’da birçok -neredeyse hiç kullanılmamış- eşyayı ikinci el aldığımı söyleyerek örnek olmaya çalışıyorum ancak. O kadar çok alışveriş yapıyorlar ki ikinci el sitesindeki çoğu giysi ve eşya gerçekten etiketi üzerinde ama üçte bir fiyatına olabiliyor.

Okul Sistemi ve Üniversite

Bu konuda sizden çok soru geldi. Sadece bildiğim kadarını aktarabilirim bu konuda, çünkü şu küçücük şehirde standart bir eğitim sistemi yok. Kafana ve parana göre.

İlköğretim ve lise için, devlet okulu ya da uluslararası okul seçenekleri var. Devlet okuluna çocuğunuzu gönderebilmek Singapur vatandaşı olduğunuzda bile zor. İnsanlar kabul alabilmek için ev alıp satıyor, ama yine de şehrin öbür tarafındaki okul çıkabiliyor topladıkları puana göre. Puan anne babanın mezun olduğu okul (aynı okulsa çocuğun kabul edilme şansı yüksek oluyor çünkü), çocuğun not ortalaması ve adrese göre toplanıyor.

İlköğretim 6 yıl, ortaöğretim 6 yıl, ama istersen ortaöğretimin son iki senesinde meslek okulu gibi Politekniklere gidip kuaför, teknisyen, elektrikçi gibi mesleklere yönelebiliyorsun. Akademik başarısı olmayan gençler bunlara yöneliyor ve Singapur’da üniversiteden çok politeknik var.

Liseyi devlette ya da uluslararası okulda bitirdikleri zaman, bizdeki üniversite sınavı gibi ama daha zor bir sınava giriyorlar. Kompozisyon yazma gibi kısımları da var sınavın, ama konuları istedikleri bölüme göre seçebiliyorlar, bizdeki fen, eşit ağırlık gibi.

İki devlet üniversitesi Asya’nın en iyilerinden: NUS (Asya’nın bir numarası) ve NTU. Fakat bu ikisinde de ırk kotası var. En fazla Malay ve Çinlilere hak tanınıyor. Sonra Hint, en son beyaz ve karma ırk. Örneğin NUS mezunu bir arkadaşımın annesi Yemenli, babası Hindistanlı. Singapur vatandaşı da olsa karma ırk olarak geçiyor ve aynı bölüme Malay arkadaşları çok düşük puanlara üniversiteye girerken, o derece yaparak ancak girebilmiş. Azınlıkların dezavantajlı olmaması için alt kotayı anlarım da üst kota ne yahu? Devlet konutlarında da ırk kotası var ama onun amacı mesela bütün Çinlilerin aynı apartmana yerleşip diğer ırklardan ayrı bir komünite oluşturmamaları. Tüm ırkların harmoni içinde yaşamaları için doğru bir karar olabilir.

Diğer yandan NUS’te çalışan bir Türk arkadaşımdan öğrendiğime göre TEV’in fen bilimleri alanlarında doktora için NUS ve NTU bursu varmış, buradan bilgi alabilirsiniz. Bu sene için geçti ama, her sene devam ediyor ve buradaki birçok Türk bu bursla gelip buraya yerleşmiş.

Ben Singapur’da iki okulda İngilizce öğretmeni olarak çalıştım. Birincisi Akademi diye geçen, Singapurlu ve çoğunlukla uluslararası öğrencilere sertifika, lisans ve lisansüstü diploma, yabancı üniversitelerle ortak master programları veren bir özel kurumdu. İkincisi de özel bir Avustralya üniversitesinin Singapur kampüsüydü. İkisinde de çoğunlukla Çin ve Tayland olmak üzere çevre ülkelerden gelen, maddi durumu iyinin de üzerinde olan öğrencilerim oldu.

öğrenciler
En sevdiğim sınıflarımdan biri. Tayland, Kore ve Çinli öğrenciler vardı bu sınıfta.

Öğrencilerin profili tek bir sınıf içinde bile çok değişiyordu. Aynı sınıfta örneğin Singapur’a yeni taşınmış ve okullar açılana kadar İngilizcesini geliştirmek isteyen Japon bir ortaokul öğrencisi de oluyordu, iş adamı olup Singapur’a aslında iş bağlantıları kurmak için gelmiş ve öğrenci vizesi için derse kaydolan Vietnamlı da. Üniversiteye hazırlık için de gelenler de vardı, sevgilisinin yanında kalmak için (öğrenci vizesi olmazsa bir aydan fazla kalamıyor çünkü) okula kaydolup parayla ödev yaptıran da. Hatta ilk çalıştığım akademide bir ara Vietnamlı öğrenciler yaz okulu diye geldi, ben ders işlerken sınıfa sürekli yeni öğrenci geliyor. Bir saat 10 öğrencim var, öteki saat 30. Bir sınıfımdaki yaş skalası 8 ile 40 arasıydı. Çok şey öğrendim ama zorlanmadım desem yalan olur.

İkinci çalıştığım özel üniversitede de anladığım kadarıyla parayı basmak dışında hiçbir önkoşul yok. Çünkü az sayıda çalışkan ve iyi niyetli öğrencilerim olsa da yukarıdaki gibi tipler de çoktu. En büyük çoğunluk ise Çin’de üniversite kazanamamış, aslında zaten üniversite okumak da istemeyen ama ailesinin zoruyla Singapur’a gelen öğrencilerdi. Kendimi ve onları motive etmek gerçekten zordu, hatta bana öğretmenlik mesleğine devam edip etmemekle ilgili büyük sorgulamalar yaşattı, yaşatıyor.

Farklı Irklar ve Harmoni

Evet devlet üniversitesindeki ırk kotası biraz saçma olsa da, genel olarak Singapur’un birlikte yaşama konusunda iyi bir iş yaptığını söyleyebilirim. Hatta bizdeki kültür çatışmalarından sonra bu bana ferahlatıcı bile geldi.

Türkiye’de de farklı halklar yaşıyor, ama ne kadar çok ortak noktamız olduğunun farkında değiliz. Hep farklılıklara odaklanıyoruz. Fakat Singapur’daki farklı halklardan size bahsedeyim: En büyük nüfusa sahip Çinliler. Fakat onların içinde de ana dili Mandarin, Kantonca ve İngilizce olanlar var. Din olarak milyon çeşit farklı Hıristiyan ve Budist mezhebi var. Aynı dil ve din çeşitliliği Hintliler için de geçerli. Bir de tabii bizim gibi çalışmak için dünyanın çeşitli ülkelerinden gelenler var.

Bunları biliyordum da, beni şaşırtan Malezyalılar oldu. Çünkü Malezya’da yaşayanların hepsi Malay değil. Müslüman olmayıp Çin, Endonezya ya da başka kökenli olan, koloni döneminde Malezya’ya yerleşmiş ve orada kalan çok topluluk varmış. Onlara Malay değil Malezyalı deniyor. Onların Malezya’da yaşamı Singapur’da olduğundan çok daha zor, çünkü Malezya şeriat ile yönetiliyor ve onların farklı inanç ve kültürlerini takan kimse yok. Malezya’ya gitmedim ama, Singapur’a çalışmaya gelen, hatta her gün Malezya’dan Singapur’a gidip gelen çalışan çok. Onlardan öğrendim. Onlar da Singapur’da Malezyalı, Malezya’da Çinli muamelesi görüyor. İşleri gerçekten zor.

Yine de bu kadar farklılıkla bence Singapur iyi başa çıkmış. İş yerinde aynı ana dili paylaşanlar zaman zaman birbirini kollasa da, onun dışında hiçbir ırkçı ya da ayrımcı hareketle karşılaşmadım burada. Herkes herkese saygılı, hatta yukarıda belirttiğim gibi tepkisizlik derecesinde. İkisinin bir bağı olduğunu düşünüyorum, belki de tepkisizlik birarada yaşama ve farklılıklara tolerans gösterme ihtiyacından doğmuştur.

Burada yaşayan bir Türk arkadaşım Hintli bir iş arkadaşına bir işi doğru yapmadığını söylemiş mesela. Hintli çocuk direk üstüne alınmış, bana ırkçılık mı yapıyorsun demiş. Herhalde bu tür yorumlardan kaçınmak için hepsi tepkisiz olmuşlar. Bir Türk olarak çok dikkat etmek lazım, çünkü biz Asyalılara göre çok konuşkanız. Toplantılarda en çok konuşan ben oluyorum, haksızlık oldu mu, ya da bir çözüm önerim varsa, söylemeden edemiyorum. Singapurlular böyle değil. Kapalı kapılar ardında dedikodu da yapsa, sorgulasa da, çoğunlukla üstlerini eleştirmeye korkuyorlar. Bir süre sonra bu benim gerçekten sinirime dokundu. İşlerin yanlış gittiğini herkes biliyor ama benim dışımda herkes susuyor, mesela yukarıda bahsettiğim aynı sınıfta hem çocukların hem yetişkinlerin olması konusunda. ODTÜ ve Bilkent’te yönetim hocalardan korkuyordu resmen. Ben de istediğimi seslendirmeye alışmışım, burada o konuda zorluk çektim.

Doğa, Park, Bahçe

botanic garden
Botanik Bahçesi’ndeki orkide bahçesi. Mutlaka görülmeli.

Ah, işte en sevdiğim! Singapur’un doğası, özellikle doğanın şehir hayatının bu kadar yanıbaşında olması gerçekten harika. Öte yandan yeni okuduğum bir habere göre dikey şehirleşmeden dolayı Singapur küresel ısınma ortalamasından iki kat fazla ısınıyormuş. Önceden yağmur ormanıyken, kaplanlar dolaşırken şimdi gökdelenlerle dolu bir şehir olmasının götürüsü var tabii ki.

Buraya gelip de alışveriş ve müzelerden çok park ve bahçeleri gezmek isteyenlere üç önerim: Botanik Bahçesi, Gardens By The Bay, ve Çin ve Japon Bahçeleri (Chinese and Japanese Garden). Artık ben susayım da biraz fotoğraflar konuşsun.

img_6841
Gardens by the Bay, Flower Dome

baobab tree
Küçük Prens’te hatırlar mısınız, Küçük Prens her gün gezegenindeki baobab ağacını sökerdi, büyüyüp güle zarar vermesin diye. İşte o baobab ağacı bu.

japanese garden singapore
Japanese garden. Benim için burası cennetten bir köşe. Evime yürüme mesafesi olması bulunmaz bir nimet.

botanic gardens
Botanic Gardens. Yeşil resmen göz bozuyor 🙂

botanic symphony
Botanic Gardens’ta çimlerde oturup, piknik yaparken bedavaya dinleyebileceğiniz senfoni orkestrası konserleri.

chinese garden
Chinese Garden’da bisiklet qeyfi 🙂 Gerçi bulutlardan o keyfi birazdan donumuza kadar ıslatacak yağmurun takip edeceğini bilmiyorduk.

macritchie
MacRitchie Reservoir. Burası biraz uzak da olsa Singapur’un son korunan yağmur ormanı kesinlikle görülmeli.

İşte Singapur’da bir yıl böyle geçti. Ailemi, arkadaşlarımı, ODTÜ’yü özlesem de, burada hayat Türkiye’dekine oranla çok daha sakin ve stressizdi. İçime daha çok odaklanabildim, daha çok büyüyüp geliştiğimi hissettim.

Hiç tahmin etmediğim bakış açıları kazandım, Türkiye’de ve batı dünyasında norm olmuş birçok şeyin burada olmaması, bana aslında kültürün insanı nasıl da sarıp sarmaladığını gösterdi. Benim hiç sorgulamayıp eşyanın doğası kabul ettiğim bazı şeyler halbuki yalnızca kültürmüş.

Eğer geçici olarak da olsa uzak bir kültürü yaşama fırsatınız olursa, hiç çekinmeyin. Size çok fazla şey katacağına eminim. Turizm de çok güzel ve dünyaya bakışımızı değiştiriyor, ama yabancı bir ülkede yaşamak insana tahmin edemeyeceği deneyimler ve perspektifler kazandırıyor.

Bu uzuuun yazımın sonuna dek okuduysan sevgili okuyucu, bu aslında bir veda yazısıydı. Singapur’dan daha da uzaklara göç ediyoruz bu sefer. O da bir sonraki yazının konusu olsun :).

Singapur hakkındaki diğer yazılarıma buradan ulaşabilirsiniz.

singapurda yaşam singapur rehberi

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 35. Hafta: Cesur Ol

Ne hızlı geçti 2018! Benim için çok hareketli, değişikliklerle dolu ve şükür ki güzel bir yıl oldu. Bu yılın kelimesi benim için “Yaşa” idi, dolu dolu yaşadım, deneyimledim, belki de 30 yıllık ömrümde en değişik deneyimleri yaşadığım bir yıldı.

Bu senenin kelimesi ne olacak diye çok kafa yordum ve dönüp dolaşıp “cesaret” kelimesini düşündüğümü fark ettim.
980x

Cinderella’nın yeni Disney filminde (evet, hala Disney filmlerini seyrediyorum) Cinderella’nın annesi ölmeden ona şöyle der: Cesaretin olsun, ve iyi ol (Have courage, and be kind). Bu iki şey olduktan sonra, hayatta en büyük hazineye sahipmişiz gibi hissediyorum.

img_1030

İşin minimalizm boyutuna bakarsam da, gerçekten de minimalizm hayatımda bambaşka kapılar açtı. Marie Kondo kitabında şöyle diyordu: Evin temiz ve düzenli olunca, içine bakmaktan başka çaren kalmaz. Benim evim hala tam anlamıyla derli toplu olamasa da, eşyaya kafayı takmayı bırakalı beri her geçen sene daha da içime bakıyor, bilincimi yükseltmeye çabalıyorum. Minimalizmin hayatımdaki en büyük katkısı bu oldu.

my post (1)

Belki de çoğumuz içimize dönmekten, orada bulacağımız şeyin hoşumuza gitmemesinden korkuyoruz. Kendimizi dinlersek, çaba sarf edip, iyileşmek, şifalanmak isteyeceğiz ama bu emeği gösterebilecek miyiz, o güç bizde var mı bilmiyoruz. Hiç denemesek daha iyi olur deyip kutuyu kapatıyor, dış dünyaya, tüketime, anlık zevklere döndürüyoruz bilincimizi. İşte kendimizi dinlemek, orada bulacağımız her şeyi tümüyle kabullenmek büyük bir cesaret istiyor. Sizde o cesaret var mı? Bende var mı, açıkçası ben de bilmiyorum. Ama sanırım hazır olmayı beklemeden cumburlop atlamak lazım, ve çoğu zaman atladığımda anlıyorum ki, zaten hazırmışım.

Gerçekten de 2019’da cesur olmamı gerektirecek çok şey olacak diye hissediyorum.
Aynı zamanda bu hafta da sizi cesur olmaya davet ediyorum.

Korkularınızla yüzleşin.

Marianne Williamson diyor ki: Yalnız sevgiyle doğarız. Korkuyu öğreniriz.

Birçok filozof ve hoca da aynı şeyi söyler: Yalnız iki temel duygu vardır, ya sevgi ya korku.

Biz hem bu hafta, hem bu sene, hem hayatımız boyunca, korkudan değil, sevgiden yana olalım! Tabii önce, kendimizi sevgi ve kabulden.

 

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Kaynak:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

2018 Favorilerim

2018 yılı benim için değişik deneyimlerle dolu geçti. Çok şey öğrendim, çok değiştim, çok dönüştüm. Singapur’da bir yıl içinde, normalde yıllarca gezsem tanıyamayacağım kadar farklı kültür tanıdım, insanlık üzerine düşüncelerim epey değişime uğradı. 2018’in kelimesi benim için “yaşa” idi, hakkını verdim sanırsam. 🙂

Bu sene aynı zamanda çok okuduğum ve çok izlediğim bir sene oldu. Bu yüzden en sevdiklerimin bir listesini tutmaya karar verdim: hem tavsiye, hem de kendime not niyetine. Buyrunuz efendim:

en sevdiğim (non-fiction) kitap:

Şimdinin gücü minimalist günlük
Lütfen kapağı yapan kişinin dünyanın en kötü grafik tasarımcısı olduğu gerçeğini gözardı ediniz.

Bu sene bilinçli farkındalık (mindfulness) ve spiritüel konularda birçok kitap okudum, ama beni en çok etkileyen kitap Eckhart Tolle’nin Şimdi’nin Gücü idi. Aynı sayfaları defalarca okudum, not aldım, geri döndüm tekrar okudum. Kitabı bitirmem aylar sürdü, ve başucu kitabım haline geldi. Meditasyon ve bilinçli farkındalığa azcık ilginiz varsa, benim son bir yılda yazdıklarımı severek okuyorsanız eminim Eckhart Tolle’yi de beğeneceksiniz.

Bu sene okuduğum ve üzerine yazdığım diğer kitaplar: Bir Rahibin Ev ve Zihin Temizliği Rehberi, İkigai, Lagom

en sevdiğim roman:

Karanlıktan sonra minimalist günlük

Murakami aşkımı dağlara taşlara yazdığım için bilmeyen kalmamıştır herhalde. Bu sene çok roman okuyamadım, ama okuduklarım içinde en sevdiğim Murakami’nin Karanlıktan Sonra kitabı oldu.

Murakami’yi henüz okumayanlar varsa kalın romanlarından ya da öykülerinden ziyade Karanlıktan Sonra‘yı tavsiye edebilirim. Hem sıcacık, hem dehşet verici yanlarıyla Murakami ruhunu çok güzel yansıtan bir kitap.

en sevdiğim netflix dizisi:

Dark, gerçekten kafayı sıyırtan bir dizi de olsa 10 bölümü heyecanla seyrettik. Zaman yolculuğu konusunun ilgi çekici olmasının yanı sıra, karakterlerin hepsinin çok gerçekçi olması, oyunculuk, yönetmenlik, müzikler hepsi çok kaliteliydi. İkinci sezonu merakla bekliyorum.

en sevdiğim kore dizisi:

Kore dizileri de son on yıldır hayatımda. Amerika- Avrupa yapımları kadar derin olmasa da Kore dizilerini gerçekten çok seviyorum. Türk dizileri kadar da boş değiller kesinlikle, her zaman yeni şeyler öğreniyor ve günün sonunda her zaman gülümsüyorum.

Bu sene en sevdiğim dizi Something in the Rain‘di. Uzun zamandır yönetmenliği bu kadar başarılı bir Kore dizisi izlememiştim. 16 bölümlük bir sanat filmi gibiydi gerçekten, tabii kalp ısıtan sahneler de boldu 🙂. Yönetmen de minimalizmi benimsemiş olmalı ki, ayrıntıları, diyalogları, yan karakterleri en aza indirmesi ile diğer Kore dizilerinden epey farklı.

en sevdiğim yemek:

Kaynak:yakun.com

Singapur’da çok çeşitli bir yemek kültürü var, bu sene birçok değişik yemek tatma fırsatım oldu. Ama devamlı yediğim, lezzetine doyamadığım yemeklerden biri “laksa“. Laksa otu ve hindistan cevizi sütü ile hazırlanan bir noodle çorbası laksa. Vegan versiyonu da var, deniz mahsulleriyle hazırlananı da. Hepsini denedim, hepsini sevdim. Singapur’a yolunuz düşerse Ya Kun’da hem ucuz hem güzel bir laksa yiyebilirsiniz. 🍲

en sevdiğim yer:

Evimize on dakika mesafedeki Çin ve Japon bahçeleri 2018’in en sevdiğim mekanıydı. Gittiğim her an huzur buldum. Maymunlar, ibis kuşları, monitör kertenkeleler de cabası. Keşke daha çok gidebilseydim hatta.

en sevdiğim şarkı:

52 küçük değişiklik serisinde ikinci haftanın değişikliği değişik müzikleri hayatıma katmaktı. Bu sene bol bol R’nB dinledim. Basit ritmler ve dans ezgileri ruhuma çok iyi geldi. Müzikte de mi minimalizme dönüyorum ne 🙂

En çok dinlediğim şarkı Frank Ocean’dan Pink + White idi. Bu yıl bolca dinlediğim diğer şarkılar da bu listede var.

Umarım 2019 yılı da hepimiz için renkli ve değiştiren, dönüştüren tecrübelerle dolu bir yıl olur.

Otuz Yaş ve Yetişkin Olmak

Dün otuz yaşımı doldurdum.

Ben ne ara otuz oldum şoku var bir yandan, bir yandan da otuz yaş’ın beklentileri.

Cahit Sıtkı, yaş otuz beş için yolun yarısı diyordu, ben yaş otuz için yolun başı gibi bile hissetmiyorum.

Sanki bu yaşa gelene kadar yapmam gereken bazı şeyler vardı ve atladım gibi hissediyorum.

Yetişkin olmak gibi.

Sahi, yetişkin olmak ne demek?

Üşenmedim, google’ladım. Gerçekten çok değişik tanımlar çıktı karşıma.

İlk göze çarpan tanım iş gücüne katılmak, evlenmek, çocuk sahibi olmak. On dokuz yaşından beri para kazanıyorum, dört senedir evliyim, evet çocuğum henüz yok ama yine de kendimi yetişkin gibi hissetmiyorum.

Gençliğin getirdiği uçarı kararları bırakıp daha ağırbaşlı olmak. Ben ne zaman uçarıydım doğrusu hatırlamıyorum. Önünü ardını düşünmeden karar verdiğim zordur, ama kararsız da değilim. Verdiğim kararın sonuna kadar arkasında olurum, hiç pişmanlık yaşamam. Ama yine de yetişkin gibi hissetmiyorum. Ağırbaşlı olmaksa, pek değilim. Hala ofiste yüksek sesle konuştuğum ve güldüğüm için uyarı alabiliyorum (daha dün oldu 🙂 ).

Yalan söyleyebilmek, insanların arkasından iş çevirebilmek, fesat olmak. Evet bu da çok popüler bir algı imiş meğerse. Değil yalan söylemek, bir şeyler sakladığımda bile ses tonum değiştiğine, ufaktan anksiyete atağı yaşadığıma göre, o zaman hiçbir zaman yetişkin olamayacağım!

Dünyaya, insanlara karşı kendini sorumlu hissetmek. O zaman kendimi bildim bileli yetişkin olabilirim!

Yalnızlaşmak. Evet bu çok fazla yazılmış bu konuya kafa yoranlar tarafından. Oysa ki benim için ergenlik dönemi yalnızlıktı. On sekiz yaş ve sonrasında etrafımda hep sevdiğim, güvendiğim dostlarım oldu. Sosyal fobilerimi aştım, daha kolay arkadaş edinir oldum.

Çocuklukta sandığımız gibi her şeye gücümüzün yetemeyeceğini anlamak, diye yazmış birisi de. Benim için de tam tersi bu. Küçükken çok daha güvensiz ve korkaktım. Ailemden bir şey isterken bile kırk kere düşünürdüm. Oysa ki şimdi kendimi çok daha güçlü ve güvenli hissediyorum.

Yoksa bu yüzden mi yetişkin gibi hissetmiyorum? Kendime, hayata olan güvenimi yitirmediğim için? Yaptığım hatalara, insanların yaptığı hatalara, oldu bir kere, deyip geçebildiğim için? Ki kime göre hata? Evrende hata yoktur.

Diyebilirsiniz ki, hayat sana kötü yönünü göstermemiş. Tabii ki gösterdi. Kiminden az, kiminden fazla. Hepsi insan olmanın bir parçası.

Belki de kötü olaylar, zorluklar deyip geçtiğimiz şeyleri yaşadığım için bugün güçlüyüm, kendime güveniyorum. Geçmişte yaşadığım her şeye, tüm deneyimlerime şükran duyuyorum.

Bazı arkadaşlarım da çocuk sahibi olmadığım için tam bir yetişkin gibi hissetmediğimi söylüyorlar. Hayattaki en büyük sınav, çocuk sahibi olmak diyorlar. Bedenin bile geri dönmeyecek şekilde değişecek, diyorlar. Belki de. Eğer ileride çocuğum olursa, şimdiki hislerimle karşılaştırabilirim.

Eğer yetişkin olmak gözlerindeki ışığı kaybetmek, dalga geçme yetini yitirmek, empati kurmadan insanları yargılama hakkını kendinde bulmak, arkadaşlarınla sadece sıkıcı konuları konuşmaksa, almayayım. Fakat eğer kendim ve dünya hakkında sorumluluk almaksa, zaten hep yetişkinmişim. Belki de o yüzden farklı hissetmem gerektiğini düşünsem de aynı hissediyorum.

Siz ne dersiniz? Sizce ne demek yetişkinlik?

2018’in kelimesi: yaşa!

2017’nin kelimesi “yaz” idi. Benim için her anlamda yazı ile dolu bir sene oldu gerçekten. İlk olarak yaratıcı yazarlık atölyesinde öyküler yazdım, daha da önemlisi benim gibi yazı ve edebiyata ilgi duyan, hepsi içinde bir derya taşıyan arkadaşlar edindim.

2016’nın sonlarına doğru dolmakalemlere ilgim başlamıştı, 2017’de ikisi vintage, ikisi de ikinci el olmak üzere on kadar kalem, bir o kadar da mürekkep edindim. Saatlerce birleşik, eğik ve düz print yazı stilleri çalıştım. Bu sene sanırım yeni kalem almam; ama elyazısı artık günlük hayatımın bir parçası, dolmakalemler ise hayat kalitemi artıran birer nesne haline geldiler.

IMG_0626
2017’nin başları, denemeler devam ediyor. 🙂

Tabii ki bir de minimalist günlük var. Bu bloga başlarken yalnızca sadeleşme ve minimalizmle ilgili yazılar yazmayı kurmuştum kafamda. Fakat beni aslında minimalizme yönlendiren şey bilinçli farkındalık olmuştu (Mindfulness). Bu nedenle bu konularda da epey başınızı ağrıttım 🙂. Hatta bu bloga girip, bir anda türeyen ve kusura bakmasınlar ama, altını doldurmadan; kahve içip kitap okudukları resmi, veyahut kombinlerini paylaşıp heşteg minimalizm heşteg slowlife yazanlardan çok farklı şeyler görenlerin hayal kırıklığına uğradığını da biliyorum. Minimalizm benim için bir amaç değildi, amacıma ulaşmam için başarmam gerekenlerden biriydi aslında. Ve hâlâ yolun başındayım.

Bu arada gezerken de hep yazdım. Japonya’da çantamda defter kalemle dolaştım; gündüzleri dinlenirken, ya da geceleri gözümden uyku akarken olsun yazdım, yazdım… Tokyo’daki ilk günümüzde aldığım defterin dönüş uçağında son sayfasını yazıyordum. Daha önceki küçük, büyük seyahatlerde hep buna başlamış ama bitirememiş; amaaan, dönünce yazarım, unutmam hiçbirini, demiştim. Fakat hiç öyle olmuyor. İnsan fotoğraflara bile baktığında “burası neresiydi yahu?” diyecek kıvama geliyor, çünkü orada zaman kısıtlı olduğu için her şeyi yapmak istiyorsunuz. Yazmak biraz yaşamaya ara vermek gibi gözüküyor ama bence kesinlikle değer. Aynı şeyin hamilelik, doğum gibi özel deneyimlerde de yapılması taraftarıyım, insanın o an yaşadıklarını hatırlaması önemli.

img_6470

Bu senenin kelimesi ise “yaşa” olacak. TDK’nın yaşamak kelimesi için verdiği tam 11 anlam var. Bunlardan benim en önemsediğim, deneyimlemek. Bu sene hayat önüme ne çıkarırsa, nasıl çıkarırsa öyle yaşamaya, deneyimlenmeye niyetliyim.

Şimdiye kadar hep çok şanslı olduğumu düşündüm. Hatta çocukken dünyanın en şanslı insanı olduğumu zannederdim. Hâlâ da biraz öyle zannediyorum galiba, çünkü artık şansın başımıza gelenlerden değil, bizim başımıza gelenlere verdiğimiz anlamlardan ibaret olduğunun farkına vardım. Bu nedenle, daha önce de dediğim gibi, kaderimi seviyorum, iyi ki o benim kaderim; getirdiklerini göğüslemeye hazırım. Hoş hazır olmasam ne yazar… 🙂

2017’nin Kelimesi: Yaz

unnamed2016 yazında, biraz boşluktan, biraz yalnızlıktan, kendimi dinlemeye epey vaktim oldu. Ve bir anda kendimi yazı ile ilgili bir maceranın içinde buldum.

Birincisi, bu blog’u açtım ve yıllardır o ya da bu şekilde yaptığım günlük tutma işini bu bloga yönlendirmiş oldum. İkincisi, el yazımı güzelleştirme ve kaligrafi işine girdim ki bu başlı başına bir derya. Ben daha ancak ayak parmaklarımı suya sokmuş vaziyetteyim.

Üçüncüsü ise yaratıcı yazarlık oldu. FutureLearn adlı üniversitelerin açık dersler verdiği sitede “Kurgu Yazmaya Başlangıç/ Start Writing Fiction” adlı dersi aldım, ve benim için yeni bir dünyanın kapılarını açtı. Küçüklüğümden beri hevesli olduğum kurgu yazma işini artık daha da ciddiye almaya karar verdim, ve Aralık ayında da gerçek bir yaratıcı yazarlık kursuna başladım. Benim için 2017, öyle ya da böyle yazı yazmak hakkında olacağa benzer. Umarım hep güzel şeyler olur da, melankolik olaylar sadece kurguda kalır. Hala umudum var.