Hassas Olmayan Bir Dünyada Aşırı Hassas Olmak [Kitap İncelemesi]

“You have to fill your own cup first, you can’t pour from an empty cup”

Önce kendini kabını doldur, boş kaptan bir şey dökemezsin deniyor (Türkçesi biraz komik oldu ama anladınız siz onu, çeviride çok kötüyüm 😄). Yani eğer kendine hizmet etmezsen, kendine bakmazsan, başkalarına bakacak halin olmaz. Aşırı hassas insanların da bazen kapları çok çabuk boşalıyor, eğer fark edip kendilerine vakit ayırmazlarsa bir işkenceye dönebiliyor hayat.


Son YouTube videomda Ilse Sand’ın “Sevmeye Kendinden Başla” kitabını anlattım. Kitabın İngilizcesi “Highly Sensitive People in an Insensitive World”. Çevirmen kitabın adını benden de kötü çevirmiş, çünkü hassas insanlarla ilgili Türkçe kitap arayıp bulamayıp İngilizce okumuştum, videoyu çekerken bir daha bakayım dedim, bu şekilde çevirmişler bu kitabı.


Aşırı hassas bir insan olduğunuza ya da yakın çevrenizde hassas biri olduğuna inanıyorsanız videoyu izlemenizi (link profilde) ve kitabı okumanızı tavsiye ederim. Her şeyin göründüğü gibi olmadığını bize anlatan şeylerden biri bu olgu 🙂

52 Küçük Değişiklik: Önyargılarda Minimalist Ol

Bu haftanın yeni videosunda önyargılarımızda minimalizmden konuşmak istedim. Hayat kalitemizi yükseltecek ve bakış açımızı değiştirecek en güzel şeylerden biri önyargılarımızı azaltmak. Umarım bu haftadan başlayarak siz de bu küçük değişikliği hayatınıza katarsınız.

Bu konuda blogda daha önce yazdığım yazıları okumak isterseniz:

Önyargılarda Minimalizm

Polyanna Ol

Bu haftanın yeni videosu:

Siz hayatınızda bu küçük değişikliği nasıl uygulayabilirsiniz? Yorumlarınızı bekliyorum.

52 Küçük Değişiklik- Liste İnsanı Ol

Bu haftaki videoda liste insanı olmanın faydalarından bahsedecek ve etkili listeler yapmak için beş ipucu paylaşacağım.

Bu haftanın küçük değişikliği geçen haftakiyle de doğrudan bağlantılı, onu da buradan izleyebilirsiniz:

Siz listeler yapmayı sever misiniz? Yorumlarda benimle paylaşın.

52 Küçük Değişiklik’in diğer videolarına buradan ulaşabilirsiniz.
Bu videonun yazısını okumak isterseniz o da burada.

Bir Amaç İçin Yaşamak- Life on Purpose

Yeni evimden iş yerime yaklaşık yirmi dakikada yürüyorum, bu da bana yolda bir şeyler dinlemek için günde kırk dakika veriyor. Önceden olsa müzik dinlerdim, ama bu aralar kitap dinlemekten çok keyif alıyorum. Geçen hafta Dan Millman’ın “Dingin Savaşçı”sını, bu hafta da Victor Strecher’ın “Life on Purpose” (Bir Amaç İçin Yaşamak) adlı kitabını dinledim. Strecher Michigan Üniversitesi’nde bir profesör.

Konu yaşam amacını bulmaya gelince insanın aklına iki soru geliyor:

  1. Yaşam amacım ne? Nasıl bulacağım? Yoksa çoktan beni bulmuş mudur?
  2. Yaşam amacımı gerçekleştirmek için ne yapmalıyım?

Bu kitap bize birinci soru hakkında pek bir bilgi vermiyor; fakat ben bu konuya da değinmek istiyorum. Hayattaki amacımızı bulmak için şöyle bir yol izleyebiliriz:

i. Önce değerlerimizi bulalım. Hayatınızı hangi değerler yönetiyor? Bu sorunun doğru bir cevabı yok, ve herkes için çeşitlilik gösterir. Örneğin biri güce en üst sırayı ayırırken, bir diğeri için zevk veya güvenlik olabilir bu.

ii. Değerlerimizden yola çıkarak, bu hayatta misyonumuzun neler olabileceğini bulmaya çalışalım. Birden fazla amacımız olabilir.

Barrett Values Centre bu konuda Türkçe de dahil olmak üzere birçok dilde bir test hazırlamış, ücretsiz olarak buradan ulaşabilirsiniz.

Bu sadece kaynaklardan biri, ama Türkçede maalesef çok kaynak yok. Bu testten ve başka testlerden ve kendi gözlemlerimden hareketle, kendi değerlerimi şöyle özetleyebilirim örnek olması açısından:

aile, esenlik (fiziksel/ duygusal/ zihinsel/ ruhsal), güzelliği ve doğayı takdir etme, insanların içindeki iyiyi ortaya çıkarma, yaratıcılık, yeni bilgiler ve beceriler öğrenme (alfabetik sıra ile)

Sizin değerler listeniz benimkinden çok farklı olabilir. Listelerde yer alan diğer değerlerden örnek vermek gerekirse: bağımsızlık, özgürlük, sanat, başarı, güvenlik, zenginlik, evrensellik, gelenekler, arkadaşlık (ilişkiler), ebeveynlik, yardımseverlik, spor, eğlence, zevk… Daha büyük bir liste burada bulunabilir (İngilizce). Ya da aşağıdaki görselde değerlerin bir listesini görebilirsiniz (kaynak: Barrett Value Center). 1, 2 ve 3’te değerlerin yanında korkuların da olduğunu fark edeceksiniz. Kişisel gelişimin bu ilk aşamalarında, korku da bizim değerlerimizi belirleyici bir özellik, ama bireysel önceliklerden bütüne hizmete doğru geliştikçe, değerlerin korkuya dayalı olmadığı görülüyor.

Dediğim gibi burada doğru cevap yok, ve hayatın farklı dönemlerinde illa ki bazı değerleriniz değişecek. Ama kendine dürüst olmak önemli. Bu süreci aceleye de getirmeye gerek yok, kendinize birkaç hafta verin ve bu kelimeleri aklınızdan geçirin. Hangi değerler sizin hayatınızı yönetiyor? Bu soruya gerçekçi bir cevap bulduysanız hayat amacınızı anlamaya bir adım yaklaştınız demektir.

“the thing is to find a truth which is true for me, to find the idea for which I can live and die.”

Victor J. Strecher

Yazar yaşam amacını bulmayı bu şekilde tanımlıyor. Diyor ki, önemli olan benim için doğru olan bir gerçeklik bulmak, uğruna yaşayacağım ve öleceğim bir fikir bulmak.

Kendi yaşam amacımızı keşfetmeye çalışırken gelin tarihten ve günümüzden insanların yaşam amaçlarına da bakalım:

En sevdiğim Beatles üyesi George Harrison’ın yaşam amacı spiritüelizm. Kendisi şunları söylemiş:

Daha fazlasını istediğimi hatırlıyorum. Olay bu kadar değil. Hedefim ün değil. Para değil. Huzuru bulmak için, mutlu olmak için daha fazlasını bilmek, tesadüfen karşılaşabileceğiniz bir şey değil. Üzerine çalışmanız gerekli.”

Beatles’dan sonraki hayatında da görüyoruz ki kendini özellikle Hint felsefesi, mistisizm ve yardımseverliğe adamış.

Bir Hayalim Var adlı konuşmasıyla tanıdığımız Martin Luther King ise yaşam amacını şöyle özetlemiş:

İnsanları birleştirmek ve eşitliğe katkı sağlamak.

M. Luther King Jr

Amerikalı besteci Samuel Barber (1910-1981), yaşam amacını erken keşfedenlerden. Dokuz yaşında annesine yazdığı mektupta şöyle demiş:

Amacım bir besteci olmak. Ve olacağım eminim. Sakın bana bunu unut ve git futbol oyna deme. Lütfen.

Samuel Barber

Yazar taksi şoförlerine de bu soruyu sormuş ve aldığı cevaplardan ikisi şu şekilde:

Ölmek. Sadece yaşamak ve ölmek. Her gün taksi kullanıyorum, eve geliyorum, kızımı dışarı çıkarıyor, biraz okuma yapıyor ve arada balığa çıkıyorum. Ölüm geldiğinde hazır olacağım. Hayat hiçbir şey değil.

Jose Martinez

Bu ülkede (Amerika’da) çocuklarıma iyi bir gelecek vermek için günde 12 saat çalışıyorum. Ailemizde üniversiteye giden ilk çocuklar olacaklar.

Kitabın yazarının yaşam amacı ise şu şekilde:

Benim amacım insanların hayatlarında bir amaç yaratmalarına katkı sağlamak, tüm öğrencilerime kendi kızımmış gibi davranmak, ilgili bir baba ve eş olmak, ve sevgi ve güzellikten keyif almak.

black pencil on white printerpaper

Hepimizin değerleri farklı olduğu gibi, yaşam amacı da farklı olacak tabii. Ve hatta bence hayatımızın farklı dönemlerinde de değişmeye mahkum. Ama değişecek diye üzerinde hiç düşünmeyecek değiliz. Bence yaşam amacımız üzerine düşünmek kendimiz için yapacağımız en iyi yatırımlardan biri. Yazar dinlerden ve ilahi bir amacımız olduğundan pek bahsetmemiş ama, ben bu dünyaya bir amaç için geldiğimize inananlardanım. O yüzden yazarın dediği gibi yaşam amacımızı “yaratmak” değil de, “bulmak” ya da “keşfetmek” sözcükleri daha yakın geliyor bana.

Kitaptaki en beğendiğim bölüm ise “yaşam amacımızı bulduktan sonra onu nasıl hayatımızda mümkün ve devamlı kılabiliriz?” sorusunun cevabı oldu. SPACE şeklinde bir akronimle hatırlaması kolay hale gelmiş 5 yöntem paylaşmış bizimle.

S- Sleep: Uyku

P- PresenceBilinçli Farkındalık

A- ActivityBedensel ve Zihinsel olarak Aktif olmak

C- CreativityYaratıcılık

E- EatingSağlıklı Yeme Alışkanlıkları

Strecher diyor ki hayatınızın bu beş alanını düzene sokarsanız, yaşam amacınızla doğru orantılı bir şekilde yaşamanız kolaylaşır. Ben de kesinlikle katılıyorum. Hatta bahsettiği tüm alışkanlıklar da geçen sene bu zamanlarda bitirdiğim 52 Küçük Değişiklik yazı dizisinin bir parçasıydı, linklerini de sizinle paylaştım. Benim için de güzel bir hatırlatma oldu, hatta tekrar 52 küçük değişikliği baştan mı yapsam diye düşündüm, bu sefer video olarak. Ne dersiniz?

Umarım bu yazı sizi değerlerinizi ve yaşam amacınızı bulmak konusunda motive etmiştir. Yaşam amacınızı bir cümle olarak oluşturduysanız, yorumlarda bekliyorum.

Ben de önümüzdeki haftalarda kendi yaşam amacımı düşünüp bir cümle şeklinde ifade etmeye çalışacağım.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Youtube kanalım da burada.

Kaynaklar:

CMU Career & Professional Development Center. Values Exercise.
Benoni, Dan. How To Find Your Life Purpose (Before It’s Too Late!)
Strecher, Victor J. Life on Purpose: How Living for What Matters Most Changes Everything

2020’nin Kelimesi: Derin

Son 3 yıldır kendi kendime oynadığım bir oyun var: O senenin kelimesini belirliyorum. Böylece hem sene içinde bu kelimenin odağım olduğunu hatırlayıp kendime bir yol haritası çizebiliyorum; hem de bir senedeki gelişimime bu kelime açısından bir bakma imkanım oluyor. Karanlık sulardaki kişisel deniz fenerim gibi oluyor bu kelime.

2017 için kelimem “Yaz” dı, 2017 yılında el yazısı ve dolmakalemler olsun, yaratıcı yazarlık ve blog olsun yazının her türlüsünde kendimi geliştirdim gerçekten.

2018’in kelimesi “Yaşa” oldu, 2018’de Singapur’a taşındık, her yeni deneyimimde, yargılamaktan çok yaşamaya özen göstermeye çalıştım. Sanırım 2018 yılı hayatımda en değişik deneyimleri yaşadığım yıllardan biri olarak kalacak. İş hayatım epey stresliydi Singapur’da, ama buna rağmen dolu dolu bir yıl geçirdim.

2019’un kelimesi ise (aslında iki kelime de idare edin :)) “Cesur Ol” du. Bu sene gerçekten de cesur olmamı gerektirecek bir dolu deneyim yaşadım ve bu iki kelimeden çok güç aldım. Avustralya’ya taşındık, Singapur’dakinden çok daha farklı bir deneyim oldu burası. Singapur’da iş ve arkadaş bulma konusunda çok da sıkıntı yaşamamışken burada yaşadım. Başlangıçları hep benim yapmam gerekti, hep korkularımla yüzleşmem gerekti. Avustralya’da geçen bir yılımı da uzun uzun yazmam gerek aslında, Singapur’a dair çok yazdım ama burasıyla ilgili sadece bir yazım var. İlk senenin heyecanları ve hatalarını unutmadan yazmalı. 🙂

Bu senenin bitmesine on gün kala aslında bir korkumla daha yüzleşeceğim: kamp yapma ve şnorkelle yüzme. Yüzmeyle ilgili küçüklüğümden beri aşamadığım bir korkum var, kamp da gözümü korkutmuyor değil. Benim için önümüzdeki günler heyecanlı ve de tam bu senenin mottosuna uygun olacak 🙂

Aralık ayının başından beri de acaba bu senenin kelimesi ne olsa diye ara ara düşünüyorum. Hatta bulamadım da hiçbir şey, her kelime vasat geldi, özenti geldi. Sonunda geçen gün dişlerimi fırçalarken buldu beni 2020’nin kelimesi: Derin.

Bu haftanın videosunda Enneagram’dan bahsetmiştim, ben tam bir Dokuz olduğumu fark ediyorum Enneagram’ı araştırdıkça. Kısaca anlatmam gerekirse bu teori insanları dokuza ayırıyor. Doğduğumuz andan itibaren hepimizin bu gruplardan birine dahil olduğumuzu, ve hayatımız boyunca bunun değişmediğini, ve bizim kişiliğimizi oluşturduğunu varsayıyor. İlginç yanı ise hiçbir grup öbüründen iyi ya da kötü değil, ama her grubun Sağlıklı-Vasat-Sağlıksız yönleri var. Kendimizi tanıdıkça Sağlıksız yöne doğru kayan alışkanlıklarımızı görebilir, ona göre tedbir alabilir ve daha sağlıklı yöne geçebiliriz.

Enneagram şeklinin tepesinde yer alan Dokuz’un en önemli özelliklerinden biri diğer tüm kişiliklere kuşbakışı bakması. Hepsinden biraz iyi yön alması, ama eğer çaba göstermezse her şeyde başlangıç seviyesinde kalma tehlikesi var. Yargısızlık, başkalarının kararlarına uyum sağlama, herkeste haklı bir yan bulma da bu “peacemaker” (arabulucu) denen tipin olağan hareketleri. Yine çoğu zaman iyi özellikler gibi gözükürken, aslında bu yüzden insanlara “belli bir kişiliği olmayan”, “tanıması, anlaması zor” insanlar olarak gözükebiliyor Dokuz.

İşte bunları düşünürken hep aklıma “derin” kelimesi geldi. Bunları çözmek için derine inmeliyim. Sadece sığ sularda yüzerek olmayacak bu iş. Ayrıca hayatımda o kadar çok başlatıp da gerisini getirmediğim şey var ki.. Yoga, meditasyon, ikinci yabancı dil (ler- Almanca, Japonca, Korece), yaratıcı yazarlık (yüzmeyi de buna ekleyeyim hatta, derinlerde yüzmekten korkma)… İlgimi çeken o kadar çok şey var ki hepsini öğrenme isteğinden hiçbirini ilerletemiyorum. Tam bir “jack of all trades, master of none” durumu maalesef.

O yüzden bu sene neyle ilgilenirsem ilgileneyim, sığ sularda, başlangıç seviyesinde kalmaktansa, derine inmeye çabalayacağım. Sadece bu kelimeyi yılın kelimesi bellemek bile, şimdiden beni motive etti. 🙂

Hadi siz de kendinize, 2020 için bir kelime seçsenize. Benim için en verimli ve gelişmeme yardımcı şeylerden biri oldu bu son yıllarda. Hangi kelimeyi seçtiğinizi yorumlarda bekliyor olacağım.

Minimalizm Herkese Uygun Mu? Farklı Kişilik Tipleri ve Minimalizm

Ekim ayında çok güzel bir kitap okudum: Anne Bogel’dan Reading People.

İnsanları anlamak için önce kendimizi anlamak gerek, bu kitap da kendimizi tanımak için yıllar içinde kabul görmüş araçları özetlemiş. Günümüzde başkalarını tanımaya çalışıp etiketler koymak çok moda, ama Delfi tapınağındaki o sözlere ve felsefenin doğuşuna geri dönmek gerek belki de: “Kendini Tanı”. Bu araçların çoğunu ben bilsem de, yeniden hatırlamak ve Bogel’in kendi yaşamından ve ailesinden tecrübeleri dinlemek çok hoştu. Kitabın Türkçesi çıkar mı bilmem ama tavsiye ederim.
Kitapta bahsedilen kendimizi anlama araçları bunlar:
✨İçedönüklük- dışadönüklük
✨Aşırı hassas insanlar (highly sensitive people)
✨5 Sevgi Dili
✨Keirsey’s Temparaments ve Myers-Briggs Kişilik Tipleri
✨Clifton Güçlüyanbulucu (Strengthsfinder)
✨Enneagram

Bu kavramlar içinde daha önce üzerine düşünmediğim, okumadığım iki kavram aşırı hassas insanlar ve Enneagram’dı. Özellikle Enneagram’ı çok ilginç buldum ve üzerine iki kitap daha okudum: Personality Types (Don Richard Riso) ve The Road Back to You (Ian Morgan Cron).

Enneagram gerçekten çok enteresan bir konu, derine indikçe insan doğası hakkında çok şey öğreniyorum. Bir yandan da kişilik tiplerimizin eşyayla ilişkisi ve minimalizme etkileri hakkında düşünüyorum. Yeni videomda bu konuya değindim, aşağıdan izleyebilirsiniz:

Meditasyon Çeşitleri

Meditasyon, şimdiyle bağlantı kurmak, anda yaşamak ve duygularımızı kontrol edebilmek adına yapabileceğimiz en güzel şeylerden biri.

Bu yazımda, meditasyonu hiç denememiş, ya da birkaç kez deneyip kendine uygun olmadığına karar vermişleri de düşünerek, meditasyon türlerine yer vereceğim. Aslında hepsinin sağladığı faydalar aynı:

  • daha iyi konsantrasyon,
  • rahatlama,
  • hayattaki yerini ve amacını daha iyi anlayabilme,
  • geçmiş ve geleceğin etkilerinden mümkün olduğunca sıyrılıp ana odaklanabilme

bunlardan bazıları. Fakat yapılış yöntemi birbirinden çok ayrılan birçok meditasyon türü var. Biri size uygun gelmediyse diğerini deneyebilirsiniz.

Bir rehber ses eşliğinde yapmak özellikle ilk zamanlarda olayı anlamak, fark etmeden dikkatiniz dağılırsa ana dönmek, ve farklı türleri görmek açısından faydalı.

Bir kez daha belirtmeliyim ki, meditasyon hiçbir dinin aleti, ibadeti olmayıp aslında dini inancınız fark etmeksizin meditasyondan faydalanacağınızı düşünmekteyim. Şimdi gelelim meditasyon çeşitlerine:

1) Nefes Meditasyonu

En basit ve nerede olursanız olun yapabileceğiniz bir meditasyon. Bunu yapmak için illa sessiz, sakin bir yere gidip bağdaş kurmanıza gerek yok. Ben metroda ayakta dururken bile yapıyorum. Nefes meditasyonu hem mindfulness (bilinçli farkındalık) hem de doğu geleneklerinden gelenler tarafından sıkça kullanılıyor. Ayrıca yoga yapanlar, ve hatta psikiyatrlar da kullanıyor özellikle anksiyete için.

Ayakta, yürürken, otururken, yatarken başlayabilirsiniz. Amaç, nefes alıp verirken nefesi tümüyle hissetmek ve nefeste kalmak. Nefes meditasyonu içinde bir dolu teknik var. Nefesi en çok hissettiğiniz yerde odaklanabilirsiniz örneğin, burun, göğüs boşluğu, karın olabilir.

Diğer bir teknik de sayma tekniği.  Nefes alırken 1, nefes verirken 2. Bu şekilde dikkatiniz dağılmadan, sadece 1 ve 2,ye odaklanarak meditasyon yapma tekniği yanlış hatırlamıyorsam Thich Nhat Hanh’ın Farkındalığın Mucizesi kitabında geçiyordu (o meditasyon demiyor, basitçe oturmak diyor). Bir diğer nefes tekniği de nefesleri saymak. 10 nefes (ya da kendi belirlediğiniz bir sayı) bittiğinde başa dönüyorsunuz.

Bu teknik kalp atışımızı da düzenlediği için panik ve anksiyeteye müsait bir bünyeniz varsa, deneyebilirsiniz.

Türkçe bir örnek için bu videoya bakabilirsiniz.

Bu konuda okuduğum başka bir yöntem ise konuşma ile alakalı. Meşhur bir söz vardır, başkasını dinlerken aslında dinlemiyor, ne söyleyeceğimizi planlıyoruz diye. Ne söyleyeceğimizi, ve bazen haklı çıkmak için ne söylememiz gerektiğini planladığımızdan aslında neredeyse hiçbir zaman karşıdakini tümüyle dinlemiyoruz. Aklımız gelecekte cirit atıyor, şimdide değil. O yüzden dinlerken şimdide kalmak için nefes almayı hatırlayabiliriz. Daha da iyi bir tavsiye, konuşmadan önce duraksayıp bir nefes almak.  Bir nefes ne çok kısa, ne de garip karşılanacak kadar uzun bir süre. Ağzımızdan çıkan şeylerden pişman olmamak için -ki benim bu konuda çok fırın ekmek yemem lazım- bu yöntem baş tacı.

2. Beden Tarama Meditasyonu

Beden tarama, benim için en aydınlatıcı deneyimlerden biri diyebilirim. Böyle bir tarama yapmadan önce, kendi bedenimi ne az tanıdığımı ve ne az dinlediğimi fark ettim. O nedenle sıklıkla yapmaya çalışıyorum. 1. maddedeki nefes çalışmalarıyla başlayıp beden taramaya geçebilirsiniz.

Bazı beden tarama meditasyonları çakralar üzerinden ilerliyor, bazıları ise tamamen uzuvlar ve bedenin farklı kısımları üzerinden. Baştan ya da ayaklardan başlayabilirsiniz. Yöntem şu şekilde:

Diyelim ki başımızdan başladık. Başımızda şu an bir şey hissediyor muyuz? Ağrı olabilir, sıcaklık olabilir, üşüme olabilir. Hiçbir şey hissetmiyor olabiliriz, dinlemek önemli. Oradan alna, gözlere, kulaklara… Bu şekilde ayaklara kadar devam ediyoruz.

Bazen bedenimizde olan bitene hiç kulak asmıyoruz. Bu meditasyonu yaparken bedenimden gelen küçük sinyalleri anlama fırsatım oldu. Dişlerimi ve çenemi çok sıktığımı fark ettim örneğin. Çok sık olan boyun ve omuz tutulması problemim azaldı. Sadece fark etmek bile bazı sorunları çözmek için yeterli belki de.

Bu benim için en faydalı çalışmalardan biri. Türkçe bir örneği burada, İngilizce bir örneğini burada bulabilirsiniz.

3.Farkındalık Meditasyonu (Mindfulness)

Sanırım ilk denediğim yöntemlerden biri farkındalık meditasyonuydu. Bu yöntem 1 ve 2’ye benzemekle beraber onları kapsıyor. Dikkatimizi dünyada olan bitene, ayaklarımızın yerle birleştiği noktaya, seslere, renklere, içimizdeki hislere yönlendiriyor. Anda kalmak önemli.

Bu meditasyonda düşüncelerimizi tıpkı dışarıdan gelen bir veriymiş, üzerinde değiştirme hakkımız yokmuş gibi izliyoruz. Geri çekilip bir gözlemci oluyoruz.

Düşünceleri, kaygıları dalgalar gibi düşünebiliriz. Bilincimiz bir okyanus, dibi tamamen sessiz ve huzurlu. Ama yüzeyde dalgalar birbiriyle boğuşuyor. Biz dalgalar değil, okyanusuz. Günlük hayatın koşturmacasında bunu unutuyoruz, düşünceler için kendimizi yargılıyor, cezalandırıyoruz. Bu meditasyonu yaparken, okyanus olduğunuzu, ve ne yaparsanız yapın, dalgaların yani düşüncelerin akışına engel olamayacağınızı hatırlayın. Ama unutmayın, düşünceler ortaya çıktığında, analiz etmeyin ya da yargılamayın. Sadece gözlemci olun.

Bu konuda bir Türkçe örnek için buraya, İngilizce bir örnek için buraya bakabilirsiniz.

Bu üçü, benim en çok tecrübe ettiğim meditasyon türleri. Bunların dışında henüz denemediğim onlarca yöntem var. Sahaja yoga meditasyonu, Kundalini yoga meditasyonu ve Transandantal meditasyon Hint kültüründen doğan meditasyon çeşitleri ve dünya çapında destekçileri çok.

4. Diğer Meditasyon Çeşitleri

Sahaja Yoga Shri Mataji tarafından 70lerde bulunmuş ve tüm dünyaya meditasyonu yaymak istediğinden eğitimleri de bedava ve internette birçok bilgi bulunuyor. Birkaç defa denememe rağmen hala skeptiğim sanırım, ama ilginç bir şekilde rahatlama sağlıyor yaptıktan sonra. Bu meditasyon belli hareketler (elini çakra noktalarına koyma gibi) ve tekrarlanan cümleler-mantralar içeriyor (mantralar Türkçe). Daha fazla bilgi için derneğin youtube kanalına göz atabilirsiniz.

Kundalini, en basit tanımıyla, bedenimizde uyuyan bir enerji. O enerjiyi uyandırabilirsek Aydınlanma’yı yaşabileceğimize inanılıyor. Hiç denemedim, ama kundalini yoga ve meditasyonu denemek istiyorum.

Mantra meditasyonu, dünyada özellikle Deepak Chopra tarafından üne kavuşmuş bir meditasyon türü. Sanskritçe mantralar üzerinden yürüyor. Deepak Chopra’nın çoğu meditasyonu ücretli, ama Oprah ile birlikte belirli aralıklarla 21-day Meditation Experience yapıyor, bunlar ücretsiz oluyor. Ben bunları takip etmeye çalışıyorum.

Aşağıdaki videoda da mantra meditasyonunun bir örneğini görebilirsiniz. Ben bunları çok rahatlatıcı buldum.

Transandantal Meditasyon, en yeni yöntemlerden biri olmakla beraber en eski geleneklere dayanıyor. Anladığım kadarıyla mantra ve imajlarla yürüyen bir meditasyon türü. Anladığım kadarıyla diyorum çünkü bu meditasyon türünde öğretmenden öğrenmeye inanılıyor, ve belli bir para karşılığında eğitim alıyorsunuz. Aslında anlayabiliyorum para istemelerini, çünkü bu meditasyonun destekçileri meditasyonun tıpkı futbol oynamak, piyano çalmak gibi öğrenilebilir bir yetenek olduğunu, iki video dinleyerek bunu kendi başınıza yapmanın çok zor olduğunu düşünüyor. Bu nedenle bire bir öğrenmenin gücüne inanıyorlar. Denemediğim için nasıl olduğu hakkında bir fikrim yok, ama denemek isterseniz sitelerine göz atabilirsiniz.

Son üç senedir meditasyonu hayatıma katmak için aktif bir çaba gösteriyorum. Fakat bu konudaki en önemli eksiğimin planlama ve belirli bir zaman dilimini, her gün meditasyona ayırmama olduğunu düşünüyorum. Daha düzenli bir insan oldukça bu problemin de üstesinden geleceğim umarım.

Bahsettiğim yöntemlerden birini denediniz mi? Ya da burada bahsetmediğim yöntemlerle ilgili olumlu ya da olumsuz bir deneyiminiz oldu mu? Sizden duymak, öğrenmek isterim.

Mindfulness ve meditasyon üzerine diğer yazılarımı okumak için bilinçli farkındalık kategorisine göz atabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Youtube kanalım da burada.

Gelip Geçiciliği Anlamak

Oturmuş neredeyse her felsefi, tasavvufi düşüncede bu kavram var: gelip geçiciliği anlamak (Tasavvufta bu da geçer ya hu, Budizm’de impermanence).

Çok basit görünen bu kavramı hayatımıza taşıyabilmek için bir ömür gerekli sanırım. Zira her an, bizi ya geçmişe, ya geleceğe taşımaya çalışırken, biz kendimizi güvende hissetmek ve bu anın hissettirdiklerini uzatmak için adımlar atma çabasındayız. Bu an ıstıraplı bir an ise de, kabullenmek yerine yine geçmiş veya geleceğe sığınıyor zihinlerimiz. Bize iyi ya da kötü görünen her şeyin üzerimizden akan su gibi geçeceğini fark edemeden yaşıyoruz.

Ben kendi adıma, güzel deneyimleri uzatmak ve kalıcı kılmak isteğinin pençesine düşüyorum çoğu zaman. Cildimin kırışmasından, sarkmasından korkuyorum mesela. Yaşlanıp kendime yetememekten korkuyorum. Sevdiğim insanların (benim gibi) yaşlanacak ve bir gün bu dünyayı terk edecek olması da beni korkutuyor. Hatta daha günlük hayata indirgersem, aldığım bir parça giysinin bile bozulup eskimesini istemiyorum. Ama o eskimese, ben değişeceğim; bedenim, beğenilerim değişecek. İşte bunu kabullenmek zor geliyor. En büyük korkularımdan birinin bu olduğunu fark ettim.

Ancak hayat öyle ki işte, ben köklenmek, hep aynı kalmak isterken, o benim köklerimi söküyor hep. “Hadi bakalım, bir de bununla başa çık” diyor. “Al sana gelip geçiciliği anlamak için yeni bir fırsat. Ne sevinçlerin, ne de ıstırapların kalıcı olmadığını anla bakalım.” Ben anlayana kadar, bu döngü böyle devam edecek sanırım.

Dijital Minimalizm- Cal Newport [Kitap Özeti]

Geçen haftaki videomda dijital minimalizm denemelerimden bahsetmiş, aslında birçok dijital alışkanlığımızı tamamen bırakmak yerine azaltmanın daha verimli olacağını anlatmıştım.

Videoyu çektikten birkaç gün sonra, başka bir kitap için kütüphaneye gittim, ve daha kütüphanenin kapısından girer girmez Cal Newport’un Dijital Minimalizm kitabına rastladım. Hemen ödünç aldım tabii. Popüler de bir kitap olduğundan bir haftada geri vermem gerekiyordu, altı günde bitirdim :).

Merak edenler için kitap Türkçe’ye de çevrilmiş. İlgilenirseniz temin edip okuyabilirsiniz.

Ayrıntılı incelememi YouTube üzerinden de izleyebilirsiniz.

Şimdiye dek okuduğum minimalizm kitapları genellikle ikiye ayrılıyor: Ya tamamen umutsuz durumda olup çareyi minimalizmde bulanlar, ya da zaten minimalist yaşayıp kendi yaşam tarzını bizimle paylaşan yazarlar. Cal Newport ikinci grupta. Kendisi Bilgisayar Bilimi bölümünde çalışan bir profesör, ama bir dijital minimalist. Hiç sosyal medya hesabı olmamış, ama bir blogu var. Bu blog üzerinden de küçük olmasını planladığı, ama binlerce insanın katıldığı bir deney yapmış: Katılımcılarından hayatlarındaki “tercihe bağlı” teknolojilerden bir ay boyunca uzak durmalarını istemiş. Bu “tercihe bağlı teknolojiler” herkes için değişebilir, ama Newport bu kitapta kahve makinesi, bulaşık makinesi gibi gereçlerden değil de ekranlara bağımlılığımızdan kurtulmayı amaçlamış. O yüzden katılımcıları da sosyal medya, Netflix, video oyunları gibi teknolojileri hayatlarından çıkarmayı denemişler.

Katılımcıların bir kısmı yarıda bırakmış, bir kısmı bir ay “detox” gibi uygulamış ama ayın sonunda eski hayatına geri dönmüş, kimisi ise bir ayın sonunda alışkanlıklarını adamakıllı gözden geçirerek neyin anlamlı olduğuna karar vermiş. Aynısını bize de öneriyor yazar. En çok bağımlılığımızın nerede olduğunu, verimliliğimizi en çok azaltan dijital alışkanlığın ne olduğunu bulup bir ay boyunca ondan uzak durmayı öğütlüyor bize.

Peki bir ay süresince ve sonunda ne yapacağız bu teknolojiler olmadan? Onun için de güzel önerileri var. Kendi kendimize zaman geçirmenin çok önemli olduğunu anlatıyor yazar. Uzun, yavaş yürüyüşler yapmanın öneminden bahsediyor. Ama burada “solitude” yani tek başınalık kavramını kullanmış Newport. Bu kelimenin yalnızlıktan farkı, bunu bile isteye yapmamız hatta bunun için bir zaman ayırmamız gün içinde. Bir de, üzerine basa basa, bu zamanın “başka zihinlerden uzak” bir zaman olmasının önemini söylüyor. Yani müzik dinlemek, kitap okumak gibi uğraşlar da güzel ama başka zihinlerin etkisinden çıkıp kendimizi dinlememiz de çok önemli. Dijital çağın bizden alıp götürdüğü bir şey bu. Kulağımızda bir müzik, ekranlardan sürekli bize bakan ve bir şeyler anlatan yüzler, aslında düşününce çok yeni şeyler. Sessizliği kaybedeli yüz yıl bile olmadı, o yüzden buna aslında bedenlerimiz müsait değil. Sessizliği ve tek başınalığı kucaklamak, benim bu kitaptan aldığım en güzel tavsiye oldu.

“Beğen” tuşuna basmak, ya da küçük mesajlar, yorumlar yerine sevdiklerimize daha fazla vakit ayırmak ise bir başka tavsiyesi yazarın. Son olarak da üretici işler yapmanın (örgü, dikiş gibi el işleri, veya marangozluk, tamir gibi işler) bizi doğamızla daha çok bütünleştireceğine inanıyor.

Yazar bilim insanı olduğu için kitapta çok fazla akademik çalışmaya ve makaleye yer verilmiş. Ben açıkçası böyle kitaplardan çok hoşlanmıyorum, ama Newport’un anlatım tarzı güzeldi ve beni bir dijital detoks yapmaya ikna etti.

Kitabın sonu da gönlümü çeldi :). Kitap “Eskiden Bir İnsandım” adında bir makaleden alıntıyla başlıyor, ve teknolojinin insanlığımızı nasıl kaybettirdiğini anlatıyordu. Fakat kitap çok daha optimist bir şekilde bitti. Kendisi de teknolojiden ekmeğini yiyen bir profesör olarak şöyle bitirmiş Newport kitabını:

Şunu güvenle söyleyebilirim: “Teknoloji sayesinde, hiç olmadığım kadar iyi bir insanım.”

Cal Newport, Dijital Minimalizm

Eğer halihazırda sosyal medyada çok vakit geçiren biriyseniz, kitaptan kesinlikle çok faydalanacağınızı düşünüyorum. Ben kendi adıma kitap gözlerimi açtı, hiç bilmediğim şeyler öğretti diyemeyeceğim, çünkü zaten yazarın anlattığı yolu yürüyordum, beni ikna etmesine gerek yoktu. Ama birçok insanın çok faydalanacağını düşündüğüm bir kitap.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.
Youtube kanalım da burada.

Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı- Mental Minimalizm

Bu haftanın videosunda da mental minimalizmden konuşmaya devam ediyoruz.

Yeni okuduğum “Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı” kitabını inceledim.

Yazarın, “bir şeyleri kafaya takmamak imkansız, o zaman bize değer katacak olan şeyleri seçip onlara odaklanalım” önermesini ben pek beğendim. Siz ne dersiniz?

Minimalist Günlüğü diğer mecralarda takip etmek isterseniz: 
YouTubeinstagramFacebook

Bilinçli alişveriş için 5 ipucu- minimalist alişveriş [Video]

Geçen hafta ilk parçasını yayınladığım Para Biriktirmek İçin 5 Yöntem videosunun bu hafta ikinci kısmı geliyor, Bilinçli Alışveriş İçin 5 İpucu.

“Nasıl para biriktiririm?” “Nasıl tasarruf yaparım?” “Nasıl daha bilinçli alışveriş yapabilirim?” “Kendimi mahrum etmeden borçlardan nasıl kurtulurum?” sorularının cevabını bu videoda bulabilirsiniz.

Geçen haftanın videosu burada.

Videoda bahsettiğim ipuçlarını ise buradaki blog yazımda da bulabilirsiniz.

Yeni videolardan haberdar olmak için buradan abone olabilirsiniz 🙂

Önyargılarda Minimalizm

Önyargılarımızda da minimalist olabilir miyiz?

Bu hafta başıma gelen küçük ama önemli bir olay bana şunu öğretti: Önyargılarımızdan kurtulmak için önyargımız olduğunu fark etmemiz gerekli!

Böyle söyleyince kolay gibi geliyor ama bu “uyanış”ı çoğu kişi yaşamıyor. Yani fark etmediğimiz için hiç önyargımız yok sanıyoruz.

Bu haftaki yazımda bir öğrencimi ve onunla kötü geçen bir dersimi anlatmıştım. Belki de dersin benim adıma kötü geçmesinin sebebinin benim bu tarz öğrencilere karşı olan önyargım olabileceğini yazmıştım.

O öğrencimle bugün yine buluştuk. Ben kendimi nötr tutmaya, ne pozitif ne de negatif bir yargıda bulunmamaya niyetlendim. Tek niyetim ona faydalı olabilmekti. Ders sonunda fark ettim ki, hiç de benim başta düşündüğüm gibi beni yargılamıyordu, söylediğim her şeyi can kulağıyla dinliyordu. Yargılamış olan bendim :). Bir dil okulunda küçük bir sınıfım olacağı için artık ona özel ders veremeyeceğimi söylediğimde çok üzüldü.

Ve sonra, tesadüf mü dersiniz, tevafuk mu, kız benim ders vereceğim okula sonraki dönem kayıt olmayı düşünüyormuş zaten 🙂. Brisbane’da o kadar çok dil okulu var ki, bu gerçekten güzel bir tesadüf, ya da “synchronicity” 🌸 oldu. Benim orada olacağımı duyduğunda da çok sevindi. Eğer kayıt olursa öğretmeni yine ben olacağım.

Bu kız hakkındaki önyargılarımı objektif düşüncelerimden ayırabilmek bana uygulamalı olarak yine ve yeniden gösterdi ki, yalnızca fark etmek bile şifalandırıyor. En büyük öğrenme, kitaplardan, başkalarından değil, kendi içimizden gelen öğrenme.

Diğer mecralarda Minimalist Günlüğü takip etmek isterseniz: 
YouTubeinstagramFacebook

52 Küçük Değişiklik 51. Hafta: Hislerini Fark Et

Bu haftanın küçük değişikliği, hislerimizi dinlemek ve fark etmek.

Bu haftanın konusu için ilham geçen ay kütüphanede rastlayıp okuduğum First Intelligence adlı kitaptan geldi. Kitapta Simone Wright sezginin ilk zekamız olduğunu, ve bedenimizin zekasının sadece beyinde sınırlı olmadığını anlatıyordu.

Wright’a göre zekamızın üç kaynağı var bedenimizde: beyin, bağırsaklar ve kalp. Bu üçünü doğru kullanıp sezgilerimizi dinleyebilirsek, o zaman dünyayla ve kendimizle daha barışık yaşayacağımızı anlatıyor. Okumaktan gerçekten zevk aldım. Hepimizin bedeni ve iç sesinin farklı konuştuğunu, ama kendimizi tanımamız yolunda bedensel sinyallerimizi iyi tanımanın çok gerekli olduğunu anlatıyor Wright.

İyi güzel, ama benim okuduğum çoğu şeyde yaptığım gibi, kitabı okurken uygulamayı yapıyor, ama bittikten sonra öğrendiklerimi hayata geçirmekte zorlanıyorum. First Intelligence’da da böyle oldu. Bedenimi dinlemeyi alışkanlık haline getirmek istiyorum, bu nedenle bu hafta, geçen hafta başladığım yoga ile de birlikte olarak, bedenimizi dinlemekten ve duygularımız ve bedensel hislerimiz ile ilgili farkındalığımızı geliştirmekten bahsetmek istiyorum.

Diğer yazılarımdan takip ettiyseniz hatırlıyorsunuzdur, Avustralya’ya geldiğimden beri (yaklaşık dört ay) henüz iş bulamadım. Bu arada özel ders veriyorum. Ve özel dersin ve öğrencilerle birebir iletişim kurmanın sınıfta ders vermekten çok daha zevkli olduğunu fark etmeye başladım. Derslerden sonra genelde moralim yükselmiş oluyor, öğrencilerimin hepsi çok iyi insanlar ve bana çok güzel geri dönütleri oluyor.

Fakat bugün farklı oldu. Bugün yeni tanıştığım bir öğrenci, beni sürekli sorgulamaya çalıştı. Ben de sanırım biraz savunma moduna geçtim. Normalde ben daha mütevazı taraf olurum ama öğrenci beni biraz kışkırtınca ben de yaptığım işin ehli olduğunu göstermeye çalıştım. Normalde işlediğim dersten farklı olarak doğal bir akış değil de, isteyen ve veren ilişkisi gibi geçti ders.

Ders çıkışında yürürken, geçen sene Singapur’dayken öğretmenlikten neden bunaldığımı, hatta neden kariyer değişikliği istediğimi hatırladım. Çünkü orada da dersten çıktığımda aynı şeyi hissediyordum! Dedim ki kendime, seni öğretmenlikten bezdiren mesleğin kendisi değil. Böyle hissettiren öğrenciler. Özetle, “parayı ben veriyorum, en iyi ben bilirim, benim istediğim gibi öğreteceksin” tavrında yaklaşan öğrenciler. Bedenimde ne hissettiğimi fark etmeye çalıştım. Kalbim sıkışıyor gibi oluyor, aklımda binlerce cevap, şöyle söyleseydin, böyle söyleseydin, ne gıcık bir kızdı, aynı şu eski öğrencime benziyor vs. Hem düşüncelerimi, hem de bu düşüncelerin bedenimde ne gibi duygu değişikliklerine yol açtığını fark etmeye çalıştım. Bir yandan da, kendime kızıyordum, senin kendine verdiğin değer bu kadar mı, takdir edilirsen harika hissediyorsun, sorgulanırsan yerin dibine batıyorsun diye. Bir de böyle hissettiğim için kendime yüklendim yani 🙂

Sonrasında ise aklıma Eckhart Tolle‘nin Şimdi’nin Gücü kitabında kadınlar ile ilgili okuduklarım geldi: Kadınların aydınlanmaya erkeklerden daha yakın olduğunu düşünüyordu. Çünkü hem hislerimizi fark ve kabul etmeye daha yatkınız (ben açıkçası fiziksel olarak farklı olduğumuzu düşünmüyorum ama kültürün erkekleri hislerinden uzaklaştırdığına katılıyorum) hem de adet gördüğümüz dönemde her ay yaşadığımız adet öncesi sendromu bizim için iyi bir araç olabilir. Biz genellikle adet öncesi ve sırası yaşadığımız duygu iniş çıkışlarını kavga ve ağlama ile, ağrımızı ile ağrı kesicilerle gideriyoruz. Fakat Tolle böyle zamanlarımızı farkındalık için kullanmamızı öneriyor. Acının ve duygu patlamalarının, yani bedenimizde olan bitenin yargısız bir gözlemcisi olursak, bu sürecin bizi çok daha hızlı bir şekilde aydınlanmaya getireceğini söylüyor.

Dersten dönerken düşündüm. Ben de zaten o malum dönemdeyim, belki de bu yüzden o öğrencime öyle bir tepki verdim. Belki de kızcağız benim düşündüğüm gibi bir niyete sahip değildi ama hem hormonlarım, hem de geçmiş tecrübem öğrencimi yanlış değerlendirmeme sebep oldu. Belki ders esnasında bu hislerin farkına varmış olsaydım, kendimi sıfırlayabilir ve daha içten olabilir, daha verimli olabilirdim.

Bu hafta duygu değişikliklerimi, bedenimdeki hisleri, yargılamadan yazmaya karar verdim. Tek fark etmenin bile ne kadar şifalandırıcı olduğunu biliyorum, bu yüzden sebeplerini bile düşünmeden, sade fark edip yazacağım. Sizi de kendinizi tanıma yolunda bir adım daha atmaya, duygularınızın farkında olmaya çağırıyorum bu hafta.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Youtube kanalım da burada.

52 Küçük Değişiklik 48. Hafta: Oyna

Bu haftanın küçük değişikliği, oyun oynamayı hayatımıza yeniden sokmak.

Biliyorsunuz her hafta 52 Small Changes for the Mind adlı kitaptan küçük bir değişiklik uyguluyorum. Bu hafta konusunda biraz kararsızdım çünkü yetişkin hayatım boyunca oyun oynamaya karşı biraz temkinli yaklaştığımı söyleyebilirim. Arada bir arkadaşlarla tabu, monopoly gibi oyunlar, ya da bazen bilgisayar oyunu oynasam da, bunu ya zaman kaybı ya da bağımlılık olarak görüyordum. Çünkü özellikle bilgisayar oyunu oynarken kendimi durduramıyordum. Fakat bu haftasonu çok sevdiğim arkadaşlarımın çocuklarıyla vakit geçirirken oyun oynamanın aslında bizim için ne kadar hayati olduğunu fark ettim.

Hatırlarsanız geçen haftaki konumuz şehir dışına çıkmaktı, biz de Paskalya’yı fırsat bilip Sydney’e gitmiştik. Bol yemeli içmeli, bol oyunlu bir haftasonu oldu.

Sahile gittiğimizde arkadaşımızın 5 yaşındaki kızı Sultan, miniminicik deniz kabukları toplamış, onlarla “unicorn horns” diye oynuyordu. Küçük kızların unicorn çılgınlığını bilirsiniz 🙂

Despicable Me 🙂

Eve geldiğimizde o deniz kabuklarıyla öyle oyunlar yaptık ki beraber, ben çocukların yaratıcılığına tekrar hayran kaldım. Oyunculuğumu ne zaman kaybettiğimi hatırlamaya çalıştım.

Yetişkinliğe giden yolda bir yerde o oyunculuğumuzu unutuyor ve birden ciddi, somurtkan insanlar oluveriyoruz. Ve hatta dediğim gibi bir yerden sonra oyun oynamak zaman kaybı gibi geliyor. Halbuki oyun çocuklar için olduğu kadar, bizim için de ihtiyaç.

Çocukluğumu düşününce, birçok çocuktan daha fazla oyun oynadım diye düşünüyorum. Kardeşim benden üç yaş küçük olduğu için, o oyun oynamayı bırakana kadar oynadık, bu da benim 14 yaşıma falan tekabül ediyor. Her şeyden oyun çıkarabilirdik, çakıl taşlarının üzerine surat çizip, kibrit kutusunda uyuttuğumuzu, bebeklerimize artık kumaşlardan kıyafetler diktiğimizi, evdeki malzemelerin reklamını yaptığımızı, sesimizi kasede kaydedip radyo programı yaptığımızı hatırlıyorum. Biraz büyüyünce bunların yerini atari ve sonra da bilgisayar oyunları aldı. Göz sağlığına zararlı olmaları dışında aslında bu tür oyunların da faydaları var, çok da karalamamak lazım ama tabii kurallarını kendi belirlediğimiz oyunlar kadar yaratıcılığımızı tetiklemiyorlar.

52 Small Changes kitabının yazarı Blumenthal, Dr. Stuart Brown’ın “Play” adlı bir kitabından bahsetmiş. Dr. Brown, üzerinde araştırma yaptığı seri katillerin çocukluklarında oyundan yoksun büyüdüğünü anlatmış. Aynı şekilde, sanat, iş dünyası gibi alanlarda başarılı kişilerle yaptığı araştırmada da onların çok renkli bir oyun dünyası olduğunu bulmuş. Kitabı ileride okumak istediğim kitaplar arasına ekledim, daha önce oyunun bilimsel bir araştırma konusu olacağını düşünmemiştim.

Bu konuyu bu haftaya bırakmam da bu arada 23 Nisan‘a denk gelmesi açısından güzel oldu. 🙂 Atatürk de oyunun ve çocukluğun önemini anlamış olmalı ki, sade çocuklara özel, hatta büyüklerin de bir günlüğüne çocuk olmasına vesile olan bir bayram hediye etmiş bizlere. Küçüklüğümdeki 23 Nisan anıları benim için çok özeldir. Korolar, danslar, sınıfı süsleme, okul bahçesinde eğlenceli oyunlar… Umarım şimdinin çocukları da 23 Nisan’dan bizim aldığımız kadar keyif alıyordur. Bir yıl boyunca iple çektiğimiz bir gün olurdu.

Bu arada, tam ayrılmadan önce, Sultan unicorn horn‘ları ve sayısız oyun olasılığını bana bıraktı 🙂 Yazımı Brighton Le Sands’den bu minik tatlı deniz kabuklarıyla bitireyim (en büyüğü 1 santim). Sizin ya da etrafınızdaki çocukların yarattığı oyunlar neler? Yorumlarda benimle paylaşın.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Youtube kanalım da burada.