52 Küçük Değişiklik 15. Hafta: Konfor Alanından Çık

Bu seriyi ilk defa okuyanlar için, 52 Small Changes For The Mind (Zihin İçin 52 Küçük Değişiklik) adlı kitabı okuyup, her hafta küçük bir değişikliği uygulamaya koyuyor, bu değişiklikleri minimalizm ve bilinçli farkındalık açısından irdeleyerek kaleme alıyorum.

Bu haftanın küçük değişikliği, çok duyduğumuz bir söz son yıllarda, konfor alanından çıkmak. Şöyle bir görselle verilir genellikle:

1
Konfor alanın – sihrin başladığı yer
Gerçekten yapmak istediklerimizi yapabilmek için kendimizi biraz aşıp, rahat bölgemizden dışarı adım atmamız gerekli zaman zaman.
Bu illa hayatımızda çok büyük değişikliklere sebep olacak bir adım olmayabilir. Örneğin işe her gün belli bir yoldan gidiyorsunuzdur, bir hafta boyunca başka bir yol seçebilir, ya da bir durak önce inip biraz daha yürüyebilirsiniz. Konfor alanından çıkmak bana göre alıştığımız hayat tarzının zaman zaman dışına çıkmak, kendimizi bazen zorlamak da hatta. Çünkü o zaman normalde asla karşılaşamayacağımız şeylerle karşılaşabiliriz.
Ben örneğin çok sosyal bir insan değilimdir, yeni arkadaşlıklar kurma konusunda pek de iyi değilim. Eğer kendimi konfor alanının (yani evin) dışına atmazsam yeni insanlarla tanışma ihtimalimi daha da düşürmüş oluyorum. Mesela buradaki yazarlık gruplarından birine girmekle girmemek arasındaydım ama sonunda girmeye karar verdim çünkü eve kapandığımda, kimseyle tanışmadığımda hayat daha kolaymış gibi geliyor ama bu sefer de gelişme sağlayamıyorum. Singapurluları ve Singapur kültürünü daha yakından tanımak istiyorum diyorum ama bu kitaplardan okuyarak olmuyor. İnsanlarla gidip tanışmam, başlangıçlar yapmam gerekiyor.
Bu konfor alanının dışına çıkma işini minimalizm yönünden de konuşalım.
Azaltma ve daha sade yaşama işi kafada başlıyor. Öyle ki, birçoğumuzun ikinci kez düşünmeden yaptığı şeylerden biri alışveriş. Alışveriş yapmak, elimizdekiyle yetinmemek birçoğumuzun konfor alanı haline gelmiş durumda. 8 yıldır, neredeyse her pazartesi öğrencilerime haftasonu ne yaptıklarını sorduğumda cevap alışveriş oluyor. Öyle bir noktadayız ki, alışveriş yapmasak yaşadığımızı hissetmeyeceğiz.
Azaltmadan önce işte kendimizi bu konuda konfor alanının dışına atmak zorundayız. Kendimizle mutlu olabilmeyi, mutlu olmak ve doyuma ulaşmak için nesnelere sandığımız kadar ihtiyacımız olmadığını anlamalıyız önce. Eğer konfor alanının içinde azaltma yapmaya çalışırsak yalnızca kendimizi kandırıyor olacağız. Biraz risk almak, farklı bir hayatın mümkün olduğunu kendimize göstermemiz lazım.
Sıfır atık- az atık konusunda da benzer bir durum söz konusu. Kime sorsanız daha az atıkla yaşamak istiyor ama örneğin ekstra plastik tüketmemek için yanında poşet, bardak, pipet vs taşımak zor geliyor (ben de böyleyim zaman zaman, kimseyi eleştirmek için söylemiyorum). Bir de bu aralar menstrual kup alsam mı almasam mı düşünüyorum. Konfor alanından çıkmak istemediğim için erteliyorum 🙂 Bu haftanın görevi benim için bu adımı atmak olabilir.
İş sonunda şuna biniyor: Daha büyük bir ideal mi, konfor mu? Konfor. Hayallerim mi, konfor mu? Konfor. Geç olsun güç olmasın demişler, böyle davrandığımızı fark ettiğimiz anda konfor alanının dışına çıkmak gerekli. Bu daha iyi bir iş aramak da olabilir, yeni bir hobiye başlamak da, zehirli bir ilişkiye son vermek de.
Fakat çok ileri gitmek diye bir şey var mı? Bence kesinlikle var ve dikkatli olmalıyız. Kendimizi çok zorlar ve kapasite ya da imkanlarımızın çok ötesinde idealler belirlersek bu sefer tepe takla olma ihtimali yükseliyor.
Comfort_zone
Konfor alanı- En yüksek performans alanı – tehlike alanı
Don Miguel Ruiz’in Dört Anlaşma kitabını bilenler bilir (bilmeyenler de hemen okumalı, bence Türkçe çevirisi biraz kötü, eğer İngilizcesini okuyabilirseniz daha çok tavsiye ederim). Oradaki 4. Anlaşma “Elinden Gelenin En İyisini Yap” idi. Yazar elimizden gelenin ne daha azını, ne daha fazlasını yapmamızı istiyordu. Yani kendimizi aştığımız noktayı iyi bilmeli, kendimizi iyi tanımalıyız.
Bu konuda küçük bir örnek vereyim. Bir adam düşünün. Normal, ortalama bir işi var. Ortalama bir maaş kazanıyor. Patronundan nefret ediyor, her gün şikayet ediyor, ama işini değiştirmiyor. Aynı işte yirmi beş sene çalışıp emekli oluyor. Aslında belki potansiyelinin peşinden gitse, en azından sevebileceği bir iş arasa hem o yirmi beş sene şikayetle geçmez hem de hoşuna giden bir iş yapabilirdi. Ama adım atmaktan, ailesini yüzüstü bırakmaktan korktuğu için, kovulmayacağını bildiği bu işte emekli olana kadar çalıştı. Sonuç olarak ortalama bir emekli maaşı aldı ama bu ne hayalini kurduğu emeklilik için yeterliydi ne de endişelendiği çocuklarının geleceği için.
Şimdi başka bir adam düşünün. Benzer bir işte çalışıyor. Fakat bu adam orada durmayıp başka bir kariyerin peşinden gidiyor. Aslında bu kariyerde epey başarılı oluyor ve kendini kanıtlıyor, yönetim kademesine yükseliyor. Fakat bu yetmiyor, bu sefer girişimciliğe soyunuyor. Sahip olduğu her şeyi satarak bu işe yatırıyor. İlk birkaç sene her şey güzel gidiyor, ama adamda gerekli uzmanlık olmadığı için batıyor. Öncekinden çok daha kötü bir durumda kalıyor.
Bu iki örnek de dengeyi bulmak için kendimizi çok iyi tanımamız gerektiğini gösteriyor. Vasatı hayat tarzı olarak seçmeyi bırakmalıyız, evet, bize hep söylenen bu. Ama boyumuzdan büyük işlere de girişmemeliyiz. Elimizden gelenin en iyisini, yapmalıyız, daha fazlasını değil. Daha fazlası da açgözlülüğe giriyor ve hayat bu, elimizdekileri bir anda alabiliyor.
Siz kendinizi konfor alanının dışına atmayı nasıl başarıyorsunuz? Ya da neler yapmak istiyor da korkuyorsunuz? Yorumlarınızı bekliyorum.
52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 14. Hafta: İçindeki Eleştirmeni Sustur

“Eğer iç sesin sana, ressam değilsin, diyorsa, nasıl olursa olsun resim yap, çocuk, o ses susacaktır.” Vincent Van Gogh

Sizin de içinizde hiç susmayan bu sesin benzerinden var mı? Ben, mesela, yazdıklarımı birine okuyana kadar yıllar geçti. 6 yıl boyunca anonim bir blogum vardı, ondan önce de öykülerimi, tabii çok kötü olduğunu düşünüp sonsuza dek sildiklerim hariç, şimdi kapanan bir sitede yayınlıyordum. Fakat bu blogda yazmaya başlayana dek, yakınlarım hariç kimseye yazı yazmakla ilgilendiğimi söyleyememiş, Facebook ve benzeri platformlardan yazdığım yazıları duyurmamıştım. Kendime yargılanmaktan korktuğumu söylüyordum. Ama asıl hissettiğim, hiçbir zaman yeterli olmama hissiydi. Yazdıklarımı paylaşmak için mükemmel olmaları gerekiyordu. Bu da beni hep bir adım geri atıyordu. Bir kişinin kötü yorumu, tüm hevesimi kaçıracakmış gibi hissediyordum.

Bu blog ile bu korkumu kısmen aştım. En azından yargılanma korkusu olmadan insanlara bir blogum olduğunu söyleyebiliyorum .Gerçi hâlâ biraz korkmuyor değilim, çünkü bazen anlattığım her şeyi ben mükemmel şekilde yapıyorum algısı uyandırmak istemiyorum, yazdığım birçok konuda ben de henüz yolun başındayım ve yazdıkça öğreniyorum. Bazen insanlar bana ‘aa, çok bilmiş gibi yazıyorsun ama kendin uyguluyor musun acaba’ diyecekler diye korkmuyorum değil.

Sevdiğimiz bir kişi küçük bir hata yaptığında, onu affedebiliyor, şefkat gösterebiliyoruz. Fakat aynı hatayı biz yaptığımızda içimizdeki eleştirmen bizi yerden yere vuruyor. Bu konuyu psikolog Zeynep Selvili Çarmıklı çok güzel bir şekilde dile getirmiş. Kendisinden dinleyelim:

Birçoğumuz belki yetiştirme tarzımızın, belki küçüklük travmalarımızın beslediği dev gibi özeleştirmenlere sahibiz maalesef. Bu eleştirmen bizi bazen doğru noktaya getirse de, bazen de bizim içimize kapanmamıza, eylemsizleşmemize sebep oluyor. Bu hafta, biraz şımartalım kendimizi, sen yapamazsın diyen o sese kulaklarımızı tıkayalım, günlüğümüze iyi olduğumuz şeyleri yazalım. Bu çok basit de olabilir, iyi bir dost olmak gibi, bir yeteneğiniz, hobiniz ya da bir kişilik özelliğiniz de olabilir. Bunda zaten iyiyiz, yeterli, peki daha da iyi nasıl yapabiliriz ona konsantre olalım.

Ben örneğin, blog yazma işini artık bir alışkanlık haline getirdim ama asıl tutkum kurgu yazmakta. Böyle demekle beraber yaklaşık altı aydır hiç kurgu yazmadım. Biraz da İngilizce yazsam daha iyi olur deyip, sonra bir yazdığımı İngilizce’ye çevirmeye çalışırken batırmamla sonuçlanan süreçte küstüm. Batırma tabii tamamen benim bakış açımdan. Kendimi öyle çok eleştirdim ki sonunda öykü yazmaya hepten ara verdim. Bu hafta özgürce, kendimi eleştirmeden yazmaya ve bir öyküyü bitirmeye çalışacağım. Bakalım başarabilecek miyim?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Diğer mecralarda Minimalist Günlüğü takip etmek isterseniz:
YouTubeinstagramFacebook

52 küçük Değişiklik 13. Hafta: Mola Ver

Bu haftanın (daha doğrusu geçen haftanın) küçük değişikliği mola vermek. Fakat ben de işe güce küçük bir mola verip ailemi ziyarete geldiğim için biraz gecikti. 🙂

İşte ya da evde, bazen kendimizi o derece hırpalıyoruz ki bir nefes almayı unutuyoruz. Halbuki birçok bilimsel araştırma gösteriyor ki 50-60 dakikada bir ayağa kalkmak, yürümek ve bedensel aktivite yapmak işe çok daha verimli bir şekilde dönmemizi sağlıyor.

Bitmesi gereken işler, ödevler, görevler bazen tuvalet molası alırken bile suçlu hissettiriyor bizi. Fakat abartmamak kaydıyla  verilen küçük aralarla daha kısa sürede daha çok iş halledebiliriz. Bunun beşinci haftada konuştuğumuz liste yapma ve altıncı haftanın konusu olan multitasking ile de yakından ilgisi var. Eğer yapacaklarımızı listeleyip, daldan dala atlamadan yaparsak aralarda mola vermek verimliliğimizi azaltmaz, aksine odaklanmamızı sağlar.

Okulda da teneffüs zamanlarında öğrencilerimin hep oturduğunu, telefonlarına baktığını görüyorum. Sürekli oturdukları için bedenlerinin yeteri kadar aktif çalışmadığının farkında değiller. Bazen yalvarıyorum dışarı çıkıp hava alsınlar diye. Blogumu takip eden öğrenciler, özellikle sizden rica ediyorum, teneffüsleri iyi kullanın. Teneffüs kelimesi nefes kelimesinden türemiş. Lütfen dışarı çıkıp nefes alın, dışarı çıkmak mümkün değilse ayağa kalkıp koridorda dolaşın. Bir sonraki ders algılarınız çok daha açık olacak.

Eğer mola/teneffüs zamanınız sabit değilse birkaç öneri: 

  1. Eğer mümkünse bahçede ya da binanın etrafında (ya da koridorlarda) küçük bir tur atabilirsiniz.
  2. Çay, kahve molası verip iş arkadaşlarıyla -iş dışında- muhabbet edebilirsiniz. Kendinizi yaptığınız işten uzaklaştırırsanız çok daha verimli şekilde geri dönebilirsiniz.
  3. Konsantrasyonda sorun yaşıyor, ders çalışırken veya iş yaparken odaklanamayıp erteleme sorunuyla karşılaşıyorsanız, Pomodoro tekniğini kullanabilirsiniz (Linkteki siteye tıkladığınızda 25 dakikanız başlıyor ve bittiğinde size haber veriyor). Bu teknikte 25 dk çalışıyor -mümkünse dikkat dağıtan her şeyden uzak duruyor- ve beş dakika mola veriyorsunuz. Bu özellikle multitasking ve odaklanma sorunuyla başa çıkmaya yönelik bir zamanlama ama 50-10dk ya da kendi belirlediğiniz bir zaman aralığı da olabilir. Ben saat başlarını kullanıyorum örneğin.

    Image result for pomodoro timer
    Pomodoro tekniğinin adı ispanyolca domates’ten geliyor. Domates şeklindeki bu mutfak alarmından esinlenilmiş.
  4. Hiç vaktiniz yok, yapacak iş çoksa 30 sn-1 dk bile olsa gözlerinizi kapatıp nefes egzersizi yapabilirsiniz. (Daha çok vaktiniz varsa meditasyon da yapabilirsiniz tabii) Bu konuda AppStore ‘da Oak adlı bir uygulama var. Kaç dakika isterseniz rehberli (İngilizce) ve rehbersiz meditasyon yapabilir, ya da 1-2 dakikalık değişik nefes egzersizlerini kullanabilirsiniz. Uygulamayı kullandıkça ekrandaki ağaç büyüyor, sizi motive ediyor. 🙂
  5. Müzik dinleyin. ÖSS’ye hazırlanırken molalarda hep müzik dinlerdim. O zamanlar Rammstein dinlerken şimdi Chopin dinliyorum, ama amaç aynı: Zihnimizi yaptığımız işten bir süre de olsa uzaklaştırmak.
  6. Tuvalete, ya da çay kahve içmeye gidecekseniz daha uzun yolu tercih edin. Alt kattaki tuvalete gidebilir, ya da çay ocağı başında arkadaşlarla ufak bir sohbet edebilirsiniz. Tabii dedikodudan uzak kalmak kaydıyla 🙂 Maalesef ben de hâlâ dedikodudan uzak durmaya çalışıp başaramayanlardanım. Ne kadar alt bilinç düzeyine ait olduğunu fark etsem de tamamen uzaklaşmış değilim (sanırım yargılayan yanımdan kurtulamadığım için vazgeçemiyorum). Bu konuda tavsiyeleriniz varsa da dinlemeye hazırım.

Bu haftalık benden bu kadar. Sizin molalarla aranız nasıl? Bir başlayıp saatlerce kendini bitirene kadar çalışanlardan mısınız, yoksa molaları uzatıp çalışmaktan çok mola verenlerden mi?

 

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Singapur İzlenimleri- 3: Kültür Şoku

Sıngapur’a geleli beş aydan fazla oldu! Hem yeni gelmiş gibi hissediyorum, hem de yıllardır burada yaşıyormuş gibi. Küçük bir yer nihayetinde. Ama yine de kültür şoku sürecindeyim hâlâ.

Yeni bir ülkeye taşınan ya da farklı bir kültürle tanışan insanların başına “kültür şoku” denen şey geliyor (ODTÜ’ye geldiğim sene de böyle olmuştu). Neyse ki bir süre sonra atlatıyorsunuz. Tabii herkes için aynı sırayı takip etmiyor ama genel süreç çok da şaşmıyor benim gözlemlediğim.

Kültür Şoku’nun aşamaları şu şekilde: (kaynak)

1.Balayı: Yaşasın iyi ki taşındım buraya, her şey çok güzel, bal dök yala. Benim ilk üç ayım bu şekilde, gördüğüm şeylere heyecanla yaklaşarak geçti. İlk haftada ve ikinci ayın sonunda yazdığım yazılarda bunu açıkça görebilirsiniz. 🙂 Seyahat edenlerin çoğu da ülkeleri ancak bu kadar görebiliyorlar.

2.Rahatsızlık: Farklı olanın aslında çok da süper olmadığını anladığımız süreç. Şu an ikinci ve üçüncü sürecin arasında bir yerdeyim diye düşünüyorum. Sistemde hoşuma gitmeyen bir çok şey var.

Örneğin, Singapur’un kapitalist bir ülke olması çok batıyor bana. Karşılaştırınca Türkiye bile daha sosyal bir devlet kalıyor, çünkü işsizlik maaşı, emeklilik, işsizlere sağlık sigortası gibi hizmetler var. Singapur’da emeklilik diye bir şey yok! Belli bir yaştan itibaren çalışma niyetin yoksa emekliliğini kendin planlamak zorundasın. Bankalarla anlaşıp bireysel emeklilik yapıp her ay maaşından kesip kendin yatıracaksın. Tabii herkes bu derece gelecek odaklı yaşamadığı için Singapurlular çok ileri yaşlara kadar çalışmak zorunda olabiliyor. Özellikle fast food restoranlarında ya da temizlik departmanında çalışan çook yaşlı amca ve teyzelere rastlamak mümkün (burada da bizdeki gibi uncle ve auntie diyorlar yaklaşık 50 yaşın üzerindekilere). O kadar yaşlı insanlar var ki çalışan, bazen benim yardım edesim geliyor ama onlar bu işten para kazandıkları için gurur yapıyorlar.

Yaşlılar deyince bir diğer şaşırdığım şey ise, metroda yaşlı ve hamileler için özel belirlenmiş yerler olmasına rağmen kimsenin yaşlılara yer vermemesi. Hatta hamileye yer vermeyen ergenler bile gördüm.  Ama bu yaşlı koltukları çocuklar için yapılmış gibi daha çok. Kucakta da rahatça gidebilecek 2-3 yaşında, hatta 10 yaşına kadar yolu var, çocukları yaşlı koltuğuna oturtuyorlar, hatta yaşlı birinin çocuğa yer verdiğini bile gördüm! Anlamak çok zor azizim.

Daha önceki yazımda çevreye ve ormana ne denli önem verdiklerini yazmıştım. Açıkçası ben hayatımda bu kadar kozmopolit ve kalabalık olup bu kadar doğayla içiçe bir kent görmedim. Ama bazen Singapur’un başına da Türkiye’nin başına gelenin geldiğini düşünüyorum. Şöyle ki, Türkiye’nin kuruluş sürecinde inanılmaz bir büyüme yaşanıyordu. Özellikle Atatürk’ün ilerici vizyonu, kadın hakları, sosyal devlet, inkılapçılık gibi konularda bizi Avrupa devletlerinin bile önüne atıyordu. Ama gerçekte halk olarak biz bu kadarına hazır değildik.

Spiral Dinamikler – Spiral Dynamics diye bir kavram var, insanoğlunun zaman içinde evrimini açıklayan. Bence bu konuda en kapsamlı ve nokta atışı teori, maalesef konuda Türkçe kaynak çok az ama İngilizce biliyorsanız okumanızı tavsiye ederim. Teorinin daha iyi anlaşılması için her basamağa bir renk verilmiş. Bej- mor- kırmızı- mavi – turuncu – yeşil -sarı – turkuaz ve beyaz şeklinde ilerliyor, tarihsel olarak bej mor ve kırmızıyı aşmış sayılırız. Kafanızı çok bulandırmadan şu görüşümü aktarayım, Türkiye halkları mavi basamaktayken Atatürk yeşil-sarı basamaklardaydı ve Türkiye’yi de oraya taşımak istiyordu. Ama maalesef biz hala mavi-turuncu arasındayız ve yeşile bile çok uzağız. İskandinav ülkeleri yeşilin en güzel örneği. İşte aynı şekilde Singapur’u kuran ve altmış yıldır yöneten anlayış da yeşile birçok yönden daha yakın, ama halk tamamen turuncu, yani dünya bir taraflarında değil, kendi totolarını kurtarma ve zengin olma peşindeler. Bu nedenle bu kadar çok yasak var, halkı belli bir seviyenin üzerine çıkarma telaşı var.

Söylediklerim lafta kalmasın, birkaç örnek paylaşayım. Türkiye’de geri dönüşümün ne kadar boktan ele alındığını biliyorum. Geri dönüşüm kutusuna attığımız çoğu şey çöpe gidiyor. Ben çoğu zaman özellikle cam ve teneke kutu gibi geri dönüşüme en uygun materyalleri çöpe ayrı atıyordum ki geri dönüşüm işçileri toplayıp para kazansın diye.

Şimdi bu Türkiye’de beklenebilir bir durum. Ama öğrendim ki Singapur’da her apartmanda geri dönüşüm kutusu olmasına rağmen çoğu zaman kimse alt kata götürmeye uğraşmıyor. Alt kata indirme çabası gösterenlerin çoğu bilinçsiz, kirli atıkları ayırmadıkları için bazen tüm kutu kontamine oluyor. Bunu gören işçi her şeyi direk çöpe atıyor. Hiç uğraşmadan tüm geri dönüşüm kutusunu çöpe boşaltan işçileri de gördüklerini söyleyenler var. Son olarak da, çöplerin hepsi yakılıyor! Çöp dağından daha da büyük bir problem bu ve aslında şu dünyalıların aklı olsa bunu tamamen engellemeleri lazım. 3. dünya ülkesinde olsa dersin ki zaten her konuda bilinçsizler. Böyle bir ülkede olması çok para kazanmanın bilgelik getirmediği gösteriyor adeta. Hatta bir kompost merkezleri bile yok, ki Türkiye olarak bu konuda daha öndeyiz gerçekten. Az da olsa çabalayanlar var.

Tayland ve Endonezya’dan gelen birçok öğrencim var. Onlardan Singapurla kendi ülkelerini karşılaştırmalarını istediğimde cevap hep aynı: “Singapore is sooo cleaaan.” (Singapur çoook temiiiiz. bu vurguyla 😀 ) Bu iki ülke dünyanın çöplüğü konumunda, en fazla çöp üreten ülkelerin başındalar. Çöp kutusu kavramları da pek yok, öyle sokağa atıyorlar gitsin. Hem ayrıca çöp kutusuna atsalar bile nehirlerden okyanusa ulaşıyor, sonra okyanustan karaya vuruyor, sonra senin benim çöpüm diye kavga ediyorlar. Böyle ülkelerden sonra Singapur caddeleri aşırı temiz geliyor bebelere.

Aslında biraz daha yakından bakınca hiç de öyle değil. Bir kere kimse bakmıyorsa yere çöp atmak kabul edilebilir burada. Nasıl olsa sabah uncle temizliyor. Hem ona da istihdam dimi! Kafa bu şekilde. Ama asıl çöpsüzlük tabii sokağı kirletmemek değil. Normal bir Singapurlunun gün içinde çıkardığı atığa inanamazsınız! Üç öğün dışarıda yiyip içtikleri için sadece plastik yemek kapları bile acayip bir çöp yığını. Fakat bunun için kimse rahatsızlık duymuyor. Bir kaç sıfır atık girişimi var, ama yeni yeni. Umarım hem buraya hem Asya’ya örnek olurlar.

Ne dolmuşum dostlar, ama son bir şey dil ile ilgili söyleyeyim. En çok iletişimim Çin kökenli Singapurlular olduğu için Hint ve Malayları tenzih ediyorum. Tepkisizlik beni öldürüyor! Çoğu şeye tepki sadece okey demek. Teşekkür ediyorum, okey. Öküz! demek geliyor içimden, desem de okey diyorum zanneder gerçi, diyebilirim düşününce 🙂 . Bir şey istiyorum ya da soruyorum, cevap yok ya da cevap okey. Okey’i her şey için kullanıyorlar ve ne demek istediklerini anlamak çok zor. Büyük ihtimalle Çince’de benzeyen bir kelime var ve tonlamayla meramlarını anlatıyorlar ama ben henüz çözemedim. Aynı şey başka birkaç kelime için de geçerli. Bir de bazen konuşma bitti mi yoksa daha bir şey söyleyecek mi anlayamıyorum. Duruyor yanımda mesela, gitmiyor da, ama konuşmuyor da. İngilizce’de awkward silence denen şeyi burada bin kez yaşadım herhalde. Sınıfta her gün yaşıyorum ve hâlâ alışmış değilim.

3. Alışma Süreci: Bu kadar şikayet ettiğime bakmayın. Burada beni anlayan yalnızca Koray var, ikimiz de aynı süreçten geçtiğimizden benzer sorunları yaşıyoruz. İçimi döküyorum yani, aslında alıştım bunların çoğuna.

Her gün öğlen yemeği yediğim bir arkadaş grubum var, bir İngiliz, bir Amerikalı, bir Singapurlu (ve Temel gibi oldu, gerçi bazen kırdığım potlarla Temel’i aratmıyorum) ve ben. Onlara Singapurluların bazı hareketlerinin ve mentalitelerinin ne kadar garip olduğunu anlatmaya çalışıyorum ama anlayamıyorlar tam. İngiliz 3, Amerikalı 5 yıldır burada olduğu için, ve Güneydoğu Asya’yı benden daha iyi bildikleri için bu kültür şokunu çoktan geçmişler ve muhtemelen ilk aylardaki şaşkınlıklarını şimdi hatırlamıyorlar bile. Benim ise farklılıklar gözüme çarpıyor, ama her gün daha da alışıyor ve benimsiyorum.

4. Çift kültürlülüğe adapte olma: Herhalde bunun için daha bir yılımız falan var. Bizim için Türkiyeli olmak ve gördüğümüz her şeyi Türkiye ile karşılaştırma faslı öncelikli hâlâ. Benim makan kaki’lerim (Malayca yemek arkadaşı, Singapurluların genelde böyle yemek kankası oluyor) büyük ihtimalle bu süreci aştıklarından benimle empati kuramıyorlar.

5. Ülkeye dönüş şoku: Uzun bir süre uzak kaldığın ülkenin taşını toprağını özlüyorsun, yeri öperim diyorsun, oranın yer çekimi bile farklı be, şimdi bi baklava olsa da yesek diyorsun. Ama dönünce her şeyin aslında ne kadar boktan olduğunu hatırlıyorsun. Bundan sonra kendini ne gerçekten oralı, ne de buralı olarak ifade edebiliyorsun.

Şimdi böyle anlatınca farklı bir ülkeye taşınmak korkutucu gibi gözüktü, ama iyi ki bu adımı atmışız diyorum. Bu tecrübe öyle kitaplarda okunup filmlerde izlenince anlatılabilecek bir tecrübe değil. İnsan kendini komfor alanından çıkarınca gelişmeye yeniden başlıyor. Yolun ne kadar başında olduğunu, bilgeliğe doğru yol almak için kaç fırın ekmek yemesi gerektiğini anlıyor. Eğer aklınızda başka bir ülkede kısa bir süre de olsa yaşamak, çalışmak varsa hemen bugün kolları sıvayın. Lafta bırakmayın, araştırın, bunu denemiş ve adım adım anlatan insanlar bir google araması kadar yakınınızda.

Çalışma hayatımın çoğu şikayet eden insanları dinlemekle geçti. Şikayet etmeyle ilgili problem şu: Şikayet eden kişi duygusal bir boşalma sağlıyor, bu etkiyle harekete geçmeyi erteliyor. Böylece birbirimizi duygusal boşalma için kullanıyor, muhabbet bile etmiyoruz çoğu zaman, sadece şikayet. Benim görüşüm şikayet etmek yerine ya durumu kabullenmek, ya çözmeye çalışmak, çözülemiyorsa da çıkış yolu aramak. Çıkış yolu yoksa tüm hayatını şikayet ederek geçiremezsin. Bakış açını değiştireceksin, başka çaren yok.

Aslında her şey o kadar göreceli ki. Ben şimdi size oturup Singapur’la ilgili izlenimlerimi anlattım. Üç ay önceki yazımda her şey güllük gülistanlıktı. Üç ay sonraki yazım kimbilir nasıl olacak. Singapur değişti mi, hayır. Sürekli değişen ve yeni bakış açıları kazanan benim. O yüzden yazdıklarımı, ya da çoğu seyahat yazısını okuyup da ilgili ülkeler için bir yargıda bulunmayın. 😉

52 Küçük Değişiklik 12. Hafta: Zevk İçin Oku

Yaklaşık üç aydır “52 Small Changes For the Mind” adlı kitaptan aldığım ilhamla her hafta hayatıma yeni bir alışkanlık kazandırıyorum (Bu arada haftalar kitabın yazarı Brett Blumenthal’a ait ama benim algılama biçimim ve burada yazdıklarımın büyük kısmı kitaptan bağımsız).

Bu alışkanlıkların çoğu da hayatımın bir döneminde yaptığım, ama düzen tutturamadıklarım oluyor şansıma. Bu haftaki küçük değişikliğimiz gibi.

Kitaplar ve edebiyat okumayı öğrendiğimden beri hayatımda oldu. Ailem hiçbir zaman yüksek gelirli olmadı, o yüzden ara sıra kitap alsak da genellikle okulun kütüphanesinden, arkadaşlarla değiş tokuştan, sahaflardan ikinci el ve korsan aldığım kitapları okudum yıllarca. Çoğu zaman çok seçici davranmadım, önüme ne gelirse okudum. Sanırım bu sayede ara sıra ihmal etsem de okuma alışkanlığım yıllardır en iyi devam ettirdiğim alışkanlığım diyebilirim.

Kitap okumak, TV ve internet gibi diğer medya türleri ile karşılaştırırsak, beynin birçok bölgesini işin içine katıyor. Yani kitap okurken daha aktif olmamız, hayal kurmamız, bağlantılar oluşturmamız lazım, fakat TV izlerken örneğin çok daha pasif ve alıcı konumdayız. Bu nedenle beyin ve ruh sağlığı açısından kitap okumak çok daha önemli.

Dopamin bu aralar çok popüler bir hormon, belki internette rastlamışsınızdır. Kısaca anlatmaya çalışayım, mutluluk hormonlarından biri olan dopamin (uyku, ödül, motivasyon vb. ile de yakından ilgili), özellikle sosyal medya kullanırken üst seviyelere ulaşıyor. Mesela instagram’da beni kaç kişi layklamış diye düşünürken dopamin salgılıyorum, gidip kontrol etmek istiyorum. Bu isteme duygusu asıl eylemden daha fazla dopamin salgılatıyor, eğer sonucu belirsizse daha da yükseliyor (mesela birine mesaj attım ve cevap bekliyorum, ya da facebookta arkadaş teklifi gelmiş, kırmızı 1 işaretini görüyorum) . Bu yüzden dopamine ve o sosyal medyayı kontrol etme güdüsüne bağımlı oluyoruz. Google’da bir şey aratmak bile dopamin salgılatıyor.

Aslında bu hormon kötü bir hormon değil, ama sürekli ekran karşısında olup bir aktiviteden öbürüne koşarken bir mola vermeden sürekli dopamin salgılıyoruz. Buna Dopamin Loop deniyor (daha fazla bilgi için bu İngilizce makaleye bakabilirsiniz.) Bu olay bizim konsantremizi yerle bir ettiği gibi beynimizi de çok yoruyor. Bunu ben bir lamba gibi düşünüyorum. Sadece karanlık olduğunda yakarsak faydalı. Ama 24 saat açık bırakırsak ampülün ömrünü azaltır, ayrıca aydınlıkla karanlık arasındaki farkı da unutmuş oluruz. Hep aydınlığa alışınca bu sefer biraz loş da olsa hemen lambayı yakmak isteriz. (Burada da dopamin hakkında güzel bilgiler var.)

Peki kitap okumak bu denklemin neresinde? Kitap okumak için dikkatimizi uzun süre açık tutmamız gerektiğinden, sevdiğimiz bir şeyi okurken dopamin seviyemiz dengede kalıyor. Sürekli inip çıkmadığı için hem heyecan ve keyif duygularını tadıyoruz, hem de bunları gözüne soka soka yapmadığımız için daha uzun sürüyor (instagramda kaç layk aldım örneğine dönersek, kalp ikonuna tıklayana kadar dopamin yükseliyor yükseliyor, layk edenleri gördükten sonra düşüyor. Gün içinde sürekli yükselip düşüyor yani.)

Yapılan çalışmalarda ayrıca kitap okumanın stresi azalttığı ve tansiyonu düşürdüğü de görülmüş (Gerçi bunun için korku, gerilim türü kitaplar okumamak lazım diye düşünüyorum).

Daha pratik iki faydası ise, yaratıcılık ve genel kültürümüzü geliştirmesi. Şahsen bilgilendirici kitaplardan çok edebi kitapları okumayı daha çok seviyorum, çünkü bir olay örgüsü içinde öğrendiğim bilgiler benim için çoğu zaman daha kalıcı oluyor. Karakterlerin serüvenleri nasıl bitecek diye merak ederken, dünya ile ilgili belki kendim araştırsam öğrenemeyeceğim bir dolu şey öğreniyorum. Fakat siz bilgilendirici kitaplardan daha çok zevk alıyorsanız, o zaman kendiniz için doğru yoldasınız demektir.

Ama ben çok uğraştım, kitap okuyamıyorum…

Böyle diyen özellikle benim yaşlarda ve benden genç çok insan tanıdım. Bence bunun sebebi işte yukarıda anlattığım ekran bağımlılığına bağlı dopamin loop. Sürekli şekerli çay içen bir insan nasıl hemen şekersize alışamıyorsa, sürekli internette takılan biri de kitap okumayı başta çok sıkıcı bulabilir. Benim bu konuda üç tavsiyem var:

  1. Hikayesini bildiğiniz, filmini önceden izlediğiniz bir kitaba başlayabilirsiniz. Mesela Harry Potter, ya da Ye Dua Et Sev. Böylece her ayrıntıyı gözünüzde canlandırmak yerine filmdeki karakterlerden yola çıkabilirsiniz. Ben Jane Austen’ın Pride and Prejudice kitabının örneğin dizi film vs yapıtlarını seyrettikten sonra kitabını ve sesli kitabını bir arada okudum. Hem karakterleri kolayca gözümde canlandırabildim, hem de değişik yönetmenlerin kitabı ne kadar farklı algıladığını karşılaştırma fırsatım oldu. Jane Austen’ın diline tabii ki daha da hayran kaldım, filmde sadece kurgu yazara ait oluyor, gerisi yönetmen ve senaristin elinde. Kitapta yazarla buluşuyorsunuz.
  2. Eğer bir kitaba başladıysanız ve ilerlemiyorsa bırakın gitsin. Dünyada milyonlarca kitap var. İlla o kitabı okumanız gerekmiyor. Mina Urgan’dı yanlış hatırlamıyorsam, kötü bir kitabı içi geçmiş bir karpuza benzetiyordu. İlk dilimde içinin geçtiğini anlarsan, ikinci dilimi yemezsin değil mi?
  3. Etrafımızdan kitap tavsiyeleri almak güzel. Ama bizi tanımayan kişilerden aldığımız tavsiyeler ters tepebilir. Birisi için hayat değiştiren kitaptan siz hiçbir şey anlamayabilirsiniz. O nedenle kendi zevkiniz zamanla, deneye yanıla oturacak.

Kitap Okumayı Çok Seviyorum Ama Vaktim Yok

Bu benim de başıma geliyor ve ben şunu fark ettim. İstemediğim bir kitabı okuyorsam, o elimde sallanıyor da sallanıyor. Ama aynı yoğunlukta çalışayım, çok sevdiğim bir kitap olsun, üç beş günde bitiyor.

Diğer bir sebep de okuduğum kitabın ağır olması (içerik değil, yük olarak 🙂 ) ya da evde unutmam olabiliyor. Gün içinde metroda otobüste, işte boş kaldığım zamanlarda okuyabilecekken okuyamıyorum. Ben bunun çaresini e-kitap kullanmakta buldum. Kobo, kindle ve ibooks uygulamaları en çok kullanılan uygulamalar, bende üçü de var. Aradığım kitap hangisinde varsa ya da ucuzsa oradan indiriyorum, ama en sevdiğim Kindle (ileride ipad’i emekli ettiğimde kindle paperwhite’a geçesim var). Telefonda okumak da zor olmuyor. Ayrıca dikkati çabuk dağılanlar için sesli kitabı da şiddetle tavsiye ederim. Elimde kitapla bile sesli kitap dinliyorum bazen takip ederek. Daha geç bitiyor ama sindirerek okunuyor. Okuyan kişinin ses tonunu hikayenin tonunu epey etkiliyor.

james-tarbotton-367-unsplash
Artık kitaplarımı oradan oraya taşımamak için de e-kitaplara ağırlık vereceğim bundan sonra.

Bazen de epub olarak (korsan) kitap indirdiğim oluyor, kimseye kötü örnek olmak istemem tabii ki. Fakat küçükken kısıtlı bütçemle onca korsan kitap almış olmasaydım şimdi okumayı bu denli sevmezdim. Eskiden çok daha pahalıydı kitaplar, düşünün 2000li yıllarda 20 lira civarıydı şimdi hala o civarlarda kitap bulmak mümkün. 2006’da asgari ücret 400 liraydı şimdi 1600 lira. Yani o zaman korsan olmasaydı biz hiç kitapla tanışamayacaktık. Şimdi aynı durum okumak istediğim yabancı kitaplar için geçerli. O yüzden hala az da olsa korsana başvuruyorum.

Ben Sürekli Blog-Gazete-İnternet Makalesi Okuyorum. Bu Sayılmaz Mı?

Ben araştıranların yalancısıyım, olmuyormuş. Bunları okumayın demiyorum, yine okuyun. Ama bilin ki bunlar kitap okumakla bir değil, hatta gazete ve haber okumanın stres bozukluklarına yol açtığına dair bi dolu çalışma var.

Kitap Okumayı Alışkanlık Haline Getirmek için

  1. Kendinize Hedef Belirleyin. Ben bu işi goodreads üzerinden yapıyorum yıllardır. Bu sene 50 kitap okuma hedefim vardı, altı ayın sonunda 19 kitap bitirebilmişim. 6 kitap gerideyim yani ama siz kendi hızınıza göre aylık ya da yıllık bir hedef belirleyebilirsiniz.
  2. Okuma arkadaşı ya da kulübü bulursanız tadından yenmez. Okuduğunu tartışmak gerçekten zevkli oluyor, bu konuda online topluluklar da var.
  3. Belli bir okuma zamanınız olsun. Günde yirmi dakika bile yeterli, zaten kitabı severseniz her dakika okumak için bir kaçış arayabilirsiniz. 🙂 Otobüs, yatmadan önce, yemek pişerken gibi kendinize zaman dilimi belirleyebilirsiniz.
  4. Çocuğunuza kitap okuyun. Çocuğunuzla kitap okumak hem kaliteli zaman geçirmek, hem çocuğunuzu küçük yaştan alıştırmak için çok önemli. Aynı zamanda sizi de bir süre dış dünyadan koparacağı için iki taraf için de çok faydalı.

Sanırım en uzun yazdığım yazılardan biri oldu bu! Halihazırda okumayı sevmeyen biri buraya kadar okumadan kapatmış olabilir, ama umarım bu haftadan başlayarak siz de kitap okuma alışkanlığınızı gözden geçirir, sevmediğiniz kitaplara el sallayıp sevebileceklerinizi kucaklarsınız.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Her Şeyi Kutsal Görebilmek (Çeviri)

zen habits adlı internet sitesini belki duymuşsunuzdur. Benim de yazdığım iki konu olan minimalizm ve bilinçli farkındalık konularındaki en eski ve en tutarlı bloglardan biri. Blogun sahibi Leo Babauta 6 çocuğuyla basit bir yaşam serüvenini blogunda 2005’ten beri paylaşıyor. İngilizce biliyorsanız bloguna abone olmanızı kesinlikle tavsiye ederim.

Bilmiyorsanız ben varım :). Arada bir Leo’nun yazılarını çevirmeye çalışacağım çünkü yazdıklarını çok faydalı buluyorum. Yazdığı hiçbir şey için telif hakkı istemiyor, yazılarının özgürce kullanılmasına izin veriyor, bu nedenle telif hakkı söz konusu olmadan çevirebiliyorum.

Daha önce Vazgeç manifestosunu çevirmiştim, buradan okuyabilirsiniz.

Bugün yazmış olduğu yazı da bu haftaki küçük değişikliğin tam üstüne geldi. 52 Küçük Değişiklik‘te bu haftanın konusu insanların içindeki iyiyi görmek üzerineydi. Ben de bu hafta öğrencilerime odaklandım, ama ne yalan söyleyeyim uygulamakta zorluk çekiyorum biraz. Leo’nun yazısı çok iyi geldi, sizlerin de faydalanacağını düşündüğüm için çevirmeye karar verdim. Buyrunuz efendim.

Her Şeyi Kutsal Görebilmek (Çeviri)

Sabah uyandığımızda, çoğumuz hemen telefonumuza ya da bilgisayarımıza sarılıyor, mesajları kontrol ediyor, cevapları yazıyor, otopilotta online dünyaya geçiyoruz.

Günümüz de böyle geçiyor, yapabildiğimiz kadar stresle başa çıkmaya çalışıyor, bazen strese yenik düşüyor ve farkında olmadan günlerimizi sonlandırıyoruz.

Çoğu zaman, işler tıkırında. İdare ediyoruz. İyi günlerde, her şey güzel gidiyor. Kötü günlerde, strese teslim oluyoruz.

Peki ya her şeyi büyülü bir biçimde değiştirebilseydik?

Gördüğümüz her şeye, her insana bakış biçimimizi değiştirsebilseydik – kendimiz de dahil olmak üzere- ne olurdu?

Bir deneyin: Etrafınızdaki her şeyi kutsal olarak görmeye çalışın.

Bakın neler oluyor.

 

Kabul etmeliyim ki kutsal kelimesi kulağa dinle alakalı gibi gelebilir (Türkçe kutsal kelimesi, Kudüs şehrinin ilahi kabul edilmesinden türemiş). Fakat hayatın ne kadar kutsal olduğunu görebilmek için dindar olmaya gerek yok.

Şu anda var olmamızın bile ne kadar çılgınca bir şey olduğunu fark ederseniz, var olan her şey, herkes size kutsal görünecektir. Evrenin nasıl mucizevi olduğu, dışarıya baktığımızda hayatın nasıl aktığı, ağaçlar, hayvanlar, gün ışığının huzmeleri, ve bizim bunları algılayabiliyor, başkalarıyla paylaşabiliyor oluşumuz… Bir inancın olmasa bile, bunun kutsal ve hatta ilahi olduğunu idrak edebilirsin.

 

Algını bu yönde değiştirirsen,

  • Hiçbir şey öylesine oluyor gibi gelmeyecek. Her şeyin ve her olayın içindeki güzelliği ve kutsallığı görebileceksin.
  • Başka birini kutsal olarak görürsen, o kişiye daha saygılı ve hatta sevgi dolu davranabilirsin, ruhundaki güzellikleri ya da kırılmışlıkları daha iyi görebilir, o kişiyi tanıdığın için minnettar olabilirsin.
  • Eşyaları kutsal olarak görürsen, onları kaybetmez, çöpe atmaz, çabuk eskitmezsin. İlgi gösterirsin.
  • İşini kutsal olarak görürsen, onu bir yük olarak değil, bir armağan olarak görebilirsin. İşini çabucak bitirip kaytarmayı düşünmek yerine ona dört kolla sarılırsın.
  • Kendini kutsal olarak görürsen, içindeki iyiliği görebilirsin. Kendine daha iyi bakar, sağlıklı beslenir, yaşam tarzını iyileştirmeye çalışırsın.
  • Etrafındaki dünyayı kutsal görmeye başlarsan, her şey sana bir mucize gibi gelmeye başlar. Bu büyülü varoluşu her defasında alkışlamak istersin. Her şeyin bir amacı olduğunu, senin bir amacın olduğunu görmeye başlarsın.

Etrafındaki her şeye ve herkese ilgi ve takdirle bak. Eşyaya, insana, doğaya saygılı ol. Etrafındaki herkesle sanki kutsal biriyle iletişim kuruyormuş gibi, dikkatle ve özenle konuş. Ve en sonunda, kendine de bu harika evrenin bir parçası olarak, kutsal bir armağan olarak bak.

İşte büyülü değişim bu, ve ona ne zaman istersen ulaşabilirsin.

52 Küçük Değişiklik 11. Hafta: Polyanna Ol

Bu dünyada Polyanna olmak mümkün mü?

Bu haftaki küçük değişikliğimiz. bir haftalığına da olsa, etrafımıza daha pembe gözlüklerle bakıp başkalarındaki iyiyi ortaya çıkarmak.

Yani bir nevi Polyannacılık oynayacağız.
Bu hafta etrafımızdaki insanlara yoğunlaşıp onlardaki iyi yönleri ortaya çıkarma zamanı. Bazen kendimizi çok yalnız hissediyor, evde, iş yerinde kimsenin bizi anlamadığını düşünüyoruz. Bu bizi kendimizden de uzaklaştırıyor ve bir çeşit melankoliye dönüşüyor. Halbuki daha yakından ve önyargısız bakmayı becerebilirsek, herkeste sevecek bir yön bulabiliriz. Başkalarında sevecek yönler buldukça, kendimizi sevmek de daha kolay hale gelecek.
Birisiyle tanıştığınızda ona 0 verip notunu yükseltenlerden mi, yoksa 100 verip sonradan kesenlerden misiniz? Birinde negatif, diğerinde ise pozitif önyargı ile yaklaşıyoruz. Kimse siyah beyaz olmadığından ilk izlenimlerimize göre verdiğimiz kararı bazen uzun süreler beraberimizde taşıyıp, aslında çok iyi anlaşabileceğimiz birinden mahrum kalabiliyoruz. Başta 100 verdiğimiz çoğu zaman ise, karşımızdaki insanın bir hareketini görüp anında 0’a indiriveriyoruz.
Aslında problem ne not verdiğimizde değil, not vermekte. Karşımızdaki insanı, yargılamadan, olduğu gibi görmeye çalışsak, aslında ne kadar iyi yönleri olduğunu keşfetmemiz uzun sürmeyecek ve bize olumsuz gelen yönleri mümkün olduğunca yargılamamaya ya da etiketlememeye çalışırsak, zaten zaman içinde onların o derece olumsuz olmadığını göreceğiz. İdeal olan, olumlu ve olumsuz bile olarak bakmamak bence ama, yargılamaya o derece alışkınız ki, otomatik hale gelmiş. Düzeltmek için belki yıllarca kendimizi eğitmemiz lazım.
Bu konuda ben etrafımda kimlerin iyi yönlerini görmezden geliyorum diye düşününce, ilk aklıma gelen öğrencilerim oldu tabii. Farklı bir ülkeye gidince etrafındakileri anlamlandırabilmek için mecburen yargılamaya başvuruyorsun. Singapur’daki öğrencilerim Çin, Kore, Endonezya, Tayland, Laos gibi ülkelerden geliyorlar ve kültürleri bizden de, batı kültüründen de oldukça farklı. Bazı dışa dönük öğrenciler olsa da çoğu dersi pasif dinlemeye alışmış. Ama İngilizce öyle üniversitede kürsüde konuşan hocayı dinler gibi öğrenilmiyor. Onların da katılması, konuşması gerekiyor ama çoğunlukla ağızlarını açmadan bir gün bittiği oluyor. Burada dördüncü ayım, hala çok ama çok şaşırıyorum ve bunu negatif bir şey olarak görüyor, onları konuşturmaya çabalıyorum. Fakat bu konuda çok da fazla kafa yormadım düşününce. Ve aslında bu öğrenciler, ne kadar ODTÜ’de alışkın olduğum, leb demeden leblebiyi anlayan, anlamadığı her şeyi en ince noktasına kadar sorgulayan, zeki ve hatta biraz ukala öğrencilerimden farklı olsalar da, birçok yönden üstün özellikler taşıyorlar. Ergenlik yıllarında başka bir ülkeye gelip, burada dil öğrenmeye çalışıyor, bu arada sosyal ve duygusal bağlarını geride bırakıyorlar. Benim olumsuz olarak gördüğüm birçok yön, yalnızca kültürel aslında. Aynı şekilde benim de onlara acayip gelen, Türkiye’de, orta doğuda büyümekten kaynaklanan, bu topraklardan aldığım ne çok huyum vardır kimbilir. Bu hafta onları biraz daha yakından tanımaya çalışacağım, ama onları değiştirmek için kasılmadan.
Aynı şey çalışma ortamında tanıştığım insanlar için de geçerli. Gün içinde kendi zümremdeki hocalarla iyi anlaşsam da ofiste çok sosyalleşmediğim, aralarında Çince ve Hintçe konuşan hocalar da var. Konuştuğumda tek bir kelimesini anlamadığım için he,he dediğim memurlar da var. Düşününce anlıyorum ki onlara baştan bir hüküm vermişim ve yargılamışım. Ya da daha beteri, diğer iş arkadaşlarımın onlara yönelik tecrübe ve yargıları da etkilemiş beni. Kendim bir kere muhabbet etmediğim insanları sevmez olmuşum. Tanıdık geldi mi?
Bu müdürler, patronlar için de geçerli. Daha da büyütürsem ölçeği, ülkemizi yönetenler için de. Şimdi bugün sıcağı sıcağına seçim sonrası, bu bize zor gelebilir. Çok iyi anlıyorum. Ama nefret anlamanın önüne geçiyor ve maalesef nefret ettikçe anlamamız zorlaşıyor. Halbuki anlamamız, analiz etmemiz gerekli, neden ülkemiz 16 yıldır aynı adamı seçiyor? İyiyi görecek dereceye bu günlerde gelemesek bile nötr bir bakış açısıyla olayları karşılamak akıl sağlığımız açısından daha doğru geliyor.
Bu hafta bakış açımızı biraz değiştirelim, siyah yerine pembe gözlükler takalım. Belki siyah gözlüklerin görmemizi engellediği güzel şeyler oluyordur dünyada. 🙂
52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 10. Hafta: Yeşil Çayı Dene

Son iki haftadır meditasyon ve kararsızlık gibi daha psikolojik değişikliklere yer verirken bu hafta daha “light” bir konuya değineceğim. 🙂

Bu haftanın konusu yeşil çay.

rawpixel-561412-unsplash.jpg

Yeşil çay, uzakdoğu kültürlerinde binlerce yıldır tüketilmekte olan bir içecek. Bitki türü olarak baktığımızda bizim siyah çayımızla aynı, sadece işlenme yöntemleri sebebiyle renkleri değişik. Siyah çay üretiminde oksidasyon işlemi uygulanıyor, ve hatta bu oksidasyonun ne derece özenle yapıldığı çayın kalitesini belirliyor (beni çay ve kahve hakkında konuşturmaya başlarsanız pişman olursunuz, zira bu konuda üniversitedeyken yazdığım akademik bir makalem bile var!).

Yeşil çay bu işleme maruz kalmadığından, çayın iyi özelliklerini daha fazla muhafaza ediyor. EGCG olarak bilinen polifenol örneğin, hipokampüs’teki nöron oluşumunu artırıyor.  Kafeinin başka bir türü olarak bilinen gallotanin ise inme ve diğer beyin hasarlarını önlemeye yardımcı. Japonya’da yapılan bir araştırmada, 70 yaş ve üstü katılımcılardan düzenli olarak yeşil çay içenlerin beyinsel işlevleri daha sağlıklıymış. Yeşil çayın stresi ve kaygıyı azalttığına dair çalışmalar da mevcut.

Birkaç ay önce okuduğum Ikigai kitabında da Okinawa’da yaşayan uzun ömürlü Japonların özellikle yaseminli yeşil çayı çok sevdikleri yazıyordu. Yaseminin kokusunu hep sevmişimdir, yeşil çaya da çok yakışıyor. E bir de faydalı ise daha ne olsun.

Son altı yıldır kahve tüketimini çok abarttım, bu nedenle bir çıkış yolu aramaktayım. (alcoholics anonymous gibi oldu). Artık tamamen ağız tiryakisi oldum. Daha da kötüsü oto pilot moduna bağladım. Bazen farkında olmadan kendimi gidip kahve yapmış ya da dışarıdaysam kahve almış buluyorum. Bu nedenle bu hafta biraz kendime hakim olmak için harika bir fırsat. Yeşil çayı sevmişimdir ama kahve hep baş tacım oldu. Ayrıca uyanmak için de hep kahveye ihtiyacım var diye düşünüyordum ama 52 small changes kitaplarının yazarı Brett Blumental yeşil çaydaki kafeinin de bizi uyarmak için yeterli olduğunu düşünüyor. L-theanine adlı aminoasit kafeinle birleşince beyin fonksiyonlarının işleyişi ve uyanık kalma açısından kahve kadar etkiliymiş. Ben gece yatmadan rahatlamak için içiyordum, demek yanlışmış. Ayrıca ben bir yerlerde 2 bardaktan fazla içilmemeli diye duymuştum ama yazar en az 2 bardak öneriyor, en iyisi günde 2 bardak içmek gibi. 🙂

Bir ilginç öneri de kafeinsiz yeşil çay içmek isteyenler için. Çayın kafeini ilk 1 dakikada ortaya çıkıyormuş. Bu yüzden bardak ya da demlik poşeti kullanıyorsanız 1 dakika demleyip, sonra o suyu döküp tekrar demlerseniz kafeinin büyük kısmını ortadan kaldırmış oluyorsunuz.

Bir de matcha var. Matcha ile yaprak yeşil çay arasında çay bitkisi açısından yine bir fark yok, ama matcha yeşil çay yapraklarının toz haline getirilmiş hali. Yani matcha içtiğinizde tüm yaprağı tüketebiliyorsunuz, böylece faydası katlanıyor. Bu bahsettiğim EGCG maddesinin matcha’da normal yeşil çaya oranla 137 kat daha fazla olduğu bulunmuş. Ama tabii normal yeşil çaydan da kat kat pahalı, bu nedenle illa matcha alacağım diye düşünmeyin ama aradaki fark bu, aklınızda bulunsun. Bu arada tadı normal yeşil çaydan daha kötü, belirtmeden geçemeyeceğim, ama kullanım alanı sadece çay ile sınırlı değil, matcha latte, smoothie, kek pasta falan yapabiliyorsunuz toz olduğu için.

jason-leung-511996-unsplash
matcha latte

Bu arada ben Türkiye’de aldığım yeşil çayları, özellikle poşette olanları hiç mi hiç sevmiyorum. Gerçek yeşil çayla alakası yok (lipton, çaykur ve doğadan markalarını denedim). Bana en iyisi Çaykur’un kutuda satılan demleme usülü yeşil çayı geldi. Limonlusu da var yanlış hatırlamıyorsam. Güvendiğiniz bir aktar varsa açıktan almak da bir seçenek.

rawpixel-620233-unsplash.jpg

Bu hafta kahveyi bırakıp yeşil çaya dönmeyi deneyeceğim. Geçen hafta yavaştan  deneme sürüşü yaptım ama kendimi kahve içerken yakaladım 2-3 kez. Bu hafta dikkatim bu işte olacak. Sanırım kahveyi tamamen bırakmayı düşünmem ama nadiren yapılan şeylerin kıymeti arttığı gibi kahvemi sabah yarı uyku modu yerine daha özel anlara saklayabilirim.

Bir alışkanlık kazanırken başka alışkanlıklarla birleştirilmesi ya da arka arkaya yapılması öneriliyor. Yeşil çay alışkanlığında da böyle bir şey deneyebiliriz. Mesela 4.  haftanın alışkanlığı liste yapmaktı. Akşam yemekten sonra yeşil çayımızı içerken odaklanıp listelerimizi gözden geçirebiliriz. Ya da yoga veya meditasyondan sonra güzel bir bardak yeşil çay ile ödüllendirebiliriz kendimizi.

bonus: Bugün eve gelirken dinlediğim podcast’te (Oprah, Thich Nhat Hanh (Thay) ile konuşuyor – meraklılarına Super Soul Conversations 7 Mayıs 18) Thay çay içerken meditasyon yapın diyordu. Hah dedim Thay tam üstüne bastın! Çay bardağını eline aldığında başla diyor, nefesini, burada olduğunu hisset. O ana gir. O an, çay ve senin aranda yeni bir başlangıç. Bu şekilde bir bardak çayı bir saatte içerek meditasyon yapabilirsin, diyor. Tabii bu adama günde kaç saat meditasyon yapıyorsun diye sorduğunuzda şu an meditasyon yapıyorum diye bir cevap aldığınız için bir günde bu seviyeye gelmeyi beklemeyin ama bilin ki böyle bir seviye var. 🙂

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 9. Hafta: Kararsızlığı Yen

Bir restorana gittiğinizde menüye bakmak yemeği yemekten daha mı çok zamanınızı alıyor? Bazen verilecek kararlar içinizi yiyip sizi uykusuz mu bırakıyor? Bu haftanın küçük değişikliği kararsızlığı yenmek.

Ben çok kararsız bir insan olduğumu düşünmüyorum, hatta bazen fazla hızlı karar veririm. Biraz sabırsızlık da olunca bünyede, bazen karar veremeyen insanlara sinirlendiğim de oluyor. Koray’sa benim tam tersim bu konuda. Söz konusu karar verme olduğunda birbirimizi çileden çıkarabiliyoruz.

Sanırım benim yaptığım da biraz ekstrem ama, bugün karar verememekten konuşalım.

Kararsız kalmanın en büyük sebebi mükemmeliyetçilik. Her şey mükemmel olsun istediğimizde, karar verme süreci uzadıkça uzuyor. Bu karar üniversite tercihleri de olabilir, kahve siparişi de. Mükemmeliyetçi biri ikisinde de kurursuz kararı bulduğuna inanana kadar son kararı vermeyecektir. Hatta tam karar verdiği anda geri dönüp değiştirebilir de. Öğrencilerimin sınav kağıtlarında da çok görüyorum bunu, çoktan seçmeli olup yanlış doğruyu götürmemesine rağmen kararsızlıktan boş bırakan da var, doğru cevabı ilk defasında bulup sonra kendi kafasını karıştırıp yanlışı işaretleyen de.

Peki gerçekten ‘mükemmel‘ diye bir şey var mı? Matematik evrenindeki gibi sonsuza dek dümdüz giden bir doğru var mı yaşadığımız evrende? Bana sorarsanız hem evet, hem hayır. Hem her şey hatalı ve kusurlu, yani mükemmeli aramak saçma; hem de her şey öyle yerli yerinde ve olması gerektiği gibi ki her şey zaten mükemmel. Hatalar da bu mükemmelin bir parçası. Bu yüzden yaptığım herhangi bir işte de, mükemmele ulaşmak değil elimden gelenin en iyisini yapmak ilgilendiriyor beni.

Bir de görüyorum ki hangi seçeneği seçersen seç, sonunda bir döngü gibi kendine dönüyorsun. Neyi seçtiğin değil, seçim yapmış olmak önemli oluyor. Evet, her seçim sana farklı yollardan katkı sağlıyor, ama hepsinin verdiği fayda aynı. Küçük büyük aldığımız her karar bizi biraz daha olgunlaştırıyor.

Bu konunun tam genel seçim dönemine denk gelmesi de beni düşündürdü. Kime oy vereceğime tam karar vermiş değildim, ama bugün verdim sanırım. İyi bir kararın delillerle desteklenmesi güzel, ama en güzel yol gösterici kalp diye düşünmekteyim.

Peki günlük hayatımızda kararsızlığı nasıl yeneriz?

Bu yazı dizisinde rehber aldığım, 52 Small Changes for the Mind kitabının yazarı Brett Blumenthal birkaç tavsiye sıralamış. (Bu arada belirtmeliyim ki, evet kitabı rehber aldım ama bu serideki çoğu yazımda kitaptan bağımsız, kendi araştırmalarım ve fikirlerim ışığında yazıyorum)

Değerlerini Öncelik Al. Değerlerinle uyuşmayan, ama pratik değeri var gibi görünen kararları baştan ele.

İçgüdülerine Güven. Benim deneyimlerim de, içgüdülerimin her zaman haklı çıktığını gösterdi.

Gerekirse Yardım Al. Sevdiğiniz ve güvendiğiniz kişilerin yardımını ve görüşünü almak, özellikle büyük kararlar arifesinde önemli. Ama etrafınızda çok kararsız kişiler varsa, en azından seçenekleri indirene kadar onlara danışmayın derim.

Seçenekleri Listele. Bazı seçenekleri gözünüzün önüne sermek her zaman aydınlatıcı oluyor. Kimseye sormadan defterinize sorun derim. İnsan yazarken bazen kaleminden neler döküldüğüne inanamıyor.

Bu konuda stoik düşünceye de göz atabilirsiniz. Stoik düşünce, en temel haliyle bir karar alırken sizi en kötü ihtimali düşünmeye teşvik ediyor. En kötü ne olabilir’i gördükten sonra karar verme hızlanıyor ve anlamlı bir zemine oturuyor.

Tahmin Edilebilir Ol. Singapur’da inanılmaz çeşitte restoran var. Benim çalıştığım okul da en işlek caddelerden birinde ve sadece 1 saat yemek aramız var. Öyle olunca herkesin sevdiği üç dört yer oluştu, başka yerlere çoğunlukla gitmiyoruz. Buralara gittiğimizde de, herkes ne alacağını genellikle biliyor. Hatta Thai restoranındaki garson hepimizin ne alacağını bizden önce tahmin ediyor artık 😊 Arada yeni şeyler denemek lazım ama 20 sayfalık menüye her gün bakmanın alemi yok. Çoğu konuda kararsız olan Koray bile yemek konusunda çoğu zaman birkaç seçeneğe bağlı kalıyor, ama yeni bir restorana gittiğimizde o menüyü hatmetmeden siparişi veremiyoruz 😊

Peki siz karar verme konusunda nasılsınız? İyi ki karar vermişim diyenlerden mi, yoksa yapmadıklarından pişman olanlardan mısınız? Bu hafta her karar verme sürecinde kendinizi gözlemleyin. Süreç gereksiz yere uzuyorsa, yukarıdaki öneriler rehberiniz olsun.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

52 Küçük Değişiklik 8. Hafta: Meditasyon

Bugün meditasyondan konuşacağım için epey heyecanlıyım aslında. Uzun zamandır etrafında dolandığım ama konuşmaya henüz cesaret edemediğim bir konu meditasyon. Maalesef henüz alışkanlık haline getirebilmiş değilim, aslında neredeyse her gün meditasyon yapıyorum; yalnızca düzenli bir rutine oturmuş değil.

İki yıl önce bu bloga başlamamın ardında da meditasyon ve bilinçli farkındalık yatıyor aslında. Minimalizmle ilk tanıştığım aylarda, özellikle evde, deli gibi  Konmari metodu, azaltma vb. konularda video seyrediyordum. Bir gün ütü yaparken açtım tableti karşıma. Kendi kendine üç beş dakikalık videolar bittikçe bir sonrakine geçiyor. Karşıma şu video çıktı:

Marie Kondo hayatımı düzenleme ve fiziksel çevremi basitleştirme konusunda değiştirdiyse, Leo Gura da beni hayatıma yukarıdan bakmamı sağlayarak geri dönülemiyecek şekilde değiştirdi. Mindfulness, yani birçok psikolog gibi benim de bilinçli farkındalık dediğim kavramla ve meditasyonla tanışmamı sağladı. Beni mental minimalizmle tanıştırarak her şeye bambaşka bir bakış açısıyla bakmamı sağladı Leo. Keşke vaktim ve çeviri yeteneğim olsa da şu videoyu Türkçe’ye çevirebilsem (daha önce Leo’nun daha kısa bir videosunu çevirmeye kalktım ve sonuç rezaletti. Benden çevirmen olmuyormuş).

Peki şimdi meditasyonla, bilinçli farkındalıkla minimalizmin ne alakası var, dediğinizi duyar gibiyim. Aslında beni en başından takip ediyorsanız biliyorsunuzdur ki ben en az minimalizm kadar bilinçli farkındalık üzerine de karalıyorum. Ama bu konuda maalesef insanın hissettiklerini yazması fiziksel minimalizm kadar kolay olmuyor.

Bu hafta bu konuda kafanızı ütüleyeceğim, o yüzden kendi hikayemi şimdilik bir yana bırakıp bu yazıyı biraz kısa tutacağım. Meditasyon nedir, ne değildir, onlardan konuşalım biraz.

Öncelikle, meditasyon bir dine ait değildir.

Meditasyonun, dinle, dua ile hiçbir alakası yok. Dindar olmak ya da inançsız olmak meditasyona engel değil. Meditasyonun amacı, kendi bilincinizi tanımak. Bu nedenle Buda gibi bağdaş kurarak oturmak zorunda değilsiniz. Hatta çoğu zaman en rahat ve dik oturma şekli olan sandalyede oturma öneriliyor.

Meditasyonun amacı nedir?

Meditasyonun amacı, dediğim gibi öncelikle kendini, bilincini tanımak. Anda olmak, konsantrasyonu ve odağı arttırmak, zihnimize hakim olabilmek. Gün içinde biz farkında olmadan zihnimiz bir yerlere uçup gidiyor. Bazen geçmişe, çoğu zaman gelecek ihtimallere kayıyor düşüncelerimiz. Meditasyon bizi her neredeysek alıp buraya getiriyor.

Meditasyonun faydaları neler?

Zihin berraklığı, hafızada gelişme, kaygı ve agresyonda azalma meditasyonun bilimsel olarak kanıtlanmış faydaları. Sporcular, müzisyenler büyük performanslardan önce meditasyon yapıyor, bazen iki saate varan uzun süreler.

Benim için, önce de belirttiğim gibi en önemli faydası kendimi tanımak, bilincimi izlemek oluyor. Bilinci matruşkaya benzetiyorum bazen, içine girdik mi çıkmak zor. Bunun üzerine yazacağım.

Meditasyon düşünmemek mi? Tam sessizlik mi?

Hiç de değil. Belki usta haline gelirsek bir gün, tam sessizliği yaşayabiliriz. Ama ulaşmanız gereken bir yer yok. Nereye gidersen, oradasındır, demiş Jon Kabat-Zinn (wherever you go, there you are). Şu anda, olduğun halinle zaten bütünsün. Sadece bunu hissetmen gerekiyor.

Meditasyon teknikleri neler?

Leo Gura’nın en sevdiği yöntemlerden biri, 20 dakika boyunca hiçbir şey yapmamak. Hareketsiz bir yirmi dakika. Sadece zihninin gittiği yeri izliyorsun. Zihnine dur demek de bir şey yapmaya girdiği için bunu da yapmamaya çalışıyorsun. Ama bir şey yapmamaya çalışmak da bir şey yapmak. Dedim ya, matruşka gibi diye. 🙂

Çok popüler yöntemlerden biri nefesini çapa olarak kabul etmek. Nefesine saplanıp onu takip ediyorsun. Zihnin birçok yere gidip gelse de, sen bedeninde nefesi takip etmeye devam ediyorsun.

Başka bir yöntem de vücut tarama. Bu özellikle gece uyumadan önce, uzanarak yapılabilir. Baştan ya da ayaktan başlayarak, tüm vücutu yavaş yavaş odaklanarak hissetmek. Orada bir rahatsızlık varsa rahatlamaya çalışarak.

Dediklerimin hepsi, ve daha birçok meditasyon türü ile ilgili artık youtube sağolsun sayısız meditasyon örneği bulabilirsiniz. Maalesef Türkçe videoların sayısı daha az ama gittikçe artıyor. Hatta telefon uygulamaları bile var. Birkaç farklı çeşit deneyip sevdiğinizi bulabilirsiniz.

Bu bahsettiğim pratiklere formal meditasyon adı veriliyor. Bir de bunun daha serbest olanı var ki, günün her saatinde, boşluk bulduğunuz, aklınıza gelen her anda kullanabilirsiniz. Şimdiye dönmek, geçmiş ve geleceğin bağlarından uzak, anı, nefesi, içinizdeki sizi keşfetmek (burada ney ya da yanık bir hint müziği girsin) Böyle konuşunca da kendimi televizyona çıkıp ürün satanlar gibi hissettim! Dedim ya, anlatmakla olmuyor, kendiniz yaşamanız lazım diye. Bu hafta beş dakika bile olsa meditasyon yapmayı deneyin. Otobüste, yatakta, tek başınıza kaldığınız herhangi bir anda olabilir. Ben de fırsat bulduğum zamanların yanı sıra her gün yatmadan önce 15-20 dakika yapmaya çalışacağım.

Deneyimlerinizi duymak isterim, bana yazın. 🙂

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik: 7 Haftanın Ardından Neler Öğrendim?

Bildiğiniz gibi okumakta olduğum 52 Küçük Değişiklik (52 Small Changes for the Mind) kitabı üzerinden ben de hayatımda bu değişikleri uygulamaya karar verdim. Her hafta sadece bir bölüm okuyor, yapabildiğim kadar değişikliği uygulamaya gayret ediyorum. 7 haftanın ardından hem küçük bir özet, hem de bir rapor yazmak istedim.

1.Günlük Tut

İlk değişiklik aynı zamanda en sevdiğim değişiklik oldu. 50 günlük süreçte 40 sayfa yazmışım, ama ortalama 2 günde bir yazmak bile bana çok iyi geldi. Hiçbirini uygulamasanız da ilk değişikliği yapmanızı tavsiye ediyorum.

Günlüğümü küçük bir defter olarak seçmem ve hep yanımda taşımam da bu tutarlılığa en çok katkı sağlayan etken. Metroda yazdığım çok oldu, öğrenciler yazı yazarken yazdım, öğle arasında yazdım… Yurtdışında yaşamanın benim için avantajlarından biri de ulu orta günlüğe yazabilmek oldu. Anadilimi kimse konuşmadığı için saklamama gerek yok defteri, isimlerin yerine de şifreler buluyorum bazen, yani kazara birinin eline geçse bile anlaması imkansız.

2.Müziğin Sesini Aç

Müziği hep çok sevdim, hep baş tacı ettim ama müzik zevki konusunda biraz faşist olduğumu söylemeliyim. Yıllardır çok değişmedi müzik tercihlerim. Ama 2. haftadan başlayarak yeni müzikler, yeni türler arayışına girdim. Bu arayışta jazz ve r&b’ye açtım biraz kendimi. Yeni bulduğum ve çok sevdiğim iki parçayı da sizle paylaşmak isterim.

Dave Brubeck- Take Five (Jazz)

Frank Ocean – Pink + White (Alternative R&B)

 

Bu hafta bir de, Hayatım Bir Film Olsaydı, Müziği Ne Olurdu? diye bir yazı yazdım. Küçüklüğümden beri sevdiğim şarkılara, şarkıların hayatımdaki olaylarla kesişmesine bir methiye tadında. Size de tavsiye ederim, çok verimli bir egzersizdi kendini tanıma adına.

3.Gülümse

Beni şahsen tanıyorsanız zaten bir Polyanna olduğumu biliyorsunuzdur. 🙂 Sanırım bu benim için en kolayı oldu, ama Singapur’da fark ettim ki çocuklar tanımadıklarıyla göz göze gelmekten kaçınıyorlar. Genelde çocuklarla aram çok iyidir, yolda yürürken ya da toplu taşımada hemen çocuklarla iletişime geçebilirim, ama burada gülümsemelerimin karşılıksız kaldığı çok oldu. Yılmak yok 🙂

4.Hedef Koy  5. Liste Yap    6. Multitasking’i Unut

Benim için en verimli değişikler bu üçü oldu. Hele de bu aralar işte her an yapacaklarım değişebiliyor, hatırlamam gereken çok şey oluyor. Aynı şekilde evde de yapacaklarım daha fazla gibi hissediyorum, çünkü Türkiye’deyken bazı günler yarım gün dersim oluyordu, çoğu gün 5 gibi evde oluyordum. Singapur’daki özel okullar da özel sektör gibi. Yani 6’da paydos ediyor, 7’de evde oluyorum. Evde yeterince vakit geçirememek enerjimi biraz yiyor desem yalan söylemiş olmam, ama yemeği bir önceki gün yapmak, bulaşıkları her gece yıkamak (burada bulaşık makinem yok) ve mutfağı gece düzenli bırakmak gibi hedefler koyuyorum kendime her gün. Listeliyor, yapabildiğimi yapıyorum. Yapamadıklarımı, kısmetse yarın diyorum.

Multitasking olayı beni hala zorluyor. Daha bu sabah yine yaptığımı fark ettim örneğin. Krep yapıyorum kahvaltı için, krebi tavaya döküyorum, o pişerken bir bardak yıkıyorum. Bir yandan buzdolabından kahvaltılıkları çıkarıyorum, bir yandan da çay için su koyuyorum ketıla. Neyse fark etmek de bir şeydir. Önceden fark da etmiyor, oto pilot modunda yapıyordum. Yavaşlamayı öğrenmek hızlı olacak değil ya!

7. Kendini Başkalarıyla Karşılaştırma

Bu da derinlere işlemiş bir alışkanlık. Ben şimdi ilk bakışta kendimi başkalarıyla karşılaştırmıyorum diyorum, ama biraz derine indikçe bu haftanın yazısında da yazdığım gibi geçmişimde de şimdiki hayatımda da birçok örneğe rastladım.

Bu hafta ilginç bir şey geldi başıma. Çalıştığım okulda (ve maalesef birçok Asya ülkesinde) beyaz ırktan hocalar el üstünde tutuluyor. Türkiye’de de native speaker dediğimiz anadili İngilizce olan hocalar farklı bir yerde oluyordu tabii ama Asya’da native olmanıza gerek yok, benim çalıştığım okulda Belçikalı, Çek hocalar var. Beyaz olduğun zaman bir kademe yukarıdasın (bir de komik olan Singapurluların zaten ana dili İngilizce. Yani Singapurlu hocaların İngilizcesi benden daha iyi, ama bazı öğrenciler ten renginden dolayı tercih etmiyor. Tam bir rezillik. Neyse, konudan şaşmayayım).

Öğrencilere ben ilk günden Türkiyeli olduğumu söyleyip native stresini üzerimden atmaya çalışıyorum. Gerçekten İngilizce öğrenmeye gelmiş öğrenciler zaten ten rengine ya da ana dile önem vermiyorlar. Ama geçen hafta Vietnam’dan, özel okullarda okumuş, daha ortaokulda iyi bir yeterliliğe gelmiş öğrenciler geldi okulumuza. Biri Amerikan aksanıyla bana “garip bir aksanım” olduğunu söyledi, nereli olduğumu sordu.  Ben de söyledim ama yıllar yılı nötr bir aksana sahip olmayı, herhangi bir aksanı taklit etmemeyi savunmuş olan ben, alındım bu soruya ve sorulma tarzına. Sanki native olmam, ya da native aksanına sahip olmam gerektiğini, diğer öğretmen arkadaşlarım gibi iyi bir aksana sahip olmadığımı düşündüm ve doğrusu taktım biraz. Kendimi başkalarının standardlarıyla değerlendirip boşu boşuna üzdüm. Belki de öğrencinin kastettiğini bile yanlış anladım.

Sanırım bu kendini karşılaştırma mükemmeliyetçilik ile de bir arada ilerliyor. Bu ara sosyal medyaya taktım ama, instagram ve pinterest evleri mesela. O evlere baktığımda kendi evimden utanıyorsun bazen. Oradaki evin gerçek halinin öyle olamayacağını bilsen de, bu sende bir kaybetmişlik duygusu uyandırıyor. Bu aslında aynı büyüklerimizin “Bak Ruşen Amcanın oğlu Sedat’a” göndermelerine benziyor. Sedat’ın hayatını mükemmel sanıp özeniyoruz. Asla öyle mükemmel olamayacağımızı görüp hayal kırıklığına uğruyor, ilerlemeyi toptan bırakıyoruz. Aslında Sedat da alelade, sen ben gibi hayat uğraşında bir adamcağız. Bu konu, üzerine daha çok düşüneceğim, kendimi fark etmeye çalışacağım bir konu.

İlk 7 haftanın raporu böyle. Sizler hangi değişiklikleri hayatınıza geçirdiniz?

(Bu arada 8. haftanın konusu meditasyon. Hatta kalınız, yazı yarına geliyor 🙂 )

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 7. Hafta: Bu senin yolculuğun!

Bu haftanın konusu geçen haftaki gibi söylemesi kolay, ama uygulaması biraz zor. Eğer yılların alışkanlıklarından bahsediyorsak kırmak için bir hafta yetmeyebilir. Ama iyiye doğru atılan her adım anlamlı.

Kendimizi başkalarıyla karşılaştırmaktan bahsedeceğim bu hafta. En iyimizin, ben yapmıyorum diyenin bile şu cümlelerin birkaçını kullandığından eminim:

1.Ben onlardan daha çok çalışıyorum, neden daha az maaş alıyorum?

2.Onun için söylemesi kolay, hayat hep onun yüzüne gülmüş.

3.Onun benim kadar işi/ sorumluluğu yok. Tabii kendine vakti olur.

4.O aileden şanslı. Bense her şeyi dişim tırnağıyla kazandım.

5.Neden herkesin evi derli topluyken benimki hep dağılıyor?

6.Neden herkesin çocukları usluyken benimki yaramazlık yapıyor?

7.Keşke benim çocuğum da derslerinde daha başarılı olsaydı.

8.Herkes hayattaki amacını biliyor gibi, bir ben kayıp hissediyorum.

9.Benim yaşımdaki herkes evlendi/çocuk sahibi oldu/ iyi bir iş sahibi oldu. Neden ben yapamadım?

10.Neden benim saçlarım/cildim/bedenim de onun kadar güzel değil? Bu haksızlık değil mi?

Bunlar aklıma gelen yalnızca birkaç örnek. Ve ciddi olanlardan seçmeye çalıştım biraz da. Daha hafif, her günümüzü etkileyen seçimlerde de insanlarla kendimizi karşılaştırıyoruz durmadan. Komik bir örnek paylaşayım sizinle. Yıllar önce İzmir’de çeşme suyu temiz ve lezzetliydi. Damacana diye bir şeyi ne duymuş ne görmüştük. Bir gün bir tanıdığımızı ziyarete gittik, ilk defa orada gördüm damacana suyu. Ev sahibine neden aldınız diye sorduğumda, bizim mahallede herkes aldı, biz de aldık diye cevap verdi!

Aslında bu derece dürüstlük güzel. Çoğumuz başkaları için aldığımız kararları dürüstçe kabullenmiyor, mantıklı açıklamalar bulmaya çalışıyoruz. Hızlı modanın bu konuda çok iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. Seneden seneye trendi olan parçalar(sadece giyim değil, mobilya ve hatta dil de buna dahil) bir süre sonra miladını dolduruyor.

Etrafımızda modaya uyan çok kişi yoksa o zaman biz de takip etmeye ihtiyaç duymuyoruz (Singapurluların çoğu o kadar kötü giyiniyor ki minnacık şehirde bu kadar alışveriş merkezi nasıl iş yapıyor şaşıyorum). Ama eğer çevremizdekilerin hepsi en yeni parçalara koşa koşa gidiyorsa o zaman biz de ister istemez etkileniyoruz, bizim neyimiz eksik diyoruz, gidip biz de alıyoruz. Neden aldığımızı düşündüğümüzde mantıklı bir cevap bulamadığımız için “sevdim” “ihtiyacım vardı” — daha dürüst olursak “trendi” “herkeste var” ve daha da dürüst olabilirsek “hiç ihtiyacım olmamasına rağmen diğerlerinden geri kalmamak için, yapabildiğimi göstermek için, herkesten daha iyisi olabileceğim için aldım” diyebiliriz. Tabii gerçekte bunu diyebilecek bir kişinin farkındalığı o eylemi yapmasına engel olabilir. Ama çoğumuz “herkeste var” derecesine gelebiliyor ancak. (Yapabildiğini göstermek için almak, bence çok önemli bir konu, ama burada odaktan şaşmayayım, ileride bunun üzerine yazmak istiyorum).

Kendimizi başkasıyla karşılaştırmak küçüklüğümüzden beri bize empoze edilen, ve dahası yaşamak için tek yol olarak gösterilen bir şey. İyi notlar almak yetmez örneğin, sınıfın en iyisi olmalısın. Ben hep böyle hissettim. İlkokulda hep sınıf birincisiydim, orta okulda eğitim kalitesi daha yüksek bir muhite taşındık. O zamanki günlüklerimde en büyük endişem sınıftakiler kadar başarılı olamamakmış. Sonra lisede tüm Türkiye’deki öğrencilerin başarısına göre konumlandırdım kendimi. İyi olmak yetmiyordu, en iyi olmak gerekiyordu. Bir yandan kendim için iyi olmam gerektiğine inanıyor, bir yandan da benim başarımın diğerlerinin başarısızlığı demek olduğunu biliyordum. Böyle bir sistem içerisinde insanın kendini başkalarıyla karşılaştırmaması hiç kolay değil. Çalışma hayatımda bu başarı takıntısını yavaş yavaş attım üzerimden, ama çok zor oldu. Ya da belki de hala atamamışımdır, bu konuda kendimi daha çok gözlemlemeliyim. 🙂

İnsanların hikayesini, yükünü bilmeden onları çok şanslı, kendimizi bahtsız görmek de her gün yaptığımız bir şey. Sosyal medyanın en büyük psikolojik hasarlarından biri de bu olsa gerek. İnstagram’da geziniyoruz. Takip ettiğimiz kişiler, dünyanın en bilgili insanı, en iyi annesi, en minimalist eve sahip olanı, en en en gözüküyor. Gerçekte, ne o tam ne de ben. Ama kendimi bir fotoğrafla anlatmak istiyorum. Bu fotoğraf bir karpuzdan kesilen bir dilim gibi. Karpuzun o dilimi çok iyidir, eve götürürsün, içi çürük çıkabilir. Ama satıcı bizi kandırıp karpuzu satmıştır bile.

Kendimizi başkalarıyla (ya da başkalarının dışarıya çizdiği imajla) karşılaştırmak moralimizi kesinlikle bozuyor ve kendimize realist bir gözle bakmayı engelliyor. 2005 yılında yapılan bir araştırmada, normalde kazandıkları parayla mutlu olan insanların, komşularının daha fazla para kazandığını öğrendiklerinde mutluluk seviyelerinin düştüğü görülmüş.

Bu hafta, ne zaman kendi durumuna realist bir gözle değil de, başkalarıyla karşılaştırarak baktığını fark edersen, bunu not et. Unutma ki davranışlarımızın bilincinde olmak ilk ve en önemli adım. Ne yaptığımızın ve neden yaptığımızın farkında olursak çok daha hızlı gelişebiliriz.

Bu, senden başka kimsenin yolculuğu değil. Bu senin yolculuğun. Yolu da sana ait, yöntemi de.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 6. Hafta: Multitasking’i Unut

Bu haftanın küçük değişikliği, tek bir işe odaklanmak.

Multitasking ve monotasking kelimelerini tam olarak Türkçe’ye çevirmeye çalıştım, ama layığıyla yapamayınca vazgeçtim. Fakat kısaca açıklayayım: Özellikle bilgisayar ve otomatik sistemlerin hayatımıza girmesiyle ortaya çıkan bir kavram multitasking. Aynı anda birden fazla iş yapabilmek anlamına geliyor. Telefonda konuşurken yemek yapmak, ödev yaparken televizyon seyretmek, aynı anda internette on tane sayfanın açık olması buna örnek olarak gösterilebilir. Ben üniversitedeyken mesela çok sevdiğim Avrupa Yakası’nın yeni bölümlerini internetten takip ediyordum. Ama 3 saatlik diziyi izlemeye zamanım olmadığını düşündüğümden bir yandan ödev yapıyor bir yandan diziyi seyrediyordum. Bunu yaparken de kendimi çok zeki falan zannediyordum, hatta o yıllarda multitasking bize güzel bir şeymiş gibi öğretildi. Aynı anda tek bir işe odaklanmak sanki zaman kaybıydı.

Fakat şimdi anlıyorum ki multitasking zihnimizi yoruyor ve performansımızı düşürüyor. Odaklanmadığımız işi gerçekten sindirerek yapamıyoruz. Bir şeyler seyrederken yemek yediğimizde mesela, daha çok yemek yeme ihtimalimiz çok yüksek.

Egzersiz için de bu prensip geçerli. Çok kısa bir süre üniversitenin spor salonuna gitmiştim, sonra aletli sporlar beni sarmadı ama oradaki hocadan çok güzel bir şey öğrendim. Bir hareketi yaparken  hangi bölgeyi çalıştırıyorsanız tüm zihninizle ona odaklanın demişti. O sırada bisiklette de candy crush oynayan bir kız vardı. Hocanın verdiği tavsiyenin, nasıl olmaması gerektiğinin canlı bir örneğiydi kız. Bedeni çalışıyor ama zihni tamamen oyunla ilgili olduğu için hiçbir fayda sağlamıyordu.

Aynı anda birden çok iş yapmanın faydadan çok yarar sağladığını gördüğümden beri bu alışkanlığımı azaltmaya çalışıyorum. Buna mental minimalizm gözüyle bakıyorum. Zihninizdeki kalabalığı azalttıkça, dikkat dağınıklığı da azalıyor ve hafızamız daha iyi işliyor. Rahatça odaklanabildiğimizde ise çok daha verimli oluyoruz.

Tek bir işe odaklanmak için birkaç küçük öneri:

  1. Masada, mutfak tezgahında vs. çalışırken, alanınızı mümkün olduğunca sadeleştirin. Size yapmanız gereken başka bir işi hatırlatan objeler olmasın. Mesela benim çalışma odam (yani evdeki ikinci oda) aynı zamanda ütü odam. Genelde çalışma masasının üzerinde ütülenecek kıyafet yığını olunca canım hiç orada oturup çalışmak istemiyor tabii. Bu hafta buna çalışacağım.
  2. Bilgisayarda çalışırken internet tarayıcınızda yalnızca bir sayfa açık olsun. Diğerleriyle ya hemen ilgilenip kapatın, ya da yer işareti ekleyip sonra bakın.
  3. Yapacaklarınızı listeleyin. Bir sisteminiz olsun ya da olmasın liste fayda sağlayacak. Ben hala liste yapmayı deneme aşamasındayım, ama faydalarını şimdiden görmeye başladım.
  4. Önemli bir işi yaparken telefonu kendinizden uzaklaştırın, mümkünse sessize alın. Telefonda değişik uygulamalar var, örneğin belli bir tip siteyi ya da uygulamayı çok fazla kullanıyorsunuz. Belli bir zaman diliminde onları engelliyor, böylece siz de çalışmaya odaklanabiliyorsunuz.
  5. Bunu söylemişken, özellikle sosyal medya uyarılarını telefonda kapatın, hatta mümkünse uygulamayı silin. Ben uzun bir süredir Facebook uygulamasını kullanmıyorum (bilgisayarda yer işaretlerinden de çıkardım). Artık çok az geliyor aklıma Facebook’a girmek. Benim üretkenliğimi engelleyen şeylerden biriydi Facebook’ta dolaşmak. Yokluğunu da hiç aramıyorum. Bir ara hesabımı sildim ama bazı faydaları da olduğunu keşfettim Facebook’un ve tutmaya, ama zamanımı yemesine izin vermemeye karar verdim. İnstagram’ın ise tüm uyarılarını kapattım. Yalnızca kendim girdiğimde görebiliyorum, o da genellikle sabah metroda işe giderken bir kere, akşam işten dönerken bir kere şeklinde oluyor. Koyacağım bir resim varsa koyuyor ve uygulamayı bir daha açana kadar unutuyorum. Bir de Facebook’ta “arkadaş” ve Instagram’da “takipçi” kavramı olması büyük bir fark bence. Facebook listemden kimseyi silemiyorum ama instagram’da istediğim kişiyi takip ediyorum sadece. Böylece instagram feed çöplük gibi olmuyor. Bir zaman olur da ikisinden de çıkar mıyım, sanırım henüz değil, özellikle de yurtdışında yaşadığım için.

Bu hafta aynı anda birçok iş yaptığımı fark ettiğim anlarda, şimdiye dönüp önümdeki işe odaklanmayı seçeceğim. Eğer yaptığım iki iş de önemli ve unutmamam gereken işler ise geçen hafta hayata geçirdiğim gibi hemen listeme atacağım. Bunu yazarken bile Chrome’da 3 tane tab açık olduğuna göre işim biraz zor gibi. 🙂

Sizin çalışma prensibiniz nasıl? Eğer siz de benim gibi aynı anda birçok işi yapmaya programladıysanız kendinizi, bu hafta monotasking’e bir şans verin!

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Diğer mecralarda Minimalist Günlüğü takip etmek isterseniz:
YouTubeinstagramFacebook

52 Küçük Değişiklik 5. Hafta: Liste İnsanı Ol.

52 küçük değişiklik benim için çok iyi gidiyor. İlk defa okuyanlar için kısaca özetleyeyim: 52 Small Changes for The Mind kitabı, hayattan daha çok zevk almak ve zihnimizi geliştirmek için her hafta hayatımızda küçük bir değişiklik yapmamızı öneriyor. Amaç bu değişiklikleri bir hafta uygulayıp bırakmak değil, hayatımıza alışkanlık olarak kazandırıp devamlılığını sağlamak.

  1. hafta, günlük tutmaya başladım.
  2. hafta, müziğe hayatımda bilinçli bir şekilde yer verdim (beklediğimden çok daha verimli oldu).
  3. hafta, korkmadan gülümsemeye başladım (ki benim için çok yeni bir şey değildi 🙂 ).
  4. hafta, haftalık hedefler belirlemeye başladım. Öyle büyük değil, masayı derli toplu tutmak kadar kolay hedefler. Her hafta evimin bir köşesinde uygulamaya devam edeceğim.
  5. hafta, ki bu hafta oluyor, konumuz liste tutmak.

cathryn-lavery-67852-unsplash

Bilmem siz liste yapmayı sever misiniz… Ben genelde liste yapmayı pek sevmem. Hatta bazen yapacaklar listesi yapınca hiçbirini uygulamayacakmışım gibi bir hisse kapılırım. Sanırım yazılı olarak görmek korkutuyor beni. Bu nedenle de bullet journal olayını konsept olarak çok sevsem de bir türlü tutturamadım. Bu işin bir sırrı var ama ben bilmiyormuşum gibi hissediyorum bazen.

Bu sene, diğer senelere nazaran daha tutarlı bir şekilde bir ajandaya sahibim gerçi, bu liste tutmak sayılırsa. Aslında bu sene ajanda almayacağım, her seferinde heveslenip sonra Şubat’tan itibaren bırakıyorum diyordum kendime. Ama öğrencimden çok güzel bir ajanda hediye geldi, seve seve kullanıyorum. Hatta ajandada mevcut olan haftalık hedefler kısmı da boştu ama artık bu haftalık değişimlerimi oraya yazıyorum.

c70f9e6ac6b37c61cbe919d2ef8c1513
Bu sene kullandığım, bana ajanda kullanmayı sevdiren ajanda. 🙂

Kitapta birkaç akademik çalışmaya da yer verilmiş. Mesela The How of Happiness adlı kitabın yazarı Dr. Lyubomirsky çalışan hafızada en fazla 7-9 tane bilgiyi tutabileceğimizi söylüyor. Yazdığımız zaman her şeyi aklımızda tutma derdinden kurtuluyor ve yapmakta olduğumuz işe odaklanabiliyoruz.

Hangi Formatta Liste Tutmalı:

thought-catalog-214785-unsplash.jpg

Bu da benim kafamı karıştırıyor, çünkü şu anda iki sistemi de deniyorum. Apple’ın kendi reminders uygulaması bu aralar gönlümü çelmiş durumda, çünkü hem telefondan hem de çalışırken icloud.com’dan ekleme çıkarma yapabiliyorum. Ama defterde yaparsam defteri taşıma derdi var, çünkü günde ortalama 5 km yürüyorum. Kitapta da yavaş yavaş dijitale geçiyorum. Fakat bir yanım da romantik, biliyorsunuz dolma kalemler ve elyazısı vazgeçilmezlerimden. Onları da kullanabilmek ve yaratıcılığımı da kullanmak istiyorum. Belki iş ve ev için ayrı formatlar tutabilirim. Bu hafta enerjimi bu dilemmayı çözmeye harcayacağım.

Eminim okuyanlarım arasında liste tutmada benden çok daha becerikli olanlarınız var. Benimle yöntemlerinizi paylaşırsanız çok sevinirim.

photo credit: unsplash + fabooks

bu arada instagram’da minimalist günlüğü takip edebilirsiniz. 🙂

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 4. Hafta: Hedef Koy

estee-janssens-396889-unsplash
Photo by Estée Janssens on Unsplash

Bu haftanın küçük değişikliği, hedefler koymak. Bilmem siz hayatınızı hedefler koyarak mı, yoksa gelişine mi yaşıyorsunuz… Ben açıkçası daha çok gelişine yaşayanlardanım, hedefler koyma konusunda pek iyi değilim. Hatta hedef koyduğum zaman onu gerçekleştirme ihtimalim daha azmış gibi bir batıl inanca sahibim nedense… Bu hafta bunu kırmaya çalışacağım, kendime küçük hedefler koyarak.

 

“52 Small Changes For The Mind” kitabında hedef belirlemenin faydaları şöyle sıralanmış:

 

  1. Kendimize uygun hedefler seçtiğimizde, mutluluğun anahtarı olarak bilinen bağımsız düşünme yeteneğini geliştiririz.

 

  1. Özsaygımız gelişir, koyduğumuz hedeflere ulaştığımızda, kendimize olan inancımız artar ve sonraki hedefleri gerçekleştirmek için içimizdeki potansiyeli ortaya çıkarabiliriz.

 

  1. Hedefler koymak kendimizi komfor alanının dışına çıkmaya zorlar, böylece kendimizi birazcık zorlarsak neler yapabileceğimizi görebiliriz.

 

  1. Bir hedefimiz olduğunda yaşamak için bir amacımız olur. Özellikle emekli olmayla birlikte birçok insanda amaçsızlık sebebiyle depresyon görülebiliyor. Kendimize küçük hedefler koyarsak, ikigai yazısında da bahsettiğim gibi, bizi sabahları yataktan kaldıran bir amaç olabilir.

 

Nasıl olsa başlığımız 52 küçük değişiklik, değil mi? Ben bu haftanın hedefini gerçekten küçük, ama yıllardır tutarlı bir şekilde yapamadığım bir alışkanlığa ayıracağım: masaları düzenli tutmak! Evet, eşyamız çok az ama ne hikmetse ben hayatımın hiçbir döneminde masaların üzerini düzenli tutmayı başaramadım.

Şimdiki evimizde 3 masa var: Mutfak masası her zaman dağınık, üzerinde su bardakları, yıkanmış ve kurumayı bekleyen tencereler, tuz ve baharatlar, bazen de fıstık ezmesi, bal gibi kahvaltılıklar duruyor. Salon sehpasında ise bir ben yokum: boş fincanlar, ojeler, fişler, kuponlar, ne olduğunu bilmediğim birkaç şey daha. Küçük odada, güya bana çalışma masası olarak aldığımız masanın hali ise içler acısı: ütülenmeyi bekleyen giysiler, defterler, kalemler, mürekkepler… Zaten masaya bakınca insanın çalışası gelmiyor. Bu hafta ilk hedefim mutfak masasını her gün toplu tutmak, aldığım her şeyi geri dolaba yerleştirmek. Haftaya da diğer masalara el atacağım ama bir kerede büyük bir hedef belirleyip, hayal kırıklığına uğrayıp, eskiye geri dönmek istemiyorum. Yavaş bir ilerleme benim için yeterli. Bakalım ne kadar sonra bu bir alışkanlığa dönüşecek?

 

Bu hafta sizi de küçük bir hedef belirlemeye davet ediyorum. Benimle paylaşın, birbirimizi motive edelim 🙂 Bu arada ilk üç haftada bir gelişme varsa onları da dinlemek isterim.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.