52 Küçük Değişiklik- Liste İnsanı Ol

Bu haftaki videoda liste insanı olmanın faydalarından bahsedecek ve etkili listeler yapmak için beş ipucu paylaşacağım.

Bu haftanın küçük değişikliği geçen haftakiyle de doğrudan bağlantılı, onu da buradan izleyebilirsiniz:

Siz listeler yapmayı sever misiniz? Yorumlarda benimle paylaşın.

52 Küçük Değişiklik’in diğer videolarına buradan ulaşabilirsiniz.
Bu videonun yazısını okumak isterseniz o da burada.

Hayatı Kolaylaştıran 5 Dijital Alışkanlık [Dijital Minimalizm]

80li yıllarda doğmuş biri olarak, hayatımın önemli bir bölümü ekranlar karşısında geçti, geçiyor diyebilirim. Ben büyüdükçe ekranlar da, ekranların hayatımızda kapladığı alan da gittikçe büyüdü. Ekranlara bağımlı değilim dersem yalan söylemiş olurum, hatta uyanık olduğum zamanlarda ekrana bakmadığım zaman dilimi çok çok az. Peki bu zamanı verimli hale getirmek ve ekran zamanımızı azaltmak için neler yapabiliriz?

1- Gereksiz Aboneliklerden Çık.

Hem epostada, hem mesajda, hem de sosyal medyada gereksiz aboneliklerden çıkmak, ya da bildirilerini sessize almak gerçekten çok büyük zaman kazandırıyor bize. Alışveriş sitelerinden gelen mesaj ve postalar da hem gelen kutumuzu dolduruyor, hem de bildirimleriyle dikkatimizi dağıtıyor. Bir de benim eski halim gibiyseniz, merak edip alışveriş sitesine tıklıyor, bir de orada zaman kaybediyorsunuz. Nasıl olsa siz bir şey almak istediğinizde o alışveriş sitesi orada hazır olacak. Sürekli rahatsız edilmenin bir faydası yok.

2- Epostaları Kategorile.

Hem kişisel, hem de iş epostamız çoğu zaman kontrolden çıkmış durumda. Epostaları geldiği andan kısa bir süre içerisinde, en kötü ihtimalle haftada bir yarım saat zaman ayırarak kategorilere göre düzenlemek, ileride gerçekten büyük bir kurtarıcı oluyor.

Gelen kutusunu her açtığımızda yüzlerce posta görmek yerine birkaç tane görmek bize büyük bir zaman kazandırıyor. Yukarıda paylaştığım videoda kendi eposta gelen kutumu nasıl düzenlediğimi görebilirsiniz.

3- Bildirimleri Sessize Al.

Iphone’larda “rahatsız etme” modu var örneğin, bunu çok kullanıyorum ben. Bir işe odaklandıysam kullanıyorum bir, bir de her gece otomatik olarak sessize alıyor kendini, böylece gereksiz mesajlarla uyanmamış oluyorum. Geçenlerde yüzbine yakın takipçisi olan birinin, instagramda bundan yakındığını gördüm. Takipçilerine gece mesaj göndermemelerini, mesaj sesine uyandığını yazmıştı. Halbuki sadece instagram’ı da sessize alabilir, ya da her şeyi sessize alıp sadece ailesinden gelen aramaların bildirimini açık tutabilir. Ayarları biraz kurcalarsanız yapması gerçekten çok kolay.

4- Sosyal Medyayı Sessize Al.

Bir önceki önerime benzemekle birlikte, ben bunu her zaman yapıyorum. Daha önce Facebook’tan tamamen çıkmayı denedim örneğin, ama yurtdışında yaşarken Facebook ve Instagram gibi mecraların çok önemli olduğunu anladım. Whatsapp’ın çalışmadığı zamanlar oluyor örneğin, ya da ulaşmak istediğin kişinin telefon numarası değişmiş oluyor. Sosyal medyadan insanlara ulaşılabilirliğin bu konuda hakkını teslim etmek gerek.

Ama böyle diyoruz diye de Facebook’ta ve Instagram’da paylaşılan her şeye hakim olmamız gerekmiyor. Benim için sosyal medya zamanımı azaltmanın en güzel yolu bildirimleri sessize almak oldu. Böylece sosyal medya hesaplarımı sadece ben istediğimde kullanıyorum.

Tabii aslında sosyal medya kullanımını minimuma indirmenin en güzel yolu az paylaşım yapmak. Çünkü sosyal medya sitelerinin asıl cazibesi kendi paylaşımlarımıza gelen tepkileri takip etmek. “minimalist günlük” hesabımda ortalama haftada 2 paylaşım yapsam da, kişisel hesaplarımda aylarca paylaşım yapmadığım oluyor. Aynı şekilde o hesaplara da uzun süreler girmiyorum. Gözden ırak olunca gönülden de ırak oluyor. O yüzden birden değil de, yavaş yavaş alışkanlığımızı azaltmak bence daha kolay.

5- Telefonundaki Uygulamaları Düzenle

Bu konuda android nasıl bilmiyorum ama, Iphone’da uygulamaları birbirinin üzerine sürükleyince klasör yapabiliyorsunuz kolaylıkla (videoda yine nasıl yapıldığını gösteriyorum). Benim telefonumda sadece bir ana sayfa var her şey o sayfadaki klasörlerde. İşime yaramayan hiçbir uygulamayı tutmuyorum telefonda. Sosyal medya uygulamalarını da özellikle klasörlerin arka sayfalarına koydum ki böylece gözüme batmasın, o uygulama beni dürtüyor ya da bana bildirim gönderiyor diye açmıyorum yani, ben istediğim için açıyorum. Böylece kullanım oto pilot modu‘ndan çıkıp bilinçli bir hale dönüşüyor.

Bunlara rağmen yine de dediğim gibi ekran bağımlılığım istediğimin çok çok üzerinde. Ama bu konuda da kendime şefkatli olmayı öğreniyor ve gerçekçi hedefler koymaya çalışıyorum.

Umarım bu ipuçlarının size de faydası olur. Anlattığım alışkanlıkları halihazırda uyguluyor musunuz? Ya da başka önerileriniz var mı? Yorumlarda benimle paylaşın.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 50. Hafta: Yoga

Artık yavaş yavaş 52 Küçük Değişiklik serisinin sonuna gelirken bu hafta uzun zamandır yapmak istediğim bir değişikliğe yer vereceğim: Yoga 🙂

Biliyorsunuz bu yazı dizisinin ilham kaynağı 52 Small Changes for the Mind kitabı idi. Bu haftaki değişiklik kitaptan değil, içimden geldi ☺️ Kitaptaki değişiklik, iyi arkadaşlıklar kurmaktı, fakat bu zaten daha önce yazdığım 52 Küçük Değişiklik 34. Hafta: Anlamlı Diyaloglar Kur haftasına çok benziyordu. Böylece ben de uzun zamandır (kendime inanamıyorum gerçekten, ilk yoga dersime katılalı 10 yıl olmuş!) uğraştığım ama hiçbir zaman alışkanlık haline getiremediğim bir uğraş. Meditasyonda olduğu gibi yogada da, o an yaparken çok keyif alıyorum ama sonrasında devam etmeye üşeniyorum, bahaneler türetiyorum. 7 Mayıs 2019, yogaya gerçek anlamıyla başladığım gün olsun bakalım. Zaten annem de 7 Mayıs 2019 çok özel diyordu (şu videodan mütevellit), benim için de böyle bir anlamı olsun. Akshaya Tritiya denen bu özel günde başlanan işler çok uzun soluklu ve hayırlı olurmuş.

Şimdi bir de şöyle bir durum var. Kendime dış bir sorumluluk yükleyince motivasyonum daha çok oluyor. Mesela belki bu yazı dizisini bitirme sorumluluğu hissetmeseydim bloga bu kadar düzenli yazmayacaktım. Sosyal medya ve internetin böyle bir güzelliği var işte, zararları olduğu kadar böyle faydaları da var.

Bir başka dış sorumluluk ise bu amaç için yatırım yapmak oluyor. Mesela internette dolu yoga videosu var, hatta zaman zaman Brisbane’da bedava yoga seansları da oluyor, ama bir iki defadan sonra devamlılık sağlayamıyorum. Bulunduğum mahalledeki bir yoga stüdyosuna yazılmayı hedefliyorum.

Bu hafta siz de yeni bir beceri edinmek için ilk adımı atacak olsanız, ne olurdu? Halihazırda yoga yapıyorsanız, süreklilik için tavsiyeleriniz neler?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Youtube kanalım da burada.

Marie Kondo Belgeseli :)

Bu blogun başlamasının sebebinin, Marie Kondo ve ilk kitabı “Life-changing Magic of Tidying Up” (Derle Topla Rahatla, hâlâ bu çeviriyi sevemedim ya neyse) olduğunu düşünürsek, izlemekte biraz geç bile kaldım Marie Kondo’nun “Tidying Up” adlı yeni belgeselini. Dürüst olmak gerekirse biraz korkuyordum, çünkü bazen kitabını okuyup çok sevdiğim insanları kamera önünde seyredince aynı coşkuyu hissedemiyorum.

Fakat çok yanılmışım! Marie Kondo, bu belgeselle ona olan sevgimi ona, yüze katladı 🙂 Bir insan bu kadar mı sevecen, saygılı ve naif olur, gördüğü herkese ve her şeye sevgiyle yaklaşır. Her bölümün sonundaki o pozitif enerji ve neşe gerçekten benim neşemi de artırdı.

Belgesel yapımcılarını da tebrik etmek lazım. Genelde televizyon yapımları “kontrast satar” mantığıyla çekiliyor. Mesela kısa bir süreye kadar izlemekten zevk aldığım OCCleaners (Obsesif Kompülsif Temizlikçiler). Burada temizlik takıntısı olanlar ile, satın alma bağımlısı olan ya da istifçi olanlar bir araya getiriliyor. Sonuç bazen olumlu olsa da, genellikle İngilizce’de “shaming” denen, hem istifçinin, hem temizlikçinin uç yanlarıyla dalga geçen ve onları birbirine düşüren bir döngüden besleniyor bu tip realite şovları. Şimdi aşağıda Obsesif Kompülsif Temizlikçiler ve Tidying Up’tan birer sahne paylaşayım, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Sadece birkaç dakika izleyerek bile aradaki farkın ne kadar büyük olduğunu anlayabilirsiniz. Birisi direnç ve zorlamayla bir istifçiyi değiştirmeye çalışırken, diğerinde empati, anlayış ve en önemlisi, eğlence var. Her bölümün başında ev sahipleri biraz tedirgin, kendi istekleri dışında bir şeyin atılacağından korkuyorlar, ama Kondo onlara eşyalarıyla iletişim kurmayı, sevdiği eşyaları gerçekten sevip değer vermeyi, ama artık “neşe getirmeyen” eşyalara da, teşekkür edip veda etmeyi öğretiyor.

Nedir bu “neşe getirmek?”

Türkçe’ye neşe getirmek, İngilizce’ye spark joy olarak çevrilmiş bu kavramın Japonca karşılığı “tokimeku” ( ときめく ). Kelime anlamı aslında kalbin hızlı atması ve heyecanlanmak demekmiş. Sanırım 3. bölümde anlatıyor tokimeku’nun tam anlamını: Bir objeye dokunduğunda ve onu hissettiğinde, sanki bedenindeki her hücre ayağa kalkıyor, diyor. Mesela bir köpeği okşadığındaki his gibi. 🙂 32. saniyeye bakın Allah aşkına, böyle tatlı bir anlatış olamaz: Ting! Neşe getirmeyenler de dokununca böyle hissettirir diyor: Zıng!

Öyle çok sevdim ki bu belgeseli, minimalizme ilgi duymuyorsanız da, bu yazıyı sadece tesadüfen okuyorsanız bile eğlenmek için bu belgesel dizisini seyretmelisiniz.

Ama eğer izleyip de gerçekten evinizi düzene sokmaya karar verdiyseniz sadece bu belgesel yeterli olmaz, Kondo’nun diğer kitaplarını da okumanızı tavsiye ederim.

Spark Joy’u seyrettiniz mi? Siz ne düşünüyorsunuz?

Yaşam Alanını Düzenle: Ivır-zıvır

52 Küçük Değişiklik’te bu haftanın küçük değişikliği yaşam alanımızı düzenlemek.

Pazartesi günü mutfağı, Salı günü yatak odası ve giysileri düzenledim. Bugün sıra oturma odası ve ıvır zıvır, ya da Kondo’nun deyişiyle komonoyu düzenlemekte.

İlk olarak evde ne kadar ıvır zıvır varsa hepsini salondaki koltuğa koydum:

 

 

Defterler, kitaplar, kalemler, el işi malzemeleri, fişler ve dahası. İlk olarak fişleri hemen kontrol edip üzerinden 1 ay geçmiş olanları attım. Muhtelif dergi ve broşürler de geri dönüşümü boyladı.

Benim için en zor olan düzenledikten sonra nereye koyduğunu unutmak, bu yüzden bu sefer neyi nereye koyduysam yazdım. Mesela tırnak makası mavi çantanın içinde gibi.

Açık alanları mümkün olduğunca boş bırakmaya çalıştım, zaten anlamadan zamanla doluyor 😁

img_2446
Bütün ıvır zıvır bu çekmecelere giriyor.

 

 

İki çekmece bana, bir çekmece Koray’a. Koray’ın hep benimle dalga geçtiği gibi, evdeki asıl minimalist ben değilim 🙂

784dc9ce-e225-41de-b9df-57aadf9c88e9

img_2442
TV önünde minik oyuncaklarımız(ki bilen bilir Ankara’da koca bir koleksiyonumuz vardı), kol saatleri, mürekkep şişelerim ve oyun konsolu var.

 


Yatağın yanına aldığımız minik çekmece yatak odasına sığmayınca benim köşem oldu, kütüphane kitaplarım ve el işi malzemelerim burada.

img_2450
Evde hiç köşem yokmuşçasına, burası da benim köşem.

img_2440

Bazen o kadar üşeniyorum ki şu düzenleme işine, çekmeceler boşken tüm koltuk ıvır zıvırla doluyor. Umarım bu sefer düzen kalıcı olur.

Yarın da banyoya giriyoruz, takipte kalın 🙂

Yaşam Alanını Düzenle: Mutfak

52 Küçük Değişiklik’te bu haftanın küçük değişikliği yaşam alanımızı düzenlemek.

Yeni evimize taşınalı bir ay oldu, ama eşyaları bir anda almadığımızdan yerleşmek ve düzenlemek zor oldu benim için. Brisbane’a ilk geldiğimizde iki hafta otelde kaldık. Ev bulmak burada hiç kolay değil, ama bir haftada ev bulup ikinci haftanın sonunda evimize geçebildik.

Artık eşyalarımız tam olsa da düzeni tam oturtmuş değilim. Bir şeyi bir yere koyuyorum, sonra oraya koyduğumu unutuyorum :). Bu hafta kategori kategori giderek evimi, ve bu vesileyle kafamı da bir düzene sokacağım umuyorum.

Bugünkü kategorimiz mutfak. Evimiz 60 metrekare demiştim bir önceki yazımda. Türkiye’deki birçok evin salonundan bile küçük tüm daire, bir oda, bir banyo, bir de açık mutfaklı salonumuz var.

IMG_2377

Bu kadar küçük bir evde şaşılacak derecede büyük ve kullanışlı bir mutfağım var. Hatta ocağın üzerinde ve yanındaki dolapların içi neredeyse boş. Tabii erzak aldıkça artacak.

Üç yıl önce bir azaltma maratonu yapmıştım, bu hafta yaptığıma benzer. Orada anlamıştım ki benim erzak istiflemeye eğilimim var. Aldığım bazı yiyecekler daha tüketemeden bozuluyor. Belki de bunun yokluk bilinciyle ilgisi vardır, bilmiyorum. Atalarımızın savaş zamanı yaşadığı kıtlıklardan bilinçaltımıza yerleşmiş bir kod bile olabilir. Fark etmek önemli, fark ettikçe iyileştiriyorum bu yönlerimi. 🙂

Dağınık olmamın da büyük ihtimalle bilinçaltında kökleri var ama, onun ne olduğunu henüz keşfetmiş değilim. Şu mutfakta, dolapların bomboş olduğu ve tüm tezgahların dolu olduğu zamanlar az değil :). Bunun sebeplerinden biri de bazı eşyaların tam yeri olmaması diye düşündüm. Mesela süzgeç, rende gibi ıvır zıvır mutfak gereçlerini bir o dolaba, bir bu çekmeceye koyuyordum. Çoğu zaman da ortada bırakıyordum. Artık her şeyin yerini belirleyip, işi biter bitmez yerine koymaya karar verdim.

En çok kullandığım çekmeceleri ise fotoğraflayıp belgeledim. Size de fikir olur diye düşündüm.

IMG_2379

İlk çekmecem çatal kaşık. Bu fotoğraftan çıkardığım sonuç: Sanırım yemek yapmayı yemekten çok seviyorum 🙂 Ama hepsini severek kullanıyorum, çoğunu Ankara’dan getirdim. Çatal kaşık ve kahvaltı bıçakları Koray’ın anneannesinin hediyesi, sandığında yıllarca beklemiş takım, kullanmak bize nasip oldu. Orijinali on iki kişilik ama şimdilik dörtlü bize yetiyor. Tahta kaşıkları ve bazı bıçakları da Ankara’dan getirdik çünkü burada gerçekten düşük kalite. Bu arada tahta çay kaşıkları da evimizde en çok kullanılan gereçlerden. Bal, kahve, baharat vb için çok kullanışlı oluyor.

IMG_2380

İkinci çekmecem bardak çekmecesi. Yine yemekten çok içmeyi seviyoruz herhalde ki bu çekmece her gün boşalıp yeniden doluyor 🙂 Bu arada zevkimiz de sadeleşmiş yıllar içinde, eskiden rengarenk kupalarımız vardı, ama artık mavi beyaz tonlarına döndük.

Limonluğum da ne şeker değil mi 🙂 İkinci el aldım üç dolara 🙂

IMG_2382 (1).JPG

Üçüncü çekmecem de tabaklar. Bunlar için de 4 kişilik takım yetiyor bize.

Cezvemi daha dün Yunan marketinden aldım. Marketlerde de hem Türk hem Yunan kahvesi satılıyor, bugün hemen kahve keyfimi yaptım, gerçi fincanım olmadığı için büyük fincanda oldu artık.

IMG_2383.JPG

Bu da tencere tava çekmecem. Bu arkadaşlar en çok kullandıklarım, bunların dışında bir geniş tava ve yeni aldığım düdüklüm var.

IMG_2385

Bu da bu mutfağın en sevdiğim kısmı, dikey çekmece. Baharat, kahve, patates soğan vb burada duruyor. Aslında en alta soğanlar için bi sepet alsam güzel olabilir.

Bakalım bu düzeni devam ettirebilecek miyim… Sizin mutfak organizasyonu için tavsiyeleriniz neler? En çok nelerde zorlanıyorsunuz?

Yarın giysiler ile devam edeceğiz 🙂

52 Küçük Değişiklik 41. Hafta: Yaşam Alanını Düzenle

Bu hafta minimalizmle yakından ilgili küçük değişikliğimiz: yaşam alanını düzenle!

Dört sene önce, minimalizme olan ilgim aslında düzensizliğimden kaynaklanmıştı. Takip ettiğim kitap sitelerinden biri, çok satan Marie Kondo’nun Japonca’dan İngilizce’ye çevrildiğine dair bir mail gönderdi gelen kutuma. Kitabın ismi beni gerçekten çok etkiledi: The Life Changing Magic of Tidying Up 🙂 Kitap Türkçe’ye sonradan “Derle Topla Rahatla” diye çevrilmiş de olsa, aslında “Evi Toplamanın Hayat Değiştiren Büyüsü” motamot çevirisi. Kitabın ismi beni o kadar heyecanlandırdı ki, hemen bilgisayara indirdim kitabı, birkaç günde bitirdim.

Marie Kondo’nun ana tezi beni çok gaza getirmişti: Düzensizliğin asıl sebebi fazla eşyaya sahip olmaktır.

Yani ilk çözüm, fazlalıklardan kurtulmak.

İkinci çözüm ise, her şeyin, ama her şeyin bir yeri olacak.

A-Place-for-Everything-And-Everything-in-Its-Place

Bence dört senelik deneme yanılma sürecinde fazlalıklardan kurtulma konusunda uzuun bir yol kat ettim. Fakat düzen konusunda, tabii eskisine göre kendimi çok geliştirmiş de olsam, henüz istediğim noktada değilim. Şu an evimde, atabilirim diyebileceğim neredeyse bir tek eşya bile yok ama neyi nereye koyduğum konusunda bocalıyorum hâlâ.

O yüzden bu hafta kendimi motive edip, her gün de bloga yazarak evimdeki 5 alanda düzenleme sağlayacağım. Özellikle belirli bir yeri olmayan ve her gün yerini değiştirdiğim objelere odaklanarak. Bakalım sürdürebilecek miyim?

Siz de benimle evinize yeniden göz atmak isterseniz sırayı bu şekilde yapacağım:

  1. Pazartesi: Mutfak
  2. Salı: Giysiler
  3. Çarşamba: Ivır-zıvır, hobi
  4. Perşembe: Banyo ve ecza dolabı
  5. Cuma: Kırtasiye, kalem, kitap

Bu arada çok yapmadığım bir şeyi de yapmaya çalışacağım: Evimin fotoğraflarını çekmek. Brisbane’da taşındığımız ev, 60 metrekare, kutu gibi bir daire. İlk defa bu kadar küçük bir evdeyiz, Ankara’daki evimiz de 2 oda ve bir açık mutfaklı salondan ibaretti ama bu ev Ankara’daki evin salonu kadar sadece. Eğer küçük bir evde nasıl rahat ve ferah yaşanır görmek isterseniz bu haftaki yazıları ve fotoğrafları bekleyin. 🙂

 

52 Küçük Değişiklik 5. Hafta: Liste İnsanı Ol.

52 küçük değişiklik benim için çok iyi gidiyor. İlk defa okuyanlar için kısaca özetleyeyim: 52 Small Changes for The Mind kitabı, hayattan daha çok zevk almak ve zihnimizi geliştirmek için her hafta hayatımızda küçük bir değişiklik yapmamızı öneriyor. Amaç bu değişiklikleri bir hafta uygulayıp bırakmak değil, hayatımıza alışkanlık olarak kazandırıp devamlılığını sağlamak.

  1. hafta, günlük tutmaya başladım.
  2. hafta, müziğe hayatımda bilinçli bir şekilde yer verdim (beklediğimden çok daha verimli oldu).
  3. hafta, korkmadan gülümsemeye başladım (ki benim için çok yeni bir şey değildi 🙂 ).
  4. hafta, haftalık hedefler belirlemeye başladım. Öyle büyük değil, masayı derli toplu tutmak kadar kolay hedefler. Her hafta evimin bir köşesinde uygulamaya devam edeceğim.
  5. hafta, ki bu hafta oluyor, konumuz liste tutmak.

cathryn-lavery-67852-unsplash

Bilmem siz liste yapmayı sever misiniz… Ben genelde liste yapmayı pek sevmem. Hatta bazen yapacaklar listesi yapınca hiçbirini uygulamayacakmışım gibi bir hisse kapılırım. Sanırım yazılı olarak görmek korkutuyor beni. Bu nedenle de bullet journal olayını konsept olarak çok sevsem de bir türlü tutturamadım. Bu işin bir sırrı var ama ben bilmiyormuşum gibi hissediyorum bazen.

Bu sene, diğer senelere nazaran daha tutarlı bir şekilde bir ajandaya sahibim gerçi, bu liste tutmak sayılırsa. Aslında bu sene ajanda almayacağım, her seferinde heveslenip sonra Şubat’tan itibaren bırakıyorum diyordum kendime. Ama öğrencimden çok güzel bir ajanda hediye geldi, seve seve kullanıyorum. Hatta ajandada mevcut olan haftalık hedefler kısmı da boştu ama artık bu haftalık değişimlerimi oraya yazıyorum.

c70f9e6ac6b37c61cbe919d2ef8c1513
Bu sene kullandığım, bana ajanda kullanmayı sevdiren ajanda. 🙂

Kitapta birkaç akademik çalışmaya da yer verilmiş. Mesela The How of Happiness adlı kitabın yazarı Dr. Lyubomirsky çalışan hafızada en fazla 7-9 tane bilgiyi tutabileceğimizi söylüyor. Yazdığımız zaman her şeyi aklımızda tutma derdinden kurtuluyor ve yapmakta olduğumuz işe odaklanabiliyoruz.

Hangi Formatta Liste Tutmalı:

thought-catalog-214785-unsplash.jpg

Bu da benim kafamı karıştırıyor, çünkü şu anda iki sistemi de deniyorum. Apple’ın kendi reminders uygulaması bu aralar gönlümü çelmiş durumda, çünkü hem telefondan hem de çalışırken icloud.com’dan ekleme çıkarma yapabiliyorum. Ama defterde yaparsam defteri taşıma derdi var, çünkü günde ortalama 5 km yürüyorum. Kitapta da yavaş yavaş dijitale geçiyorum. Fakat bir yanım da romantik, biliyorsunuz dolma kalemler ve elyazısı vazgeçilmezlerimden. Onları da kullanabilmek ve yaratıcılığımı da kullanmak istiyorum. Belki iş ve ev için ayrı formatlar tutabilirim. Bu hafta enerjimi bu dilemmayı çözmeye harcayacağım.

Eminim okuyanlarım arasında liste tutmada benden çok daha becerikli olanlarınız var. Benimle yöntemlerinizi paylaşırsanız çok sevinirim.

photo credit: unsplash + fabooks

bu arada instagram’da minimalist günlüğü takip edebilirsiniz. 🙂

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 4. Hafta: Hedef Koy

estee-janssens-396889-unsplash
Photo by Estée Janssens on Unsplash

Bu haftanın küçük değişikliği, hedefler koymak. Bilmem siz hayatınızı hedefler koyarak mı, yoksa gelişine mi yaşıyorsunuz… Ben açıkçası daha çok gelişine yaşayanlardanım, hedefler koyma konusunda pek iyi değilim. Hatta hedef koyduğum zaman onu gerçekleştirme ihtimalim daha azmış gibi bir batıl inanca sahibim nedense… Bu hafta bunu kırmaya çalışacağım, kendime küçük hedefler koyarak.

 

“52 Small Changes For The Mind” kitabında hedef belirlemenin faydaları şöyle sıralanmış:

 

  1. Kendimize uygun hedefler seçtiğimizde, mutluluğun anahtarı olarak bilinen bağımsız düşünme yeteneğini geliştiririz.

 

  1. Özsaygımız gelişir, koyduğumuz hedeflere ulaştığımızda, kendimize olan inancımız artar ve sonraki hedefleri gerçekleştirmek için içimizdeki potansiyeli ortaya çıkarabiliriz.

 

  1. Hedefler koymak kendimizi komfor alanının dışına çıkmaya zorlar, böylece kendimizi birazcık zorlarsak neler yapabileceğimizi görebiliriz.

 

  1. Bir hedefimiz olduğunda yaşamak için bir amacımız olur. Özellikle emekli olmayla birlikte birçok insanda amaçsızlık sebebiyle depresyon görülebiliyor. Kendimize küçük hedefler koyarsak, ikigai yazısında da bahsettiğim gibi, bizi sabahları yataktan kaldıran bir amaç olabilir.

 

Nasıl olsa başlığımız 52 küçük değişiklik, değil mi? Ben bu haftanın hedefini gerçekten küçük, ama yıllardır tutarlı bir şekilde yapamadığım bir alışkanlığa ayıracağım: masaları düzenli tutmak! Evet, eşyamız çok az ama ne hikmetse ben hayatımın hiçbir döneminde masaların üzerini düzenli tutmayı başaramadım.

Şimdiki evimizde 3 masa var: Mutfak masası her zaman dağınık, üzerinde su bardakları, yıkanmış ve kurumayı bekleyen tencereler, tuz ve baharatlar, bazen de fıstık ezmesi, bal gibi kahvaltılıklar duruyor. Salon sehpasında ise bir ben yokum: boş fincanlar, ojeler, fişler, kuponlar, ne olduğunu bilmediğim birkaç şey daha. Küçük odada, güya bana çalışma masası olarak aldığımız masanın hali ise içler acısı: ütülenmeyi bekleyen giysiler, defterler, kalemler, mürekkepler… Zaten masaya bakınca insanın çalışası gelmiyor. Bu hafta ilk hedefim mutfak masasını her gün toplu tutmak, aldığım her şeyi geri dolaba yerleştirmek. Haftaya da diğer masalara el atacağım ama bir kerede büyük bir hedef belirleyip, hayal kırıklığına uğrayıp, eskiye geri dönmek istemiyorum. Yavaş bir ilerleme benim için yeterli. Bakalım ne kadar sonra bu bir alışkanlığa dönüşecek?

 

Bu hafta sizi de küçük bir hedef belirlemeye davet ediyorum. Benimle paylaşın, birbirimizi motive edelim 🙂 Bu arada ilk üç haftada bir gelişme varsa onları da dinlemek isterim.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Neden sizin de bir kapsül gardırobunuz olmalı? Kapsül Gardırop 3

 

Hep söylediğim gibi, azaltmanın hem en zevkli hem en verimli yerlerinden biri gardırop. Gardıropta küçülme sade bir hayat yaşamak için büyük bir motivasyon sağlıyor.

Şimdi tüm giysilerimi saydım, 37 parça giysim (günlük ve iş kıyafetleri, pijamalar dahil, çamaşırlar hariç), 3 çift spor ayakkabım, 2 çift babetim ve 2 çift terliğim, çanta olarak ise kendim tasarlayıp Ankara’da diktirdiğim iki deri çantam ve bir sırt çantam var. Singapur’un iklimi hep aynı olduğundan (nemli ve sıcak), Ankara’da bıraktığım kışlıklar buna dahil değil tabii. Bir de Ankara’da bıraktığım üç çift spor ayakkabım daha var (ne çok seviyormuşum spor ayakkabısını 🙂 ). Bunlar eskidiğinde yenisini almak yerine onları getiririm artık.

Şimdi gelelim kapsül gardırobun faydalarına:

1) Gardıropta küçülmek öncelikle size yer ve zaman tasarrufu sağlıyor.

IMG_8204
Çoğunlukla işe giderken giydiğim elbise ve bluzler. Fotoğrafta görünmeyen, genelde askıda duran iki tane de pantolon var.

Kışlık, yazlık, düğünlük, günlük…. Her şeyi aynı yerde saklayabiliyorsunuz. Yeni depolama alanlarıyla evinizi boğmuyor, depolama alanlarının organizasyonu ve temizliği ile ekstradan ilgilenmek zorunda kalmıyorsunuz. Bu sandığınızdan çok daha büyük bir değişim.

Singapur’da yaşamanın bir güzelliği de mevsimin tüm sene aynı kalması. Sıcak, nemli, yağmurlu. Bu nedenle üzerimde getirdiğim mont, bot ve hırka dışında evde hiç kışlık yok.

2) İkinci avantajı ise karar verme sürecini büyük miktarda azaltmak.

IMG_8584
haftasonu giydiklerim ve atletler. Buraya atlet getiren aklımı seveyim, 5 tane atlet getirmişim, herhalde iki kere giydim :). 8 adet üst- ki bu bile fazla çünkü genelde hep aynı iki taneyi giyiyorum, bir şort ve bir elbise. üç tane de kot getirmiştim ki onları da ancak iki-üç kere giydim. Hep tecrübe bunlar 🙂

Sabah kalktığınızda, bugün ne giysem, giyecek hiçbir şeyim yok düşüncelerine elveda diyorsunuz. Çünkü o acımasız azaltma sürecinde, zaten sevmediğiniz her şeyden kurtulmuş oluyorsunuz. Elinizde yalnızca ve yalnızca sevdiğiniz parçalar kalıyor. Ben karar verme sürecini daha da hızlandırmak için iş ve tatil günü giydiğim giysileri ayırdım, çünkü işte görece daha resmi elbise ve kumaş pantolonlar giyiyorum. Ama tatil günleri şort (bazen kot pantolon) ve tişört giyiyorum çoğunlukla. Dolabımın sağ tarafı resmi, sol tarafı daha günlük giysiler.

IMG_8585
Hafta başlamadan hele ayarladıysam hangi güne ne giyeceğimi, sabah giyinme işi daha da kolaylaşıyor.

 

3. Üçüncü avantajı çamaşır ve ütü stresini azaltmak.

Ben haftada bir çamaşır yıkayıp ütü yapıyorum, eskiden çok daha sıktı. Sanki hiç bitmeyen bir çamaşır yığını oluyordu ikinci odamızda. Giysilerimizi azalttıkça ütü mesaim de azaldı (Bunda havlu ve çarşafların azalmasının da etkisi büyük). Hele benim gibi üzerine giydiği her şeyi ütüleyen biri için bu büyük bir ferahlık oldu. Bundan sonra da yavaş yavaş az ütü gerektiren kumaşlar almaya çalışacağım.

4. Dördüncü ve en büyük avantajı ise tarzınızı belirleyebilmek ve bu konuda bilinçli seçimler yapmaya başlamak.

Artık bana neyin yakıştığını biliyorum ve tercihlerim o yönde oluyor. Eskiden yalnızca moda, veya sevdiğim birinin/ünlü birinin üzerinde güzel görünüyor diye bir parça alabilirdim. Ama artık modadan ve trendlerden bağımsız alışveriş yapabiliyorum. Kumaş cinslerini ve dayanıklılıklarını daha iyi öğrendim, böylece daha uzun ömürlü oluyor aldıklarım. Al-at döngüsü gittikçe azalıyor ve bu beni daha çok mutlu ediyor.

Fakat maalesef günümüzde üretilen kumaşların kalitesi gittikçe düşüyor ve ne kadar iyi baksak da bazı parçalar çok hızlı bir şekilde bozuluyor. Açıkçası son yıllarda aldığım ne yerli ne yabancı hiçbir firmadan öyle aman aman memnunum. Çok para verdiğimiz dünyaca ünlü markalardan bile hızla renk atan ya da pamuklanan oluyor. Bu anlamda giysilerinin dayanıklılığına güvendiğiniz bir marka/üretici varsa duymak isterim.

Sizin azaltma ve kapsül gardırop maceranız nasıl gidiyor? Bu süreçte neler sizi mutlu etti, neler sizi zorladı?

Kapsül Gardırop ve Giysiler üzerine diğer yazılarım:

Nereden Başlayacağım? Kapsül Gardırop 1

40 Parçalık Yaz Gardırobum: Kapsül Gardırop 2

Daha Az Kıyafetle Yaşamak

Minimalizm Ne Değildir?

1. Minimalizm azaltmaktan ibaret değildir.

Minimalistler her ne kadar azaltmayı rahatlatıcı ve özgürleştiren bir aktivite olarak görseler de, minimalizm aslında neyi attığına değil, neleri tuttuğuna odaklanmaktır.

Bu anlamda neyi tutalım sorusuna farklı yazarlardan farklı cevaplara bakalım.

Marie Kondo sana neşe veren ne? diye soruyor.

 

The Minimalists’in favori sorusu ise, Hayatına değer katan ne?”. Onların bir ikinci sorusu da 20*20 kuralı. Ya ihtiyacım olursa, diyerek alınan şeyler, 20 dakika içinde, 20 dolara alınabiliyorsa evde ihtiyaç yok diyorlar.

2. Minimalizm sadece sırt çantasıyla dünyayı dolaşanlara ya da tek göz evlerde, karavanlarda yaşayanlara ait değildir.

“Biraz fazla mı olmuş? Sadece bir saatlik bir yolculuktu.”

Yanlış anlamayın, sırt çantasıyla ve karavanıyla dünyayı dolaşanlara hayranım. Ve kesinlikle onların yaşam tarzlarından örnek alabileceğimiz çok şey var.

Aynı şekilde küçük evlerde yaşayanların bulduğu çözümlerden de öğrenecek çok şey var. Benim evim de görece küçük sayılır, 80 metrekare kadar, bir salon/mutfak/yemek odası, bir çalışma/çamaşır odası ve bir yatak odası var. Fakat yaşam tarzınızı oturttuktan sonra, illa küçük bir yerde yaşamalısınız diye bir şey yok. Hâlâ ailenizle ya da yurtta yaşıyor olabilirsiniz, hatta kendi odanız bile olmayabilir. Ama gerekenlerin ve gerekmeyenlerin ayrımı bir kez yapılırsa değişik ortamlara adapte olmak kolay.

3. Minimalizm düzen ve depolama konusunda uzmanlaşmak değildir.

Bazen ben: “Dağınık değilim, her şeyin nerede olduğunu biliyorum! Yenileri en üstte, eskileri en altta.”

Dağınıklık konusunda, üç yıllık minimalizm maceramdan sonra bile hâlâ problemim var. Evim ve ofisim karikatürdeki gibiydi, ama ben çoğu zaman benim düzenimin bu olduğu, böyle mutlu olduğum konusunda ısrarcıydım. Bu düzensizliğimin kökünde ise eşyalara düzgünce veda edememem olduğunu fark ettim.  Marie Kondo’nun “Derle Topla Rahatla” kitabını okuduktan sonra ise asıl sorunun düzensizlik değil eşya boğulması olduğunu  anladım.

Fakat benim gibi olmayıp düzenli olan, ama yine de eşya boğulması yaşayanlar da var. Bunlara en yakın örnek, çoğumuzun annesidir diye düşünüyorum. Eve girdiğinizde ortada bir şey yok, her şey düzenli gibidir; fakat çekmece ve dolaplar ağzına kadar doludur. İçindeki eşyalar orada olmalı mı, olmamalı mı hiç sorgulanmamış yıllardır, ama her bahar çıkartılıp güzelce düzenlenip yerine yerleştirilmiş.

İşyerinde de böyle insanlara çok rastladım. Her şeyin çıktısını ve bilgisayar kopyasını saklayan, yetmeyip ekstra çekmece ve kutu getirip eşyalarını oraya getiren arkadaşlarım oldu. Belki hiç ihtiyacı olmayacak evrak için para harcayıp da kutu, çekmece falan alıyor. Ama o kadar düzenli ki, neyin nerede olduğunu ezbere biliyor, ve aslında çalışma yöntemi olarak da etkili bu insanlar ama, oradaki evrağın yüzde doksanına ihtiyacım olmadığını adım gibi biliyorum. Alan, enerji ve maddiyat kaybı.

Minimalizm bunlar değil.

Bunlar minimalizmin küçük parçaları olabilir zaman zaman, ama bazen büyük resimle karıştırılıyor. Sosyal medyada hep ekstremler paylaşılıyor, ama siz minimalizmin faydalarını görmek için ekstrem yaşamak zorunda değilsiniz.

Toparlamam gerekirse, minimalizmin yalnızca azaltmaktan ibaret olmadığına, tam tersine elimizde kalanlara odaklanmamız gerektiğine inanıyorum. Minimalizm kendini miniminnak bir stüdyo apartmana ya da sırt çantasına mahkum etmek de değil. Düzenlemek de değil, ki kabul ediyorum düzenlemek bazen çok eğlenceli.

Peki siz ne düşünüyorsunuz? Minimalizm ne değildir?

A few tips on packing/ Bavul yapma üzerine birkaç ipucu

1. If you’re packing a sun hat, put it upside down and fill inside and the outer edges with soft clothes like t-shirts and socks. This ensures the hat will stay in shape.


1. Eğer bavulunuza bir hasır şapka koyacaksanız ilk önce ters olarak koyup, içini ve dışını tişört ya da çorap gibi yumuşak kıyafetlerle doldurabilirsiniz. Böylece şapkanın şekli bozulmayacaktır. Bunu öğrenene kadar bu şapkayı uçakta/otobüste elimde poşetle taşırdım. 😄

2. Fold the clothes so that they can stand up on their own, using the Konmari method ( vid below). That way you can take the clothes you need without messing the organisation of the suitcase.

Also, pack your shoes separately to make the best of the space.

2. Giysileri yukarıda görüldüğü gibi, dik duracak şekilde Konmari metoduna göre katlayın. Böylece içinden bir giysi almanız gerektiğinde diğerleri bozulmayacak ve her şeyi bir anda görebilirsiniz. Konmari metodu ile giysi katlama için aşağıdaki videoya bakabilirsiniz.

Diğer bir ipucu da ayakkabılar üzerine. Ayakkabılarınızı tek tek poşetleyin ki yer kaplamasın.

3. Last but not the least, don’t over pack. Only bring what you need. For me, for one month of visiting family and then going to the seaside, I packed 6 t-shirts, one pair of baggy trousers, one pair of jeans, swimsuits, one summer hat, a very light towel, one pair of sandals and one pair of sneakers. Besides clothes, toiletries and basic skin care products. For makeup, just a 10 ml bottle of foundation and an eyeliner. I guess this suitcase will weigh below 10 kilos it’ll be more than enough.

I hope this post helps you to pack lighter and in a more organised way. 🙂

The other half of the suitcase/ bavulun diğer yarısı

3. En önemlisi de, yalnızca ihtiyacınız kadar olanını alın bavulunuza. Bu herkese göre değişir, ben bir ay kadar ailemin yanına gidip sonra da deniz kenarına gideceğim. Bunun için altı tişört, bir şalvar pantolon ve bir kot pantalon, bir çift parmak arası terlik ve bir çift spor ayakkabı, banyo ve cilt bakımı malzemeleri aldım.  Mayoların yanında kurulanmak için bir peştemalim var ki hem hafif, hem de suyu kalın bir havludan daha fazla emiyor ve anında kuruyor.

Makyaj malzemesi olarak 10 ml lik bir fondöten ve bir göz kalemi yetti. Bana yetecek hatta artacak bu bavul tahminimce 10 kilodan az oldu.

Umarım bu yazı daha hafif ve düzenli bir bavul düzenlemenize yardımcı olmuştur. 🙂

40 Parçalık Yaz Gardırobum: Kapsül Gardırop 2

img_1449

Minimalist bir gardırop yaratmak istiyor ve nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız, daha önce yazdığım Daha Az Kıyafetle Yaşamak ve Kapsül Gardırop-1: Nereden Başlayacağım yazılarına göz atabilirsiniz.

Kapsül gardırop ve kapsül gardıroba sahip ünlülerle ilgili yaptığım videoyu buradan seyredebilirsiniz:

Aslında bahar ve yaz gardırobum az çok belliydi ama hem kayıt altına almak, hem de böyle bir gardırop oluşturmak isteyenler için örnek oluştursun diye yazıyorum bu yazıyı. Bir de insan yazınca daha iyi motive oluyor, kendinize bile olsa, yazın. 🙂

Bu yaz çok azaltma yapmama gerek olmadı, yaz sonunda birkaç parçaya veda etmiştim, bu sefer de iki tişörtü emekliye ayırıp evlik yaptım, iki tane çok büyük geldiğini fark ettiğim bluz oldu, onları da kayınvalidem çok beğendi ona verdim.  Genel olarak sezonluk değil, genelgeçer modayla ilgilendiğim için, modası geçti diye atmam gereken hiçbir şey olmadı. Sizin böyle kategoride giysileriniz varsa onları dolabın dibine gömmektense bağışlamayı deneyebilirsiniz. Örneğin bu sene öğrencilerde hiç neon renkler görmüyorum, sanırım modası geçti onların. 🙂

Geçen yazdan beri aldığım parçalara bakarsak; üç basic tişört ekledim, Zara’nın tişörtleri hem uygun fiyatlı (20 TL), hem de kaliteli geldi bana bu sene. Sezondan sezona çok değiştiği için özellikle içeriği hep takip etmek lazım. Bu senekiler %90 pamuk, %10 elastan içeriğe sahipler. Terletmiyor, kesimleri de rahat ama erkeksi değil.

Bluzlarım aynı kaldı, bu grup genelde polyester kumaş olduğu için rahat rahat bozulmuyor. En alttaki 4 yıllık sanırım.

img_1452
Minimalistler renksiz olur diyenlere, renk renk, çeşit çeşit 🙂

Pantolonlara bir Levi’s kot daha ekledim. Kaliteli olsun üç kuruş fazla olsun diyorum artık, Levi’s’ın mavi kotlarının kalitesini gerçekten beğeniyorum, indirim dönemlerinde çok iyi fiyata da alınabiliyor (listemdeki kotlarının birini 120, diğerini 65 TL’ye aldım). Fakat bu markanın da eşime aldığımız gri kot pantolonu bir-iki yıkamadan sonra tüylendi. Artık kaliteli marka kalmadı be azizim. Yüzlerce lira verip D&G, G-Star mı alalım?!

Son olarak da eşimin yurtdışından aldığı Sketcher’s yürüyüş ayakkabısı eklendi listeye. Sanırım buradan asla alacağım bir marka değil, 250 lira benim için yüksek bir rakam. Ama yurtdışında fiyatlar neredeyse yarı yarıya, iyi ki de almış diyorum çünkü gerçekten çok rahat. Onun dışında her gün koşarmışçasına aldığım Reebok koşu ayakkabılarım ve ayda bir gün bile giysem tarzına bayıldığım siyah süet ayakkabılarımı da çok seviyorum. Rahatlık timsali bu üç ayakkabım da.

img_1451

Tüm parçaları topladığımda, 37 parça ediyor. Ama ben illa ki bir iki şeyi unutmuşumdur diye 40 diyorum.

Kıyafetlerimi dolabımda nasıl düzenlediğime gelirsek;

Düzen gerçekten çok önemli bir konu. Benim kadar düzensiz bir insan bile bunun önemli olduğunu söylüyorsa bana güvenin. 🙂 Giysiler az bile olsa düzen ve tertip şart. Ben kendi giysilerimi şöyle düzenledim: Elbiseler, bluzlar, hırkalar ve kırışan tişörtler askıda (hatta askıda kurutuyorum bunları, ütülemesi çok kolay oluyor.)

img_1453
Kışlık ve yazlık bluzler dolabın bu kısmında. Sol tarafta ise eşim ve benim ağır kabanlarımız, elbiselerimiz vs. duruyor. Tabii sol taraf buradan daha sıkış tepiş. Eşim tişörtleri asmayı sevmediği için onunkiler çekmecede.

Kırışmayan, evde ve sporda giyilen tişörtler ve kışlık kazaklar ise çekmecede katlı bir şekilde duruyor. Konmari’nin öğrettiği şekilde, şöyle katlıyorum tişörtleri ve kazakları:

Konmari diyor ki: sevgiyle katlarsanız buruşmaz. ❤

Bu da kitabından bir görsel:

marie-kondo-fold-short-sleeve-shirt-konmari-spark-joy-768x997

Şöyle size güzel kombinler yapıp fotoğrafını çekmek istedim. Sonra fark ettim ki bu listedeki her pantolon, her üstle ve her aksesuarla kombinlenebiliyor. Sanırım en güzel yanı da bu kapsül gardıropların. Bir parça temiz değilse, buruşuksa diğeriyle çok rahat yer değiştirebiliyor. Sanırım tek özel parça bu konuda şalvar pantolon. Onu genellikle süet ayakkabı ya da Birkenstock ve siyah çiçek baskılı bluz ile giyiyorum, diğerleri olmuyor.

Son olarak, minimalist bir gardırobum var diye zannedilmesin ki acayip düzenli bir insanım. Bu yazıyı son derece dağınık L koltuğumun, şu an boşta kalan tek yerinde yazıyorum. Sanırım bir çalışma masasına ihtiyacım var, zira şu an evdeki tek masa yemek masası. Bir gün defter kitap işinde minimalist olabilirsem Nirvana’ya ulaşacağım sanırım 🙂

Nereden Başlayacağım? Kapsül Gardırop 1

Eğer minimalizm kavramı sizi de heyecanlandırıyorsa, ama nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız, doğru cevap gardırobunuz. Azaltma işine kıyafetlerden başlamanın çok büyük avantajı var. İlk olarak insan bazı şeylerden nasıl kolay vazgeçilebileceğini görüyor. Aynı zamanda da en basit yaşayanımızın bile ne denli istifçi olduğunu… Ve de yıllar içinde ne kadar saçma tarzlar denediğini, bazılarına tutunduğunu. Bunları görmek insana diğer alanları da sadeleştirmek için büyük bir motivasyon veriyor.

 

Peki Nasıl Başlayacağım?

Aslında şimdi bu işin tam sırası. Ankara’da hala kış gibi hissedilse de, bahar geliyor. Güneydeyseniz belki montları çıkardınız bile. 🙂 Tavsiyem, ilk olarak kışlıkları elden geçirin.

Derle Topla Rahatla kitabının yazarı  canım Marie Kondo şöyle bir yöntem öneriyor:

 İlk olarak ne kadar giysiniz varsa yatağınızın üzerine atın.

Diyor ki bu işi bir kerede yapmanız lazım. Bu bir kere 6 ay da sürebilir, bir gün de. Azimli olmak, vazgeçmemek, kaytarmamak bu işin anahtarı. Ben diyorum ki, belki tüm giysiler fazla gelebilir. Kışlıklardan başlayın, seneyi düşünerek. Tüm kışlıkları yatağınızın üzerine atın. Eğer askıdaysa askıları çıkarın.

Ara not: Lütfen -sakın- aile bireyleriniz adına karar vermeyiniz. Bu iş felaketle sonuçlanabilir. Burada bahsettiğimiz 2 yaşındaki çocuğunuz, eşiniz yahut anne-babanız olabilir. Herkesin eşyaya verdiği değer farklıdır. Onun yerine siz karar veremezsiniz. Zaten bu işin ne kadar rahatlayıcı olduğunu gördüğü an o da size katılacaktır (bizde öyle oldu).

Şimdi bunları üç büyük grup halinde toplayacağız.

  1. Çöp: Bence neden bahsettiğimi çok iyi biliyorsunuz. Yıllar önce alınmış, her tarafından yırtılmış, delinmiş, pamuklanmış, lekeli. “Ama Beymen Outlet’ten çok uygun fiyata aldım!” “Ben ona yurtdışında kaç avro verdim!” Tamam da, çıkmayacak şekilde lekelenmiş! Artık onun ne sana ne bana faydası var. Eğer giyilemeyecek durumdaysa çöp olmaya mahkumdur. Ben örneğin bugün beyaz bir kazağıma, ne kadar sevsem de, üzerindeki  lekeleri çıkaramadığım için, ve bir de yeleğime, yapay kürk ve yapay deri bu yelek ama deri ve kürk kısmı ayrıştığı için, veda ettim.
    • Çöpe atmayayım, kıyamam derseniz, H&M’e bir torba kıyafet, bez vb. götürüp 10 TL’lik hediye çeki alabilirsiniz, ne kadar yıpranmış olduğu önemli değil. Eğer çok kaliteli bir kumaş ama bir kısmı lekeli/delik vb ise etrafınızda dikiş bilen bir insana kumaşı kullanıp kullanmak istemediğini sorabilirsiniz. Eskinin kalitesinde kumaş artık üretilmediği için üzerine atlayabilirler. 🙂
  2. Bağışla/Sat: Bu grupta da bir zamanlar çok sevdiğimiz, hala giyilebilecek kıvamda olan ama ya beden, ya tarz (ya da benim gibi üniversite yıllarından giysiler sakladıysanız ne beden ne tarz) olarak giyemeyeceğiniz giysilerden bahsediyorum. Bu işleri parayla yapan bir arkadaş müşterilerine şu soruyu soruyormuş: eski sevgilini sokakta bu kıyafetle görseydin utanır mıydın harika mı hissederdin? İşte gardırobumuz sadece harika hissedeceğimiz giysilerle dolu olmalı. Diğerleri ise ya bağışlanmalı ya da çöp olmalı. 17359432_1663796540583030_6853562740985174371_o
    • Nereye bağışlayacağım diyorsanız seçenek çok. Ben çoğu zaman Ankara Çiğdem Mahallesi’nin Çiğdemim Derneği’ne bağışlıyorum, bu bir mahalle dayanışma derneği. İhtiyaç sahiplerini bulup ulaştırıyorlar.
    • Kızılay’ın ya da belediyelerin eski kıyafet toplama kumbaraları başka bir seçenek.
    • Etrafınıza da sorun soruşturun, bazen ihtiyaç sahiplerini tanıyanlar oluyor, özellikle kışlık ihtiyacı olanlar olabilir.
    • Arkadaşlarınıza ve aile fertlerinize de sorun. Gerçi ben kardeşime sorduğumda, o kıyafetlerin çoğunun artık çöplük olduğunu, kimsenin giymeyeceğini söyleyerek uyardı beni (kötü olmadı, kendime geldim).
    • Bu işten para da elde etmek istiyorsanız satabilirsiniz, biliyorsunuz bazıları var sadece almış olmak için alışveriş yapıyor ve bazı aldıklarını etiketini bile çıkarmadan saklıyor. Sizin de böyle yeni durumda giysileriniz varsa internetteki mecralardan satmayı deneyin. Eşim eski saat ve cep telefonlarını hep sahibinden.com sitesinden satıyor, genellikle elden teslim ediyor, hiç sorun yaşamadı.
  3. Tut: Başlarken bu grup en büyüğü olacakmış gibi geliyor ama bittiğinde en küçüğü oluyor nasılsa! Çünkü aslında her gün giydiklerimiz ve ihtiyaç duyduklarımız o denli az ki. Böyle her şeyi önümüze serdiğimizde ne gereksiz harcamalar yaptığımızı anlayabiliyoruz.

Bir şeyi atmaya, bağışlamaya, ya da tutmaya nasıl kolaylıkla karar veririm?

  1. Minimalizm’in dünyada yayılmasını sağlayan ikili “The Minimalists” (www.theminimalists.com) değer konusunda düşünmeyi tavsiye ediyorlar. Sadece giysiler için değil, tüm eşyalar için şu soruyu sorun kendinize: Bu benim hayatıma değer katıyor mu? Cevap evet ise, tutmalısınız. Emin değilseniz bu da hayır anlamına gelir ki vazgeçmelisiniz demektir. Değer hakkındaki İngilizce yazıları için buraya bakabilirsiniz.
  2. Kondo ise (tam bir capon, canım benim) daha duygusal bir yaklaşımla, “dokunun” diyor. Bu nedenle her şeyi yatağına ser diyor. Dokunmadan bilemezsin, onun hayatına değer katıp katmadığını, ihtiyacın olup olmadığını. Kondo’nun sorduğu soru ise: “Mutlu ediyor mu?” Seni neşelendirmeyen hiçbir şeyin evinde yeri yoktur diyor. Giysilerde bunu anlamak çok kolay. Bu nedenle de giysilerden başlamak çok mantıklı. Neyin üzerinize yakıştığını (yani eski sevgiliniz üzerinizde görse süper hissedeceğinizi :)) neyin yakışmadığını- çok rahat da olsa, çok iyi biliyorsunuz. Emin olmadığınızda eşten dosttan yardım istemekte de çekinmeyin. Sabah dolabınızı açtığınızda, içinde yalnızca mükemmel hissettiğiniz kıyafetler olması kadar güzel bir şey yok.

kondo-book_0

İçinde mükemmel hissetmek derken, yalnızca cafcaflı giysiler anlaşılmasın. Ben şahsen bir kot ve tişörtün içinde mükemmel hissediyorum, eğer bedenime ve vücut yapıma uygunlarsa.  Ya da bazı arkadaşlarım topuklu ayakkabının postürlerini düzelttiğinden, daha özgüvenli hissettiklerinden bahsediyor. O zaman, topuklu baş tacınız olsun! Benimse topukluların içinde tek düşüncem eve gidip ayaklarımı sıcak suda saatlerce bekletmek oluyor! Yani bana kesinlikle mutluluk vermiyor topuklu.

Herkesin öncelikleri farklı, ve kendinizi iyi tanımalısınız. Başkalarının önceliğine göre giyinmeyin, bu sizin hayatınız ve en sevdiğiniz şekilde giyinmelisiniz. Bu yüzden de sizi yansıtmayan giysi ve aksesuarlarınıza elveda deyip “tam sizlik” olanları gerekirse haftada iki gün giymelisiniz. 🙂

Peki atacağımı attım, tutacağımı tuttum. Nasıl düzenleyeceğim?

O da başka bir yazımızın konusu olsun. Bu arada Kondo’nun kitabını edinip başlayabilirsiniz, çok güzel ipuçları var. Kendisi her ne kadar başka yöntemlerle karıştırmayın dese de herkesin kendi yöntemini bulması taraftarıyım ben. O yüzden okuyup kendiniz karar vermelisiniz size uyup uymadığına. Ben bildiğim yöntemleri yazıp, kendi gardırobumdan örneklerle göstereceğim bir sonraki yazımda. O zamana kadar, bir yıl kadar önce yazdığım şu yazıya da bakabilirsiniz.Bir de project 333 var. Kapsül gardırop deyimini de çıkaran sanırım bunu yaratan kadın, miniminnacık ama her şeye yeten bir gardırop kastettiği. Buna da bakın. Yılda 3 kere, 33 parçadan oluşan bir gardırop yapmayı öneriyorlar. Ben bunu hiç denememiştim, sadece azalttım ama hiç saymadım. Dün oturup sayayım dedim bu bahar giyeceklerimi, ayakkabılar, aksesuarlar, spor kıyafetleri falan her şey dahil tam 33 parça olmuş. 🙂 Bundan da bir sonraki yazımda bahsedeceğim.

Adsız

 

 

 

 

Makyaj Mezarlığım

Minimalizm hakkında birşeyler öğrenmeye çalıştığım son iki yıldır çok farklı sebeplerle bu işe girişenlerle karşılaştım: borcu olanlar, alışveriş bağımlısı olanlar, çocukları olup evin durumu almış başını gitmiş olanlar, depresyondakiler, ya da benim gibi dağınık olup aslında amaçları aklını düzene sokmak olanlar. Ama sonuç çoğunda aynı oluyor, büyük bir rahatlama. Neyi neden satın aldığımızın farkına varma. Bende de aynen böyle oluyor.

Ben giysilerimi saymadım, ama eşim Koray’ı da eklersek beraber yüzlerce parçadan kurtulduk ve mevsim değiştikçe gözden geçirip biraz daha parçadan kurtulmaya devam ediyoruz. Benim için giysi dolabımda önemli olan tarzımı belirlemek ve sahip olduğum her parçayı sevmekti. Bunu başardığımı düşünüyorum. Artık başka alanları düşünmeye başlayabilirim.

image

Makyaj mezarlığı. Sanırım gerçekten de bir mezarlık yaratmışım yıllar içinde. Tüm makyaj, cilt bakım ve tırnak bakım malzemelerimi yatağın üzerine yığdım bir Cumartesi günü ve bir süre onları seyrettim. Ne saçma bir yığındı! Ben işe giderken makyaj bile yapmıyorum, krem ve göz kalemi dışında. Ama yine de bu kadar çok ürünü toplamayı başarmıştım. Bazı şeylerden bolca vardı, mesela 3 adet göz kalemi, 3 adet yüz maskesi, 2 bb krem, 1 fondöten gibi. Yüz temizleme ürünleri de cabası. Oje dersen 20den fazla var. Fark ettim ki ben bunları kullanmayı değil, yalnızca sahip olmayı seviyorum. Yıllardır çektiğim sivilce problemine yönelik örneğin, bir sürü – ve bazıları gerçekten işe yarayan -ürünler almışım ama kullanmadığım için tabii ki bir sonuç alamıyorum. Sadece almak sanki beni tatmin etmiş. Tıpkı alıp giymediğim elbiseler gibi. O yüzden bu topluluk bana bir mezarlık gibi göründü.

Tarihi geçen ve artık kullanılmayı kesinlikle düşünmediğim malzemeler çöpü boyladı. Sonrasında bir liste yaptım ve toplamda 66 parça ürünün olduğunu gördüm. Yanlarına hatırladığım fiyatları yazdığımda ise sonuç daha felaketti: 1000 liranın biraz üzerindeydi! Yıllardır borçları olan ben, seyahat etmek için param olmadığından yakınan ben, 1000 lirayı kozmetiğe harcayıvermiştim! Ve neredeyse hiçbirini kullanmıyorum, 66 parçanın içinden günlük olarak kullandığım makyaj temizleyici, bb krem, göz kalemi, rimel, parfüm, bu kadar, 5 parçaydı.

Sorun şu ki bu kadar para verdiğim için atmaya kıyamadım. Günlük olarak kullanabildiklerimi, özellikle maske, yüz temizliği gibi ürünleri içinde en az kalandan itibaren kullanmaya başladım. Cildim de aslında bu ürünleri düzenli olarak kullandığım için yeni sivilceler vermeyerek bana karşılık verdi. Tam bir kazan-kazan oldu açıkçası. Ve elimdekiler bitene kadar kesinlikle yeni bir şey almayacağıma kendime söz verdim.

Bu deneme bana şunu öğretti: üzerine düşünmeden, evde buna benzer bir şey olup olmadığını kontrol etmeden yeni alınan her eşya yalnızca para ve dünyanın kaynaklarının azalmasına sebep oluyor. Kredi kartı borçları arttıkça artıyor ve insanın hayallerini gerçekleştirebilmesinin önüne geçiyor.

Şu an 3 haftalık bir tatildeyim, ve bavula sığdırma kaygısı aslında insanın gerçekten neyi sevdiğini ve neye ihtiyacı olduğunu gözden geçirmek için iyi bir fırsat. Tatile getirdiğim tüm kozmetik şunlardan ibaret:

IMG_20160713_202919_edit

Bir temizleyici, bir güneş kremi, bir dudak parlatıcı, bir parfüm. Bir de göz kalemi ve rimel getirdim ama keşke getirmeseymişim, hiç kullanmadım. İşte tatilde değilken bile bu kadar az şeye ihtiyaç varken dolapları kozmetikle doldurmak niye?

Herkesin bir zaafı var, benimkinin cilt bakımı olduğunu fark etmem biraz geç olsa da faydalı oldu. Tavsiyem, sizin zaafınız ne düşünün. Örneğin hiç okumayacağınız kitaplar mı alıyorsunuz (ben de biraz böyleyim), belki de elinizdekiler bitene kadar yenisini almamalı, ya da kitap beklentilerinizi karşılamadıysa kendinizi zorlamaktansa sevebilecek birine hediye etmelisiniz. Ya da çok fazla dekoratif ürün sahibiyseniz belki bazılarını elden geçirip hatta meraklılarına gittigidiyor’dan satıp ek gelir elde edebilirsiniz. Kozmetiklerinizi bile, örneğin tüplü kremler, tonikler ve parfümler, sevecek arkadaşlarınıza verebilirsiniz.

%d bloggers like this: