Hassas Olmayan Bir Dünyada Aşırı Hassas Olmak [Kitap İncelemesi]

“You have to fill your own cup first, you can’t pour from an empty cup”

Önce kendini kabını doldur, boş kaptan bir şey dökemezsin deniyor (Türkçesi biraz komik oldu ama anladınız siz onu, çeviride çok kötüyüm 😄). Yani eğer kendine hizmet etmezsen, kendine bakmazsan, başkalarına bakacak halin olmaz. Aşırı hassas insanların da bazen kapları çok çabuk boşalıyor, eğer fark edip kendilerine vakit ayırmazlarsa bir işkenceye dönebiliyor hayat.


Son YouTube videomda Ilse Sand’ın “Sevmeye Kendinden Başla” kitabını anlattım. Kitabın İngilizcesi “Highly Sensitive People in an Insensitive World”. Çevirmen kitabın adını benden de kötü çevirmiş, çünkü hassas insanlarla ilgili Türkçe kitap arayıp bulamayıp İngilizce okumuştum, videoyu çekerken bir daha bakayım dedim, bu şekilde çevirmişler bu kitabı.


Aşırı hassas bir insan olduğunuza ya da yakın çevrenizde hassas biri olduğuna inanıyorsanız videoyu izlemenizi (link profilde) ve kitabı okumanızı tavsiye ederim. Her şeyin göründüğü gibi olmadığını bize anlatan şeylerden biri bu olgu 🙂

Bir Amaç İçin Yaşamak- Life on Purpose

Yeni evimden iş yerime yaklaşık yirmi dakikada yürüyorum, bu da bana yolda bir şeyler dinlemek için günde kırk dakika veriyor. Önceden olsa müzik dinlerdim, ama bu aralar kitap dinlemekten çok keyif alıyorum. Geçen hafta Dan Millman’ın “Dingin Savaşçı”sını, bu hafta da Victor Strecher’ın “Life on Purpose” (Bir Amaç İçin Yaşamak) adlı kitabını dinledim. Strecher Michigan Üniversitesi’nde bir profesör.

Konu yaşam amacını bulmaya gelince insanın aklına iki soru geliyor:

  1. Yaşam amacım ne? Nasıl bulacağım? Yoksa çoktan beni bulmuş mudur?
  2. Yaşam amacımı gerçekleştirmek için ne yapmalıyım?

Bu kitap bize birinci soru hakkında pek bir bilgi vermiyor; fakat ben bu konuya da değinmek istiyorum. Hayattaki amacımızı bulmak için şöyle bir yol izleyebiliriz:

i. Önce değerlerimizi bulalım. Hayatınızı hangi değerler yönetiyor? Bu sorunun doğru bir cevabı yok, ve herkes için çeşitlilik gösterir. Örneğin biri güce en üst sırayı ayırırken, bir diğeri için zevk veya güvenlik olabilir bu.

ii. Değerlerimizden yola çıkarak, bu hayatta misyonumuzun neler olabileceğini bulmaya çalışalım. Birden fazla amacımız olabilir.

Barrett Values Centre bu konuda Türkçe de dahil olmak üzere birçok dilde bir test hazırlamış, ücretsiz olarak buradan ulaşabilirsiniz.

Bu sadece kaynaklardan biri, ama Türkçede maalesef çok kaynak yok. Bu testten ve başka testlerden ve kendi gözlemlerimden hareketle, kendi değerlerimi şöyle özetleyebilirim örnek olması açısından:

aile, esenlik (fiziksel/ duygusal/ zihinsel/ ruhsal), güzelliği ve doğayı takdir etme, insanların içindeki iyiyi ortaya çıkarma, yaratıcılık, yeni bilgiler ve beceriler öğrenme (alfabetik sıra ile)

Sizin değerler listeniz benimkinden çok farklı olabilir. Listelerde yer alan diğer değerlerden örnek vermek gerekirse: bağımsızlık, özgürlük, sanat, başarı, güvenlik, zenginlik, evrensellik, gelenekler, arkadaşlık (ilişkiler), ebeveynlik, yardımseverlik, spor, eğlence, zevk… Daha büyük bir liste burada bulunabilir (İngilizce). Ya da aşağıdaki görselde değerlerin bir listesini görebilirsiniz (kaynak: Barrett Value Center). 1, 2 ve 3’te değerlerin yanında korkuların da olduğunu fark edeceksiniz. Kişisel gelişimin bu ilk aşamalarında, korku da bizim değerlerimizi belirleyici bir özellik, ama bireysel önceliklerden bütüne hizmete doğru geliştikçe, değerlerin korkuya dayalı olmadığı görülüyor.

Dediğim gibi burada doğru cevap yok, ve hayatın farklı dönemlerinde illa ki bazı değerleriniz değişecek. Ama kendine dürüst olmak önemli. Bu süreci aceleye de getirmeye gerek yok, kendinize birkaç hafta verin ve bu kelimeleri aklınızdan geçirin. Hangi değerler sizin hayatınızı yönetiyor? Bu soruya gerçekçi bir cevap bulduysanız hayat amacınızı anlamaya bir adım yaklaştınız demektir.

“the thing is to find a truth which is true for me, to find the idea for which I can live and die.”

Victor J. Strecher

Yazar yaşam amacını bulmayı bu şekilde tanımlıyor. Diyor ki, önemli olan benim için doğru olan bir gerçeklik bulmak, uğruna yaşayacağım ve öleceğim bir fikir bulmak.

Kendi yaşam amacımızı keşfetmeye çalışırken gelin tarihten ve günümüzden insanların yaşam amaçlarına da bakalım:

En sevdiğim Beatles üyesi George Harrison’ın yaşam amacı spiritüelizm. Kendisi şunları söylemiş:

Daha fazlasını istediğimi hatırlıyorum. Olay bu kadar değil. Hedefim ün değil. Para değil. Huzuru bulmak için, mutlu olmak için daha fazlasını bilmek, tesadüfen karşılaşabileceğiniz bir şey değil. Üzerine çalışmanız gerekli.”

Beatles’dan sonraki hayatında da görüyoruz ki kendini özellikle Hint felsefesi, mistisizm ve yardımseverliğe adamış.

Bir Hayalim Var adlı konuşmasıyla tanıdığımız Martin Luther King ise yaşam amacını şöyle özetlemiş:

İnsanları birleştirmek ve eşitliğe katkı sağlamak.

M. Luther King Jr

Amerikalı besteci Samuel Barber (1910-1981), yaşam amacını erken keşfedenlerden. Dokuz yaşında annesine yazdığı mektupta şöyle demiş:

Amacım bir besteci olmak. Ve olacağım eminim. Sakın bana bunu unut ve git futbol oyna deme. Lütfen.

Samuel Barber

Yazar taksi şoförlerine de bu soruyu sormuş ve aldığı cevaplardan ikisi şu şekilde:

Ölmek. Sadece yaşamak ve ölmek. Her gün taksi kullanıyorum, eve geliyorum, kızımı dışarı çıkarıyor, biraz okuma yapıyor ve arada balığa çıkıyorum. Ölüm geldiğinde hazır olacağım. Hayat hiçbir şey değil.

Jose Martinez

Bu ülkede (Amerika’da) çocuklarıma iyi bir gelecek vermek için günde 12 saat çalışıyorum. Ailemizde üniversiteye giden ilk çocuklar olacaklar.

Kitabın yazarının yaşam amacı ise şu şekilde:

Benim amacım insanların hayatlarında bir amaç yaratmalarına katkı sağlamak, tüm öğrencilerime kendi kızımmış gibi davranmak, ilgili bir baba ve eş olmak, ve sevgi ve güzellikten keyif almak.

black pencil on white printerpaper

Hepimizin değerleri farklı olduğu gibi, yaşam amacı da farklı olacak tabii. Ve hatta bence hayatımızın farklı dönemlerinde de değişmeye mahkum. Ama değişecek diye üzerinde hiç düşünmeyecek değiliz. Bence yaşam amacımız üzerine düşünmek kendimiz için yapacağımız en iyi yatırımlardan biri. Yazar dinlerden ve ilahi bir amacımız olduğundan pek bahsetmemiş ama, ben bu dünyaya bir amaç için geldiğimize inananlardanım. O yüzden yazarın dediği gibi yaşam amacımızı “yaratmak” değil de, “bulmak” ya da “keşfetmek” sözcükleri daha yakın geliyor bana.

Kitaptaki en beğendiğim bölüm ise “yaşam amacımızı bulduktan sonra onu nasıl hayatımızda mümkün ve devamlı kılabiliriz?” sorusunun cevabı oldu. SPACE şeklinde bir akronimle hatırlaması kolay hale gelmiş 5 yöntem paylaşmış bizimle.

S- Sleep: Uyku

P- PresenceBilinçli Farkındalık

A- ActivityBedensel ve Zihinsel olarak Aktif olmak

C- CreativityYaratıcılık

E- EatingSağlıklı Yeme Alışkanlıkları

Strecher diyor ki hayatınızın bu beş alanını düzene sokarsanız, yaşam amacınızla doğru orantılı bir şekilde yaşamanız kolaylaşır. Ben de kesinlikle katılıyorum. Hatta bahsettiği tüm alışkanlıklar da geçen sene bu zamanlarda bitirdiğim 52 Küçük Değişiklik yazı dizisinin bir parçasıydı, linklerini de sizinle paylaştım. Benim için de güzel bir hatırlatma oldu, hatta tekrar 52 küçük değişikliği baştan mı yapsam diye düşündüm, bu sefer video olarak. Ne dersiniz?

Umarım bu yazı sizi değerlerinizi ve yaşam amacınızı bulmak konusunda motive etmiştir. Yaşam amacınızı bir cümle olarak oluşturduysanız, yorumlarda bekliyorum.

Ben de önümüzdeki haftalarda kendi yaşam amacımı düşünüp bir cümle şeklinde ifade etmeye çalışacağım.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Youtube kanalım da burada.

Kaynaklar:

CMU Career & Professional Development Center. Values Exercise.
Benoni, Dan. How To Find Your Life Purpose (Before It’s Too Late!)
Strecher, Victor J. Life on Purpose: How Living for What Matters Most Changes Everything

2019 da Okuduklarım

2020’de tam 44 kitap okumuşum! Hedefim aslında 52 kitap okumaktı, her hafta bir kitap, ama 44 kitap da benim için çok çok iyi bir rakam. 2019 hayatımda en çok kitap okuduğum yıl oldu. 🙂

Okuduğum kitapları analog olarak, özellikle ajandada her ayın son sayfasına kayıt ediyorum, ama dijital olarak da kayıt etmek çok kullanışlı oluyor. Goodreads bu konuda çok sevdiğim, yaklaşık 10 yıldır kullandığım bir site. Tavsiye ederim size de. Okuduğum kitapların tam listesini de goodreads profilimde bulabilirsiniz.

Bu sene üç alanda kitaplar okumuşum: Edebiyat, kişisel gelişim (psikoloji, bilinçli farkındalık vb de bu gruba ekliyorum) ve minimalizm.

Son videomda okuduğum kitaplardan bir seçkiyi paylaştım ve nasıl kitap okuma alışkanlığı kazanabileceğimizden bahsettim. Buyrunuz:

Alışveriş Yapmadığım Yıl- Kitap İncelemesi

Dijital Minimalizm kitabından bahsederken, minimalizm ya da genel olarak kişisel gelişim üzerine yazan yazarlarının ikiye ayrıldığından bahsetmiştim. Dijital Minimalizm‘in yazarı Newport zaten minimalist yaşayıp kendi yaşam tarzını bizimle paylaşan yazarlardandı. Fakat Alışveriş Yapmadığım Yıl kitabının yazarı Flanders ise tamamen umutsuz durumda olup çareyi minimalizmde bulanlardan.

Cait Flanders kitaba kendi çocukluğu ve alkolizm anıları ile başlıyor. Bu kısım aslında benim çok ilgimi çekmedi ama sonrasında neden bu kadar uzun uzun anlattığını anladım. Alkolizmi bırakmanın yaşattığı yoksunluk duygusunun bir benzerini de alışveriş bağımlılığını çözmeye çalışırken yaşamış.

Alışveriş bağımlılığının aslında sandığımızdan çok daha yaygın olduğunu çok güzel bir örnekle açıklamış Flanders. Alışveriş bağımlısı denince gözümüzün önüne filmlerde olduğu gibi, topuklu ayakkabı giyen, elinde havalı alışveriş torbalarıyla dolaşan bir kadın geliyor. Aynı şekilde alkolik denince de, burnu kızarmış, üstü başı yırtık, Levent Kırca’nın tiplemesini yaptığı gibi bir karikatürize örnek canlanıyor gözümüzde. Halbuki ikisi de doğru değil. Bu iki bozukluk da, her gün işine gidip gelen, normal bir sosyal hayatı olan insanlar tarafından deneyimlenebilir. O yüzden tiplemelerin dışına çıkmamız önemli kendimizi değerlendirirken. Sırf alışveriş merkezine her gittiğimizde kendimizi kaybetmiyoruz diye kolayca sıyrılamayız alışveriş bağımlılığından.

Videoda da kitabın beni nasıl etkilediğini anlattım, spoiler vermemeye çalışarak. İzleyiniz efendim 🙂

Eğer anı tarzı kitaplar okumayı seviyorsanız bu kitabı çok seveceğinize eminim. Flanders anladığım kadarıyla şimdi 30lu yaşlarda ve kitabı yazdığında da 27-28 yaşındaymış. Bu yüzden yaşı büyük bazı okurlara onun dertleri anlamsız ve yüzeysel gelmiş, ama bu yaşlardaysanız siz de onu anlayacağınıza eminim.

Koleksiyonlar, İstifçilik ve Minimalizm

Bu aralar koleksiyonlar ve istifçilik üzerine epey okudum, sohbet ettim, soruşturdum 🙂 Hala beni düşündüren çok nokta var ama, bizim koleksiyon anlayışımız ile, küratörlerin koleksiyon anlayışı arasındaki farkları, ve negatif boşluk olayını öğrenmek bakış açımı çok değiştirdi.

Öğrendiklerimi yeni videoda anlattım. Buyrunuz:

Sevgiler 🙂

Marie Kondo Belgeseli :)

Bu blogun başlamasının sebebinin, Marie Kondo ve ilk kitabı “Life-changing Magic of Tidying Up” (Derle Topla Rahatla, hâlâ bu çeviriyi sevemedim ya neyse) olduğunu düşünürsek, izlemekte biraz geç bile kaldım Marie Kondo’nun “Tidying Up” adlı yeni belgeselini. Dürüst olmak gerekirse biraz korkuyordum, çünkü bazen kitabını okuyup çok sevdiğim insanları kamera önünde seyredince aynı coşkuyu hissedemiyorum.

Fakat çok yanılmışım! Marie Kondo, bu belgeselle ona olan sevgimi ona, yüze katladı 🙂 Bir insan bu kadar mı sevecen, saygılı ve naif olur, gördüğü herkese ve her şeye sevgiyle yaklaşır. Her bölümün sonundaki o pozitif enerji ve neşe gerçekten benim neşemi de artırdı.

Belgesel yapımcılarını da tebrik etmek lazım. Genelde televizyon yapımları “kontrast satar” mantığıyla çekiliyor. Mesela kısa bir süreye kadar izlemekten zevk aldığım OCCleaners (Obsesif Kompülsif Temizlikçiler). Burada temizlik takıntısı olanlar ile, satın alma bağımlısı olan ya da istifçi olanlar bir araya getiriliyor. Sonuç bazen olumlu olsa da, genellikle İngilizce’de “shaming” denen, hem istifçinin, hem temizlikçinin uç yanlarıyla dalga geçen ve onları birbirine düşüren bir döngüden besleniyor bu tip realite şovları. Şimdi aşağıda Obsesif Kompülsif Temizlikçiler ve Tidying Up’tan birer sahne paylaşayım, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Sadece birkaç dakika izleyerek bile aradaki farkın ne kadar büyük olduğunu anlayabilirsiniz. Birisi direnç ve zorlamayla bir istifçiyi değiştirmeye çalışırken, diğerinde empati, anlayış ve en önemlisi, eğlence var. Her bölümün başında ev sahipleri biraz tedirgin, kendi istekleri dışında bir şeyin atılacağından korkuyorlar, ama Kondo onlara eşyalarıyla iletişim kurmayı, sevdiği eşyaları gerçekten sevip değer vermeyi, ama artık “neşe getirmeyen” eşyalara da, teşekkür edip veda etmeyi öğretiyor.

Nedir bu “neşe getirmek?”

Türkçe’ye neşe getirmek, İngilizce’ye spark joy olarak çevrilmiş bu kavramın Japonca karşılığı “tokimeku” ( ときめく ). Kelime anlamı aslında kalbin hızlı atması ve heyecanlanmak demekmiş. Sanırım 3. bölümde anlatıyor tokimeku’nun tam anlamını: Bir objeye dokunduğunda ve onu hissettiğinde, sanki bedenindeki her hücre ayağa kalkıyor, diyor. Mesela bir köpeği okşadığındaki his gibi. 🙂 32. saniyeye bakın Allah aşkına, böyle tatlı bir anlatış olamaz: Ting! Neşe getirmeyenler de dokununca böyle hissettirir diyor: Zıng!

Öyle çok sevdim ki bu belgeseli, minimalizme ilgi duymuyorsanız da, bu yazıyı sadece tesadüfen okuyorsanız bile eğlenmek için bu belgesel dizisini seyretmelisiniz.

Ama eğer izleyip de gerçekten evinizi düzene sokmaya karar verdiyseniz sadece bu belgesel yeterli olmaz, Kondo’nun diğer kitaplarını da okumanızı tavsiye ederim.

Spark Joy’u seyrettiniz mi? Siz ne düşünüyorsunuz?

Lagom: Azı Karar, Çoğu Zarar.

Koray: "Bu çikolatayı çok sevdim, bi dahaki gidişimde iki tane daha alacağım."

Pelin: "Bu çikolatayı çok sevdim, ama biraz özleyeyim, öyle bir daha alırım."

Yukarıdakilerin hangisi lagom felsefesine daha yakındır? 🙂

Lagom‘un tam Türkçe karşılığı “azı karar, çoğu zarar” olmalı. Sevdiğiniz bir şey de olsa, kararında bırakmak.

Kararında satın almak.

Kararında yemek, içmek.

Sosyal ilişkilerde kararında davranmak.

Yapılan araştırmalara göre, para ve tüketim bizi mutlu ediyor, evet. Ama belirli bir süre boyunca. Yani diyelim ki hayatı boyunca çok zengin olmamış biri için para kazanmak ve zengin olmak mutluluk verici oluyor. Ama bir yerden sonra insan ona da alışıyor, mesela, hiç araban olmadıysa, ikinci el bir Opel seni başta mutlu ediyor. Ama birkaç ay sonra alışıyorsun, Volkswagen’e özeniyorsun. Onu da alıyor, birkaç yıl sonra BMW istiyorsun. Yıllarca Opel’e sahip olmak insanların mutluluk düzeyini arttırmıyor yani. Hep daha fazlasını istiyoruz, sonu yok. Milyon dolarlar eden arabaların sağladığı mutluluk, belki birkaç hafta, o kadar.

Durum böyleyken, mutluluğumuzu dış faktörlere bağlamak ne kadar anlamlı? Dış faktörlerin bize yalnızca geçici heyecanlar verdiği, bilimsel olarak kanıtlanmış ama bu sizin tecrübelerinizle de doğruladığınız bir şey muhtemelen. Bu nedenle, daha büyük bir ev, daha lüks bir araba, daha-daha-daha bir yaşam hayali kuruyorsanız, bilin ki, bu kafa yapısından çıkmadıktan sonra, hayatta elde ettikleriniz hiçbir zaman yetmeyecek.

Lagom felsefesi işte bunun dışına çıkmayı amaçlıyor. Yeterli, diyor. Şu an sahip olduklarım, yeterli. Şu anki hayat tarzım, yeterli. Evet, yeni maceralar da peşindeyim. Seyahat etmek istiyorum belki. Ama on günde sekiz Avrupa şehri gezmesem de olur. Belki ülke içinde, belki şehir içinde yeni bir yer keşfedeceğim, ve önemli olan seyahatin kendisi değil, benim tavrım ve bakış açım olduğu için, bu da bana yetecek.

Dondurmayı çok seviyorsan örneğin, bil ki, bir kaşık dondurma da, bir kup dondurma da sana aynı zevki verecek. Alışverişi seviyorsun belki, bil ki, çılgınlık yaşasan da, az ve yetecek kadar eşya da alsan, aynı derecede mutlu olacaksın. Bu hayat tarzı, hem bedensel ve ruhsal sağlığınız için, hem cebiniz için, hem de dünyamız için hepimizin biraz benimsemesi gereken bir hayat tarzı. Hem bizim de böyle deyimlerimiz var, azı karar, tadında bırak, azıcık aşım kaygısız başım aklıma gelenler. Demek bizim atalarımız da bu işi anlamış İsveçliler gibi.

Lagom: The Swedish Art of Balanced Living (İsveçlilerin Dengeli Yaşama Sanatı) kitabına kütüphanede rastladım. Dürüst olmak gerekirse, kitapta lagom’un tanımı dışında pek de kayda değer bir bilgi yok. Öyle ki, kütüphanede  oturup yarım saatte kitabı bitirdim. 160 sayfalık kitabın yaklaşık 100 sayfası şirin illüstrasyon ve fotoğraflarla dolu çünkü. 🙂

9832401797170

Yazarın bu kavram üzerine eğilmesini takdir etmekle beraber –sonuçta bu kitabı yazmasa benim kavramdan haberim olmayacaktı– kitap lagom felsefesinden ziyade İsveçlilerin yaşam tarzına odaklanmış. Fika dedikleri kahve molaları, sürdürülebilir, çoğunlukla minimalist yaşam tarzları hakkında küçük küçük bilgiler eklemiş yazar, fakat çok derine inmemiş maalesef.

lagom, minimalism, minimalizm
kitaptan örnek bir sayfa. kaynak: https://cdn.waterstones.com/special/pdf/9781856753746.pdf

Bu tarz kitaplar çok meşhur oldu son yıllarda, hygge, ikigai aklıma gelenler. Ikigai üzerine okuduğum kitabı da anlatmıştım daha önceki yazılarımdan birinde. O kitabı  da pek beğenmemiştim, ama düşününce, bu lagom kitabından çok daha iyiymiş. Yazar en azından Japonya’ya gitmiş ve dünyanın en uzun süre yaşayan insanlarını araştırmış. Kitabın diğer bölümlerinde de çok büyük emek olduğu belli, biraz ortaya karışık bir organizasyonu olsa da. Japonya’da on beş gün geçirmeme rağmen Japonya’nın hiç bilmediğim yanlarını gösterdi bana.

Bu kitap, maalesef, ilk iki sayfadaki lagom tanımından başka, 2014’te dört güncük ziyaret ettiğim İsveç’le ilgili bana tek bir yeni bilgi katmadı. Stokholm’e ilk ayak bastığımızda, Tourist Information’a girmiş ve oradan bir dolu broşür almıştık, hala evde çoğu duruyor (gazabımdan kurtulanlar 🙂 ). Bu kadının anlattığı her şey, inanın o broşürlerde vardı. Tarçınlı ekmek tarifi bile vermiş! Ben yazarın İsveçli olduğuna açıkçası inanamadım. Bir insan kendi kültüründen bahsederken çok daha derine inebilmeli, ya da en azından kendi ülkesindeki üniversitelerde yapılan araştırmaları kullanmalı kitabında. Birleşmiş Milletler verileriyle kitap yazmış. Yine de, İsveç kültürünü merak ediyorsanız ya da yakında İsveç’e seyahat planlıyorsanız size güzel bilgiler verebilir. Yerden yere vurdum, biraz da hakkını vermek lazım.

Neyse, diyeceğim o ki, umarım bu kavram hakkında ileride daha iyi bir kitap yazılır (Bu yazıyı yazarken fark ettim ki, aynı isimde başka kitaplar da var ama okumadım, okuduysanız görüşünüzü öğrenmek isterim).

O zamana kadar, buradan kitabın İngilizce önizlemesine bakabilir, ya da bir daha kitapçıya gittiğinizde, oturup baştan sona okuyabilirsiniz. Bence bu kadarı da yeterli, belki de kitabın felsefesini bu şekilde uygulamak gerekir 🙂

 

 

Bir Rahibin Ev ve Zihin Temizliği Rehberi

Bu kitabı bir kitabevinin çok satanlar listesinde gördüm ve Koray’a, “uzun zamandır yeni bir kitap almamıştım, bunu alabilirim, kitapçıya gidelim mi?” dedim. O da “ikinci eli var mı diye baktın mı?” diye sordu.

img_99951

Özellikle Singapur’a taşındıktan sonra epey ikinci el maceramız oldu (Ankara’da da telefon, saat, bilgisayar oyunu satmış, spor aleti, PS3 gibi eşyalar almıştık ikinci el). Burada saç kurutma makinesi, masa, internet modemi, tabak bardak gibi ev eşyaları da aldık, çanta, termos gibi kişisel eşyalar da. Nedense kitap için bakmak aklıma gelmemişti, ama işyerime çok yakın oturan ve bu kitabı yarı fiyatına satan birini buldum. Hem alışveriş merkezine gidip vakit harcamamış, hem de birinin evindeki fazlalığı azaltmasına ve karşılığında para almasına yardım etmiş oldum. Tabii kitap ve yol parasından da maddi kâr ettim. Bunları uzun uzun yazıyorum ki siz de yavaş yavaş alışın bu ikinci el işine. Birinin çöpü diğerinin hazinesi olabiliyor. Bence dünya için yapılabilecek en iyi şeylerden biri.

Geçen yaz Japonya’ya gittiğimizde bizi en çok etkileyen yerler Zen Budist tapınakları olmuştu. İnancınız ne olursa olsun, Japon tapınaklarından etkilenmemeniz mümkün değil. Şimdi Singapur’daki Çin Budist tapınaklarıyla karşılaştırıyorum da, Japonların Budizm anlayışı oldukça farklı diğer ülkelerden. İlk olarak tapınaklara ayakkabıyla girilmiyor, bizde camilerde olduğu gibi. Özel deri terlikler var, onları giyiyorsunuz. Singapur’daki Budist tapınaklarına ayakkabı ile girmek serbest. Sadece buradan bile Japonların temizlik anlayışının Çinlilerden farklı olduğunu görebilirsiniz.

Okuduğum kitap, “Bir Rahibin Ev ve Zihin Temizliği Rehberi” (A Monk’s Guide to a Clean House and Mind, Shoukei Matsumoto) bu nedenle bana bir Budistin temizlik rehberi değil de, bir Japon’un kutsal gördüğü bir mekanı temizleme rehberi gibi geldi. Tabii bir evle tapınak farkını o da çok iyi biliyor, ama tapınaktaki bazı prensipleri uygulayabileceğimizi düşünüyor. Ben de bu yazıda tapınaklara özel (sürgülü kapı temizliği, sunak temizliği gibi) yerleri es geçiyorum.

İlk olarak, temizlik Budist rahiplerinin en önemli işlerinden biri, hatta, birçok rahibin aydınlanmaya temizlik yaparken ulaştığı düşünülüyor. Bizde de temizlik imandan gelir dendiği gibi. Gerçi imamlar camiyi temizler mi, ya da Hıristiyan rahipler kilisenin temizliğinde rol alıyor mu, hiçbir bilgim yok, sizin varsa öğrenmek isterim.

Budist rahipler yıllar içinde çok sistematik bir yaklaşım geliştirmişler. Aynı şekilde tasarruf, mümkün olduğunca az çöp çıkarma, verilen nimetlerin hepsini değerlendirme de Japon Budizminin değerlerinden, yazar bunlardan da çokça bahsetmiş. Elimden geldiğince, özellikle bize uyan bölümleri özetlemeye çalışacağım.

1. Ne Zaman Temizlik?

Günün hangi saati olduğu temizlik açısından çok önemli. Sabahın ilk ışıklarında yapılan temizlik en etkilisi oluyor. Akşama mümkünse hiç iş bırakmamak daha doğrusu. Bulaşık ve düzenleme akşamları, temizlik ise sabahları yapılıyor.

Sabah kalktığınızda ilk iş camları açın diyor Matsumoto. Sabahın serin havasını içinize çekin ve evin ölü havasını üstünden atmasına müsaade edin. İster aşırı sıcak, ister buz gibi soğuk olsun, mutlaka camları açmasınız. Doğayla bir olduğumuzu unutuyoruz bazen, klimalı, ısıtmalı ortamlarda yaşarken, dışarı çıkana kadar havanın ne olduğunu bile bilmiyoruz.

Sabahın ilk ışıklarında, sessizliğin sizi sarmalamasına izin verin ve temizliğe başlayın.

Temizlik ve düzen günlük işler olmalı, tutarlılık anahtardır diyor yazar. Sanırım benim en çok zorlandığım nokta burası. Yoğun bir günden sonra bulaşık bile yıkamak istemiyorum. Ama bugünün işini yarına bırakmama konusunda da defalarca uyarıyor.

2. Mutfak, Banyo ve Tuvalet

img_9996

a. Mutfak

Mutfakta çalışmakla görevli rahipler genellikle aydınlanmaya en çok adanmış rahipler olurmuş. Yemek pişirme ve bulaşık yıkamanın şimdiye yoğunlaşma ve odaklanma açısından en fazla potansiyele sahip olduğunu düşünüyorlar. Oysa ki ben yemek yapmayı çok sevsem de arkasından toplamayı henüz sevimli bir iş haline getirmeyi başaramadım. Ve biliyorum ki beni okuyanlar arasında yemek yapmaktan hiç haz almayanlar da var. Bakalım Matsumoto bu konuda ne diyor:

Eğer mutfak hep düzenli tutulursa, eşyaların yeri değişmezse, orada çalışan kim olursa olsun rahatlıkla çalışacaktır. Ekstra zamazingolar almaya gerek yok, sadece gerekli olan ekipman bulunsun (o yumurta dilimleyiciyi yavaşça yere bırak evlat, çünkü sen de ben de biliyoruz ki o hiç kullanılmayacak).

En önemli nokta, eşyaları kullanır kullanmaz yıkayıp kaldırın. Bekletmeyin. Yemeğiniz pişerken o zamanı bulaşıkları yıkamak için kullanın (Ben bunu geçenlerde kötü bir şey diye yazmıştım. Bulaşığa dalıp krebi yakmıştım çünkü. Ama Matsumoto azizim multitasking‘e karşı değil demek).

Çekmeceleri ve dolap kapaklarını her zaman kapalı tutun. Meşgulken bazen bunu unutmak kolaydır, ama bu yüreğinizin düzensizliğinin bir göstergesidir. Açtığınız kapakları kapatmak, hem mutfağınızı temiz tutacak, hem de yüreğinizi (Günde en az üç kere açık dolap kapağına kafasını vuran sadece ben miyim?).

Bulaşıkları bir sonraki güne asla bırakmayın (Oh nooo!) Ve hatta yıkar yıkamaz bulaşıklarınızı kurutup kaldırın. Böcek kontrolü için de bulaşıkları bir sonraki güne bırakmamak önemli. Ben de öğreneceğim bunu inşallah. 🙂

b. Banyo

Budist tapınaklarında üç tane sessiz alan var, yemek odası, banyo ve tuvalet. Bunun sebebi de hayatımızın başlangıcı olan suyla en yakından alakalı yerler olmaları. Suya olan saygıdan ötürü buralarda konuşmuyor rahipler.

Şimdi bakalım banyoyu nasıl temiz tutuyorlarmış:

Öncelikle tuvalet ve banyo kişisel alanlar olduklarından, yani başkaları bizi görmediğinden, egomuza yenik düşmemiz gayet mümkün. Bu konuda dikkatli olmaya davet ediyor bizi yazar.

Sonra da banyonun kirlenmeye en müsait alanlardan olduğunu, bu nedenle çok sık temizlememiz gerektiğini söylüyor. Temizlemek için ise bir fırça ve karbonat yeterli (aynı şey mutfak lavabosu için de geçerli, hatta bulaşıklar bile çoğu zaman deterjanla değil karbonatla yıkanıyormuş.)

c. Tuvalet

Tuvalet de bazen görmezden geldiğimiz alanlardan biri. Ben şahsen tuvaletin kendisini sık temizlesem de yerleri temizlemeyi belki haftada bir- belki daha az sıklıkta yapıyorum. Tuvaletin konuklarımızın rahat etmesi için de en önemli yer olduğunu, bu nedenle evin en temiz yeri olması gerektiğini savunuyor yazar. Doğru diyor. Ben de dikkat ederim tuvalete başka bir eve gittiğim zaman.

Eski Japon tuvaletleri (Eski Hint tuvaletleri de) bizim alaturka tuvaletler gibi, bu yüzden temizliği klozete göre nispeten daha kolay, su dök, fırçala. Tuvalet Budistlerin en önemsediği yerlerden biri, çünkü yedikleri yemeğin sindirimi tuvalette son buluyor. Bunu kutsal bir aktivite olarak görüyorlar. Düşününce şükretmediğimiz gerçekten çok şey var. Sağlıklı tuvalete gidebilmek de bunlardan biri. Bir iki gün bile gidemesek acı içinde kıvranıyoruz, ya da böbrek ve bağırsak rahatsızlıkları tüm hayat tarzımızı değiştirmeye sebep olabiliyor. Bu yüzden Budistlerin tuvaleti bu kadar önemsemesini doğru buldum, modern dünyada bizim bu kadar utanılacak konu olarak görmemiz ise problemleri bazen göz ardı etmemize sebep oluyor.

Bu haftanın küçük değişikliği satın almak yerine deneyimlemekti. Bu perspektiften kitaba bakarsam da, evimizi temiz tutmamız için su, sabun ve karbonattan başka neredeyse hiçbir şeye gereksinimimiz yok. Markette saatler geçirip evin her köşesi için temizlik malzemesi alma tuzağına ben de düşüyorum yıllardır. Ve hatta fark ediyorum ki temizlik spreyleri falan almak sanki evi temizlemişim gibi mutlu ediyor beni, fakat onları ne kadar kullanıyorum diye sorun, bazen iki üç yıl geçmiş oluyor ve şişenin yarısı duruyor. Bu kitabı okuduktan ve tapınakların ne kadar temiz olduğunu gördükten sonra gerçekten sabun ve karbonattan fazlası gerekmediğine ikna oldum.

Evin diğer bölümleri, beden ve zihin temizliğini de buradan okuyabilirsiniz.

Bu incelemeyi video olarak izlemek isterseniz:

52 Küçük Değişiklik 12. Hafta: Zevk İçin Oku

Yaklaşık üç aydır “52 Small Changes For the Mind” adlı kitaptan aldığım ilhamla her hafta hayatıma yeni bir alışkanlık kazandırıyorum (Bu arada haftalar kitabın yazarı Brett Blumenthal’a ait ama benim algılama biçimim ve burada yazdıklarımın büyük kısmı kitaptan bağımsız).

Bu alışkanlıkların çoğu da hayatımın bir döneminde yaptığım, ama düzen tutturamadıklarım oluyor şansıma. Bu haftaki küçük değişikliğimiz gibi.

Kitaplar ve edebiyat okumayı öğrendiğimden beri hayatımda oldu. Ailem hiçbir zaman yüksek gelirli olmadı, o yüzden ara sıra kitap alsak da genellikle okulun kütüphanesinden, arkadaşlarla değiş tokuştan, sahaflardan ikinci el ve korsan aldığım kitapları okudum yıllarca. Çoğu zaman çok seçici davranmadım, önüme ne gelirse okudum. Sanırım bu sayede ara sıra ihmal etsem de okuma alışkanlığım yıllardır en iyi devam ettirdiğim alışkanlığım diyebilirim.

Kitap okumak, TV ve internet gibi diğer medya türleri ile karşılaştırırsak, beynin birçok bölgesini işin içine katıyor. Yani kitap okurken daha aktif olmamız, hayal kurmamız, bağlantılar oluşturmamız lazım, fakat TV izlerken örneğin çok daha pasif ve alıcı konumdayız. Bu nedenle beyin ve ruh sağlığı açısından kitap okumak çok daha önemli.

Dopamin bu aralar çok popüler bir hormon, belki internette rastlamışsınızdır. Kısaca anlatmaya çalışayım, mutluluk hormonlarından biri olan dopamin (uyku, ödül, motivasyon vb. ile de yakından ilgili), özellikle sosyal medya kullanırken üst seviyelere ulaşıyor. Mesela instagram’da beni kaç kişi layklamış diye düşünürken dopamin salgılıyorum, gidip kontrol etmek istiyorum. Bu isteme duygusu asıl eylemden daha fazla dopamin salgılatıyor, eğer sonucu belirsizse daha da yükseliyor (mesela birine mesaj attım ve cevap bekliyorum, ya da facebookta arkadaş teklifi gelmiş, kırmızı 1 işaretini görüyorum) . Bu yüzden dopamine ve o sosyal medyayı kontrol etme güdüsüne bağımlı oluyoruz. Google’da bir şey aratmak bile dopamin salgılatıyor.

Aslında bu hormon kötü bir hormon değil, ama sürekli ekran karşısında olup bir aktiviteden öbürüne koşarken bir mola vermeden sürekli dopamin salgılıyoruz. Buna Dopamin Loop deniyor (daha fazla bilgi için bu İngilizce makaleye bakabilirsiniz.) Bu olay bizim konsantremizi yerle bir ettiği gibi beynimizi de çok yoruyor. Bunu ben bir lamba gibi düşünüyorum. Sadece karanlık olduğunda yakarsak faydalı. Ama 24 saat açık bırakırsak ampülün ömrünü azaltır, ayrıca aydınlıkla karanlık arasındaki farkı da unutmuş oluruz. Hep aydınlığa alışınca bu sefer biraz loş da olsa hemen lambayı yakmak isteriz. (Burada da dopamin hakkında güzel bilgiler var.)

Peki kitap okumak bu denklemin neresinde? Kitap okumak için dikkatimizi uzun süre açık tutmamız gerektiğinden, sevdiğimiz bir şeyi okurken dopamin seviyemiz dengede kalıyor. Sürekli inip çıkmadığı için hem heyecan ve keyif duygularını tadıyoruz, hem de bunları gözüne soka soka yapmadığımız için daha uzun sürüyor (instagramda kaç layk aldım örneğine dönersek, kalp ikonuna tıklayana kadar dopamin yükseliyor yükseliyor, layk edenleri gördükten sonra düşüyor. Gün içinde sürekli yükselip düşüyor yani.)

Yapılan çalışmalarda ayrıca kitap okumanın stresi azalttığı ve tansiyonu düşürdüğü de görülmüş (Gerçi bunun için korku, gerilim türü kitaplar okumamak lazım diye düşünüyorum).

Daha pratik iki faydası ise, yaratıcılık ve genel kültürümüzü geliştirmesi. Şahsen bilgilendirici kitaplardan çok edebi kitapları okumayı daha çok seviyorum, çünkü bir olay örgüsü içinde öğrendiğim bilgiler benim için çoğu zaman daha kalıcı oluyor. Karakterlerin serüvenleri nasıl bitecek diye merak ederken, dünya ile ilgili belki kendim araştırsam öğrenemeyeceğim bir dolu şey öğreniyorum. Fakat siz bilgilendirici kitaplardan daha çok zevk alıyorsanız, o zaman kendiniz için doğru yoldasınız demektir.

Ama ben çok uğraştım, kitap okuyamıyorum…

Böyle diyen özellikle benim yaşlarda ve benden genç çok insan tanıdım. Bence bunun sebebi işte yukarıda anlattığım ekran bağımlılığına bağlı dopamin loop. Sürekli şekerli çay içen bir insan nasıl hemen şekersize alışamıyorsa, sürekli internette takılan biri de kitap okumayı başta çok sıkıcı bulabilir. Benim bu konuda üç tavsiyem var:

  1. Hikayesini bildiğiniz, filmini önceden izlediğiniz bir kitaba başlayabilirsiniz. Mesela Harry Potter, ya da Ye Dua Et Sev. Böylece her ayrıntıyı gözünüzde canlandırmak yerine filmdeki karakterlerden yola çıkabilirsiniz. Ben Jane Austen’ın Pride and Prejudice kitabının örneğin dizi film vs yapıtlarını seyrettikten sonra kitabını ve sesli kitabını bir arada okudum. Hem karakterleri kolayca gözümde canlandırabildim, hem de değişik yönetmenlerin kitabı ne kadar farklı algıladığını karşılaştırma fırsatım oldu. Jane Austen’ın diline tabii ki daha da hayran kaldım, filmde sadece kurgu yazara ait oluyor, gerisi yönetmen ve senaristin elinde. Kitapta yazarla buluşuyorsunuz.
  2. Eğer bir kitaba başladıysanız ve ilerlemiyorsa bırakın gitsin. Dünyada milyonlarca kitap var. İlla o kitabı okumanız gerekmiyor. Mina Urgan’dı yanlış hatırlamıyorsam, kötü bir kitabı içi geçmiş bir karpuza benzetiyordu. İlk dilimde içinin geçtiğini anlarsan, ikinci dilimi yemezsin değil mi?
  3. Etrafımızdan kitap tavsiyeleri almak güzel. Ama bizi tanımayan kişilerden aldığımız tavsiyeler ters tepebilir. Birisi için hayat değiştiren kitaptan siz hiçbir şey anlamayabilirsiniz. O nedenle kendi zevkiniz zamanla, deneye yanıla oturacak.

Kitap Okumayı Çok Seviyorum Ama Vaktim Yok

Bu benim de başıma geliyor ve ben şunu fark ettim. İstemediğim bir kitabı okuyorsam, o elimde sallanıyor da sallanıyor. Ama aynı yoğunlukta çalışayım, çok sevdiğim bir kitap olsun, üç beş günde bitiyor.

Diğer bir sebep de okuduğum kitabın ağır olması (içerik değil, yük olarak 🙂 ) ya da evde unutmam olabiliyor. Gün içinde metroda otobüste, işte boş kaldığım zamanlarda okuyabilecekken okuyamıyorum. Ben bunun çaresini e-kitap kullanmakta buldum. Kobo, kindle ve ibooks uygulamaları en çok kullanılan uygulamalar, bende üçü de var. Aradığım kitap hangisinde varsa ya da ucuzsa oradan indiriyorum, ama en sevdiğim Kindle (ileride ipad’i emekli ettiğimde kindle paperwhite’a geçesim var). Telefonda okumak da zor olmuyor. Ayrıca dikkati çabuk dağılanlar için sesli kitabı da şiddetle tavsiye ederim. Elimde kitapla bile sesli kitap dinliyorum bazen takip ederek. Daha geç bitiyor ama sindirerek okunuyor. Okuyan kişinin ses tonunu hikayenin tonunu epey etkiliyor.

james-tarbotton-367-unsplash
Artık kitaplarımı oradan oraya taşımamak için de e-kitaplara ağırlık vereceğim bundan sonra.

Bazen de epub olarak (korsan) kitap indirdiğim oluyor, kimseye kötü örnek olmak istemem tabii ki. Fakat küçükken kısıtlı bütçemle onca korsan kitap almış olmasaydım şimdi okumayı bu denli sevmezdim. Eskiden çok daha pahalıydı kitaplar, düşünün 2000li yıllarda 20 lira civarıydı şimdi hala o civarlarda kitap bulmak mümkün. 2006’da asgari ücret 400 liraydı şimdi 1600 lira. Yani o zaman korsan olmasaydı biz hiç kitapla tanışamayacaktık. Şimdi aynı durum okumak istediğim yabancı kitaplar için geçerli. O yüzden hala az da olsa korsana başvuruyorum.

Ben Sürekli Blog-Gazete-İnternet Makalesi Okuyorum. Bu Sayılmaz Mı?

Ben araştıranların yalancısıyım, olmuyormuş. Bunları okumayın demiyorum, yine okuyun. Ama bilin ki bunlar kitap okumakla bir değil, hatta gazete ve haber okumanın stres bozukluklarına yol açtığına dair bi dolu çalışma var.

Kitap Okumayı Alışkanlık Haline Getirmek için

  1. Kendinize Hedef Belirleyin. Ben bu işi goodreads üzerinden yapıyorum yıllardır. Bu sene 50 kitap okuma hedefim vardı, altı ayın sonunda 19 kitap bitirebilmişim. 6 kitap gerideyim yani ama siz kendi hızınıza göre aylık ya da yıllık bir hedef belirleyebilirsiniz.
  2. Okuma arkadaşı ya da kulübü bulursanız tadından yenmez. Okuduğunu tartışmak gerçekten zevkli oluyor, bu konuda online topluluklar da var.
  3. Belli bir okuma zamanınız olsun. Günde yirmi dakika bile yeterli, zaten kitabı severseniz her dakika okumak için bir kaçış arayabilirsiniz. 🙂 Otobüs, yatmadan önce, yemek pişerken gibi kendinize zaman dilimi belirleyebilirsiniz.
  4. Çocuğunuza kitap okuyun. Çocuğunuzla kitap okumak hem kaliteli zaman geçirmek, hem çocuğunuzu küçük yaştan alıştırmak için çok önemli. Aynı zamanda sizi de bir süre dış dünyadan koparacağı için iki taraf için de çok faydalı.

Sanırım en uzun yazdığım yazılardan biri oldu bu! Halihazırda okumayı sevmeyen biri buraya kadar okumadan kapatmış olabilir, ama umarım bu haftadan başlayarak siz de kitap okuma alışkanlığınızı gözden geçirir, sevmediğiniz kitaplara el sallayıp sevebileceklerinizi kucaklarsınız.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Evler ve Eşyalar Üzerine İki Film

Birbirinden farklı türlerde olan bu iki film, izlerken bana eşyalarla olan bağlarımızı düşündürdü. İki filmde de bu bağ yan temalar olarak karşımıza çıkmakta. İkisinden de çok zevk aldım (belki votka limon’dan birazcık daha fazla) ve ikisi de izlemeye değer.

Amerikan toplumunun aşırı tüketme ve istifçilik hastalığı yanında, eski Sovyetler Birliği’nden kopan Ermenistan’daki fakirlik ve eşyalardan vazgeçme zorunluluğu, Amerikalıların moda kavramıyla boğuşurken Ermenistan’daki küçük kasabada, aynı eşyaların sürekli el değiştirip döngüye katılması olaya daha geniş açıdan bakmamızı sağlıyor.

Hello, My Name is Doris (Merhaba, Benim Adım Doris):

hmnid

İstifçi olan annesiyle yaşayan ve hiç evlenmeyen Doris, zaman içinde bir istifçiye dönüşüyor. Öyle ki film onun çöp kenarında kırık bir lamba bulması ve onu ofisine götürmesiyle açılıyor. Gördüğü lamba, eski ve kırık olsa bile ona göre işe yarar bir eşya ve onu hemen sahipleniyor. Evi ise zaten bu tip eşyalarla dolu, yaşamayı engelleyecek bir vaziyete gelse de uzun bir süre direniyor.

Eşyalara neden ve nasıl sarıldığımızı, depresyonun hem buna sebep olup, hem de bunu tetiklemesini izlemek ilginç. Bunların üzerine bir de kendinden 30 yaş küçük birine aşık olan canım Doris’e empati ve sempati duymamak imkansız.

doris.gif

Vodka Lemon (Votka Limon):

lemon

Ermenistan’daki bir Yezidi-Kürt köyünde geçen film, Sovyet sonrası Ermenistan’ı, fakirliği, göçmenliği, işsizliği hiç mesaj kaygısı gütmeden, didaktik olmadan, realist ve mizahi bir bakış açısıyla ele alıyor. Ana karakterler, parasızlıktan, onlar için duygusal değeri çok yüksek olan eşyaları yok pahasına satmak zorunda kalıyorlar.

11.19.15_Screenings._I_am_Armenian._Vodka_Lemon_3
Hamo, ölen karısının çeyiz olarak getirdiği gardırobu içindeki kıyafetlerle satarken.

Filmde beni etkileyen sahnelerden birinde, iki karakter şöyle diyor:

  • Sovyetler sayesinde hiç aç kalmıyorduk, hiçbir şeyden mahrum değildik.
  • Özgürlükten bile mi?
  • Özgürlüğümüz yoktu, ama onun dışında her şeyimiz vardı.

Şimdi ise özgürler, ama hiçbir şeyleri yok.
Filmin sonunda öyle güzel bir piyano sahnesi var ki… Kesinlikle izlenmeli bu film.

ending1

Diğer mecralarda Minimalist Günlüğü takip etmek isterseniz:
YouTubeinstagramFacebook

İkigai ve Minimalizm

Son zamanlarda çok konuşulan bir kitap bu Ikigai. Türkçe çevirisi de yeni çıkmışken ben de hem kitaptan hem de ikigai’den biraz bahsetmek istedim.

9781473554030

Neymiş bu ikigai?

Japonca bir kelime olan ikigai, her gün yataktan kalkmanı sağlayan şey anlamına geliyor. Yani bir anlamda yaşama amacın, ama yaşama amacı deyince biraz korkunç geliyor bana. Japonlara göre herkesin bir ikigaisi var, ama onu bulmak zor ve uğraşlı bir süreç olabilir. Ve hatta ikigaini bulman senin ikigain haline gelebilir, buna da tamam diyorlar. Yani ikigai öyle büyük amaçlar, dünyayı kurtarmak falan değil. Kimine göre bahçede geçirilen birkaç saat, kimine göre arkadaşlarla dans edip eğlenmek, kimine göre ailesi ve çocukları olabilir.

Kitap biraz karman çorman şekilde almış olayı, ben kendi adıma ilk olarak kitabın amacını anlamakta zorlandım. Önce dünyanın en uzun yaşayanlarından bahsediyor, uzun yaşamın izini sürüyor; sonra birçok batılı ve doğulu terapistin psikoloji teorilerine yer veriyor, ve bilinen en çok uzun yaşam oranına sahip Okinawa’nın Ogini köyünde yaptıkları araştırmadan bahsediyor. En son olarak da uzun yaşayan insanların ortak noktaları olan beslenme ve egzersiz tavsiyeleri ile bitiriyorlar. Yani uzun ve verimli yaşama konularıyla ilgileniyorsanız bu kitap ilginizi çekecektir kesinlikle.

View_of_Cape_Hedo
Okinawa, Japonya

Aslında kitabın merkezinde uzun yaşam yatıyor, ikigai değil. Ama ikigai uzun yaşamış herkesin ortak noktası. Kelime Japonca olsa da aslında binyıllardır, tüm kültürlerde ve modern psikolojide benzer kavramlar mevcut. Kitap bu nedenle hoşuma gitti; çoğu kavramın girişini veriyor, hangi kitaplara başvuracağımızı belirtiyor ama ayrıntıya girmiyor. Bu konuda beni birçok ilginç konuya yöneltti. Bahsedilen kavramlardan ikisi sizin de ilginizi çekecektir diye düşünüyorum:

Akış Teorisi (Mihaly Csikszentmihalyi):

Csikszentmihalyi (nasıl okunduğu hakkında hiç fikrim yok, bay Ç diyelim kendisine) insanın en mutlu olduğu anları akışta olduğu anlar olarak tanımlıyor (Abraham Maslow da- hani şu ihtiyaçlar piramidinden tanıdığımız- bunu zirve deneyimler olarak tanımlıyordu). Bir eylemi yaparken o eylemin içine öyle giriyorsunuz ki, deyim yerindeyse başka hiçbir şeyi gözünüz görmüyor. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. İşte bu eylemler sizin ikigai’niz. Fakat kanımca bunu insanı uyuşturan pasif aktivitelerden ayırmak lazım (benim hâlâ yaptığım bilgisayar oyunları oynamak, bir oturuşta bir dizinin on bölümünü izlemek gibi). Bunları yaparken de insanın gözü başka bir şey görmüyor ama üretken bir faydası olmadığı gibi insanı aslında amacından çok uzaklara sürüklüyor bu uyuşturan aktiviteler.

Bay Ç bu konuda 25 yılı aşkın çalışmalar yapıyormuş, akış teorisi benim epey ilgimi çekti doğrusu. Akış ve öğrenme üzerine de çok sayıda araştırma var. Konu hakkında daha çok araştırmak isteyenler, yazarın Akış adlı kitabına bakabilir, Türkçe’ye yeni çevrilmiş o da. 2004’teki TED konuşmasını da (Türkçe altyazılı) aşağıda izleyebilirsiniz.

Yaptığı araştırmalardan bence en ilginç olanı ise, yıllar içinde, çok farklı gelir seviyelerinde binlerce insanla yaptığı, ve kazanılan paranın mutluluk seviyesine hiç etki etmediğini bulduğu araştırma. Paranın ve imkânın yokluğu mutluluğu azaltıyor, ama varlığı ya da çokluğu artırmıyor.

Logoterapi:

Victor Frankl, Freud’un memleketlisi de olsa, psikoterapide onun izlediğinden çok farklı bir yola girmiş. Freud psikanaliz ile hastanın geçmişini delik deşik ederken, Frankl ise geleceğe bakıyor. Terapinin ilk sorusu şu: Bugün neden intihar etmedin? Hastalarına bu soruyu sorarak yaşama daha da tutunmalarını sağlıyor. Neden yaşadığını bilirsen kendini iyileştirebilirsin ana mantığı bu akımın.

Frankl’in “Man’s Search For Meaning” adlı kitabının görsel özetini aşağıda bulabilirsiniz (İngilizce). (Bu arada Fight Mediocrity de sevdiğim YouTube kanallarından)

Bu iki yaklaşımın dışında kitapta beslenme, egzersiz (bedeni ve zihni), yoga, stoacılık ve benzeri konularda da giriş bilgileri bulunuyor.

Kitabın sonunda ise yazarlar, ikigaimizi bulmanın tek bir yöntemi olmadığını söylüyor. Ve Okinawalıların (dünyanın en uzun yaşayan insanlarının) söylediği şey, bulmak konusunu da çok kafaya takmamamız. Bizi meşgul tutacak bir şeyler bulmamız ve bizi seven insanlarla vakit geçirmemiz en önemlisi.

Okinawalılardan Uzun Yaşamın On Kuralı:

  1. Aktif kal, emekli olma.
  2. Yavaştan al, acele etme.
  3. Mideni doldurma. Sofradan miden onda sekiz doymuş olarak kalk.
  4. Çevrende iyi arkadaşların olsun.
  5. Hareket et, formda kal.
  6. Gülümse.
  7. Doğayla iç içe ol.
  8. Şükret.
  9. Anda yaşa.
  10. İkigaini takip et. İçinde bir tutku var, günlerine anlam katan. Ne olduğu bilmiyorsan da, senin ikigain, Victor Frankl’ın dediği gibi, onu aramaktır.

 Peki tüm bunların minimalizmle ne alakası var?

Tüm bunlar, bize para kazanma tutkusunun, alışverişin, satın almanın verdiği hazzın aslında gerçek mutluluktan ne kadar uzakta olduğunu gösteriyor. Kitapta dünyanın diğer yerlerinde yaşamış uzun ömürlü insanları da anlatan bir bölüm vardı. 122 yaşında ölen bir Fransız kadın, 120 yaşında sigarayı bırakmış mesela, o da artık gözleri görmediğinden sigarayı ağzına götüremediği için. Bildim bileli sigaraya savaş açmış biri olarak benim için çok ilginç bir örnekti bu. Bana kalırsa insanın hayattan zevk almasının ömrü en çok uzatan şey olduğunu gösteriyor bu örnek.

Röportaj yapılanlardan biri de demiyor ki, şunları satın aldım, evlerim, arabalarım oldu, çok mutluyum. Hepsi dostlarından, sanattan, parayla alınamayacak güzelliklerden bahsediyor.

Benim ikigaim ne?

patrick-fore-381196

Gün içinde en çok heyecanlandığım, yaparken etrafımı unuttuğum ve kendimi kaptırdığım ne var diye düşününce aklıma birden fazla şey geliyor. Fakat ilki, yazmak. Blog yazısı yazmak olsun, ya da bir öykü karakteri yaratmak, veyahut saatlerce dolmakalemle el yazısı çalışmak. Öğretmenlikte de bir akış hali yakalayabiliyorum, ama öğrenci grubu beni doğrudan etkiliyor. Neyse ki yazıdan para kazanmam henüz zor olsa da mesleğimi seviyorum.

Bunun yanında yemek yapmak, yeni yemekler denemek, tatmak, bunlar da beni çok heyecanlandırıyor. İşe gitmediğim zamanlarda rahat üç dört saat yemek yapmakla geçirebiliyorum.

Peki ya sizin ikigainiz ne?

2017’de okuduklarım

Bu sene hedefim 50 kitap okumaktı, fakat 35 kitap bitirebildim. Ve bu sene biraz da mızıkçılık yaparak elimde sürünen, sevemediğim birkaç kitabı bitirmeden bıraktım. Mina Urgan sevmediği kitapları okumaya devam edenleri, bir karpuzun tadına bakıp, bozuk olduğunu anlamasına rağmen yiyenlere benzetmişti ve okurlara kendilerine bu kötülüğü yapmamalarını tavsiye etmişti. Ben de bu sene bu tavsiyeye uydum.

Yine de biliyorum ki, bazı kitaplar var, onların vakti henüz gelmedi. Hayatımda bir dönem onlara ihtiyacım olacak ve şimdi bitiremesem de o zaman bitirebileceğim.

Bu sene daha çok edebiyat, yazarlık ve beslenme üzerine okumuşum.  Bir de yeni başlayan radyo tiyatrosu ve seslikitap sevdası var, arabada gidip gelirken Agatha Christie gibi polisiyeler dinlemek eğlenceli oluyor. Genel olarak hafif, kolay okunan kitaplara gitti elim. Demek buna ihtiyacım varmış.

Goodreads’in dediğine göre 2017’de 8,189 sayfa okumuşum. Geçen sene ise 29 kitap fakat 7,862 sayfa.  Aslında bu sene bazı kitaplar var ki sayfası çok fakat okuması kolay, veyahut ufak tefek bir kitap fakat insanda derin bir etki bırakıyor.

Geçen sene de daha çok sadeleşme, psikoloji, bilinçli farkındalık üzerine okumuştum. Bu sene onların ekmeğini yiyorum ama doymuşum demek ki, bu sene farklı limanlara yelken açtım edebiyat dışı okumalarda.

Bakalım neler varmış bu listede…

Edebiyat:

Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali ★★★★★

Fazla söze gerek yok. Okuyalı bir yıl oldu, hâlâ dilimden düşmeyen bir kitap.

Sputnik Sevgilim, Haruki Murakami ★★★★★

Bu kitaba her ne kadar 5 yıldız verdiysem de çok “Murakami” buldum. Aslında 1Q84’ü çok sevmediğim için 5 yıldız verdim belki de. Bu kitaptaki paralel evrene geçiş, kaybolma, hele sondaki ay referansından hareketle yazılmış sanki 1Q84, ama bu kitap çok çok daha güzel bir tat bıraktı. Keşke Aomame ve Tengo’yu değil de, Sputnik Sevgilim 2’yi yazsaydı.

Huzursuzluk, Zülfü Livaneli ★★★★✩

Bir solukta okudum, heyecanla, ama hissettim ki Livaneli de aynı heyecanla yazmış, bu nedenle bazı yerler çalakalem yazılmış hissi verdi bana. Bambaşka bir dünyanın kapılarını aralattı, başka yaşamları gösterdi yazar, bu yüzden okunmalı.

Azra Kohen’in 4 kitabı: Aeden ★★★★★, Fi, Çi, Pi ★★★✩✩

Aeden’i sevdiğim bir arkadaşımın tavsiyesi ile alıp 4 günde bitirmiştim. Bazı yerlerde çok didaktik gelse de, hikaye beni içine almıştı ve uzun süre düşündürdü. Bunun üzerine ilk yazdığı kitaplar olan Fi, Çi, Pi üçlemelerini de kütüphaneden ödünç alarak okudum. İyi ki para vermemişim. Her ne kadar Azra’yı podcastlerden, youtube röportajlarından takip etsem de, ilk kitaplarının edebi anlamda çok kötü olduğunu söylemem lazım. Benim okuduğum yüz bilmem kaçıncı baskı olmasına rağmen anlatım bozuklukları ve düşük cümleler beni çok rahatsız etti. Aeden için ya editörünü değiştirmiş ya da daha iyi yazmaya başlamış, okunamayacak denli uzun cümleler hariç gözüme batan bir şey olmadı. Yeni kitabı bekliyorum, kesin okurum ama Azra Kohen okumak isteyenlere FiÇiPi önermem. Gidin dizisini seyredin 🙂

Altı Ay Bir Güz, Bilge Karasu ★★★★★

Bilge Karasu’nun yazdığı son kitap, benim de okuduğum ilk oldu. Çok değişik bir biçem denemiş, anlatımına hayran oldum. Kesinlikle okuduğum son kitabı olmayacak.

Aramızdaki En Kısa Mesafe, Barış Bıçakçı ★★★★★

A Cup of Turkish Coffee, Buket Uzuner ★★★✩✩

Bu kitabın bir sayfası Türkçe, bir sayfası İngilizce tasarlanmış. Eğer güzel bir Türkçe kitap İngilizceye ne kadar kötü çevrilebilir merak ediyorsanız tam da ihtiyacınız olan bir kitap.

İki Yeşil Susamuru, Buket Uzuner ★★★✩✩

Ben Buket Uzuner’i pek sevemedim sanırım. Diline, edebiyatına lafım yok, ama anlattığı hikayeler beni alıp götüremedi bir türlü.

Bakire ile Çingene, D.H. Lawrence ★★★★★

Eğer kusursuz bir İngilizce (bkz. D.H. Lawrence) Türkçe’ye nasıl en güzel biçimde çevrilir diyorsanız da bu minik kitabı okuyun. Teşekkürler Püren Özgüren, sanırım bu sene okuduğum en iyi çeviriydi.

En Eski Yüz, Pelin Buzluk ★★★★★

Berber Nonoş, Aziz Nesin ★★★★★

Unutkan Ayna,  Gürsel Korat★★★★★

2017 Orhan Kemal roman ödülünü alan bu müthiş roman bizi 2017’nin gözüyle 1915’in Nevşehir’ine götürüyor.

Bire On Vardı, William Irish ★★★★✩

İngilizce Edebiyat/Çeviri:

The Life of a Stupid Man, Akutagawa, Ryūnosuke ★★★★★

Tokyo’da, Murakami kitaplarında karakterlerin bolca ziyaret ettiği Kinokuniya’da ben de bir Murakami çılgınlığı yaşadıktan sonra, onların çok sevdiği bir yazarı da alayım dedim. Kafayı yemiş bu Japonlar gerçekten 🙂 Harika bir hayalgücü, ama biraz psikopat tabii ki. Ya da benim hepten batılı olmaya yüz tutmuş kafam onları psikopat olarak algılıyor, bilmiyorum.

A Walk to Kobe, Haruki Murakami ★★★★★

Bu adam ne yazarsa yazsın benim gönlümü fethetmeyi başarıyor. O yazsın ben okuyayım. What a wonderful world 🙂

I Am Not A Serial Killer (John Cleaver, #1), Dan Wells ★★★✩✩
Bu kitaba büyük umutlarla başlamıştım. Goodreads’te okuyucu ödülü falan almıştı, merak etmiştim. Fakat sonlara doğru çok sıktı ve bıraktım. Sonunu bile merak etmediğim bir kitabı neden okuyayım dedim, Mina hocam, seviyorum sizi.

The Irish: Quotable Wisdom, Carol Kelly-Gangi

Canım dostum Ümmügülsüm İrlanda’dan bana bu kitabı almış. Tam kitap falı bakacak cinsten, her konuda İrlandalı yazarların alıntıları yer alıyor.

Beslenme:

Buğday Göbeği, Davis, William ★★★★✩

Karatay Diyeti, Karatay Mutfağı, Karatay Diyeti’yle Yaşam Boyu Sağlık, Canan Karatay ★★★★✩

Göbeğimi Nasıl Eritirim? Fevzi Özgönül ★★★★✩

Düşük karbonhidratlı beslenme üzerine okumak, öğrenmek isteyenler için bu kitapları tavsiye edebilirim. Şahsen ben bu kitapları ve bir dolu internet sayfasını okuduktan, saatlerce video seyrettikten sonra yağdan zengin, karbonhidrattan fakir bir beslenmenin en sağlıklısı olduğuna ikna oldum. Yüzde yüz geçiş yapmasam da büyük aşamalar kat ettim sağlıklı beslenme konusunda. Amacım aslında bir iki kilo dışında kilo vermek değildi, ama altı ay gibi bir vadede beş kilo verdim ve 20li yaşların başındaki ideal kiloma geri döndüm. Umarım sağlıklı beslenmeyi 2018’de artık benim (ve Koray :)) için bir yaşam biçimi haline getirebilirim.

Yazarlık- Yazı

Virginia Woolf’tan Yazarlık Dersleri, Danell Jones ★★★★★

Başucu kitabım oldu.

Sayfaya Yansıyan Hayattır Edebiyat, Çiğdem Ülker ★★★★★

Yazarlık atölyesi hocam Çiğdem Ülker’in son kitabı. Edebiyat, sayfaya yansıyan hayattır diyor. Ben de diyorum ki Çiğdem Hoca’nın kalemi, sayfaya yansıyan zarafettir.

Yazarın Yalnızlık Burcu, Semih Gümüş ★★★✩✩

Yazı: İnsanlığın Belleği, George Jean ★★★★✩

Kategoriye sığmayanlar:

Bilinmeyenin Kıyısında, Arthur Conan Doyle ★★★✩✩

Sherlock Holmes’ın yazarı Doyle, meğer ruhlara, hayaletlere falan inanıyormuş. Ben de korku hikayeleri yazabilmek için biraz arkaplan araştırması yaparken bulmuştum bu kitabı. Birkaç etkileyici nokta vardı, mesela bir evde trajik bir olay yaşandıysa, normal bir insan bile olayın yaşandığı yerde bir iç sıkışması, rahatsızlık gibi şeyler hissedebilir demiş. Algısı daha açık olanlar orada olanları duyabiliyor ya da hologramsı, hayaletimsi bir şekilde olay önlerinde canlanabiliyor. Bu hayalet gibi değil de, daha çok orada sıkışan bir enerji gibi diyordu. Böyle ilginç noktaları vardı, öyküler için kullanılabilecek. Ama gerisi fasa fiso.

Dokuz Kehanet, James Redfield ★★★✩✩

Ya çeviri kötüydü ya kitap. İçinde birkaç dişe dokunur şey vardı ama okumaya değmez gibi. Bu da bitirmeden bir kenara koyduklarımdan.

 

2018 listem şimdiden hazır gibi, aldığım, sevdiklerimden hediye gelen kitaplar yetecek de artacak galiba. Sizin de 2017’de okuyup çok etkilendiğiniz, ya da 2018’de okumayı planladığınız kitaplar var mı?

Beslenme Üzerine


Lisedeyken, internetin daha yeni geldiği evimizde, kardeşim bir sayfa bulup bana okumuştu. Günde 18 saat uyuyan bir genç kadın, çölyak hastası olduğunun fark edilmesinden sonra günlük hayatına dönebildiğini yazmıştı.  Sonra da bu hastalık neymiş, araştırmaya başlamıştık. O yıllarda (2005 civarı), ne Türkiye’de ne de dünyada çölyak üzerine çok döküman yoktu, ve gluten hassasiyeti/alerjisi gibi kavramlar da yoktu, o nedenle bunların hepsi çölyağın farklı türleri olarak değerlendiriliyordu. Sitede bir liste vardı, eğer bu belirtilerin belli bir miktarını taşıyorsanız çölyak olabilirsiniz, diyordu. Kardeşimin bitmeyen karın ağrıları, sivilcelerimiz, kronik yorgunluk ve daha hatırlayamadığımız birkaç belirti bize çölyak hastası olabileceğimizi düşündürtmüştü ama sonra unutup gitmiştik. Tabii glutensiz bir beslenme biçimi bize çok uzak gelmişti.

Şimdi görüyorum ki bu belirtiler aslında çölyağın değil, gluten hassasiyetinin belirtileri. Bu sene Buğday Göbeği kitabını okuduktan sonra beslenme üzerine eğilmeye karar verdim. Bu kitapta beni en çok düşündüren şeylerden biri de, hamurlu bir yemek yedikten sonra hissettiklerimizi yazmasıydı. Kitapta da yazıldığı gibi, özellikle de lazanya, mantı, pizza gibi yemekler yediysek, o kadar yorgun oluyorduk ki sofrayı kaldırmaya bile enerjimiz olmuyordu. Halbuki gerçek bir yemeğin sizi uyutmak yerine enerji vermesi gerekmez mi?

Tabii eşim ve benim başını alıp gitmeye başlayan göbeklerimiz de bir çıkış yolu aramamızın bir sebebiydi. Ocaktan Mayıs’a düzenli pilates yapmama, günde 5 km. civarı yürümeme rağmen bir değişiklik olmadı. Haziran ayında seyahate gittiğimizde her gün en az 15 km. yürüdük, fakat buna rağmen kilo aldık. Kesinlikle beslenmemizde yanlış giden bir şeyler vardı.

Canan Karatay’ın kitaplarını okuyup, Tahıl Beyin kitabının yazarı Perlmutter’in onlarca konuşmasını izledikten sonra bir süre glutensiz (ve mümkünse şekersiz) olarak yaşamaya ikna oldum. Daha önce okuduğum Pure, White and Deadly ve Cure Tooth Decay kitapları da karbonhidratın(dolayısıyla şekerin) sınırlı olduğu, yağdan zengin bir beslenmeyi destekliyorlardı. Ben de bu doğrultuda bir beslenme programı izlemeye karar verdim.

Ve 10 günde yaşadığım değişiklikleri paylaşmak istiyorum.

Öncelikli olarak Karatay’ın belirttiği doğrultularda beslendiğimi belirteyim. Ortalama bir sabah kahvaltım şu şekilde:

İki yumurta, beyaz peynir, 7-8 zeytin, 3-4 ceviz, zeytinyağlı salata

Zaten böyle doyurucu bir kahvaltıdan sonra insanın karnı uzun bir süre acıkmıyor, kan şekeri dalgalanmadığı için ara öğün de canınız çekmiyor. İkindi vaktinde yediğim ikinci öğünde de normalde de tükettiğim zeytinyağlı, bakliyat, humus/yoğurtlu köz biber gibi mezeler, turşu/sauerkraut(ekşi lahana) ve salata, balık veya et gibi besinlerden istediğim kadar tükettim. Yalnızca yanlarında pilav, makarna, ekmek gibi gluten içeren ya da glisemik endeksi yüksek olan gıdalardan kaçındım. Bir hafta boyunca güzelce uyguladım bu programı. Benim için en dikkat çekici etki, PMS’i hiç, hiç hissetmeden yaşamamdı. Normalde etrafıma ateş püskürürdüm ve yüzüm başta olmak üzere bedenimde sivilceler fışkırırdı premenstrual dönemde. Bu dönemde yüzümde bir tek bile sivilce çıkmaması, normalde insanlarla kavga edecek raddeye gelmeme rağmen oldukça sakin olmam doğru yolda olduğumu düşündürüyordu. Gluten bana kesinlikle bir şeyler yapıyordu. (10 günde 2 kilo verdiğimi de dipnot olarak belirteyim)

Bir hafta sonunda, anneannemin ikram ettiği kısırı reddedemedim. Dedim ki, bu kadarcıktan bir şey olmaz, hem bulgur un kadar işlenmiş değil. Bir minik kase kadar kısır yedikten sonra, o gece saat ikiye kadar karın ağrısı ve gaz sıkışmasından uyuyamadım. Bir tesadüf de olabilir, diye düşündüm, fakat şu ana kadar böyle saatlerce süren bir karın ağrısı yaşamamıştım. Bundan üç gün sonra, ailemle beraber balık yemeye gittik. Balığın unla kızartılacağı hiç aklıma gelmedi tabii ki, servis edildiğinde anladım ama, bu da bir deneme olsun diyerek yemeye başladım. O gece de karın ağrılarından zor uyudum. Bu iki anketodik kanıt, beni hiç olmazsa bir iki ay, glutensiz ve karbonhidrattan fakir, yağdan zengin bir beslenme biçimi denemeye ikna etti. Bu arada kendimi dinlediğimde, sütün de bana çok iyi gelmediğini (fermente ürünler değil ama sütün kendisi) üç dört aydır fark ediyorum. Ama her şey yavaş yavaş, şimdilik azaltsam da sütlü kahvemden vazgeçmek(ya da arkadaşlarımın deyimiyle kahveli süt) ekmekten vazgeçmekten çok daha zor benim için. Bu aralar annemlerde kaldığım ve tek seçeneğim Türk kahvesi olduğu için şanslıyım aslında, süt de bir ay hayatımdan çıktı.

Bakalım sonraki birkaç ay bana neler öğretecek? Mutfak değişecek, hamuru, ekmek ve kek yapmayı çok seven biri olarak bir dönüşüm geçirecek o da illa ki, biraz daha sadeleşecek. Un, şeker girmeyecek öncelikle, dolayısıyla nişastalar, hamur kabartma tozları vs. de… Eşimin meşhur köftesi de değişime uğrayacak örneğin, gerçi bazen ona ekmek koyduran ben olduğum için herhalde en kolayı bu olacak. 😊 Bakalım neler neler olacak daha.

2016’da Okuduklarım

kitap

2016 kötü bir yıldı. Gerçekten, tek kelimeyle kötü. Patlamalar, darbeler, ölümler, ölümler, işten çıkarılmalar, yasaklar. Endişe, korku, panik. İnsan ne kadarını kaldırabilir bilmiyorum. Ben de kitaplara sığındım.

Geçen yıl yirmi dokuz kitap okumuşum. Benim için  yüksek bir rakam, genelde yirmi civarı kitap okuyabiliyordum bir yılda. Tabii bazen öyle bir kitap çıkıyor karşınıza, elli sayfa da olsa ağırlığı altında eziliyorsunuz, ya da aynı şekilde çok uzun bir kitap çok akıcı olup birkaç günde bitebiliyor ve pek de bir şey katmıyor. Ben birkaçı dışında bu kitaplardan çok keyif aldım.

İşte 2016’da okuduklarım: (Bu arada okuduğum kitapların kaydını beş senedir Goodreads’te tutuyorum, arada küçük incelemelerimi de ekleyerek. Buradaki bazı incelemeleri direk orada yazdıklarımdan alacağım.)

5 yıldız verdiklerim şiddetle tavsiye ederim anlamına geliyor.

4 yıldız, okumaya değer, 3 yıldız ise kitaptan alınacak şeyler var ama büyük ihtimalle yazı dili beni rahatsız etti, yeteri kadar kaliteli bulmadım, ya da beni içine alamadı anlamında.

Bu arada, bu kitapların yalnızca 9 tanesini satın almışım, bunların iki tanesini de anneme hediye ettim. İki tanesi eşimin kitaplığından, diğerleri ise arkadaşlardan ya da kütüphaneden alındı. Halihazırda evde şu an yüzlerce kitabımız var. Bunlarla ne yapacağıma pek emin değilim, sanırım tez vakitte bir kitap arınması yaşamam lazım 🙂

I. Edebiyat:

Agatha Cristie- On Küçük Zenci ★★★★★

Haruki Murakami- Zemberekkuşunun Güncesi ★★★★★

Her seferinde diyorum, bu sefer olmamış mı,  hayal kırıklığına uğrar mıyım diyorum yok. Yine çok ince, yine çok güzel. Japonya’nın kayıp nesline ithaflar çok fazla. Japonların birinci ve ikinci dünya savaşlarında masum bir görüntü yaratmalarına da kızıyor Murakami bir yandan. Kimse masum değil diyor. Öte yandan masumcuk bir genç kız portresi çiziyor, Kasahara. Başkahramanımız Okada ise yalnızca dinliyor hikayeleri, en önemli görevi noktaları birleştirmek oluyor.

Kazuo Ishiguro- Avunamayanlar ★★★★✩

Dimitris Sotakis-Soluğun Mucizesi ★★★★★

Müthiş. Tüylerim diken diken oldu.

Nikos Kazancakis- Zorba ★★★★★

Bu kitaba altı yıldız da verilirdi, o derece sevdim Zorba’nın hikayesini. Böyle bir bilgeliği bulmak çoğu zaman imkansız. İyi ki evinin taraçasında otururken yazmaya karar verdin de, böyle güzel bir insanın hikayesi unutulmadı Nikos. Çok, çok etkilendim.

Johanna Spyri-Heidi ★★★★★

Heidi benim okumayı öğrendiğimde okuduğum ilk gerçek kitap, Milliyet gazetesinin verdiği mor kapaklı baskısı hala kitaplığımda duruyor. Çizgi filmiyle beraber çocukluk kahramanımdır Heidi. Bu sefer Almanca’ya daha yakındır diye düşünerek İngilizce çevirisinden okudum, yine çok sevdim.

Hakan Bıçakçı- Doğa Tarihi ★★★✩✩

Fikir çok iyi, ama anlatımı vasat buldum. Kitap ortalara doğru ilerlemedi ve tekrara girdi, hiç yapmayı sevmesem de bi 50 sayfa atladım. Tam da climax’e denk gelmişim ki o noktadan sonra -yani kitabın son 50 sayfasında- ilginçleşmeye başladı. Keşke ilk kısmı biraz kısa tutup gerilimi kitabın başından itibaren sağlasaymış.
Bunun dışında kitabın bir distopya olduğunu düşünmüyorum. Bıçakçı’nın Doğa’nın dünyasına girebildiğini de düşünmüyorum, ve bu beni bir okuyucu olarak çok şaşırttı. En pislik karakterlerin bile sevilesi yanlarını açar bize yazar, öyle değil midir? Herhalde yarattığı karakterden böylesine tiksinen bir yazarı ilk defa görüyorum. 3 yıldız son 50 sayfanın hatırına.

Oya Baydar- Yetim Kalan Küçük Şeyler ★★★✩✩

Ahmet Ümit-Patasana ★★★★✩

Stefan Zweig-Satranç ★★★★✩

Herkesin ısrarla okumamı tavsiye ettiği bir kitaptı. Evet, güzeldi ve okunması gerekiyordu, ama beni herkesin anlattığı derecede sarsmadı. Benim ilgimi çeken Dr. B’den ziyade Mirko ve onun gizemi oldu, keşke onun kafasının içine de girebilseydik dedim. Ama zaten Zweig’ın istediği de onun kafasının içine giremememizdi. Belki de kitap tam kafama oturmadı, biraz zaman vermek lazım.

Stefan Zweig- İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar ★★★★✩

William Goldman- Princess Bride ★★★★✩

Truman Capote- Breakfast at Tiffany’s ★★★★✩

F. Scott Fitzgerald- Three Hours Between Planes (kısa hikaye) ★★★★★

Andy Weirr- The Egg (kısa hikaye) ★★★★★

II. Minimalizm

Marie Kondoe- Spark Joy ★★★★★

Bu kitap Marie Kondoe’nun ikinci kitabı.  Ben iki kitabını da İngilizce okudum, ama ilk kitabı “Derle Topla Rahatla” adıyla Türkçe’ye çevrilmiş, çok sevindim. Bu çılgın kadının tarzına bayılıyorum. Aslında bu iki  kitap hakkında bir yazı yazmam lazım uzun uzun. Evimdeki her şey bana mutluluk vermeli diyor Konmari, hatta sıvı deterjan şişesini bile kurdeleyle süslüyor! Neden olmasın, çünkü banyo dolabını her açtığında onu gülümsetiyor.

Umarım bu kitabın da Türkçesi çıkar yakında. Derle topla rahatla, şiddetle tavsiye. 🙂

Unclutter Your Life in One Week ★★✩✩✩

 Simpler Living: Over 1,500 Ways to Simplify, Streamline, and Remake Your Life ★★✩✩✩

Bu iki kitabı, minimalizm hakkında biraz daha öğrenebilmek amacıyla kütüphaneden  aldım ama maalesef ikisi de beni hiç tatmin etmedi. Bu konuda bir tek Kondoe’ya güveniyorum sanırım, eğer okuduğunuz ve sevdiğiniz minimalist yazarlar varsa lütfen bildiriniz. 🙂

(Not: Bu arada Francine Jay’in ünlü kitabı da Azla Mutlu Olmak adıyla Türkçe’ye çevrilmiş. Bunu da iki yıl önce orijinal dilinde okumuştum, fena değil ancak bir Kondoe da değil. Yine de bakın siz 🙂 )

III. Psikoloji- Mindfulness- Farkındalık

Richard Carlson- Ufak Şeyleri Dert Etmeyin ★★★✩✩

Abraham Maslow- Toward a Psychology of Being ★★★★✩

Gary Chapman- Beş Sevgi Dili  ★★★★✩

Miguel Ruiz- Dört Anlaşma  ★★★★✩

Bu beş kitap içinde en sağlamı.

Miguel Ruiz- The Four Agreements Companion Book  ★★★✩✩

IV. Kategorileştiremediklerimizden misiniz?

David Spence- Monet, Empresyonizm ★★★★★

Bu ressama doyamayacağım sanırım. Fransız kültürüne hiç aşina olmamama rağmen, müzikte Chopin, resimde Monet beni alıp götürüyor, bayılıyorum ikisiyle ilgili şeyler öğrenmeye.

Eva Ruchpaul- Hatha Yoga  ★★★★★

Deniz Erten- İşaret  ★★★✩✩

Steve Turner- A Hard Day’s Write: Stories Behind Every Beatles Song  ★★★★✩

Daniel Klein – Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer: Felsefeyi Mizah Yoluyla Anlamak ★★★✩✩

 

 

“Tükettiğini Üretiyor Musun?”

Azra Kohen’in “Aeden” isimli kitabı beni son günlerde öyle içine aldı ki, sanki kitabın karakterleri Sonje ve Numi’yle yaşıyorum. Sanki beni sorguluyorlar her hareketimde, yargılamıyorlar ama, anlamaya çalışıyorlar neyi neden yaptığımı. Kitaptaki kadın karakter Numi’ye, kendinden çok daha gelişmiş bir varlık tarafından bu soru soruluyor:

Tükettiğini üretiyor musun?

O da safça ve özgüvenle, tükettiği besinlerin yerine her baharda tohum ektiğini, giysilerini nasıl ürettiğini anlatıyor.

Bana da soruyorlar sanki o soruyu.

Tükettiğimi üretiyor muyum?

Neredeyse hiç! Belki öğretmenlik mesleğimden kaynaklı, bilgi üretiyorum, paylaşıyorum evet, ya da bir kaç değersiz şey yazıp çiziyorum. Onun dışında hiçbir üretim yaptığım yok!

Buna rağmen yaşayıp gidiyorum, keyfime diyecek yok. Ama bu işte bir gariplik var. Ben ürettiğimden çok tüketiyorsam, bir yerde birileri ürettiğinin kat kat azını tüketiyor olmalı dengenin sağlanması için. Ve bir yerde de birileri , hiiç düşünmeden, zerre üretmeden safi tüketiyor bunun da farkındayım. Ne adaletsiz bir dünya! Yaşamayı en çok hak edenlerimiz en diplerinde dolanıyor bu spektrumun. Hayata en çok tanıklık edenler, onu deneyimleme fırsatı olmadan başkalarına teslim ediyorlar.

Bu dünyada neyi en iyi yapıyorsan onu yap, diyor Azra Kohen. Herkes öyle diyor, o ilk değil. Buna cesaretimiz var mı? Belki o zaman gidişata bir çomak sokup, tükettiğimiz kadar üretip, daha doyumlu hayatlar yaşayabiliriz. Şansımız varsa, biraz da evrimleşir miyiz?