52 Küçük Değişiklik: Önyargılarda Minimalist Ol

Bu haftanın yeni videosunda önyargılarımızda minimalizmden konuşmak istedim. Hayat kalitemizi yükseltecek ve bakış açımızı değiştirecek en güzel şeylerden biri önyargılarımızı azaltmak. Umarım bu haftadan başlayarak siz de bu küçük değişikliği hayatınıza katarsınız.

Bu konuda blogda daha önce yazdığım yazıları okumak isterseniz:

Önyargılarda Minimalizm

Polyanna Ol

Bu haftanın yeni videosu:

Siz hayatınızda bu küçük değişikliği nasıl uygulayabilirsiniz? Yorumlarınızı bekliyorum.

52 Küçük Değişiklik: Gülümse

Bu hafta çok çok sevdiğim ama birkaç haftadır ertelediğim bir konudan bahsedeceğim: Gülümsemek!

Mutlu olduğunuz için mi gülümsersiniz, yoksa gülümsediğiniz için mi mutlu olursunuz? Cevabı videoda 🙂

52 Küçük Değişiklik’in diğer videolarına buradan ulaşabilirsiniz.

Bu haftanın yazısını okumak isterseniz o da burada.


Yeni videolardan haberdar olmak için buraya tıklayarak abone olabilirsiniz:

Beni instagramda https://instagram.com/minimalistgunluk adresinde bulabilirsiniz.

Sevgiler,
Pelin

52 Küçük Değişiklik- Liste İnsanı Ol

Bu haftaki videoda liste insanı olmanın faydalarından bahsedecek ve etkili listeler yapmak için beş ipucu paylaşacağım.

Bu haftanın küçük değişikliği geçen haftakiyle de doğrudan bağlantılı, onu da buradan izleyebilirsiniz:

Siz listeler yapmayı sever misiniz? Yorumlarda benimle paylaşın.

52 Küçük Değişiklik’in diğer videolarına buradan ulaşabilirsiniz.
Bu videonun yazısını okumak isterseniz o da burada.

52 Küçük Değişiklik 4. Hafta: Uyku

Bildiğiniz gibi 52 Küçük Değişiklik serisine bu sefer YouTube videolarıyla yeniden başladım. Bu sefer ilk uyguladığım sıradan biraz değişik bir sıralama uyguluyorum, içinde bulunduğumuz olağanüstü durumları düşünerek ona göre değişikliklerden konuşmaya çalışıyorum.

İlk üç haftayı kaçırdıysanız:

  1. Hafta- Günlük Tut yazı | video
  2. Hafta – Müziğin Sesini Aç yazı | video
  3. Hafta- Stres Gideren Ritüeller yazı | video

Bu haftanın küçük değişikliği, aslında epey büyük bir değişiklik; çünkü beden ve zihin sağlığımızı doğrudan etkiliyor.

Uykunuz ne kadar kaliteli? Daha iyi uyumak ve uykuya rahat dalmak için neler yapılabilir? Bu hafta bunlar üzerine konuşacak ve uygulamaya çalışacağız.

Sorularınızı ve daha iyi uyumak için sizin neler yaptığınızı da yorumlarda bekliyor olacağım. Videoyu aşağıdan izleyebilir, yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

Meditasyon Çeşitleri

Meditasyon, şimdiyle bağlantı kurmak, anda yaşamak ve duygularımızı kontrol edebilmek adına yapabileceğimiz en güzel şeylerden biri.

Bu yazımda, meditasyonu hiç denememiş, ya da birkaç kez deneyip kendine uygun olmadığına karar vermişleri de düşünerek, meditasyon türlerine yer vereceğim. Aslında hepsinin sağladığı faydalar aynı:

  • daha iyi konsantrasyon,
  • rahatlama,
  • hayattaki yerini ve amacını daha iyi anlayabilme,
  • geçmiş ve geleceğin etkilerinden mümkün olduğunca sıyrılıp ana odaklanabilme

bunlardan bazıları. Fakat yapılış yöntemi birbirinden çok ayrılan birçok meditasyon türü var. Biri size uygun gelmediyse diğerini deneyebilirsiniz.

Bir rehber ses eşliğinde yapmak özellikle ilk zamanlarda olayı anlamak, fark etmeden dikkatiniz dağılırsa ana dönmek, ve farklı türleri görmek açısından faydalı.

Bir kez daha belirtmeliyim ki, meditasyon hiçbir dinin aleti, ibadeti olmayıp aslında dini inancınız fark etmeksizin meditasyondan faydalanacağınızı düşünmekteyim. Şimdi gelelim meditasyon çeşitlerine:

1) Nefes Meditasyonu

En basit ve nerede olursanız olun yapabileceğiniz bir meditasyon. Bunu yapmak için illa sessiz, sakin bir yere gidip bağdaş kurmanıza gerek yok. Ben metroda ayakta dururken bile yapıyorum. Nefes meditasyonu hem mindfulness (bilinçli farkındalık) hem de doğu geleneklerinden gelenler tarafından sıkça kullanılıyor. Ayrıca yoga yapanlar, ve hatta psikiyatrlar da kullanıyor özellikle anksiyete için.

Ayakta, yürürken, otururken, yatarken başlayabilirsiniz. Amaç, nefes alıp verirken nefesi tümüyle hissetmek ve nefeste kalmak. Nefes meditasyonu içinde bir dolu teknik var. Nefesi en çok hissettiğiniz yerde odaklanabilirsiniz örneğin, burun, göğüs boşluğu, karın olabilir.

Diğer bir teknik de sayma tekniği.  Nefes alırken 1, nefes verirken 2. Bu şekilde dikkatiniz dağılmadan, sadece 1 ve 2,ye odaklanarak meditasyon yapma tekniği yanlış hatırlamıyorsam Thich Nhat Hanh’ın Farkındalığın Mucizesi kitabında geçiyordu (o meditasyon demiyor, basitçe oturmak diyor). Bir diğer nefes tekniği de nefesleri saymak. 10 nefes (ya da kendi belirlediğiniz bir sayı) bittiğinde başa dönüyorsunuz.

Bu teknik kalp atışımızı da düzenlediği için panik ve anksiyeteye müsait bir bünyeniz varsa, deneyebilirsiniz.

Türkçe bir örnek için bu videoya bakabilirsiniz.

Bu konuda okuduğum başka bir yöntem ise konuşma ile alakalı. Meşhur bir söz vardır, başkasını dinlerken aslında dinlemiyor, ne söyleyeceğimizi planlıyoruz diye. Ne söyleyeceğimizi, ve bazen haklı çıkmak için ne söylememiz gerektiğini planladığımızdan aslında neredeyse hiçbir zaman karşıdakini tümüyle dinlemiyoruz. Aklımız gelecekte cirit atıyor, şimdide değil. O yüzden dinlerken şimdide kalmak için nefes almayı hatırlayabiliriz. Daha da iyi bir tavsiye, konuşmadan önce duraksayıp bir nefes almak.  Bir nefes ne çok kısa, ne de garip karşılanacak kadar uzun bir süre. Ağzımızdan çıkan şeylerden pişman olmamak için -ki benim bu konuda çok fırın ekmek yemem lazım- bu yöntem baş tacı.

2. Beden Tarama Meditasyonu

Beden tarama, benim için en aydınlatıcı deneyimlerden biri diyebilirim. Böyle bir tarama yapmadan önce, kendi bedenimi ne az tanıdığımı ve ne az dinlediğimi fark ettim. O nedenle sıklıkla yapmaya çalışıyorum. 1. maddedeki nefes çalışmalarıyla başlayıp beden taramaya geçebilirsiniz.

Bazı beden tarama meditasyonları çakralar üzerinden ilerliyor, bazıları ise tamamen uzuvlar ve bedenin farklı kısımları üzerinden. Baştan ya da ayaklardan başlayabilirsiniz. Yöntem şu şekilde:

Diyelim ki başımızdan başladık. Başımızda şu an bir şey hissediyor muyuz? Ağrı olabilir, sıcaklık olabilir, üşüme olabilir. Hiçbir şey hissetmiyor olabiliriz, dinlemek önemli. Oradan alna, gözlere, kulaklara… Bu şekilde ayaklara kadar devam ediyoruz.

Bazen bedenimizde olan bitene hiç kulak asmıyoruz. Bu meditasyonu yaparken bedenimden gelen küçük sinyalleri anlama fırsatım oldu. Dişlerimi ve çenemi çok sıktığımı fark ettim örneğin. Çok sık olan boyun ve omuz tutulması problemim azaldı. Sadece fark etmek bile bazı sorunları çözmek için yeterli belki de.

Bu benim için en faydalı çalışmalardan biri. Türkçe bir örneği burada, İngilizce bir örneğini burada bulabilirsiniz.

3.Farkındalık Meditasyonu (Mindfulness)

Sanırım ilk denediğim yöntemlerden biri farkındalık meditasyonuydu. Bu yöntem 1 ve 2’ye benzemekle beraber onları kapsıyor. Dikkatimizi dünyada olan bitene, ayaklarımızın yerle birleştiği noktaya, seslere, renklere, içimizdeki hislere yönlendiriyor. Anda kalmak önemli.

Bu meditasyonda düşüncelerimizi tıpkı dışarıdan gelen bir veriymiş, üzerinde değiştirme hakkımız yokmuş gibi izliyoruz. Geri çekilip bir gözlemci oluyoruz.

Düşünceleri, kaygıları dalgalar gibi düşünebiliriz. Bilincimiz bir okyanus, dibi tamamen sessiz ve huzurlu. Ama yüzeyde dalgalar birbiriyle boğuşuyor. Biz dalgalar değil, okyanusuz. Günlük hayatın koşturmacasında bunu unutuyoruz, düşünceler için kendimizi yargılıyor, cezalandırıyoruz. Bu meditasyonu yaparken, okyanus olduğunuzu, ve ne yaparsanız yapın, dalgaların yani düşüncelerin akışına engel olamayacağınızı hatırlayın. Ama unutmayın, düşünceler ortaya çıktığında, analiz etmeyin ya da yargılamayın. Sadece gözlemci olun.

Bu konuda bir Türkçe örnek için buraya, İngilizce bir örnek için buraya bakabilirsiniz.

Bu üçü, benim en çok tecrübe ettiğim meditasyon türleri. Bunların dışında henüz denemediğim onlarca yöntem var. Sahaja yoga meditasyonu, Kundalini yoga meditasyonu ve Transandantal meditasyon Hint kültüründen doğan meditasyon çeşitleri ve dünya çapında destekçileri çok.

4. Diğer Meditasyon Çeşitleri

Sahaja Yoga Shri Mataji tarafından 70lerde bulunmuş ve tüm dünyaya meditasyonu yaymak istediğinden eğitimleri de bedava ve internette birçok bilgi bulunuyor. Birkaç defa denememe rağmen hala skeptiğim sanırım, ama ilginç bir şekilde rahatlama sağlıyor yaptıktan sonra. Bu meditasyon belli hareketler (elini çakra noktalarına koyma gibi) ve tekrarlanan cümleler-mantralar içeriyor (mantralar Türkçe). Daha fazla bilgi için derneğin youtube kanalına göz atabilirsiniz.

Kundalini, en basit tanımıyla, bedenimizde uyuyan bir enerji. O enerjiyi uyandırabilirsek Aydınlanma’yı yaşabileceğimize inanılıyor. Hiç denemedim, ama kundalini yoga ve meditasyonu denemek istiyorum.

Mantra meditasyonu, dünyada özellikle Deepak Chopra tarafından üne kavuşmuş bir meditasyon türü. Sanskritçe mantralar üzerinden yürüyor. Deepak Chopra’nın çoğu meditasyonu ücretli, ama Oprah ile birlikte belirli aralıklarla 21-day Meditation Experience yapıyor, bunlar ücretsiz oluyor. Ben bunları takip etmeye çalışıyorum.

Aşağıdaki videoda da mantra meditasyonunun bir örneğini görebilirsiniz. Ben bunları çok rahatlatıcı buldum.

Transandantal Meditasyon, en yeni yöntemlerden biri olmakla beraber en eski geleneklere dayanıyor. Anladığım kadarıyla mantra ve imajlarla yürüyen bir meditasyon türü. Anladığım kadarıyla diyorum çünkü bu meditasyon türünde öğretmenden öğrenmeye inanılıyor, ve belli bir para karşılığında eğitim alıyorsunuz. Aslında anlayabiliyorum para istemelerini, çünkü bu meditasyonun destekçileri meditasyonun tıpkı futbol oynamak, piyano çalmak gibi öğrenilebilir bir yetenek olduğunu, iki video dinleyerek bunu kendi başınıza yapmanın çok zor olduğunu düşünüyor. Bu nedenle bire bir öğrenmenin gücüne inanıyorlar. Denemediğim için nasıl olduğu hakkında bir fikrim yok, ama denemek isterseniz sitelerine göz atabilirsiniz.

Son üç senedir meditasyonu hayatıma katmak için aktif bir çaba gösteriyorum. Fakat bu konudaki en önemli eksiğimin planlama ve belirli bir zaman dilimini, her gün meditasyona ayırmama olduğunu düşünüyorum. Daha düzenli bir insan oldukça bu problemin de üstesinden geleceğim umarım.

Bahsettiğim yöntemlerden birini denediniz mi? Ya da burada bahsetmediğim yöntemlerle ilgili olumlu ya da olumsuz bir deneyiminiz oldu mu? Sizden duymak, öğrenmek isterim.

Mindfulness ve meditasyon üzerine diğer yazılarımı okumak için bilinçli farkındalık kategorisine göz atabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Youtube kanalım da burada.

52 Küçük Değişiklik 51. Hafta: Hislerini Fark Et

Bu haftanın küçük değişikliği, hislerimizi dinlemek ve fark etmek.

Bu haftanın konusu için ilham geçen ay kütüphanede rastlayıp okuduğum First Intelligence adlı kitaptan geldi. Kitapta Simone Wright sezginin ilk zekamız olduğunu, ve bedenimizin zekasının sadece beyinde sınırlı olmadığını anlatıyordu.

Wright’a göre zekamızın üç kaynağı var bedenimizde: beyin, bağırsaklar ve kalp. Bu üçünü doğru kullanıp sezgilerimizi dinleyebilirsek, o zaman dünyayla ve kendimizle daha barışık yaşayacağımızı anlatıyor. Okumaktan gerçekten zevk aldım. Hepimizin bedeni ve iç sesinin farklı konuştuğunu, ama kendimizi tanımamız yolunda bedensel sinyallerimizi iyi tanımanın çok gerekli olduğunu anlatıyor Wright.

İyi güzel, ama benim okuduğum çoğu şeyde yaptığım gibi, kitabı okurken uygulamayı yapıyor, ama bittikten sonra öğrendiklerimi hayata geçirmekte zorlanıyorum. First Intelligence’da da böyle oldu. Bedenimi dinlemeyi alışkanlık haline getirmek istiyorum, bu nedenle bu hafta, geçen hafta başladığım yoga ile de birlikte olarak, bedenimizi dinlemekten ve duygularımız ve bedensel hislerimiz ile ilgili farkındalığımızı geliştirmekten bahsetmek istiyorum.

Diğer yazılarımdan takip ettiyseniz hatırlıyorsunuzdur, Avustralya’ya geldiğimden beri (yaklaşık dört ay) henüz iş bulamadım. Bu arada özel ders veriyorum. Ve özel dersin ve öğrencilerle birebir iletişim kurmanın sınıfta ders vermekten çok daha zevkli olduğunu fark etmeye başladım. Derslerden sonra genelde moralim yükselmiş oluyor, öğrencilerimin hepsi çok iyi insanlar ve bana çok güzel geri dönütleri oluyor.

Fakat bugün farklı oldu. Bugün yeni tanıştığım bir öğrenci, beni sürekli sorgulamaya çalıştı. Ben de sanırım biraz savunma moduna geçtim. Normalde ben daha mütevazı taraf olurum ama öğrenci beni biraz kışkırtınca ben de yaptığım işin ehli olduğunu göstermeye çalıştım. Normalde işlediğim dersten farklı olarak doğal bir akış değil de, isteyen ve veren ilişkisi gibi geçti ders.

Ders çıkışında yürürken, geçen sene Singapur’dayken öğretmenlikten neden bunaldığımı, hatta neden kariyer değişikliği istediğimi hatırladım. Çünkü orada da dersten çıktığımda aynı şeyi hissediyordum! Dedim ki kendime, seni öğretmenlikten bezdiren mesleğin kendisi değil. Böyle hissettiren öğrenciler. Özetle, “parayı ben veriyorum, en iyi ben bilirim, benim istediğim gibi öğreteceksin” tavrında yaklaşan öğrenciler. Bedenimde ne hissettiğimi fark etmeye çalıştım. Kalbim sıkışıyor gibi oluyor, aklımda binlerce cevap, şöyle söyleseydin, böyle söyleseydin, ne gıcık bir kızdı, aynı şu eski öğrencime benziyor vs. Hem düşüncelerimi, hem de bu düşüncelerin bedenimde ne gibi duygu değişikliklerine yol açtığını fark etmeye çalıştım. Bir yandan da, kendime kızıyordum, senin kendine verdiğin değer bu kadar mı, takdir edilirsen harika hissediyorsun, sorgulanırsan yerin dibine batıyorsun diye. Bir de böyle hissettiğim için kendime yüklendim yani 🙂

Sonrasında ise aklıma Eckhart Tolle‘nin Şimdi’nin Gücü kitabında kadınlar ile ilgili okuduklarım geldi: Kadınların aydınlanmaya erkeklerden daha yakın olduğunu düşünüyordu. Çünkü hem hislerimizi fark ve kabul etmeye daha yatkınız (ben açıkçası fiziksel olarak farklı olduğumuzu düşünmüyorum ama kültürün erkekleri hislerinden uzaklaştırdığına katılıyorum) hem de adet gördüğümüz dönemde her ay yaşadığımız adet öncesi sendromu bizim için iyi bir araç olabilir. Biz genellikle adet öncesi ve sırası yaşadığımız duygu iniş çıkışlarını kavga ve ağlama ile, ağrımızı ile ağrı kesicilerle gideriyoruz. Fakat Tolle böyle zamanlarımızı farkındalık için kullanmamızı öneriyor. Acının ve duygu patlamalarının, yani bedenimizde olan bitenin yargısız bir gözlemcisi olursak, bu sürecin bizi çok daha hızlı bir şekilde aydınlanmaya getireceğini söylüyor.

Dersten dönerken düşündüm. Ben de zaten o malum dönemdeyim, belki de bu yüzden o öğrencime öyle bir tepki verdim. Belki de kızcağız benim düşündüğüm gibi bir niyete sahip değildi ama hem hormonlarım, hem de geçmiş tecrübem öğrencimi yanlış değerlendirmeme sebep oldu. Belki ders esnasında bu hislerin farkına varmış olsaydım, kendimi sıfırlayabilir ve daha içten olabilir, daha verimli olabilirdim.

Bu hafta duygu değişikliklerimi, bedenimdeki hisleri, yargılamadan yazmaya karar verdim. Tek fark etmenin bile ne kadar şifalandırıcı olduğunu biliyorum, bu yüzden sebeplerini bile düşünmeden, sade fark edip yazacağım. Sizi de kendinizi tanıma yolunda bir adım daha atmaya, duygularınızın farkında olmaya çağırıyorum bu hafta.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Youtube kanalım da burada.

52 Küçük Değişiklik 50. Hafta: Yoga

Artık yavaş yavaş 52 Küçük Değişiklik serisinin sonuna gelirken bu hafta uzun zamandır yapmak istediğim bir değişikliğe yer vereceğim: Yoga 🙂

Biliyorsunuz bu yazı dizisinin ilham kaynağı 52 Small Changes for the Mind kitabı idi. Bu haftaki değişiklik kitaptan değil, içimden geldi ☺️ Kitaptaki değişiklik, iyi arkadaşlıklar kurmaktı, fakat bu zaten daha önce yazdığım 52 Küçük Değişiklik 34. Hafta: Anlamlı Diyaloglar Kur haftasına çok benziyordu. Böylece ben de uzun zamandır (kendime inanamıyorum gerçekten, ilk yoga dersime katılalı 10 yıl olmuş!) uğraştığım ama hiçbir zaman alışkanlık haline getiremediğim bir uğraş. Meditasyonda olduğu gibi yogada da, o an yaparken çok keyif alıyorum ama sonrasında devam etmeye üşeniyorum, bahaneler türetiyorum. 7 Mayıs 2019, yogaya gerçek anlamıyla başladığım gün olsun bakalım. Zaten annem de 7 Mayıs 2019 çok özel diyordu (şu videodan mütevellit), benim için de böyle bir anlamı olsun. Akshaya Tritiya denen bu özel günde başlanan işler çok uzun soluklu ve hayırlı olurmuş.

Şimdi bir de şöyle bir durum var. Kendime dış bir sorumluluk yükleyince motivasyonum daha çok oluyor. Mesela belki bu yazı dizisini bitirme sorumluluğu hissetmeseydim bloga bu kadar düzenli yazmayacaktım. Sosyal medya ve internetin böyle bir güzelliği var işte, zararları olduğu kadar böyle faydaları da var.

Bir başka dış sorumluluk ise bu amaç için yatırım yapmak oluyor. Mesela internette dolu yoga videosu var, hatta zaman zaman Brisbane’da bedava yoga seansları da oluyor, ama bir iki defadan sonra devamlılık sağlayamıyorum. Bulunduğum mahalledeki bir yoga stüdyosuna yazılmayı hedefliyorum.

Bu hafta siz de yeni bir beceri edinmek için ilk adımı atacak olsanız, ne olurdu? Halihazırda yoga yapıyorsanız, süreklilik için tavsiyeleriniz neler?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Youtube kanalım da burada.

52 Küçük Değişiklik 49. Hafta: Zihin Geliştiren Oyunlar

52 Küçük Değişiklik serisinde 11 ayı doldurduk, son aydayız. Sanırım hayatımda hiç bu kadar süreklilik içeren bir program yapmamıştım. Blog’a yazıyor olmak bu konuda çok büyük bir itici kuvvet. Eğer siz de böyle uzun soluklu bir projeye girişmeye niyetliyseniz blog açmanızı öneririm, anonim bile olsa 🙂.

Bu hafta zihin geliştiren oyunlara bakacağız.

The brain is like a muscle. When it is in use we feel very good. Understanding is joyous. - Carl Sagan

Carl Sagan demiş ki: Beyin bir kas gibidir. Kullandığımızda iyi hissederiz. Onu anlamaksa bize neşe verir.

Fiziksel spor nasıl iyi hissetmemizi sağlıyorsa, zihin sporu da aynı etkiyi yaratabilir. Ve zihnimizi geliştirdikçe, hem hayattan aldığımız zevk artar, hem de yaşlandığımızda hala dinç ve zinde kalabiliriz.

Ve bazen fiziksel sporlardan kaçınsak da, zihnimizi geliştiren aktiviteleri birer oyuna dönüştürüp günlük rutinimizin bir parçası haline getirebiliriz.

Nasıl elektrikli ev eşyaları fiziksel yükümüzü azalttıysa, dijital dünyanın cebimize girmesi de bazen zihnimizi daha az kullanmamıza yol açtı. Google Maps’ten önce gideceğimiz yeri kaybola kaybola bulurduk. Cep telefonundan önce tanıdığımız herkesin telefon numarasını ezbere bilirdik. Artık kullanılmayan telefon numaralarını bile ezbere bilen son nesil benim nesil sanırım 🙂 Benden sonraki nesil direk cep telefonu dünyasına doğduğu için adresleri, telefon numaralarını zihinde tutmalarına gerek kalmadı.

Fakat teknolojinin gelişmesi bize zihin gücümüzü geliştirmek için çok güzel fırsatlar da sunuyor aslında. Bir sürü zihin geliştirici uygulama var artık günümüzde. Elevate örneğin benim en sevdiklerimden biri. Hem İngilizce, hem zihinden matematik işlemleri konusunda kendini geliştirmek isteyenlere öneririm. Lumosity de başka bir örnek. Aslında Minecraft gibi oyunları bile zihin geliştirici oyunlara ekleyebiliriz. Eğer Türkçe böyle oyunlar varsa ve bana önerirseniz çok sevinirim.

Bu tarz oyun veya uygulamalarda önemli olan şey çeşitlilik ve değişen kurallarmış. Yani mesela Scrabble oynuyorsun (lisede çok severdik). Stratejiyi bir kere anladıktan sonra kurallar değişmeyeceğinden tek yaptığın şey aynı tekniği tekrarlamak oluyor.

O yüzden eskiden önerildiği gibi Sudoku ya da çapraz bulmaca türleri artık önerilmiyor çünkü aynı kuralı sürekli uyguladığından sanıldığı kadar da zihin geliştiren oyunlar değilmiş meğer.

Dediğim gibi Elevate programını çok seviyordum ama uzun zamandır oynamadım. Hatta program ilk hazırlanırken pilot çalışmalarına kaydolduğum için bana hayat boyu pro üyelik vermişlerdi. Özellikle matematik konusunda kendimi çok geliştirdiğimi fark etmiştim ama bir Pelin huyu olarak yine uzun soluklu devam etmemiştim 🙂 Bu hafta ona yine geri dönmeyi planlıyorum.

Siz zihin gücünü geliştiren hangi oyunları oynuyorsunuz?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Youtube kanalım da burada.

52 Küçük Değişiklik 48. Hafta: Oyna

Bu haftanın küçük değişikliği, oyun oynamayı hayatımıza yeniden sokmak.

Biliyorsunuz her hafta 52 Small Changes for the Mind adlı kitaptan küçük bir değişiklik uyguluyorum. Bu hafta konusunda biraz kararsızdım çünkü yetişkin hayatım boyunca oyun oynamaya karşı biraz temkinli yaklaştığımı söyleyebilirim. Arada bir arkadaşlarla tabu, monopoly gibi oyunlar, ya da bazen bilgisayar oyunu oynasam da, bunu ya zaman kaybı ya da bağımlılık olarak görüyordum. Çünkü özellikle bilgisayar oyunu oynarken kendimi durduramıyordum. Fakat bu haftasonu çok sevdiğim arkadaşlarımın çocuklarıyla vakit geçirirken oyun oynamanın aslında bizim için ne kadar hayati olduğunu fark ettim.

Hatırlarsanız geçen haftaki konumuz şehir dışına çıkmaktı, biz de Paskalya’yı fırsat bilip Sydney’e gitmiştik. Bol yemeli içmeli, bol oyunlu bir haftasonu oldu.

Sahile gittiğimizde arkadaşımızın 5 yaşındaki kızı Sultan, miniminicik deniz kabukları toplamış, onlarla “unicorn horns” diye oynuyordu. Küçük kızların unicorn çılgınlığını bilirsiniz 🙂

Despicable Me 🙂

Eve geldiğimizde o deniz kabuklarıyla öyle oyunlar yaptık ki beraber, ben çocukların yaratıcılığına tekrar hayran kaldım. Oyunculuğumu ne zaman kaybettiğimi hatırlamaya çalıştım.

Yetişkinliğe giden yolda bir yerde o oyunculuğumuzu unutuyor ve birden ciddi, somurtkan insanlar oluveriyoruz. Ve hatta dediğim gibi bir yerden sonra oyun oynamak zaman kaybı gibi geliyor. Halbuki oyun çocuklar için olduğu kadar, bizim için de ihtiyaç.

Çocukluğumu düşününce, birçok çocuktan daha fazla oyun oynadım diye düşünüyorum. Kardeşim benden üç yaş küçük olduğu için, o oyun oynamayı bırakana kadar oynadık, bu da benim 14 yaşıma falan tekabül ediyor. Her şeyden oyun çıkarabilirdik, çakıl taşlarının üzerine surat çizip, kibrit kutusunda uyuttuğumuzu, bebeklerimize artık kumaşlardan kıyafetler diktiğimizi, evdeki malzemelerin reklamını yaptığımızı, sesimizi kasede kaydedip radyo programı yaptığımızı hatırlıyorum. Biraz büyüyünce bunların yerini atari ve sonra da bilgisayar oyunları aldı. Göz sağlığına zararlı olmaları dışında aslında bu tür oyunların da faydaları var, çok da karalamamak lazım ama tabii kurallarını kendi belirlediğimiz oyunlar kadar yaratıcılığımızı tetiklemiyorlar.

52 Small Changes kitabının yazarı Blumenthal, Dr. Stuart Brown’ın “Play” adlı bir kitabından bahsetmiş. Dr. Brown, üzerinde araştırma yaptığı seri katillerin çocukluklarında oyundan yoksun büyüdüğünü anlatmış. Aynı şekilde, sanat, iş dünyası gibi alanlarda başarılı kişilerle yaptığı araştırmada da onların çok renkli bir oyun dünyası olduğunu bulmuş. Kitabı ileride okumak istediğim kitaplar arasına ekledim, daha önce oyunun bilimsel bir araştırma konusu olacağını düşünmemiştim.

Bu konuyu bu haftaya bırakmam da bu arada 23 Nisan‘a denk gelmesi açısından güzel oldu. 🙂 Atatürk de oyunun ve çocukluğun önemini anlamış olmalı ki, sade çocuklara özel, hatta büyüklerin de bir günlüğüne çocuk olmasına vesile olan bir bayram hediye etmiş bizlere. Küçüklüğümdeki 23 Nisan anıları benim için çok özeldir. Korolar, danslar, sınıfı süsleme, okul bahçesinde eğlenceli oyunlar… Umarım şimdinin çocukları da 23 Nisan’dan bizim aldığımız kadar keyif alıyordur. Bir yıl boyunca iple çektiğimiz bir gün olurdu.

Bu arada, tam ayrılmadan önce, Sultan unicorn horn‘ları ve sayısız oyun olasılığını bana bıraktı 🙂 Yazımı Brighton Le Sands’den bu minik tatlı deniz kabuklarıyla bitireyim (en büyüğü 1 santim). Sizin ya da etrafınızdaki çocukların yarattığı oyunlar neler? Yorumlarda benimle paylaşın.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Youtube kanalım da burada.

52 Küçük Değişiklik 47. Hafta: Şehir Dışına Çık

Seyahat, hatta günlük rutininizin dışında bir gün bile, sizi yenilemeye ve bakış açınızı değiştirmeye yardım edebilir.

Farklı bir şehirde, farklı bir ülkede geçirilen birkaç gün bile bizi alışmış olduğumuz düzenden alacağı için, bilincimizde yeni bir sayfa açar. Ufkumuz genişler ve gittiğimiz her yer bizi biraz değiştirir, şekillendirir. Bizi stresten uzaklaştırır ve hatta yapılan bir araştırmaya göre bunamayı bile engelleyebilirmiş. Daha önce bahsettiğimiz gibi, yaşlandığımızda da ışıl ışıl parlayan bir zihin istiyorsak, kapasitemizi sonuna kadar kullanmalıyız. 🙂 Seyahat ve yeni yerler görmek de bunun yollarından biri.

Seyahat etmek beş duyumuzu harekete geçirdiği için yaratıcılığımızı da arttırıyor. Daha önce gitmediğiniz bir yere giderseniz, şehrin ya da doğanın renkleri ve şekillerine, sesine, kokusuna, dokusuna ve tatlarına dikkat edin. Hatta o yerin titreşimini, sizi nasıl hissettirdiğini anlamaya çalışın. Türkçede buna dair deyimler olmasına bayılıyorum. Örneğin bu yere gidince “içim açıldı” mı diyorsunuz, yoksa “içim karardı” mı? İşte oranın titreşimini bu kadar kolay anlayabilirsiniz, ve doğada içimizin açılması tesadüf değil 🙂

Bu arada tek başına seyahat etmenin de faydaları var elbette, ama sevdiğiniz insanlar ya da arkadaş grubunuzla gidilen gezilerin de ilişkileri güçlendirdiği bir gerçek.

Peki seyahat sizin için bir stres kaynağıysa?

Özellikle çocukları olan aileler için seyahatın kendisi stres kaynağı olabiliyor. Bunu çözmek için birkaç öneri:

1. Gideceğiniz yeri çok iyi araştırın ve ayrıntılı bir günlük plan yapın.

2. Hava durumunu kontrol edin ve her türlü hava koşuluna hazırlıklı olun.

3. Günlük planınızı tıkabasa doldurmayın ve herkesin eğlenebileceği yerlere gitmeye çalışın.

4. Yemek işini şansa bırakmayın, bazen ayaklarının götürdüğü yere de gitmek zevkli ama önceden tripadvisor, Google maps ve seyahat bloglarından yorumlar okuyun. Bu hem seçeceğiniz otel/apart vs hem de restoran ve kafeler için geçerli. Eğer çok fazla kişi düşük puan verdiyse siz de kısıtlı zamanınızda orayı denemeyin. Tabii bir de helal, vejateryan, glutensiz gibi beklentileriniz varsa önceden araştırmanız zorunlu. Yoksa gerçekten stresli bir tatil olabilir. Bizim için Tokyo’daki son günümüzde domuz eti olmayan bir restoran bulmak çok zor olmuştu örneğin. Aç aç dolaşmıştık.

Bu haftasonu biz de dostlarımızı ziyarete Sydney’e gidiyoruz 🙂. Brisbane nedense başından beri bana evim gibi hissettirdiğinden Sydney’e turist olarak gidiyorum. Bakalım nasıl izlenimlerle döneceğim…

Sizin bir seyahat planınız var mı? Ya da gönlünüzde ayrı bir yeri olan bir şehir?

52 Küçük Değişiklik 46. Hafta: Dokun

Bu değişiklik aslında “52 Small Changes for the Mind” kitabında 41. haftanın değişikliğiydi. Ama nedense kendimi ikna edemedim ve bunu atlayıp diğerlerinden devam ettim.

Fakat dün Teal Swan bu videoyu yükleyince bu değişikliğinin zamanının geldiğini fark ettim. 🙂 Teal Swan’ın çok güzel anlattığını düşünüyorum, eğer İngilizce biliyorsanız hemen izleyebilirsiniz, ben de Türkçe altyazısını çevirmeye çalışacağım bu hafta. Böyle çok sevdiğim videoları Türkçeye çevirmeye çalışıyorum bazen, gerçek zamanlı dinlerken edindiğimden çok daha fazla bilgi ve görüş kazanıyorum bu şekilde.

Dokunmak Çok Mu Önemli?

Dokunmak sağlığımız için çok çok önemli aslında, ama bizim toplumumuz örneğin bu konuda biraz daha şanslı. Ailemizle olduğu kadar arkadaşlarımızla da dokunarak iletişim kuruyoruz. Gözlemlediğim kadarıyla Asya toplumlarında da durum az çok böyle. Ama batı toplumlarında genellikle insan hakları, taciz, çocuk hakları gibi konulardan ötürü dokunmak yalnızca çok yakın olduklarınıza yönelik bir davranış oluyor.

Aslında biz de bu iki anlayışın tam ortasında gibiyiz. Örneğin eğitim fakültesinde bunun bana öğretildiğini hatırlıyorum: Yanlış anlaşılmalara fırsat vermemek için öğrenciyle fiziksel temastan kaçın. Bu benim için çok zor olmuştur her zaman, çünkü öğrencimin omzuna küçük, güven verici bir şekilde dokunmayı, ya da sırtını sıvazlamayı isteyebiliyorum bazen. Ama içimden bir ses yanlış anlaşılma ihtimallerini hatırlatıyor.

Buna karşın öğretmenliğin ilk yıllarında, özellikle 7 yaşındaki öğrencilerimle sürekli sarılma üzerinden bir iletişimim vardı. Teneffüslerde eğer ben nöbetçiysem yirmi öğrenciyi birden bana sarılırken görebilirdiniz 🙂 Ve bu anlar benim için çok zor geçen o ilk yılın kurtarıcı anlarıydı. Bazen de dersin son beş dakikası gelip sarılırlardı. İnsana bu kadar iyi hissettiren, oksitosin salgılattıran bir eylemden vazgeçmek zorunda kalıyoruz büyüyünce. Ve bu gerçekten çok acı.

Şimdi farklı milletlerden insanlarla tanışınca buna dikkat etmeye başladım. Arjantinli öğrencim ilk dersimizden sonra bana sarılınca çok şaşırmıştım mesela. Çünkü Singapur’da alışmışım uzak duran öğrencilere. Dürüst olmam gerekirse, birbirlerine fiziksel temaslar yüksek ama bana değil. Çinlilerden yalnızca dönem sonu sarılan olurdu, Koreli ve Japon desen zaten onlar bir metre geriden ve yerlere eğilene dek selama duruyorlar 🙂 Taylandlılar bir bizim gibi sıcak kanlıydı, benim Arjantinli gibi her gördüğünde sarılan. Bazı milletlerde de kendi cinsine ya da karşı cinse dokunmak tabu ya da dini açıdan uygunsuz.

Defalarca yapılan araştırmalarda, fiziksel temasın hem aile içi, hem de arkadaşlık düzeyinde iyi etkileri bulunmuş. Hatta 1940’larda Harlow’un maymunlar üzerinde yaptığı kontrollü bir deneyde, fiziksel temasın bebekler için hayati olduğu ortaya konmuş. Doğduğu andan itibaren annelerinden ayrılan bebek maymunlara iki maket verilmiş: Telden yapılmış ve süt sağlayan bir anne maketi, ve peluştan yapılmış ve besin sağlamayan bir anne. Bebekler su götürmez bir şekilde peluş maketi seçiyorlar ve aç kalmak pahasına ona sarılıyorlar.

Bir de 1940’da Bowlby’nin insan bebekleriyle yaptığı deney var. Öyle ki araştırma yarıda bırakılmak zorunda kalınmış, çünkü kontrol grubunda, anneden gelen fiziksel teması sınırladıkları, sadece besledikleri bebeklerin yarısı ölmüş. Fakat bu ölümlerin hiçbir fizyolojik sebebi bulunamamış.

Tiffany Field’ın 2002 araştırması da daha iç açıcı. Erken doğmuş bebeklere masaj yapmanın etkilerini araştırmışlar. Prematüre bebekler için en önemli gelişme kilo almak olduğundan, bunu gözlemlemişler. Masaj terapistlerini de yaşlı gönüllülerden seçmişler, çünkü dokunmanın onlara da iyi geleceğini düşünmüşler. Sonuç: 5-10 gün boyuca sadece 15 dakikalık seanslar alan bebekler diğer bebeklere oranla yüzde 21 ila 47 arası kilo artışı olmuş. Hatta bu deney başta çok tartışılmış çünkü prematüre bebekler mikrop kapmasın diye çok fazla insan temasına izin verilmiyor. Ama bu araştırmanın sonuçları harika olmuş.

Biz ne kadar inkar etmeye çalışsak da sanırım dokunmaya çok ihtiyacımız var. Tabii ki sevgi dolu dokunuşlara. Bu hafta kimler bizimle nasıl fiziksel temasta bulunuyor, biz nasıl temaslarda bulunuyoruz, bu daha verimli hale getirmek için ne yapmalıyız, biraz düşünelim..

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.
Field, Tiffany (2002). Preterm infant massage therapy studies: an American approach. Link:
https://pdfs.semanticscholar.org/f481/3fbb226123f847607fa460f42fae2f362332.pdf
Harlow’s Classic Studies Revealed the Importance of Maternal Contact. Link:
https://www.psychologicalscience.org/publications/observer/obsonline/harlows-classic-studies-revealed-the-importance-of-maternal-contact.html
McLeod, Saul (2017). Bowlby’s Attachment Theory
https://www.simplypsychology.org/bowlby.html

52 Küçük Değişiklik 45. Hafta: Bir Guru Ol

Hayata hepimizin katabileceği bir değer var. Siz nasıl bir değer katmayı seçiyorsunuz?

Bu haftanın küçük değişikliği, yeteneklerimizi, bildiklerimizi, tecrübelerimizi aktarmak. Bir mentor, bir guru olmak. Guru deyince sevgili John Lennon’ı da analım, yazmış olduğu en güzel şarkılardan biriyle (Jai Guru Deva -guru’ma teşekkürler- der nakaratında hatırlarsanız):

52 Small Changes for the Mind (Zihin İçin 52 küçük değişiklik) kitabından her hafta bir değişiklik uyguluyorum. Artık yavaş yavaş sonlara geliyoruz. Bu haftanın değişikliğini aslında birkaç hafta erteledim, çünkü bana nasıl bir faydası olacağını göremedim.

Sonra böyle düşünmemin sebebinin mesleğim olduğunu fark ettim. 8 yıl tam zamanlı öğretmenlik yapmak, mesleki deformasyona sebep olmuş biraz. Öğretmen arkadaşlarımla konuştuğumda bu mesleki deformasyonun iki gruba ayrıldığını fark ettim: Birinci grupta öğretmenliği bir yaşam tarzı haline getirip özel hayatında da benzer bir üslupta yaşayanlar oluyor. Hatta bu bazen geri tepip, ben senin öğrencin değilim, gibi cevaplar almalarına sebep olabiliyor. İkinci grup ise okulda yeterince öğretmencilik oynamaktan bıktıkları için, tüm o okul gürültüsünü dengeleyebilmek için, günlük hayatlarında daha sessiz ve sakin oluyor, hatta bu da bazen, bu nasıl öğretmen, asosyal öğretmen mi olur, şeklinde yorumlara yol açıyor.

Ben sanırım bazen birinci, bazen ikinci grupta oluyorum. Düşününce hayatımın üçte ikisi öğretmenlik mesleğine adanmış görünüyor. 13 yaşında öğretmen lisesine başladığım zamandan beri toplumun öncüleri olduğumuz aşılandı bize, belki gençliğimizi yaşamamıza engel olacak kadar. Öğrenme ve öğretme konusundaki görüşlerim her geçen sene olgunlaştı, değişti. Mesleğimi bırakıp başka mesleklere yönelmeyi de çok düşündüm, ama fark ettim ki, ne yapmak istersem isteyeyim, ucu yine mentor olmaya, yeteneklerimi, tecrübemi aktarmaya dönüyor. Sanırım bu benim için bir hayat tarzı haline gelmiş durumda, ve belki de bundan kaçmak yerine kabullenmek benim için daha iyi bir seçenek.

Fakat şu anlayışa da kavuştum: Öğrenmeye hazır olanın hocası karşısında belirir derler ya, işte öğrenmeye hazır olanlarla çalışmak istiyorum artık. Bu yüzden okulda öğretmenlik yapmak beni böyle strese sokuyor, ve hatta öğrenmenin ve öğretmenliğin okula sıkışmış olması da çok stresli bir durum. Sokrates gibi sokaklarda dolaşsam öğrencilerimle mesela 🙂

Fakat bir yandan da öğretmekle ilgili en çok sevdiğim şey, normalde karşılaşma imkanım olmayan insanlarla beni bir araya getirmesi. Ben daha çok öğreniyorum gibi geliyor. Son yazımda, Brisbane’da özel ders vermeye başladığımı anlatmıştım. Bu konuda beni en çok heyecanlandıran şey farklı kültürlerden insanları tanımak oldu. Bu gerçekten çok eğlenceli ve benim için çok da eğitici oldu aslında.

Bir şeyler öğretmenin en büyük dönütü kendin ve dünya hakkında, insan ve psikoloji hakkında bir dolu şey öğrenmek olmalı. Bu yüzden bu hafta sizi, meslek tanımınızda öğretmek olmasa da öğretmeyi ya da mentorluğu, akıl hocalığını tadabileceğiniz bir deneyim aramaya davet ediyorum.

Ben de bu hafta göçmenlere ve yerli Avustralyalılara yönelik gönüllü öğretmenlik programlarına başvuracağım. Daha önce de bahsettiğim gibi Avustralya’da (en azından benim için) her şey çok yavaş işliyor. İş bulma sürecimde de kendime ve diğer insanlara ne kadar katkı sağlarsam o kadar iyi.

Aynı şekilde blog yazmak da “guru”luğun bir formu aslında. Maddi dönütü olmasa da manevi dönütü oldukça yüksek olan bir uğraş benim için blog yazmak. Buradan ve instagram’dan aldığım güzel yorumlar da daha çok yazmam ve paylaşmam için teşvik ediyor beni. Eskiden bir konuda yazı yazmak için o konunun uzmanı olmak gerektiğini düşünürdüm, ama blog yazarlığı bana şunu öğretti: Yazmak aslında en etkili öğrenme şekli. Uzmanmış numarası yapmaktansa sizin de “sokaktaki insan” olduğunuzu göstermeniz çok daha iyi bir iletişim şekli. Bu yüzden arada bir “acaba ben de blog yazmaya, youtube kanalı açmaya mı başlasam” diye düşünüyorsanız, yapın, pişman olmayacaksınız.

Vermenin ve Guruluğun Karanlık Yüzü

Geçen hafta öğrencimle yaptığım okuma parçası Mark Twain’in şu sözüyle açılıyordu:

It’s better to give than receive- especially advice.
Vermek almaktan daha iyidir- özellikle tavsiyeyi.

Mark Twain

Vermenin karanlık yüzünün olduğuna kesinlikle katılıyorum. Bazı insanlar gerçekten vermekten arsızlaşıyor ve bunu bir kişisel reklam malzemesi haline getiriyor. Yardım ettiği, elinden tutup başarılı yaptığı insanları anlata anlata bitiremeyen insanlar örneğin… Vermek insanın egosunu gerçekten çok büyütüyor, çok dikkatli olmak lazım. Kimseye anlatmasak bile, içimizden geçen şu ses bile ego’nun sesi: Ne iyi yaptım, yardım ettim, ben iyi bir insanım. Zaten yaptığımız her iyiliği ve kötülüğü kendimize yapıyoruz, bu bir gerçek, ama kendimizi iyi hissetmek için yapılan iyilik bizi egonun kölesi haline getiriyor. Sonra almaktan da korkar hale geliyoruz, çünkü ego bizi öyle bir guru seviyesine getiriyor ki, sadece biz akıl veririz, alamayız seviyesine geliyoruz.

Kendim dahil birçok insanda görüyorum bunu. Madem ki düaliteden ibaret bir dünyadayız, şimdiye kadar hep aldıysak, vererek, hep verdiysek, alarak dengelememiz lazım kendimizi. Dengenin olmadığı yerde kendi düzenimiz şaşıyor. Bu hafta bunu biraz gözlemleyelim kendimizde, ama objektif olarak. Dengeye yaklaşmaya çalışalım.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness

52 Küçük Değişiklik 44. Hafta: Geçmişinle Barış

Bu haftanın küçük değişikliği, sanırım pek de küçük bir değişiklik değil, fakat bir yerinden başlamak lazım değil mi 🙂

Yıllardır anlamaya çalışıyorum ya mindfulness nedir, anda yaşamak nasıl oluyor diye… İşin yarısı geçmişimizle barışmakta yatıyor aslında.

Şimdi’nin Gücü kitabına Eckhart Tolle geçmişini anlatarak başlar. Depresyon, intihar eğilimi, yaşadığı dibe vuruş ve oradan uyanış ve aydınlanma… Fakat bunu anlatırken özellikle şuna değinir: Ben sadece bunu nereden geldiğimi anlamanız için anlatıyorum. Artık geçmişimle ilgili ne düşünüyorum, ne de onun beni tanımlamasına izin veriyorum. Geçmiş oldu bitti ve ben buradayım, hep burada ve hep şu anda. Daha sonraki röportajlarında da geçmişine dair sorular sorulduğunda cevaplamaz, ben şimdiyle ilgileniyorum der.

Tabii Eckhart bilgeliğine ulaşmak hedefimiz olmamalı ama, geçmişi bırakıp şimdiye odaklanmanın hem akıl sağlığımız, hem de beden sağlığımız için büyük bir önemi var. Travmatik anıları olan kimilerimiz için eski defterleri açmak bile büyük cesaret istiyor, ama yüzleşmediysek bizi hala yaralamaya devam ediyor demektir. Profesyonel destek almamız gerekiyorsa bundan da korkmamalıyız. Geçmişin yükü bizi kamburlaştıran bir ağırlık gibi. Hesaplaşıp onu bırakmak şart.

Üzerinde en çok durmamız gereken de geçmişte yaptığımız hatalar. Ne yaptıysak yaptık, kendimizi affedip kendimize şefkat gösterelim. Bunların şimdi aldığımız kararları etkilemesine değil, bizi nasıl geliştirip büyüttüğüne odaklanalım. Ve hatanın neresinden dönersek kardır, aynı şekilde, hatanın bize kattıklarını ne kadar erken anlarsak kardır.

Geçmiş İlişkilerimiz

Benim için örneğin, geçmişte yaptığım eylemlerden ziyade hayatımın belli dönemlerindeki insani ilişkilerim kafamda daha fazla yer ediyor. Neler yapabilirdim, neden böyle davrandım, hatta neden şöyle değil de böyle bitirdim bu arkadaşlığı gibi. Bu durum için de canım annemin önerdiği bir videoyu paylaşmak istiyorum size Serpil Ciritçi’den. Zaten Serpil Hanım’ın sesini dinlemek de o kadar hoşuma gidiyor ki, kendisi de bir anne figürü oldu hayatımda.

Geçmişe Dair Eşyalara Tutunmak:

52 Small Changes kitabında bundan bahsetmiyordu ama, tabii bir minimalist olarak bu konuya değinmezsem olmaz. Eğer bu dünyadan ayrılmış yakınlarınızın evinde hala yaşıyorsanız, etrafınız geçmişle ilgili objelerle dolu olabilir. Değişik kültürler vefat edenlerin eşyalarına farklı yaklaşıyor. Kimi ailelerde eşyalar yadigar olarak nesilden nesile geçiyor, bazı ailelerde de tüm eşyalar bağışlanıyor. Benim ailem ikinci taraftan. Ben 8 yaşındayken dedem vefat ettiğinde, tüm eşyaları dağıtılmıştı. Hatta gümüş saatini bile babaannem bir ağaç kavuğuna koymuştu. Bu bir yandan arınma sağlasa da, öte yandan çocukları hatıra olarak bile bir obje almaya fırsat bulamadığı için üzülmüştü.

Bence vefat etmiş yakınlarımızın eşyalarını hatıra olarak saklamakla ilgili hiçbir sakınca yok. Mesela nasıl olduysa bende dedemin bordo ekose desenli atkısı duruyor ve bu ondan bana kalan tek şey. Her kış takıyor ve dedemin bana kattığı güzellikler ve erdemliliğiyle bana rehber olduğu için minnettar oluyorum. Beş sene kadar önce de, Koray’ın dedesi ev taşırken atmak istediği şeyleri bir kutuya koymuş, bize sormuştu bu kutudan istediğimiz bir şey var mı diye. Tozlu ama yepyeni, zümrüt yeşili bir atkı ilişti gözüme, onu istedim. Bu iki atkı, bana sevgiden başka hiçbir şey göstermeyen iki dedemden yadigar kaldı ve benim için çok önemli eşyalar. Her kullandığımda bana yanımda olduklarını hissettiriyorlar.

Fakat bize kötü şeyler hatırlatan, bize yük olan, ya da hatta sadece dokunduğumuzda (marie kondo stayla :)) bile bizi kötü hissettiren bir eşya varsa, o eşya maddi açıdan değerli de olsa, o eşyaya veda edersek daha mutlu ve ferahlamış hissedeceğiz.

Şimdinin Enerjisini Oluşturmak:

Blumenthal geçmişle barışmanın işin birinci aşaması olduğunu, ikinci aşamanınsa şimdinin enerjisini oluşturmak olduğunu söylüyor. Bunu duyunca benim aklıma nedense emekli insanlar geldi. Eğer okurlarım arasında emekli olanlar varsa onlara da sesleneyim bu vesileyle. Bazen de geçmişten kurtulup şimdinin enerjisini oluşturmak, geçmişte daha zengin, daha prestijli ve sosyal hayatı daha renkli olanlar için zor oluyor. Hep o anılarla yaşarken, daha genç yaşta yaşlı gibi hissetmeye başlıyorlar. Çünkü biz genç yaşta emekli olamayacağız ama, 50li ve 60lı yıllarda doğanlar gerçekten genç yaşta emekli oldular, ama o yaştan itibaren yaşlı psikolojisine giriyor çoğu. Kendileri işlerinin bittiğini düşündüğünden, şimdinin enerjisi yerine geçmişin görkemli günlerinden besleniyorlar. Size sesleniyorum, gençsiniz ve daha yapacak çook işiniz var. Ve bizim neslin sizden öğreneceği çok şey var, bu yüzden geçmişte değil bugünde yaşayın.

Aynı şekilde geçmişte büyük zorluklar ve yokluklar yaşamış kişiler de bunu hayatlarının odak noktası yaptıklarında bolluk ve bereketten daha da uzaklaşıyorlar. Geçmişin hikayesini anlatmaktan vazgeçip, her yeni gün yaşayacağımız maceralara odaklanalım.

Bu işin özünde kendimizi affedip kabullenmek de yatıyor, özşefkat de, Yaradan’ın her adımımızda yanımızda olduğuna dair güvenmek de. Silkelenelim ve geçmişle, şimdiyle, gelecekle barışalım.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness

52 Küçük Değişiklik 43. Hafta: Niyet Et

Bu haftanın küçük değişikliği, bu aralar sürekli duyduğum bir terim. Niyet et.

Niyet etmek neden önemli?

Niyet etmek aslında oto-pilot modunda yaşamak ile, doyurucu bir yaşam yaşamak arasındaki en büyük fark. Daha önceki yazılarımdan birinde, oto-pilot modunu şöyle anlatmıştım:


Tek bir bilinç zerresi gerekmeden işe gidip gelebilir, insanlarla muhabbet edip haberleri izleyebilir, yemek yapıp bulaşıkları yıkayabiliriz. Bu bize insan zihninin bir armağanı. Sıfır farkındalıkla günler, aylar, yıllar geçer, ve biz yıllar sonra hayattan zevk almadığımızı, istediklerimizin gerçekleşmediğini, yavan, ot gibi bir yaşam geçirdiğimizi fark ederiz. Daha da kötüsü, yaşamımızın sonuna kadar bunu fark da etmeyebilirdik. Çoğu etmiyor. Bir şeylerin yanlış olduğunu fark etmek yalnızca bir başlangıç. Ve çözüm noktası da çok uzakta değil.

Niyet etmek, farkındalığın en önemli noktası aslında. Yaptığınız her hareketin anlamı olması demek. Bunun ne kadar büyük ve zor olduğunu görebiliyor musunuz? Yaptığımız her hareket amaçlı ve anlamlı olacak. Fakat bunun anlamı geleceğe yönelik niyetlerde bulunmak değil sadece. Örneğin “yeni bir araba almak istiyorum” ya da ” yılda bir milyon tl kazanmak istiyorum” bir niyet değil. “Bolluk ve bereket içinde yaşamak istiyorum” bir niyet. “İşimde terfi almak istiyorum” bir niyet değil, ama “işimden tatmin olmak, ve potansiyelimi sonuna kadar kullanmak istiyorum” çok güzel bir niyet.

İşte anlayamadığımız şey bu oluyor. Çekim yasası için de geçerli bu. Çekim yasası hiçbir zaman istediğin para ya da sevgiliyi kendine çekmek ile ilgili değildi. Birçok kadim metinde bu konuda aynı şey anlatılıyor aslında, sadece farklı kelimelerle.

Benim çıkardığım öz şu: Niyetimiz iyi hissetmek olmalı. Niyetimizin referans noktası her zaman sevgi olmalı. Böylece, iyi hissettiren deneyimleri kendimize çekebiliriz. Her gün, sevgiyi ve yüksek frekanslı duyguları hedeflemeliyiz. Aşağıda David Hawkins’in bilinç seviyeleri çizelgesini görüyoruz:

İşte yavaş yavaş bu merdiveni tırmanıp bilincimizi arttırmak olmalı her niyetimizin arkasındaki niyet. Yani en altlardaysan, en yükseği hedeflemek yerine bir üstünü hedefle. Basamak basamak çık, koşmadan.

İzlediğim bir videoda da “the why behind the why” diye bir terim geçiyordu, her hareketimizin bir nedeni var, her nedenin de bir niyeti var aslında. Yani niyetimizi saf tutabilirsek hareketlerimizin de bilincini arttırabiliriz. (videonun linkini aşağıda verdim, Renee Amberg)

Peki niyetlerimizin bir defterini tutmaya ne dersiniz? Bugün mesela yapmayı niyetlediğim şeyleri bu bilgilerin ışığında yeniden yazmaya karar verdim. Böyle bir liste oluştu:

  • Bugün buluşacağım özel ders öğrencime maksimum faydayı sağlamak.
  • Koray’ın iş yerinde kahve yapması için french press almak.
  • Başladığım iş başvurusunu hakkını vererek tamamlamak.

Burada iş bulana kadar özel ders vermeye karar verdim. Tabii kazandığım para maaşlı çalışmanın beşte biri bile değil ama şimdiye kadarki iki öğrencim bana öğretmenliği tekrar sevdirdi. Bugünkü öğrencim ise bir öğretmen adayı, öğretmenlik sertifikası (CELTA) yapıyor. Benim kendime olan güvenimi arttırmakla kalmadı, durmadan benim için iş bakıyor, yeni öğrendiği bilgileri benimle paylaşıyor, hatta bugün sadece bir buçuk saat ders yaptık ama iki saat ücreti ödedi. Öyle iyi niyetli bir insan.

Onunla dersten çıkar çıkmaz başka bir mesaj geldi, buranın en büyük rugby takımına gelen Fijili bir oyuncudan. Onunla günlük hayat İngilizcesi çalışacağız anlaşırsak. Bunlar işte bana sınıfın içinde, kendinden geçmiş, elindeki nimetlerin farkında olmayan öğrenci grubundan çok daha çekici ve tatmin edici geliyor (o gruplarda da çook sevdiğim, kendi çocuğum olursa böyle olsun dediğim çocuklar da vardı, şükürler olsun). Böyle renkli öğrencilerim olmasını diliyorum 🙂

Sabah oluşan pozitif ivmeyle, bir hafta önce başladığım başvuruya da tekrar geri döndüm. Bu benim için bir beden büyük bir pozisyon, ama içimden geldiği gibi yazdım niyet mektubunu. Cover Letter’ın Türkçe’ye niyet mektubu olarak çevrilmesi de çok hoş bir tevafuk değil mi?

Siz bugün nelere niyet ettiniz? Yarın nelere edeceksiniz? Ben, mesela, “Living an Inspired Life” kitabından da belki çok etkilendiğimden, gördüğüm, deneyimlediğim her şeyden ilham almayı niyetliyorum bu günlerde. Bu niyetle güne başlamak, çok şey değiştiriyor.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.
Dyer, W. W. (2016). Living an inspired life: Your ultimate calling.

Çekim Yasasını doğru düzgün anlamak için tavsiye ettiğim kaynak: Hicks, E., & Hicks, J. (2005). Ask and it is given: Learning to manifest your desires. Carlsbad, Calif: Hay House. ya da Türkçesi: Yeter Ki İsteyin. Pegasus Yayınları. Türkçesini okumadım, umarım çevirisi kötü değildir.

Youtube videoları:

7 Ways to Use Intentions- Renee Amberg
How to Set Intentions Using Source Energy- Aaron Doughty

52 Küçük Değişiklik 40. Hafta: Yardım Çağrısı Gönder

Bu haftaki küçük değişikliğimiz, kendimizi açıp yardım isteyebilmek. Sting’ciğimin daha ergenken dediği gibi: Sending out an SOS to the world 🙂

Bu benim için yıllarca çok zor oldu. Hep kendime yetmek istedim, her şeyi kendi başıma yapmak istedim.

Hep yardım ettim ama çok az yardım istedim.

Bakalım hep beraber; yardım istemekten korkmamızın sebepleri nelermiş:

Güçsüz görünmek: Egolarımız o kadar büyük ki, güçsüz görünmekten çok korkuyoruz. Halbuki eksik olduğumuz bir konuda yetersizliğimizi kabul edip yardım istemek güçlü olmayı gerektiriyor. Yardım istediğimiz için değil, istemediğimiz için zayıf duruma düşüyoruz.

Reddedilme korkusu: Uzun zaman önce yazdığım “Hayır Demek Neden Bu Kadar Zor” yazısını aklıma getirdi bu madde. Reddedilmek birçoğumuzun büyük korkusu. Hayır diyememek de, yardım isteyememek de reddedilme korkusundan kaynaklanıyor. Fakat gerçek şu ki birçok insan yardım etmeyi seviyor. Hatta yukarıda benim de dediğim gibi, yardım istemektense etmeyi seviyorum. Nasıl bir ego tuzağı değil mi? Çünkü yardım istemek ve reddedilme korkusu egomu yaralarken, yardım etmek egomu şişiriyor.

Toplumda birçok kişinin böyle olduğunu varsayarsak, insanlar eğer sizi reddediyorsa sizi sevmedikleri için falan değil, ya zamanı olmadıkları ya da belki gerçekten yardım edebilecek altyapıya sahip olmadıkları için reddediyorlardır. Dört Anlaşma’nın ikinci anlaşmasının dediği gibi: Hiçbir Şeyi Kişisel Algılama.

Karşıdaki algıdan korkmak: Ofiste, okulda hep olur böyle bir tip. Sürekli yardım isteyen. Örneğin hep yüksek not alıyordur ama illa herkesin notunu ister, fotokopi çektirir. Tezini teslim etmeden önce herkese okutan biri vardı mesela tanıdığım. Köşe bucak kaçıyorlardı insanlar bana da okutmasın diye 🙂

İşte böyle bir insan olarak algılanmaktan korktuğumuz için yardım isteyemiyoruz bazen. Fakat yukarıda verdiğim örnekler bu işi başka bir boyuta taşıyan insanlara ait. Yoksa günlük hayatta azıcık yardımınızı isteyen kime bu muameleyi yapıyorsunuz? Kimseye. O zaman sizin de kaçmanıza gerek yok.

Borçlu hissetmek: Ben bunu pek yaşamadım, siz yaşadınız mı? Karşıdaki kişiye borçlu kalırım diye yardım istemekten çekinmek. Bunu engellemek için olabildiğince fazla iyilik yapın diyor yazar Blumenthal.

Kontrolü kaybettiğini hissetmek: Eğer mükemmeliyetçiyseniz, başkasına anlatana kadar kendim yaparım diyor olabilirsiniz. Fakat bu insanın üzerine büyük bir yük bindiriyor. Belki sizin için o işi zevkle yapacak biri var, ama siz kontrolü kaybetmekten korktuğunuz için ekstra zaman ve emek harcıyor olabilirsiniz. Bu konuda haklı da olabilirsiniz, belki karşınızdaki kişi sizin kadar yetkin değil. Ama belki de ondan yardım isteyerek onun da gelişimine katkıda bulunabilirsiniz. Doğru zaman ve yardım isteyecek doğru insanı bulmak çok önemli oluyor burada.

Yardım İsterken Nelere Dikkat Etmeli?

İlk olarak teknolojiyi kullanmaktansa yüzyüze görüşme imkanınız varsa çok daha iyi. Yoksa telefon, ama email, mesaj ve sosyal medya son çare olmalı.

Hem kibar hem de açık olmalıyız: Ne istediğimizi tam olarak ifade edemezsek, sonra istediğimiz gibi yapılmadı diye şikayet etmeye hakkımız yok.

Yardım istediğimiz kişiyi yönetmemeliyiz: Buna “micromanaging” deniyormuş. Yani hem yardım istiyorsun, hem de kabul eden kişinin burnundan getiriyorsun. Sonra da bi daha kimse sana yardım etmiyor 🙂

Teşekkür etmeliyiz: E bunu da artık hatırlatmaya ne gerek var, ama düşünsenize hayatınızda yardım edip de bir teşekkür bile almadığınız kaç zaman oldu… Teşekkürde cömert davranabiliriz, zararı yok faydası çok.

Bu hafta kabuğumuzu biraz açalım dostlar, dünyanın tüm yükü sırtımızda gibi hissederken, bizimle paylaşmaya gönüllü olan kişilere kapılarımızı açalım. Aslında yardım istemek değil, yardıma izin vermek bile diyebiliriz buna. Hem de sadece insanlardan değil, dünyadan da yardım isteyebiliriz. Yine Sting’e dönersek 🙂

I’ll send an SOS to the world. I hope that someone gets my message in a bottle.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

dipnot: Amanda Palmer’ın TED konuşması bu konuda mükemmel. Arkadaşım Hülya önermişti, bunu da buraya bırakayım. Video seçeneklerinden Türkçe altyazıyı açabilirsiniz. İstemek nasıl bir sanata dönüştürülür, müzisyen ve performans sanatçısı (söylemeden edemeyeceğim, Neil Gaiman’ın da eşi) Amanda’dan dinleyelim:

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.