52 Küçük Değişiklik 24. Hafta: Uyku

Küçükken okul kitaplarından birinde yaşlara göre uyku ihtiyacı diye bir liste gördüğümü hatırlıyorum. 20 senedir de değişmemiş, şöyle bir şeydi:

how-much-sleep-do-we-really-need-infographic
kaynak: sleepfoundation.org

9 yaşında kitaplara yazılmış şeyler benim için kanundu. Hemen uygulamaya koydum. 10 saat uykuya ihtiyacım vardı, sabah 7’de kalkıyordum, o zaman 9’da uyumalıydım. Ertesi sene öğlenci oldum, o zaman da hemen değiştirdim saatlerimi, 11’de yatıp, 9’da kalkıyordum. O zamanlardan uykuya, uyku kalitesini artırmaya bir ilgim vardı, hatta şimdi  52 Küçük Değişiklik kitabında bu haftanın konusu olduğu için değiniyorum ama, muhtemelen uyku hakkında kitabın yazarı Blumenthal’dan daha fazla söyleyecek şeyim olduğu için birkaç ekleme de yapacağım.

Öncelikle genel bilgi yetişkinlerin 7-9 saat arası uyuması gerektiği, ama bu genelgeçer bir kural değil. 5-6 saatlik uykudan da verim alan insan çok. Alt sınırınızı görmek istiyorsanız şöyle bir yöntem deneyebilirsiniz: Yatağa gitme saatinizi aynı tutarak, 3 günde bir, uyanma saatinizi 15 dk öne çekin. Yani 12 gün sonunda 1 saat öne çekmiş olacaksınız. Bir hafta böyle devam edin, sonra daha da az uykunun yetebileceğini düşünüyorsanız tekrar azaltmaya başlayabilirsiniz (yanılmıyorsam bu tekniği fi tarihinde okuduğum Sadece Aptallar Sekiz Saat Uyur adlı kitaptan öğrenmiştim.)

Uyku (yemek gibi) sirkadyan ritmle doğrudan doğruya ilişkili. Yani bedenimiz gece olunca uyumak, gün doğduğunda aktif olmak istiyor. Özellikle akşam 9 civarı, bedenimiz melatonin salgılamaya başlıyor ve bizi uykuya hazırlıyor. Bunu kaçırdığımızda uykumuz da “kaçıyor”. Bu videoda Derya Uludüz hoca çok güzel açıklamış. (Bu bölümün tamamını buradan seyredebilirsiniz, bence harika bir bölümdü)

Kimi insan çok fazla uyumaktan şikayetçiyken, kimisi de uyuyamamaktan müzdarip. İkisinin de psikolojik sebepleri olabilmekle beraber (bkz. depresyon hastalarının tüm gün uyumak ve yataktan çıkmak istememesi, ya da kaygı sebebiyle uyuyamamak) çevresel sebepleri de var.

Daha kolay ve kaliteli uyumak için neler yapabiliriz?

  1. Yatak odasında bizi alarmda ve aktif tutacak objelerden kaçınalım. Televizyon, süs eşyaları, gece lambası bazı örnekler.
    Telefonu başka odada tutmak henüz benim başarabildiğim bir şey değil, siz başarabildiyseniz nasıl yaptınız söyleyin 🙂
  2. Isı da çok önemli. Oda çok soğuk ya da çok sıcaksa uykuya dalmanız kolay olmayabilir. Optimal sıcaklık 18.5 derece diyor bilim adamları. Odamızı bir mağara gibi düşünelim, karanlık, serin ve sessiz. 🙂
    İzmir’de yaz geceleri işte bu yüzden kabus gibi oluyor. Gözümden uyku aksa da o sıcakta uyunmuyor arkadaş, uyunmuyor…
  3. Tabii ne yiyip içtiğimiz konusu var bir de. Uyumadan önce sindirimimiz sonlanmış olmalı, bu nedenle akşam yemeğini ne kadar erken yersek o kadar iyi. Akşam çok su ya da çay içersek (çaydaki kafeinin etkisine ek olarak) bir de uykunun ortasında tuvalete kalkmak zorunda kalabiliriz. Kahve ve alkolden bahsetmiyorum bile. 😉
  4. Lavanta yağı, lavanta kesesi gibi doğal koku vericilerle odada daha rahatlatıcı bir ortam yaratabiliriz.
  5. Uyumadan önce derin nefes çalışması ya da meditasyon yapabiliriz. Ben bunu çok faydalı buluyorum. Günü dua veya şükranla bitirmek, uykuya karşı tuttuğumuz direnci azaltmak açısından çok faydalı. Günlük tutmak da güzel bir aktivite olabilir.
  6. Bilinçaltımızı kötü etkileyen kitap, film vb. şeylerden kaçınalım. Koray’la korku filmi seyretmeyi çok seviyoruz, o üstüne korku oyunlarını da çok seviyor, ama bunun yüzünden kabus görüyoruz bazen.
  7. İyi bir uyku düzeni için, neredeyse her gün, aynı saatte yatıp aynı saatte kalkmak bizi çok daha üretken yapıyor. Haftasonları ipin ucunu çok kaçırmamaya çalışalım.

son bir ipucu: Eğer ertesi gün uyanmaya, çalışmaya, başınıza gelecek tüm güzel şeylere dair heyecanlıysanız, uykunuz da rahat olur, uyanmanız da. Negatiflik döngüsü içinde, kaygılara, sinir olduğunuz şeylere, üzüntüye, yasa tutunursanız, uyumak da zorlaşır ve ertesi gün yine aynı şeylerle uğraşmak zorunda kalırsınız. Çok sevdiğim Türkçe deyim, içini ferah tutmak. İçinizi ferah tutun 🙂

Sizin uykuyla aranız nasıl? Çok uyuyanlardan mısınız, yatakta saatlerce dönenlerden mi? İyi bir uyku için sizin tavsiyeleriniz var mı?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

 

 

Kapsül Gardırop Singapur Edition

pelo gardrob VER2-page-001

Hep diyorum ama yine diyeyim, minimalizmin en kolay ve hızlı hayata geçirdiğim alanı gardırop oldu. Dünyanın en dağınık insanı diye bir sıralama olsa dereceye girebilecek olan ben (o kadar azalttıktan sonra bile hala dağınığım), gardıropta toplu kalmayı başarabiliyorum 3 yıldır. Bunda kapsül gardırop konseptinin etkisi büyük tabii.

Azaltmaya ilk başladığımda neler neler atmıştım. Giymeyeceğime karar verdiğim bir kısım giysiyi kardeşime göstermiştim de yıllar yılı o evden bu eve nasıl taşıdım şaşırmıştı. 25 yaşına gelene kadar on defa taşınan ben bazı giysilere 18 yaşından beri tutunuyordum. O sırada fark ettim ki ucuza almış da olsam marka giysileri atmakta zorlanıyordum. Tüy tüy olmuş mango bluz, 50 kiloyken aldığım ve 58 kiloyken tabii ki olmayan Mudo etek aklıma ilk gelenler. İlk azaltma süreçlerini buradan ve buradan okuyabilirsiniz.

Kapsül Gardırop Görseli Hazırlamak Bana Ne Öğretti?

İnternette gördüğüm şu kapsül gardırop görsellerinden hep yapmak istemiştim, şimdiye nasipmiş. Diyeceksiniz şimdi Pelin işsiz misin. Bu aralar biraz boş olduğum doğru. 🙂 Biraz uğraştırdı ama değdi.

Hem 2018 yılındaki tarzımın bir görsel günlüğünü tutmuş oldum, hem de geçmişte giydiklerimi düşününce epey bir değiştiğimi, evrildiğimi fark ettim. Geçenlerde arkadaşımla sokaktaki küçük butiklere girip çıkıyorduk, o benim doğal tonları sevdiğimi söyledi. O an evet dedim ama içimden, yok canım, ben canlı renkleri daha çok seviyorum diyordum. Çünkü aklımda hala gençken giydiğim pembe, yeşil, morlar vardı. Üniversitede en çok giydiğim renkler bunlardı, ve genelde tüm renkleri karıştırıp giyiyordum 🙂

şenlik 121
sene 2010 (odtü’de özgürce bahar festivali yapabildiğimiz yıllar): turuncu saç, yeşil tişört, kırmızı oje, bordo çanta! O senelerde en çok giydiğim ayakkabılar da Antep’ten aldığım kırmızı deri sandaletler ve mürdüm spor ayakkabılarıydı.

Birkaç sene öncesine kadar da, çalıştığım okulların rahatlığından da dolayı, kot tişört temel tarzım olmuştu. Singapur’a gelince yavaş yavaş tarzımın daha oturduğunu fark ediyorum, bunda iş yerinde kotun yasak olmasının payı büyük.

Elbiselerim hep vardı ama neredeyse hiç giymiyordum. Burada haftada en az bir kere elbise giymeye çalışıyorum, aslında hayatımda ilk defa elbise giymeyi sevdim ama bazen bisiklet sürme isteği baskın geliyor 🙂 (derdini seveyim Pelin). Gömlek giymeyi de çok sevdiğimi fark ettim, özellikle keten olan 3 tanesini. Ütülemesi biraz zor ama ıslakken ütüleyince kolaylaşıyor.

Bu 30 parçanın 8 tanesini buradan aldım (2 gömlek, 1 t-shirt, 1 elbise, 2 pantolon, sandalet ve sırt çantası). Elimde olan ama artık tarzıma uymayan ve sık giyemediğim bir pantolon ve sırt çantamı sattım, birkaç eskiyen tişörte veda ettim.

Singapur ekvatorel kuşakta olduğu için tropikal iklime sahip. Yani her Allah’ın günü hava aynı. 30 derece civarı, %90larda nem oranı var, çoğu gün yağmurlu. Bu nedenle burada mevsimsel gardırop değişikliği diye bir şey yok. Bir yandan çok güzel, yani tüm yıl aynı giysileri giyiyor, üzerine düşünmüyoruz. Fakat bir yandan da sonbaharı özledim. Özellikle Ankara ve ODTÜ’nün sonbaharını.

Neler Var?

pelo gardrob elbiseler

Elbiseler: Dediğim gibi artık daha çok elbise giymeye başladım. Son bir yıldır sürekli  kilo alıp verdiğim için elbise giymesi daha kolay oldu. Ayrıca altına spor ayakkabılarımı da giysem biraz daha presentabl olabildim. 🙂

Ortadaki siyah elbiseyi de bir düğün için almıştım ama artık işe giderken de, resmi-şık bir olay olduğunda da giyiyorum.

pelo gardrob bluzler

Bluzler (bluzler mi bluzlar mı, şimdi Koray’la anlaşmazlığa düştük): Bu gruptaki en önemli değişiklik tişörtten gömleğe geçişim oldu. En azından yarı yarıya.

Bu seneki kapsül gardırobumda 3 adet tişört var. Siyah olan Zara (2016-20 TL), beyaz olan Esprit (2018-50 TL). Maalesef ikisi de döndü. Ben penye tişörtlerde dönme olayına bir çare bulamadım. Tişörtlerin dönmesinin sebebini kayınvalidem penyenin örgü çizgisine göre dikilmemesi olarak açıklıyor. “Alırken dikkatli olursan dönmez” demişti ama, dikkatli oldum, yine dönüyor. 🙂 Dönmeyen tek tişörtüm en soldaki pembe, sanırım annemin pazardan aldığı tişört. Hem dikişi hem kumaşı diğer ikisine göre daha kaliteli.

Gömleklerim, özellikle de pamuklu ve keten kumaş olanlar çok daha düzgün oturuyor ve uzun ömürlü. Kombine göre hem ciddi hem de günlük olarak giyilebiliyor.

pelo gardrob pantolonlar.jpg

Pantolonlar:  6 tane pantolonum olduğunu bu görseli yapana kadar fark etmemiştim. Bu kadar pantolona ihtiyacım yok aslında, ama bu kilo alma verme olayından dolayı birini giyebilirsem öbürünü giyemiyorum.

İki kotu da sanırım son 6 ayda 6 kere giymemişimdir. Ankara’nın yazı kot giymeye uygun, ama burası çok nemli olduğu için kot kötü bir seçim oldu. Yine de duruyor dolapta.

En sağdaki eşofmanımsı bol pantolonu da işe gitmediğim her gün giyiyorum neredeyse 🙂 Diğer üçü de işe giderken dönüşümlü olarak yetiyor.

pelo gardrob ayakkabılar

Ayakkabılar: Sandalet dışındakilerin hepsi en az iki yıllık. Burada çalışmaya başladığımda biraz daha ciddi giyineyim diye babet ve bez ayakkabı almıştım ama ayaklarımı mahvettiler, yüksek fiyatlı olan babeti sattım, düşük fiyatlı olanı attım maalesef, dört ayda giyilecek durumu kalmadı. Üstüne üstlük dandik ve düz taban ayakkabı giymekten nur topu gibi bir topuk dikenim oldu. Spor ayakkabılarına geri döndüm.

Singapurlu hocalar benim spor ayakkabıları görünce “Oo, çıkışta koşuya mı gidiyorsun” gibisinden soğuk şakalar yapsalar da aldırmıyorum artık, daha şık spor ayakkabıları var mı, var, ama bunlar bozulmadan yenisini almaya niyetim yok. Göz zevkleri bozuluversin biraz, ben onların zevksiz ve marka marka üstüne kıyafetlerini görünce yeterince göz zevkim bozuluyor 🙂

pelo gardrob aksesuarlar

Aksesuarlar: 3 çantam var, sırt çantam yeni, aslında ikinci el. Eski sırt çantam daha çok hiking çantasına benziyordu, onu 40 dolara sattım, bunu 38 dolara aldım :). Hem geniş, hem hafif. Bir çantada aradığım her şey.

İkinci çantam kendim çizip kayınvalidem vesilesiyle Ankara’da diktirdiğimiz deri çanta. Resmen evladiyelik oldu. Üçüncü de yıllardır kullandığım günlük lacivert çanta. Bunlar dışında bez çantalarla da dışarı çıktığım oluyor.

Takı: Altın ve gümüş olmayan bütün takılarımdan zamanında kurtulmuştum. Buraya iki kolye getirdim, ama hiç kullanmadım. Büyük ihtimalle kasaya koyacağım, manevi değerinden dolayı satmam mümkün değil, ama yakın gelecekte takmaya hevesim yok.

İki saatim var, birincisi 1997 model çok özel bir Swatch. 5 yıl önce ebay’den almıştık. Diğeri ise Fossil marka. Derisi biraz eskir gibi oldu, hindistan cevizi yağı ile bakım yaptım.Cilasız deri saat ya da cüzdanınız varsa aklınızda bulunsun, ömrünü epey uzattı.

Neler yok?

Ev giysileri (1 elbise, 2 tişört, 2 şort, 1 pijama takımı).

2 şort (Bu arkadaşlardan pek memnun değilim, satsam ve yerine bir şort mu alsam diyorum ama henüz beğendiğim bir şort bulamadım).

Spor giysileri (1 tayt, 1 şort, 1 tişört).

Kendime böyle bir liste hazırlamak benim için gerçekten aydınlatıcı oldu. Hem tarzımı biraz daha iyi anlamış oldum, hem de ileride alışveriş yapacaksam neye ihtiyacım olduğunu ve olmadığını bana hatırlatacak bir rehber oldu. Kesinlikle mükemmel bir gardırop değil, ama 2018’deki Pelin’i, yaşam tarzını ve önceliklerini çok iyi yansıtıyor. Benzer bir çalışmayı yapmanızı size de tavsiye ederim, ben hazırlarken çok eğlendim 🙂

meraklısına not: Bilgisayarı Windows 95’te öğrenmiş biri olarak, tabii ki bu görseli Word ve Paint kullanarak hazırladım! O yüzden göz zevkinizi bozan kısımlar için affola. 😀

52 Küçük Değişiklik 23. Hafta: Açık Fikirli Ol

Kişisel gelişiminiz için, hemen, şimdi yapabileceğiniz bir şey var.

Hem de öyle kitaplara, videolara, gurulara ihtiyacınız yok.

Kendiniz ve dünya için yapabileceğiniz en güzel şey, açık fikirli olmak.

Dünyada nerede acı, kötülük varsa bana sorarsanız dar fikirli olmaktan kaynaklanıyor. İnançlarımıza (sadece dini değil, sağlıkla ilgili, psikoloji ile ilgili, insan ilişkileri, iyi insan olmak ile de) körü körüne bağlanıyor, onları savunuyor, kabul ettirmeye çalışıyoruz. Bu uğurda insanları kırıyor, üzüyor, öldürüyoruz hatta. Terör örgütlerinden tutun çocuğunuzla ilişkinize kadar her konuyu ilgilendiriyor bu.

Şimdi diyorsanız ki, ben zaten açık fikirliyim, düşünün: En son ne zaman biriyle fikir tartışmasına girdiniz? İşlerin sizin düşündüğünüz gibi gitmesinin en doğru yol olduğunu düşündünüz? Ya da tersten sorayım, en son ne zaman dini, politik, ya da yaşam tarzı olarak sizden farklı düşüncelere sahip bir insana, sinir olduğunuz, gıcık olduğunuz bir insana, sen anlat, ben dinleyeyim dediniz, sözünü kesmeden?

En son ne zaman bir konuda haksız olduğunuzu kabul ettiniz? Hatta mesela, en son ne zaman yeni bir yemek denediniz, ya da en son ne zaman, akşamları televizyon seyretmekten, bilgisayar başında oturmaktan daha eğlenceli bir aktivite olabileceğini düşündünüz?

İnsanın dar görüşlü olduğunu kabullenememesi, aslında dar görüşlülüğün en büyük göstergesi. Benim de herkes gibi dar görüşlü olduğum, insanlarda tahammül edemediğim noktalar var. Dar görüşlülükle ilgili en büyük problem, aynı görüşleri, aynı rutinleri kendimize tekrarladıkça beynimize resmen yapacak bir iş bırakmıyor olmamız. En doğru yaşam yolunu bulduğumuzu düşündüğümüz an, otopilota bağladığımız an bizim için gelişme duruyor. O zaman da Alzheimer, bunama gibi hastalıklar kaçınılmaz oluyor, bu aynı hiç kullanılmayan bir vosvosun paslanıp, düzenli kullanılanın pırıl pırıl olması gibi. Beyin bedava, kullanması biraz uğraşlı tabii 🙂

old volkswagen, minimalist gunluk
mis gibi pırıl pırıl beyin için, accık kendini aç bebeğim. 🙂

Bu hafta etrafınızdaki herkese ve her şeye karşı açık fikirli olmaya çalışalım. Akıl veren değil, alan olalım bu hafta. Hem doğanın hem diğer insanların bize öğretebileceği çok şey var. Kendimizi açalım, insanların fikirlerini, neden böyle düşündüklerini anlamaya çalışalım.

Başta söylediğimi tekrar söyleyeceğim. Kendinizi geliştirmek için kitaplar hatmetmenize, workshoplara katılmanıza gerek yok. Hatta açık fikirli değilseniz zaten bunların hiçbir faydası olmayacaktır. Yaşam alanınıza giren her şeye kulak kabartın, yargılamadan. Yargılayanı bile yargılamamaya çalışın (Benim hâlâ zorlandığım bir konu.). Bakalım hayatınızda neler değişecek?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 22. Hafta: Sağlıklı Yağlar Tüket

Tabii ki bu yazının konusu sağlıklı yağlarsa Canan Karatay ile başlayacaktım 🙂

Bu haftanın küçük değişikliği, sağlıklı yağlara yönelmek. Daha önce beslenme üzerine iki yazı yazmıştım (Beslenme Üzerine ve Beslenme Üzerine- 2) ama Singapur’a geldiğimden beri, iki yılda yavaş yavaş kurmuş olduğum beslenme düzeninin epey dışına çıkmış durumdayım. Noodle ve pilav yaktı beni!

Bunda çalışma saatlerimin artmış olması ve evde yemek yapmakla ilgilenememem (bakınız, dün akşam yemekte makarna vardı), okulda öğle yemeği dışında sosyalleşmek için tek bir fırsat olmayışı, evden getirdiğim yemeği yiyebileceğim bir ortam olmayışı gibi faktörler de etkili oldu ama, ben biraz kültür şoku sürecinde kendimi de akışa bıraktım. Bu da bana 5 kilo olarak döndü tabii ki. 🙂

Karatay teyzemin söylediklerini uygulayıp dal gibi olmuştum ama burada karbonhidrata abanınca kilo verdiğim dönemde aldığım kıyafetler biraz sıkmaya başladı. Bu haftaki küçük değişikliğimizin sağlıklı yağları tüketmek olması bu anlamda işime geldi, beni biraz zorlayacak.

Beslenme üzerine okumayı çok seviyorum. Aynı zamanda yıllar içinde beslenme sektörünün ilaç, tarım ve gıda sektörüyle bağlantılarını izlemek de çok ilginç. Hemen iki örnek vereyim: Türkiye ikinci dünya savaşından sonra zor durumda iken Amerika’dan Marshall yardımı alıyor. Bu yardımın kapsamında mısırözü yağı da var. Bu dönemde “Zeytinyağlı yiyemem aman” türküsü sadece bu nedenle yazılmış, insanları zeytinyağından soğutmak ve mısırözü yağına teşfik etmek için. Tereyağına da aynı şekilde on yıllarca tukaka denilmiş. Bu dönemde Türkiye’nin zeytin bahçelerinin büyük bir kısmı da katledilmiş (Karatay teyze bildirdi).

İkinci örnek ise 20. yüzyılın ikinci döneminde yağa karşı tümden açılan savaş. Uzun süre yasaklı kalan kitap Pure, White and Deadly (Saf, Beyaz ve Ölümcül) yazarı Yudkin’e göre bunun sebebi tamamen şekerli gıda ve yiyecek üreten Nestle, Coca Cola gibi devlerin marifeti. Obezite ve bir sürü hastalığın asıl sorumlusu şekerken, Yudkin bunları anlatıyor diye konferanslardan bile men edilmiş yıllarca. Onun yerine yağsız süt, yağsız yoğurt vb reklam edilmiş.

İçinde bulunduğumuz dönemde ise artık sağlıklı yağlara geri dönüş başladı. Tabii yine de skeptik kalmak ve kendini dinlemek lazım. Bir on sene öncesine kadar Eti Form’u çantasından eksik etmeyen kaç kişiydik? Çünkü o kuru şeyin iyi olduğuna inanmıştık. Şimdi ise yağlar popüler oldu. Her ne kadar ben kendi bedenimde karbonhidrattan fakir, yağdan zengin bir beslenmenin iyi geldiğini görsem de, dediğim gibi skeptik kalmakta fayda var (bunları yazmadan dört saat önce kocaman bir tabak noodle’ı mideye indirdim ve şu an hala nefes almakta zorlanıyorum 😀 Bu hafta bu low-carb müdahalesine kesinlikle ihtiyacım var.)

Peki sağlıklı yağlar neler?

bowl being poured with yellow liquidZeytin ve zeytinyağı, ceviz, fındık, fıstık gibi kuruyemiş (çiğ olmalı), avokado (ben şahsen çok seviyorum ama her gün yemek için pahalı olduğunun farkındayım), tereyağı ve diğer süt yağları. Çeşitli balık türleri; somon, hamsi gibi türler özellikle konserve balıklardan daha çok sağlıklı yağ içermekte.

Sağlıklı yağlar ne değiller?

Kesinlikle kızartma değiller. Ayçiçek yağı, palm yağı, mısırözü yağı, kanola yağı hiç değiller. Bunları hayatımızdan bir anda çıkarmak mümkün olmayabilir, ama seçme hakkınız olduğunda bunları seçmemeye çalışın.

Sağlıklı yağları hayatımıza nasıl sokalım?

appetizer avocado bread breakfast karatay diyeti
Gerçi burada ekmeğin üzerine koymuş ama o kadar kaçamak yapıverin gari 🙂

Kahvaltıdan başlamak her zaman daha kolay geliyor bana. Özellikle uzun çalıştığım günlerde öğle ya da akşam yemeği kontrolümden çıkabiliyor ama kahvaltıyı garantiledim mi içim rahat ediyor.

Karatay kahvaltısı bence herkesin hayata koyabileceği bir kahvaltı. Kahvaltıdan ekmeği çıkarmak sandığınız kadar zor değil. Bir-iki yumurta (ilk zamanlarda bir yumurta yetmez diye korkup iki yumurta yerdim ama artık yetiyor. Bazen de bir yumurta yarım avokado yapıyorum ama dediğim gibi avokado pahalı olduğu için bence yumurta da yeterli), domates (çörek otlu), ceviz üçlüsü öğlene kadar tok tutmaya yetiyor. Tabii sebze ve ot eklemesi yapabilirsiniz, biber, maydanoz, marul vb.

Öğle yemeği için zeytinyağlılar, akşam yemeği içinse haftada en az bir kere olsun yağlı bir balık alarak sağlıklı yağları her öğün beslenmemize sokabiliriz. Daha fazla yağ tüketirken karbonhidrat tüketimini azaltmaya ve “ekmeksiz doymuyorum” klişesini aşmaya çalışın. Doymazsanız, Karataycığım gibi siz de dikin halis zeytinyağını gitsin. 🙂

Önemli Not: Beslenmeyle ilgili herhangi bir değişiklik yaparken lütfen bedeninizi dinlemeyi ihmal etmeyin. O size doğru yolu gösterecektir. Ne benim ne başkasının tavsiyesini kelimesi kelimesine uygulayın.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

 

Giysilerimi Kim Yaptı? Who Made My Clothes?

Bu soruyla ilk kez FutureLearn‘de karşılaştım. Bu site, dünyanın her yerindeki üniversitelerden ücretsiz dersler almanızı sağlayan bir platform. Yaklaşık 3 yıldır kullanıyorum ve beslenmeden yaratıcı yazarlığa, mindfulness’tan nöropsikolojiye birçok değişik alanlarda dersler aldım. Bizde inek, İngilizce’de lifelong learner denen insan grubuna dahil olduğumdan, bu site tam benlik, ders çalışmak ruhumda var :).

Geçenlerde de başlangıç seviyesi Korece dersi alırken “Who Made My Clothes?” başlığı dikkatimi çekti ve bu derse de kayıt oldum. İyi ki de olmuşum. Giysilerimizin yapım süreci üzerine düşünüyordum ama bu derece derine inmemiştim.

Who-made-my-clothes-1024x467.jpg

Giysilerimi Kim Yaptı hareketi Fashion Revolution grubunun başlattığı global bir hareket. 2013’te Bangladeş’te bir konfeksiyon binasının yıkılması bu hareketi başlatan olay. 1100 kişinin öldüğü katliam dünya endüstri tarihinin en büyük kazalarından biri. Sebebi ise binanın çökeceğinin anlaşılmasına rağmen Benetton, Mango gibi büyük firmaların çok kısa sürelerde üretime zorlaması ve formenlerin bir dakika bile kaybetmek istememesi, işçilerin dışarı çıkmasına izin vermemesi. İşçiler çalışmaya devam ediyor ve bina dakikalar içinde çökünce 1100 kişi hayatını kaybediyor.

İnsanoğlu olarak sadece gözümüzün önündekine göre dünyayı değerlendirmeye alıştığımız için, üzerimize giydiğimiz giysilerin hikayesini ancak böyle bir trajediden sonra fark etmemiz çok doğal. Çok dar bir bakış açısından görüyoruz her şeyi.

Hayatın öncesine göre çok daha kolay olduğunu, her şeyin önümüze serildiğini, bolluk ve bereket içinde yaşadığımızı ve bunun problemimiz olduğunu düşünüyoruz. Asıl problem bolluk ve bereket içinde yaşamamız değil. Öyle yaşadığımızı düşünmemiz.

Yediğimiz her yiyecekte, aldığımız her üründe, giydiğimiz her giyside yüzlerce insanın emeği var. Neden eskiden giyim, elektronik, daha doğrusu her şey, şimdiye göre çok daha pahalı ve ulaşılmazdı düşündünüz mü? Aldığımız her tüketim maddesinde, ödemediğimiz ne varsa çalışanların hayatlarıyla ödüyoruz da ondan. Bangladeş’te, Çin’de, Endonezya’da, Filipinler’de, Türkiye’de.

Pamuk vb hammadde üretiminden kumaş dokumaya, dikim, dağıtım ve mağazacılığa kadar her çalışan bizim ucuz giyinmemize kendi maaşından ve sağlığından ödün vererek katkı sağlıyor. Doğal kaynakları geri dönüşü olmayacak şekilde sömüren firmalar, çoğu zaman bu konuda da bir şey yapma ihtiyacı hissetmiyorlar. Bir ülkenin doğal kaynakları tükenince, diğerine, bir ülkedeki işçiler isyan edince, daha ucuz çalışmayı kabul edene geçiyorlar. Doğal yaşamlarından, nesilden nesile geçen el becerilerinden kopmuş, eğitim fırsatı verilmemiş, fabrikada çalışmaktan başka çaresi kalmamış insanlar da mecburen bu koşulları kabul ediyorlar.

Fashion Revolution bize bu konuda 3 adımlı bir yaklaşım sunuyor:

  1. Merak Et. 
  2. Öğren.
  3. Harekete Geç.

Elinize herhangi bir kıyafeti alın. Etiketini dikkatle inceleyin.

Nerede yapılmış? Bu sadece fabrikanın olduğu ülkeyi gösteriyor. Yani kumaş veya hammadde başka ülkeden gelmiş olabilir. Burada bu kursu alanların analiz ettiği giysilerin nereden geldiğine dair bir harita var. Birçoğu Asya’dan geliyor tahmin edebileceğiniz üzere. Fakat Türkiye’de de Levi’s ve H&M benzeri firmaların fabrikaları var. İlginçtir ki, Türkiye’de Made in Turkey giysi bulmak çok zor. Çünkü bildiğiniz gibi Türkiye pamuğu en kaliteli hammaddelerden biri, burada üretilenler refah düzeyi yüksek ülkelere gönderiliyor, bizim pazara da Asya üretimli giysiler geliyor.

İçeriği ne? İçeriğini anlamak bize giysinin hikayesini daha iyi verebilir. Bu videolar %100 pamuklu bir tişörtün hikayesini anlatıyor, bana gerçekten çok ilginç geldi. Ben de elimdeki Uniqlo (Japon markası) keten gömleği araştırmaya karar verdim. Etiket Made in China‘ydı, ama ketenin Fransa’dan geldiğini öğrendim. %100 keten olduğu için polyester ya da koton karışımı parçalara göre daha kolay izini sürebildim. Fakat bunu araştırırken öğrendim ki, en şeffaf büyük giyim markalarından biri olan Uniqlo bile Çin’deki bir fabrikasını kapatıp, daha ucuz iş gücü için Çin’in başka bir şehrine yönelmiş. Koca fabrikanın işçileri bir anda işsiz kalmışlar. Hiçbir firma masum değil maalesef. Burada Fashion Revolution’ın kapsamlı biçimde yazdığı bir rapor var. Hem çalışanların hayatları, insan/ hayvan hakları ve sürdürülebilirlik hakkında, hem de firmaların şeffaflıkları hakkında. Rapordan bir kesit:

Untitled
2018 Raporu: Değerlendirilen firmaların aldıkları puanların ortalaması. Yönetmelik geliştirmede % 46, bunları uygulamaya başlama yüzdesi 36 (çoğu firmanın puanı 10’un altında.) Şeffaflık %11, fakat geçen seneye göre daha çok firma hammadde tedarikçilerini paylaşmaya başlamış. Sorunların farkında olup sorumluluk alma %17, çözmeye uğraşma ise %12 (Bu kategoride 60 puan alarak Marks & Spencer iyi bir gelişme sağlamış). 

Bu puanlar ne kadar düşük olsa da (en fazla 60 puana çıkabiliyorlar, yani en iyi firma bile en fazla %60 etik olabiliyor) yine de bu hareketin başladığı 2013’e göre gelişme var. Artık insanlar bu konuya dikkat ettikçe ve daha bilinçli alışveriş yapmaya başladıkça firmalar da kendilerini toparlamaya başlıyor.

Peki biz ne yapabiliriz? Firmalara doğrudan sorular sorup (sosyal medya ve e-mail aracılığıyla) onları sıkıştırabilir, daha iyisini talep edebiliriz. Daha etik firmaları destekleyebiliriz. Sadece bir sezon sürecek parçalara değil, pahalı da olsa daha uzun ömürlü parçalara yatırım yapabiliriz. Daha az alışveriş yapmak moda sektörünü bitirecek diye bir şey yok. Daha az ama daha kaliteli alışverişler hem bizim, hem de konfeksiyon sektörünün herhangi bir alanında çalışan insanların, hem de doğanın faydasına olacaktır.

Aynı zamanda ikinci el alımını arttırıp bunu da bir sektör haline getirmeye çalışabiliriz.

Kıyafetlerimizle işimiz bittiğinde hayır kurumlarına bağışlamak çok doğal bir davranış bir çoğumuz için. Ama geçenlerde gördüğüm bir gönderi, yine tam bir inek olarak beni başka bir konuda araştırmaya itti:

View this post on Instagram

AFRICA A-Z 01/26 Africa is the final destination for up to a third of all used clothes. At first this might seem like a good thing, but whilst old clothes have created employment, livelihoods are “precarious and trapped in poverty.” Many jobs have been lost in the textile sector due to the vast quantity of cheaply available clothes that we don’t want any more. Critics want to ban used clothing imports to focus on boosting domestic clothes manufacturing. Of the 5 East African countries trying to ban used clothing and shoes from their markets starting 2019, only Rwanda remains. Pressure from the U.S has resulted in Kenya, Tanzania, Uganda and Burundi backing out of the proposal. Rwanda has stood firm and imposed tariffs on 2nd hand clothing imports and has lost some of its duty free privileges on exports to the U.S. Even though it is thought cheap new clothes from Asia will flood the markets before textile production is in full swing The Rwandan president, Paul Kagame stays positive. “We are put in a situation where we have to choose – you choose to be a recipient of used clothes… or choose to grow our textile industries”. #usedclothing #africa #rwanda #landfill #whomademyclothes #fashionrevolution #garmentworkers #markets #clothing #consumerism #excessive #rubbish #textiles #tickover #embroidery #embroideryhoop #britishembroidery #problems #jobs #news #craftivism #sewing #environment #humanrights #equality #antifastfashion #slowfashion #ethicalfashion #consciousconsumer

A post shared by Bryony • Tickover (@tickover) on

Olay şuymuş: Bizim hayır kurumuna bağışladığımız giysileri o kurumlar Afrika’daki ikinci elcilere satıyor ya da bağışlıyor. Afrika’ya aşırı miktarda ikinci el (ve çoğu giyilmemiş kalitede) giysi girişi oluyor. Bunlar orada üretilenlerden daha kaliteli olduğu için millet kendi ürettiğini almak yerine bunları almaya başlıyor. Bu işten iyi para geldiğini görenler bunun kaçakçılığına da başlıyorlar. Sonuç olarak Kenya ve Ruanda gibi ülkelerdeki konfeksiyonlar kapanmak zorunda kalıyorlar. Bir pakt kuruyorlar 2. el girişini kontrol etmek ve vergisini artırmak için, ama bu sefer de Amerika, böyle yaparsan ben de senin ithalat ihracatına vergi koyarım diyor, baskı yapıyor. Bir tek minicik Ruanda direniyor, diğerleri pes ediyor.

Hızlı moda sadece giyim ve stil demek değil. Politika, insan ve hayvan hakları, ekoloji, hepsi işin içinde. Bunları bilmek, insanı ister istemez her satın almada seçim yapmaya itmeli. Bu yüzden bu soruyu sormak çok önemli: Giysilerimi kim yaptı?

52 Küçük Değişiklik 21. Hafta: Zamanı Bir Kutuya Koy

Bu haftanın küçük değişikliği, zamanı bir kutuya koymak.

Zaman yönetimi hakkında daha önce de konuşmuştuk, fakat bu kavramla yeni karşılaşıyorum: timeboxing, yani zamanı bir kutuya koymak.

Ana fikir şu: Yapmanız gereken iş için kendinize sadece zamansal bir hedef koyuyorsunuz. Mesela bu yazıyı 25 dakikada yazacağım. Kendime bu hedefi koydum ve telefonumu sessize aldım, rahatlatıcı bir müzik açtım ve yazmaya başladım. Aklıma gelen diğer işler var tabii (işle ilgili araştırmam gereken bir konu, öğrencilerin notları, yarının ders hazırlığı vesaire). Ama bu 25 dakika boyunca dikkatimi bunlara vermemeyi seçiyorum.

Peki yirmi beş dakikanın sonunda iş bitmezse ne olacak? İki seçenek var: Eğer bu beni yıpratan bir işse, başka bir sürü işim varsa ve bu iş bekleyebilirse, o zaman ara verip başka bir işe devam edebilirim. Ama İkigai’de bahsedildiği gibi “akış” haline geçtiysem, o zaman durmadan o işe devam edebilirim.

Böylece hem verimliliği arttırmış olurum, hem de eğer süre sonunda çok sıkıldıysam, bugünlük o iş için yeteri kadar emek verdiğini bilirim, içim rahat eder.

Bu yöntemi ne için kullanabilirsiniz? Eğer yaratıcı bir iş yapıyorsanız ama bazen tıkanmalar yaşıyorsanız bu yöntem birebir. Bu işle her gün, belki de aynı saatte ilgilenmek için kendinize randevu verin. O saatte, içinizden hiç gelmese de masanızın başına oturun. İlham gelse de, gelmese de. Ye Dua Et Sev‘in yazarı Elizabeth Gilbert‘ın yaratıcılık için en büyük tavsiyesi bu: Show Up and Be Ready. Her gün aynı saatte, bilgisayardaki dosyayı açıp, kendini yargılamadan yazıyormuş.

Bu aynı zamanda öğrenciler için de çok iyi bir yöntem. Ödev yaparken, sınavlara çalışırken, araştırma ya da tez yazarken rahatlıkla kullanılabilir. Mesela tez yazarken, bu hafta literatür taramasını bitireceğim derseniz büyük ihtimalle gereğinden büyük bir hedef koymuş, erteleme davranışına sebep olmuş olursunuz. Ama bu hafta her gün bir saat literatür taramasına vakit ayıracağım derseniz, ve o günlerden birkaçında, akış’ı yakalayıp bir saat sonrasında bile çalışmaya devam etmeye hevesiniz varsa büyük bir yol kat etmiş olursunuz.

Bu yöntem minimalizm ve azaltmada da çok işinize yarayabilir. Minimalizmle ilgili birçok kitapta da bu yöntem tavsiye ediliyor. Mesela sadeleşme programınızı odalara, ya da kategorilere göre ayırdınız. Bir kategoriyle bir-iki günden fazla ilgilenirseniz canınız sıkılabilir, süreci ortada bırakabilirsiniz. Bugün mutfak eşyalarını elden geçirin, yarın giysilerinizi. Giysiler bugün bitmedi mi? Mükemmel olana kadar azaltmanıza gerek yok. Bir dahakine bitirirsiniz.

Bu alışkanlığı kazanmak gördüğünüz gibi mükemmeliyetçiliğimizi de biraz köreltmemizi gerektiriyor. Mükemmeliyetçiliği köreltmek için de özşefkati geliştirmek gerek. Bize küçükken öğretmediler ama, kendine şefkat duymak neyse ki öğrenilebilir bir marifet. Zamanı kutuya koymak, bitmemiş işler yüzünden kendimize acımak yerine kendimize şefkat duymayı öğrenmenin bir başka yolu.

not: normalde bir yazıyı yazmak ve düzenlemek en az bir saatimi alıyordu. Şu an yazının başında kurduğum saatin çalmasına yarım dakika kaldı. Kendini zamanla kısıtlamak gerçekten işe yarıyor. 🙂

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Adım Adım Minimalizm [Bir Minimalist Yaşam Rehberi]

Az ve öz. Minimalizmin felsefesi bu.

Anlatması kolay, uygulaması emek istiyor.

Bu yolda en büyük düşman, emeklemeden koşmaya çalışmak. Kendi ilerlememizi, başkalarıyla karşılaştırmak, yetersizlik hissi.

Bu yazıda, eski yazılarıma da atıflar yaparak, özellikle yeni başlayanlar, ya da başlayıp bırakanlar için küçük bir minimalist yaşam rehberi hazırlamayı hedefledim.

Marie Kondo’dan (Derle Topla Rahatla kitabı) esinlenenler olsun, #minsgame gibi The Minimalists‘in yönteminden esinlenenler olsun, işe azaltmadan başlıyorlar. Ben biraz daha farklı bir yöntem önereceğim.

 

1. Satın Alma Alışkanlıklarını Fark Et

Sade ve minimalist yaşamı benimsemeye, azaltarak değil, alışveriş alışkanlıklarınızı gözden geçirerek başlayın. Bilinçli alışveriş, minimalizm ve sade yaşamak adına atabileceğiniz en iyi adım.

Alışveriş bağımlılığını çözmeden minimalist olmaya çalışmak, her zaman geri teper. Bugün gardırobunuzu üçte birine indirir, ertesi gün bir çılgınlık yaşayıp iki katına çıkarabilirsiniz. Bu nedenle önce kendinizi tanıyarak başlayın sadeleşmeye.

Minimalizm dışardan bakıldığında fiziksel bir süreç gibi geliyor (eşyalarda ve yaşam tarzında sadeleşme). Fakat aslında büyük oranda psikolojik bir süreç. Sizi bu kadar alışveriş yapmaya iten şey ne? Şık görünmemekten, işyerinde dalga konusu olmaktan, akrabaların dedikodusundan, ya da karşı cins tarafından ilgi görmemekten mi korkuyorsunuz? Hayalinizdeki imajınız gerçekliğe uymuyor, aldığınız eşya ve kıyafetlerle bu açığı kapatmaya mı çalışıyorsunuz? Hayatınızda eksik olan ne, sizi her dışarı çıktığınızda yeni bir satınalma ile eve döndüren?

Kendinizi dinleyin. Nelere para harcıyorsunuz, kağıt kalemi alıp her gün not alın (ya da telefonunuzun notlar kısmına yazın). Her maddenin yanına, kattığı değerle ilgili bir iki kelime karalayın. Örneğin:

Ekmek: Karnımı kolayca doyurma yolu. Fakat fazla yersem şişkinlik yapıyor. Kendim yapsam daha ucuz ve katkısız olabilir, ama daha zahmetli.

Spor şortu: Spor yapacak şortum yoktu. Bu yeni giysinin beni spor yapmaya teşvik etmesini umuyorum.

Yeni bir tişört: Aslında baktım da, dolabımda altı tane daha tişörtüm varmış. Haftada bir kere çamaşır yıkadığıma göre, her gün tişört de giysem buna çok da ihtiyacım var gibi durmuyor. Ama deseni çok güzeldi. Belki eski tişörtlerimden giymediklerimi gözden geçirmeliyim.

İlk başladığım zamanlarda, bunu hep yapıyordum. Bu egzersizi yapmak, bana yıllardır hiç düşünmeden para harcadığımı gösterdi. Kendimi tanımadan, davranışlarımın ardındaki nedenleri tam anlamadan yaşamıştım yıllarca. Bunu bir kere fark edince, eski alışkanlıklara geri dönmek istemiyorsunuz. Aldığınız her şeyin bir değeri oluyor, böylece ömürleri de uzun oluyor.

2. Satın Almaya Bir Süre Ara Ver.

Fark ettiyseniz azaltmaya daha başlamadık. 🙂

Bir nevi alışveriş orucu tavsiye ediyorum, ama kendinizi yıpratmadan ve yoksun bırakmadan. Bir süre (bu bir ay olur, on gün olur) bilinçli olarak yeni bir şey almamaya çalışın. Bu halihazırda evinizde olan eşyaları daha iyi tanımanız ve kullanmanız için bir fırsat.

Benim için bu ara verme işi, özellikle mutfak için çok faydalı oluyor. Çünkü yemek yapmayı çok seviyorum ve mutfağı istiflemeye meyilliyim (bunun nedenlerini de düşünmek gerek). Kuru bakliyat, unlar, muhtelif kuru gıda ben tüketene kadar bozuluyor. Bir süre markette sadece en temel ihtiyaçları almaya odaklanırsam ancak bitirebiliyorum.

Bloga ilk başladığımda, no buy november adı altında bir deneme ayı yapmıştım. O zaman fark ettim ki insan almamaya alışırsa öyle devam ediyor. O yazılardan beri 2 yıl geçti, ama benim öyle alışveriş hevesim hiç olmadı.

Alışveriş orucunuz bir anda her şeyi almayı bırakıyorum gibi olmamalı, kendinize kriter belirlemeniz önemli.

Örneğin, ben 2016’da yaptığım denemede, kendime 4 kriter belirlemiştim. Bu 4 madde en çok kaçamak yaptıklarımdı.

img_0820

Satın Almama Ayı- Kasım

  1. Giysi almak yok (ayakkabı, aksesuar dahil)
  2. Makyaj ve cilt bakım ürünü yok (o zaman en çok aldıklarımdandı)
  3. Kitap ve kırtasiye yok (o ay kaçamak yaptığım tek alan yeni kalem ve defter olmuştu)
  4. Internet alışverişi yok, özellikle indirim hiç yok!

Sadece temel ihtiyaçlar alınacak: yiyecek, benzin, temizlik malzemesi, faturalar

Burada internet alışverişine dikkatinizi çekmek istiyorum. Minimalizm adına şimdi, hemen yapabileceğiniz en kolay eylem, telefon ve epostanıza gelen reklamları engellemek. En sevdiğiniz marka dahi olsa, acımadan engelleyin. Zaten bir ihtiyacınız olursa o markanın sitesine girebilirsiniz. İndirimler sürekli telefonunuza geldiğinde, oradan bir şey almadığınızda kendinizi para kaybediyor gibi hissediyorsunuz.

Size gelen tüm reklam mesajları ve postalarının en altında üyelikten çıkma (unsubscribe) butonu var. Yeni bir mesaj geldikçe, üyelikten çıkmaya basın. Bir deneyin, sizi alışveriş bağımlılığından kurtaracak en önemli şeylerden biri bu olacak.

Yalnız satın almaya ara vereyim derken cimri olmayın. Bu konuyla ilgili de yazmıştım, tutumluluk, cimrilik ve minimalizm arasında gri çizgiler var.

Hadi Artık Azaltmaya Başlayalım!

En eğlenceli, ya da bazıları için en acılı süreç azaltma. Fakat eğer ilk iki adımda ilerleme sağlamış, alışveriş döngüsünden kendinizi biraz kurtarabilmiş, ve hayır demeyi öğrenebilmişseniz, o kadar da acılı olmayacak.

Bu noktada, kimsenin mükemmel olmadığını, benim de hala bir ve ikinci adımlarda zorluk yaşadığım zamanlar olduğunu belirtmeliyim. Bu iki adımı tamamen fethetmeden üçüncü adıma geçebilirsiniz. Özşefkat çok önemli. Kendinize fazla yüklenmeyin, buraya kadar okuduysanız bile bu işe niyetlendiğiniz anlamına gelir. Yolu yarılamış sayılırsınız. 🙂

Azaltma ile ilgili önerebileceğim en iyi kaynak tabii ki Marie Kondo, Derle Topla Rahatla kitabı. Onunla beraber aşağıda yazmış olduğum başlangıç yazılarından faydalanabilirsiniz.

Minimalizm ve Basit Yaşamak

Makyaj Mezarlığım

Deodoranta Elveda.

Seven Day Decluttering Marathon- Yedi Günlük Azaltma Maratonu

Özellikle kıyafet ve kapsül gardırop ile ilgili olanlar:

Daha Az Kıyafetle Yaşamak (blogun ilk yazılarından, ama en çok okunan yazı bu. Demek ki milletimiz en çok kıyafetlerde sadeleşmek istiyor 🙂 )

Nereden Başlayacağım? Kapsül Gardırop 1

40 Parçalık Yaz Gardırobum: Kapsül Gardırop 2

Neden sizin de bir kapsül gardırobunuz olmalı? Kapsül Gardırop 3

Başa Dönelim: Neden Minimalizme Baş Koymuştuk?

Minimalizm benim için çok derin, hayat boyu sürecek bir yaşam tarzı. Bu üç adım sadece okyanusa ayaklarınızı sokmanızı sağlayacak. Bu adımlar birbirini takip eden değil, bir süre sonra birbiriyle iç içe geçmiş adımlar olarak hayatınızda yer alacak.  Düşündükçe, içe döndükçe, dışarıdan onay ve beğeni aramaktan vazgeçince hayatınız başka bir kanala doğru akacak. Umarım bu yaşam tarzına bir şans verirsiniz. Unutmayın, bu sizin yolculuğunuz, kimseninkine benzemek zorunda değil.

Önemli Bir Not: Eğer yalnız yaşamıyorsanız, bu hayat tarzına aile üyelerinizi zorlamaya sakın çalışmayın. Sadece örnek olun, zaten büyük ihtimalle takip edecekler sizi. Sakın birinin eşyasını haberi olmadan atmayın. Bu yolda yapılabilecek en büyük hata bu sanırım. 🙂

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz. Youtube kanalım da burada.

52 Küçük Değişiklik 20. Hafta: Susma!

Bu haftanın küçük değişikliği, geçen haftanınkinin tam tersi: Geçen hafta sessizliği aramıştık, bu hafta ise sessiz kalmamaya çalışacağız.

Geçen hafta benim ufkumu açan bir hafta oldu. Sessizliği kabullenmek sandığım kadar kolay değildi. Eckhart Tolle’nin dediği gibi gürültünün içinde de sessizliği ve durgunluğu duymaya çalıştım. Singapur’da yaşamayı ne kadar sevsem de alışamadığım bir yönü gürültü. Ankara’da, hem oturduğum mahalle , hem çalıştığım kampus ne kadar sessiz – ve bu bakımdan huzurluymuş – meğer. Burada evimiz tren yolunun yakınında, iş yerim de şehrin göbeğinde olduğu için sürekli bir gürültü var. Ve ilginçtir ki mesela ders ve sınav saatlerinde bile koridorda süpürge çalıştırmakta sakınca görmüyorlar. Bizde ÖSS günleri deliren velileri düşünüyorum da… Çok farklıyız. 🙂

Bu hafta, 52 Small Changes For The Mind kitabının yazarı Blumenthal bize düşündüklerimizi söylemede geç kalmamamız gerektiğini hatırlatıyor. Yani dış ve iç dünyamızda ne kadar sessizliği arasak da, söylememiz gereken bir şey olduğunda sessiz kalmamalıyız. Rahmetli dedemin çok sevdiğim bir sözü vardı (kendisi bunu bedenden çıkan istenmeyen gaz için kullanırdı gerçi, ama bence buraya tam uyuyor). İçinde kalıp kulunç olacağına, dışına çıkar gülünç ol. 🙂 Gülünç olmak, saçma olmak pahasına içimizdekini dışa vurmamız gerekiyor bazen.

Hayal kırıklığı yaşadığımızda, işler istediğimiz gibi gitmediğinde, ya da haksızlık yapıldığını düşündüğümüzde içimize kapanıp sessiz kalmak kolay yol. Ama eğer bir adım ileri gitmek, konfor alanının dışına çıkmak istiyorsak konuşmak, fikrimizi belirtmek zorundayız. Egzantrik bir fikir de olsa, karşıdakini kızdıracak bile olsa, bir yolunu bulup konuşmalı, iletişim kurmalıyız. Bu iş yerinde olsun, ailede veya ilişkilerde olsun, çok çok önemli bir kural. Bir kere susmaya başladı mı insan, sessizlik uzuyor da uzuyor. Nereden başlayacağını da bilemiyorsun, sonra aynı evde yaşayanlar birbirine yabancı oluyor. Problemler büyüyor, sustukça işin içinden çıkılmaz oluyorlar.

Bizim kültürde maalesef duygularımızı ve düşüncelerimizi göstermekten korkarak büyüyoruz. “Baban kızar” sanırım çocukların büyürken en çok duyduğu sözlerden biri. Ne yaparsak, ne söylersek baba kesin kızacak. “Karı gibi ağlama, karı dırdırı yapma”, “car car car konuşma” ve benzeri deyimler bizim toplumun kendini ifade edenlere nasıl baktığını gösteriyor, içler acısı. Ne kadınlar, ne erkekler kendini ifade edebiliyor. İş yerinde, diyelim kolayca çözülecek bir problem var, ama patronun gönlü olsun, egosu şişsin diye yanlış gidenleri söylemeye kimsenin cesareti yok. Çünkü fikrimizi ifade edersek işsiz kalmaktan korkuyoruz.

Evde, kavga çıkmasın diye, içimize atıyoruz. Fakat sonra pasif agresif denen davranış bozukluğu ortaya çıkıyor. Örneğin siz eşinize kızmışsınız. Fakat söyleyemiyorsunuz. Onun yerine yanında somurtuyor, söylediği her şeye bir kılıf buluyorsunuz. Eşiniz de anlamıyor neden böyle davrandığınızı, o yüzden bir çözüm bulunamıyor. Aranız açılıyor ama eşiniz hala neye kızdığınızın farkında değil.

Yansıtma da en çok rastlanan durumlardan biri. Örneğin işte patronunuz tarafından yanlış anlaşılıp aşağılandınız. Ama ona üstünüz olduğu için ses çıkaramadınız. Eve geldiğinizde çocuğunuzun yaptığı en küçük şey sizi gıcık etti. Gücünüz küçük çocuğa yetti. Ona bağırdınız. O da bundan sonra sizin yanınızda kendini özgürce ifade etmemesi gerektiğini, ederse duygusal (belki fiziksel) zarar göreceğini anladı. Suskunluğu tercih etti.

Bu haftanın değişikliği, benim için çok da büyük bir değişiklik olmayacak. Çünkü ben kendimi bildim bileli susmaktan değil, çok konuşmaktan müzdarip oldum :). Yani aşırı yapmanın da sakıncaları var, bilesiniz. Anda kalarak, kendimizi geçmişin kinine, ve geleceğin endişelerine kaptırmadan konuşmak çok önemli, benim değiştirmeye çalıştığım alışkanlığım bu.

Evde, iş yerinde, ilişkilerimde, yolunda gitmeyen bir şey oldu mu hemen konuşmaya ve olayı sıcağı sıcağına çözmeye çalışıyorum (fakat anlık sinirle hareket etmek yıkıcı olabilir, dikkatli olmak gerek). Konuşmaya cesaret edemezsem yazıyla ifade etmeye çalışıyorum. Pasif agresif durumu birkaç kez yaşadım, ve bir daha yaşamak istemiyorum. İki taraf için de yıpratıcı oluyor. Pasif agresif tavır sergileyenlerle arkadaş bile kalamıyorum artık.

Peki ya siz? Olayları konuşarak çözmeye çalışanlardan mısınız, sessiz kalanlardan mı? Bu hafta rahat hissettiğiniz ortamlardan başlayarak açılmaya çalışın. Ne kadar iyi geldiğini göreceksiniz.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Arzular, Yaşam Amacı, Yetersizlik Hissi

3 sene önce, 28 Şubat günü Bilkent’in kütüphanesinde gezerken, The Call of Character (Karakterin Çağrısı) adlı kitabın ismi ve kapağı beni çekti kendine.

9780231164085

Harvard Üniversiteli felsefe hocası Mari Ruti, hayat amacımızı nasıl bulabileceğimizle ilgili bir kitap yazmıştı. Belki şimdi okusam, bu konuları son iki yıldır daha derinlemesine araştırdığım için daha iyi anlardım kitabı, ama o zaman da notlar almışım alıntı defterime. Ve belki bu kitabın kapağı ilgimi çektiği için bu konuları araştırmaya giriştim, kim bilir.

Tabii bu sürecin minimalizmle ilgilenmeye başladığım süreçle aynı zamanlara denk geldiğini hatırlatayım. Bu blogda yalnızca azaltma, alışveriş vb pratik konuları değil böyle daha derin konuları da yazmamın sebebi minimalizmin bu geçişte köprü görevi görmesi. İçine döndükçe dış dünyada biriktirdiği ve tutunduğu şeylerin anlamsızlığını farkediyor insan, bunu fark ettikçe de daha da içe dönüyor.

Siz de böyle bir süreçten geçiyorsanız dış hayatınızdaki sadeleşmenin iç dünyanızı nasıl değiştirdiğini yavaş yavaş gözlemlemeye başlamış olabilirsiniz. Yani benim için süreç, derle, topla, rahatla değil, derle, topla, sonra kafanı derlemeye toplamaya başla, sonra baktın ev dağılmış yine topla, belki de hiç rahatlama’ya döndü! Ama bu güzel bir rahatsızlık, hiç şikayetçi değilim.

Alıntılar defterimi karıştırırken bu kitapla tekrar karşılaşınca hayatın bir nasıl bir döngü olduğunu yeniden fark ettim. 3 sene önce aldığım notlar, o zaman çok anlamasam da yazdığım notlardı, şimdi bana daha çok şey ifade ediyor. Sanki kendime sonra anlayacağımı bildiğim notlar yazmışım. Bu kitabın Türkçe’ye çevrilme olasılığını çok düşük gördüğümden o dönemde not aldığım bazı bölümleri Türkçe’ye çevirmeye çalıştım. Alıntılar Mari Ruti, altındakiler benim yorumlarım. Buyrun kafa karışıklığına:

“Dünyaya geldiğimiz anda, herkesin istediğini bizim de istememizi öngören kültürel bağların dayattığı arzularla karşı karşıya kalırız, böylece arzularımızın kendi iç evrenimizden mi, yoksa toplumun durmadan tekrarladığı ekolardan mı kaynaklandığını anlamak neredeyse imkansızlaşır. Şunu bile söylemek mümkün: Bizim iç evrenimiz sandığımız şeylerin çoğu aslında toplumun dayattıklarının bir kopyası.”

Daha önce de iç sesten bahsetmiştim, bu instagram postunda. Bir toplumun söylediklerini ekolayan, egomuzu büyüten, bir de gerçekten içimizden, ruhumuzdan gelen bir iç ses var. Birini öbüründen nasıl ayıracağız peki, diye sorduğunuzu duyar gibiyim. 🙂 Şöyle diyor Mari Ruti:

“Kendimizi topluluktan tamamen ayırmak mümkün olmasa da, hala özgürlüğümüzün dereceleri var, özgünlüğümüzün de.”

“Ne zaman ideallerimizi destekleyen arzular peşinde koşarsak, gerçek hissederiz.”

İşte burada ip kopuyor. Hangi arzuların peşinden koştuğumuz önemli. Ruhumuzun istediği yere doğru gidersek, hislerimiz bize doğru cevabı verecektir, diyor Ruti. Gerçek hissederiz diyor. Hiç gerçek hissettiniz mi?

(Caroline Myss de diyor ki, biz dünyaya gelmeden önce yaradanla kutsal bir sözleşme yaptık ama dünyaya gelirken bunu unuttuk çünkü geleceği bilseydik burada yaşamak cok zor olacaktı. Fakat bir sözleşme yaptığımızı bilmek şu ise yarıyor: Burada yaşayan her canlının bir amacı olduğunu kavrıyoruz. Peki nasıl bulacağız o amacı diye soranlara şunu söylüyor: Hic kaybetmedin ki bulasın. Sadece hatırlaman lazım. Hatırlamanın en kolay yolu şudur: Neyi yaparken kendin gibi hissediyorsun? Olaya çok mistik ve çok akademik yaklaşan iki kişinin aynı fikirde buluşması heyecan verici. Peki siz hiç kendiniz gibi hissettiniz mi? )

“Lacan diyor ki yetersizlik hissimiz kadim bir duygu, yok etmesi  neredeyse imkansız, çünkü bizim toplumda yaşamak icin ödediğimiz bir bedel bu. Sosyalleşmeden önce, kendimizi ayrı bir varlık olarak görmezdik, en basit anlamıyla dünya bizdik ve biz dünyaydı.

Sosyalleşme bu illüzyonu iki seviyede kırdı: Kelimenin gerçek anlamiyla annenin bedeninden ayrılışımız, ve mecazi anlamda egoist ve narsist bilincimizin oluşması. Böyle yaparak, bizi bütünlük ve basitlik fantazilerimizden sıyırarak, bizi mahrum bırakıldığımız bir şeyin özlemi içine sokar bu ayrılık: asla erişemeyeceğimiz, hayatımız boyunca peşinden koşacağımız kayıp bir cennet. Bu kayıp cennete Lacan “o şey” diyor. “O şey, tüm arzularımızın kaynağı.”

Sanırım Lacan okumaya hazır değilim henüz ama, Ruti’nin bu anlatımı beni derinden etkiledi. Bizi bütünlükten koparan şey bilincimiz, ama aynı zamanda bilincimiz sayesinde bütünlükten koptuğumuzu fark edebiliyoruz. Belki bilincimizin üstüne çıksak, kayıp cennetin nasıl bir şey olduğunu anlayabiliriz. O zamana kadar, hep bir şeyin özlemini çekerek, yetersiz hissederek, başka türlü bir şey benim istediğim, diyerek oradan oraya savrularak geçebilir hayatımız.

“Kendimizin iyi bir versiyonunu aramak mükemmeliyetçilikle, bütünlüğe ulaşmakla, ya da acının yok olmasıyla aynı şey değildir. İmkansızı başarmakla alakası yoktur: daha karmaşık, uysal, sezgisel bir kişiliğe sahip olmak, ne kadar sınırlı koşullarda olursak olalım hayattan keyif alabileceğimizi, ne kadar alabilirsek o kadar, görmekle ilgilidir. “

Son olarak kitabın sonlarına doğru diyor ki, hayır senin hayatında O Şey’i araman, mükemmele ya da bütünlüğe ulaşmanla uzaktan yakından bağlantılı değil. O Şey’i ararken yolda buldukların senin hayattan zevk almanı sağlıyor. Tünelin ucu bombok bir yere çıkabilir, ama tünelde yol alırken sen değişeceksin, asıl önemli olan o diyor. Daha doğrusu benim aldığım bu.

Şimdi bu yazıda Pelin bize ne anlatmaya çalıştı diyebilirsiniz. Belki de bu yazının vakti daha gelmemiştir. Vakti geldiğinde burada sizi bekliyor olacak.

52 Küçük Değişiklik 19. Hafta: Sessizlik

Sessizlik bazılarımız için korkutucu. Benim için uzun bir süre öyle oldu.

Babaannem ve dedemin alt katta, bizim üst katta yaşadığımız bir evde büyüdüm. Ben sekiz yaşındayken dedem vefat etti, ben de babaannem yalnız kalmasın diye alt katta uyumaya başladım. Ama babaannem tam bir gece kuşuydu. Hep onun bulaşık yıkama sesiyle uyuduğumu hatırlıyorum. Ya da televizyonu on beş dakikaya kurar, onun sesiyle uykuya dalardım.

Üniversitede bile bu sesle uyuma alışkanlığı bende değişmedi. Yurt odasında sürekli bir gürültü olduğu için, kulağımda müzikle uyumak alışkanlık haline geldi. CD çalarda dinlediğimden, albüm bitince kendi kendine kapanırdı. Ben bunun benim bilinçaltıma ve zihnime yaptığı zarardan bihaberdim. Sessizliğin ve gürültünün zihne yaptığı etkiler üzerine birçok çalışma yapılmış. Beni en çok etkileyeni Münih’te yapılan çalışma oldu. Münih Havaalanının yerini değiştirirken, hem eski hem de yeni yerdeki okullarda çalışmalar yapmışlar. Taşınma tamamen bittiğinde, havaalanının eski bulunduğu yerdeki okulda artık gürültü olmadığı için başarı oranları yükselmiş. Havaalanının yeni yerinde ise başarı eskiye oranla düşmüş. Tabii başarıyı etkileyen onca faktör var ama gürültünün mutlaka bunlardan biri olduğunda ben de hemfikirim.

Sanırım ilk gürültüsüz evim Ankara İncek’teki evimizdi. Başlarda biraz korkutucu geliyordu, evde yalnızken müzik ya da televizyonu açıyordum, ama sonra sessizliğe o kadar alışmışım ki, şimdi Singapur’daki evimiz tren yolunun dibinde olduğundan bana aşırı gürültülü geliyor. Neyse ki yüzde yüz etkili olmasa da ses yalıtımı var.

Bu haftanın konusu anladığınız gibi sessizliği aramak. Siz de benim gibi gürültülü bir evde büyüdüyseniz sessizliğe alışmak başta zor gelebilir. Eve gelince mesela eliniz direk kumandaya mı gidiyor? “Bir ses olsun” mu istiyorsunuz? O zaman siz de benim eskiden olduğum gibi sessizlikten korkuyor olabilirsiniz.

Bu aynı zamanda boşluktan korkmakla da alakalı. İki sene önce, “Boşluktan Korkma, Boşluğu Sev” adlı bir yazı yazmıştım. Aslında hala boşluğun beni korkuttuğu oluyor. Sanırım her korkuda olduğu gibi sessizlik korkusunda da en iyi yöntem onunla yüzleşmek.

Sessizliği Hayatımıza Katmak İçin Birkaç Öneri

  1. Eğer öğrenciyseniz ya da freelance çalışıyorsanız, cafelerde çalışmak yerine kütüphaneyi deneyin. Başta zor gelse de sonra çok iyi odaklandığınızı göreceksiniz.
  2. Evinize yeni elektronik eşya alacağınız zaman, özellikle buzdolabı, çamaşır makinesi, kettle gibi aletlerde gürültü oranı en düşük olanı almaya çalışın.
  3. Evinize dışarıdan çok gürültü geliyorsa ve yalıtım imkanı yoksa, pencerelere sünger takarak gürültüyü ve ısı kaybını biraz azaltabilirsiniz. Aynı şekilde yumuşak mobilyalar ve halılar da gürültünün emilmesine yardımcı.
  4. Dış ortam gürültüsü uyumanızı engelliyorsa beyaz gürültü uygulaması açabilirsiniz telefondan. Şahsen denemedim ama deneyip memnun olan çok. Kulak tıkacı da başka bir seçenek, yurtta oda arkadaşım kullanırdı.
  5. Gürültü emen kulaklıklar da bu aralar çok meşhur (noise-cancelling headphones). Özellikle metro ve uçakta hayat kurtarıcı olabiliyorlar.
  6. Doğal olarak sessiz yerlerde vakit geçirmeye çalışın. Daha önce doğada 10 km de yürüsem alışveriş merkezinde geçirilen bir iki saat kadar yorucu olmadığını yazmıştım (16. hafta: hareket et). Belki de gürültü sebebiyle çok yoruluyoruz kalabalık yerlerde. Dün 11 km. yürüdüm örneğin, Singapur’un korunmuş tek yağmur ormanında. Hiç de aman aman yorulmadım, ayaklarıma kara sular inmedi. Tam tersine her dakikasından büyük keyif aldım (hem de sevdiğim insanlarla olduğum için).
  7. Arkadaşlarla buluşma, bizim için eskiden birbirimizin evine gitmekti, şimdi daha çok cafe, restoran oldu. Halbuki çok soğuk olmadıkça parklar, deniz, göl kıyısı ve genel olarak sokaklar,  hala önceliğimiz olabilir. İzmir’de ve Aydın’da yaşarken gece yürüyüşleri de çok sevdiğim aktivitelerdendi. Bunaltıcı yaz akşamlarına kesin çözüm.

Bu hafta 52 Small Changes for the Mind kitabından bu bölümü okurken eş zamanlı olarak da Eckhart Tolle’nin The Power of Now kitabını okuyordum. Orada da karşıma ne çıksa beğenirsiniz: Sessizlik tabii ki. Dahası, abonesi olduğum zenhabits’in bu haftaki konusu da sessizlik ve boşluktan kaçmama üzerineydi. Böyle tesadüfler (?) arka arkaya gelince çok güzel oluyor. Tüm evren bana sessizliği ve boşluğu kucakla diye bağırıyor sanki, sessizce. 🙂

Tabii Brett Blumenthal’in (52 Small Changes yazarı) Tolle ve Babauta’dan çok daha proaktif bir yaklaşımı var. O yukarıda anlattığım gibi sessizliği nasıl buluruz diye tüyolar verirken, Tolle her şeyin içinde bir sessizlik ve boşluk olduğunu, bunu fark etmemiz gerektiğini söylüyor. Örneğin konuşurken iki kelime arasındaki sessizliği fark et, iki nefesin arasındaki boşluğu fark et diyor.

Zenhabits yazarı Babauta ise olaya başka bir bakış açısı getiriyor. Sürekli meşgul olduğumuzu, meşgul olmamaktan, sessizlikten, boşluktan nasıl korktuğumuzu hatırlatıyor bize. Fakat sessizliğe izin verdiğimizde, yaptıklarımızın daha anlamlı olacağını söylüyor. Canın sıkıldı, elin telefona gitti, bekle bir iki saniye diyor. Yemek yerken, egzersiz yaparken, seyahat ederken… Teknoloji olmadan yapabilecek misin, bu aktiviteleri sessizlik içinde yapmayı dene diyor. Bence kesinlikle denemeye değer.

Bu hafta bu üç farklı perspektiften de sessizliği deneyimlemeye çalışacağım. Peki sessizlik sizin için ne ifade ediyor?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Rahibin Ev ve Zihin Temizliği Rehberi

Bu kitabı bir kitabevinin çok satanlar listesinde gördüm ve Koray’a, “uzun zamandır yeni bir kitap almamıştım, bunu alabilirim, kitapçıya gidelim mi?” dedim. O da “ikinci eli var mı diye baktın mı?” diye sordu.

img_99951

Özellikle Singapur’a taşındıktan sonra epey ikinci el maceramız oldu (Ankara’da da telefon, saat, bilgisayar oyunu satmış, spor aleti, PS3 gibi eşyalar almıştık ikinci el). Burada saç kurutma makinesi, masa, internet modemi, tabak bardak gibi ev eşyaları da aldık, çanta, termos gibi kişisel eşyalar da. Nedense kitap için bakmak aklıma gelmemişti, ama işyerime çok yakın oturan ve bu kitabı yarı fiyatına satan birini buldum. Hem alışveriş merkezine gidip vakit harcamamış, hem de birinin evindeki fazlalığı azaltmasına ve karşılığında para almasına yardım etmiş oldum. Tabii kitap ve yol parasından da maddi kâr ettim. Bunları uzun uzun yazıyorum ki siz de yavaş yavaş alışın bu ikinci el işine. Birinin çöpü diğerinin hazinesi olabiliyor. Bence dünya için yapılabilecek en iyi şeylerden biri.

Geçen yaz Japonya’ya gittiğimizde bizi en çok etkileyen yerler Zen Budist tapınakları olmuştu. İnancınız ne olursa olsun, Japon tapınaklarından etkilenmemeniz mümkün değil. Şimdi Singapur’daki Çin Budist tapınaklarıyla karşılaştırıyorum da, Japonların Budizm anlayışı oldukça farklı diğer ülkelerden. İlk olarak tapınaklara ayakkabıyla girilmiyor, bizde camilerde olduğu gibi. Özel deri terlikler var, onları giyiyorsunuz. Singapur’daki Budist tapınaklarına ayakkabı ile girmek serbest. Sadece buradan bile Japonların temizlik anlayışının Çinlilerden farklı olduğunu görebilirsiniz.

Okuduğum kitap, “Bir Rahibin Ev ve Zihin Temizliği Rehberi” (A Monk’s Guide to a Clean House and Mind, Shoukei Matsumoto) bu nedenle bana bir Budistin temizlik rehberi değil de, bir Japon’un kutsal gördüğü bir mekanı temizleme rehberi gibi geldi. Tabii bir evle tapınak farkını o da çok iyi biliyor, ama tapınaktaki bazı prensipleri uygulayabileceğimizi düşünüyor. Ben de bu yazıda tapınaklara özel (sürgülü kapı temizliği, sunak temizliği gibi) yerleri es geçiyorum.

İlk olarak, temizlik Budist rahiplerinin en önemli işlerinden biri, hatta, birçok rahibin aydınlanmaya temizlik yaparken ulaştığı düşünülüyor. Bizde de temizlik imandan gelir dendiği gibi. Gerçi imamlar camiyi temizler mi, ya da Hıristiyan rahipler kilisenin temizliğinde rol alıyor mu, hiçbir bilgim yok, sizin varsa öğrenmek isterim.

Budist rahipler yıllar içinde çok sistematik bir yaklaşım geliştirmişler. Aynı şekilde tasarruf, mümkün olduğunca az çöp çıkarma, verilen nimetlerin hepsini değerlendirme de Japon Budizminin değerlerinden, yazar bunlardan da çokça bahsetmiş. Elimden geldiğince, özellikle bize uyan bölümleri özetlemeye çalışacağım.

1. Ne Zaman Temizlik?

Günün hangi saati olduğu temizlik açısından çok önemli. Sabahın ilk ışıklarında yapılan temizlik en etkilisi oluyor. Akşama mümkünse hiç iş bırakmamak daha doğrusu. Bulaşık ve düzenleme akşamları, temizlik ise sabahları yapılıyor.

Sabah kalktığınızda ilk iş camları açın diyor Matsumoto. Sabahın serin havasını içinize çekin ve evin ölü havasını üstünden atmasına müsaade edin. İster aşırı sıcak, ister buz gibi soğuk olsun, mutlaka camları açmasınız. Doğayla bir olduğumuzu unutuyoruz bazen, klimalı, ısıtmalı ortamlarda yaşarken, dışarı çıkana kadar havanın ne olduğunu bile bilmiyoruz.

Sabahın ilk ışıklarında, sessizliğin sizi sarmalamasına izin verin ve temizliğe başlayın.

Temizlik ve düzen günlük işler olmalı, tutarlılık anahtardır diyor yazar. Sanırım benim en çok zorlandığım nokta burası. Yoğun bir günden sonra bulaşık bile yıkamak istemiyorum. Ama bugünün işini yarına bırakmama konusunda da defalarca uyarıyor.

2. Mutfak, Banyo ve Tuvalet

img_9996

a. Mutfak

Mutfakta çalışmakla görevli rahipler genellikle aydınlanmaya en çok adanmış rahipler olurmuş. Yemek pişirme ve bulaşık yıkamanın şimdiye yoğunlaşma ve odaklanma açısından en fazla potansiyele sahip olduğunu düşünüyorlar. Oysa ki ben yemek yapmayı çok sevsem de arkasından toplamayı henüz sevimli bir iş haline getirmeyi başaramadım. Ve biliyorum ki beni okuyanlar arasında yemek yapmaktan hiç haz almayanlar da var. Bakalım Matsumoto bu konuda ne diyor:

Eğer mutfak hep düzenli tutulursa, eşyaların yeri değişmezse, orada çalışan kim olursa olsun rahatlıkla çalışacaktır. Ekstra zamazingolar almaya gerek yok, sadece gerekli olan ekipman bulunsun (o yumurta dilimleyiciyi yavaşça yere bırak evlat, çünkü sen de ben de biliyoruz ki o hiç kullanılmayacak).

En önemli nokta, eşyaları kullanır kullanmaz yıkayıp kaldırın. Bekletmeyin. Yemeğiniz pişerken o zamanı bulaşıkları yıkamak için kullanın (Ben bunu geçenlerde kötü bir şey diye yazmıştım. Bulaşığa dalıp krebi yakmıştım çünkü. Ama Matsumoto azizim multitasking‘e karşı değil demek).

Çekmeceleri ve dolap kapaklarını her zaman kapalı tutun. Meşgulken bazen bunu unutmak kolaydır, ama bu yüreğinizin düzensizliğinin bir göstergesidir. Açtığınız kapakları kapatmak, hem mutfağınızı temiz tutacak, hem de yüreğinizi (Günde en az üç kere açık dolap kapağına kafasını vuran sadece ben miyim?).

Bulaşıkları bir sonraki güne asla bırakmayın (Oh nooo!) Ve hatta yıkar yıkamaz bulaşıklarınızı kurutup kaldırın. Böcek kontrolü için de bulaşıkları bir sonraki güne bırakmamak önemli. Ben de öğreneceğim bunu inşallah. 🙂

b. Banyo

Budist tapınaklarında üç tane sessiz alan var, yemek odası, banyo ve tuvalet. Bunun sebebi de hayatımızın başlangıcı olan suyla en yakından alakalı yerler olmaları. Suya olan saygıdan ötürü buralarda konuşmuyor rahipler.

Şimdi bakalım banyoyu nasıl temiz tutuyorlarmış:

Öncelikle tuvalet ve banyo kişisel alanlar olduklarından, yani başkaları bizi görmediğinden, egomuza yenik düşmemiz gayet mümkün. Bu konuda dikkatli olmaya davet ediyor bizi yazar.

Sonra da banyonun kirlenmeye en müsait alanlardan olduğunu, bu nedenle çok sık temizlememiz gerektiğini söylüyor. Temizlemek için ise bir fırça ve karbonat yeterli (aynı şey mutfak lavabosu için de geçerli, hatta bulaşıklar bile çoğu zaman deterjanla değil karbonatla yıkanıyormuş.)

c. Tuvalet

Tuvalet de bazen görmezden geldiğimiz alanlardan biri. Ben şahsen tuvaletin kendisini sık temizlesem de yerleri temizlemeyi belki haftada bir- belki daha az sıklıkta yapıyorum. Tuvaletin konuklarımızın rahat etmesi için de en önemli yer olduğunu, bu nedenle evin en temiz yeri olması gerektiğini savunuyor yazar. Doğru diyor. Ben de dikkat ederim tuvalete başka bir eve gittiğim zaman.

Eski Japon tuvaletleri (Eski Hint tuvaletleri de) bizim alaturka tuvaletler gibi, bu yüzden temizliği klozete göre nispeten daha kolay, su dök, fırçala. Tuvalet Budistlerin en önemsediği yerlerden biri, çünkü yedikleri yemeğin sindirimi tuvalette son buluyor. Bunu kutsal bir aktivite olarak görüyorlar. Düşününce şükretmediğimiz gerçekten çok şey var. Sağlıklı tuvalete gidebilmek de bunlardan biri. Bir iki gün bile gidemesek acı içinde kıvranıyoruz, ya da böbrek ve bağırsak rahatsızlıkları tüm hayat tarzımızı değiştirmeye sebep olabiliyor. Bu yüzden Budistlerin tuvaleti bu kadar önemsemesini doğru buldum, modern dünyada bizim bu kadar utanılacak konu olarak görmemiz ise problemleri bazen göz ardı etmemize sebep oluyor.

Bu haftanın küçük değişikliği satın almak yerine deneyimlemekti. Bu perspektiften kitaba bakarsam da, evimizi temiz tutmamız için su, sabun ve karbonattan başka neredeyse hiçbir şeye gereksinimimiz yok. Markette saatler geçirip evin her köşesi için temizlik malzemesi alma tuzağına ben de düşüyorum yıllardır. Ve hatta fark ediyorum ki temizlik spreyleri falan almak sanki evi temizlemişim gibi mutlu ediyor beni, fakat onları ne kadar kullanıyorum diye sorun, bazen iki üç yıl geçmiş oluyor ve şişenin yarısı duruyor. Bu kitabı okuduktan ve tapınakların ne kadar temiz olduğunu gördükten sonra gerçekten sabun ve karbonattan fazlası gerekmediğine ikna oldum.

Evin diğer bölümleri, beden ve zihin temizliğini de buradan okuyabilirsiniz.

Bu incelemeyi video olarak izlemek isterseniz:

52 Küçük Değişiklik 18. Hafta: Deneyimle

Bu haftanın küçük değişikliği, satın almayı deneyimlerle değiştirmek.

Yirminci yüzyıl tarihine baktığımızda dünya tarihinde hiç olmadığı kadar tüketime ve dünya kaynaklarının boşa harcanmasına şahit oluyoruz. Bunun başlangıç noktalarından biri olarak ikinci dünya savaşı sonrası doğan nesil  gösteriliyor. Büyük zorluklar ve kıtlıktan sonra, zenginleşmeye başlayan bu nesil varlığını sahip olduklarıyla tanımlıyor. Daha iyi maaş, daha büyük ev, daha lüks araba, abartılı yaşamlar…

Fakat özellikle seksenlerde doğan çocuklarla ibre tersine dönmeye başlıyor. Hala materyale değer verenlerin çok sayıda bulunmasıyla beraber, benim de içinde bulunduğum nesil artık mutluluğu eşya ile değil deneyim ile ölçmeye başladı. Okumak, öğrenmek, seyahat, kültür… Bunlar bizi tanımlayan şeyler oldu (*Buna da neden çok sıcak bakmadığımı yazının sonunda anlatacağım).

Yapılan bilimsel araştırmalar da satın alınan şeylerdense deneyimlerin daha uzun süre mutluluk getirdiğini kanıtlıyor. Geçmişimi düşündüğümde, mesela dokuzuncu (ya da belki onuncu) yaş günümü çok iyi hatırlıyorum. Çünkü o zaman hayatımda ilk ve son kez temalı doğum günü yapmıştım. Okuduğum Barbie dergisinden özenip annemden oradaki gibi Barbie temalı ( yani her şeyi pembe olan) bir doğum günü partisi istemiştim (Hayatımda bir kere orijinal Barbie bebeğim olmadı o ayrı). Çilekli jöle alıp içine çilek dilimlemiş, pembe gıda boyalı kapkek yapmıştık beraber. O doğum günümde ne hediye aldığımı hiç hatırlamıyorum, ama annemle jöleyi ve keki yapışımızı, arkadaşlarımızla yediğimizi hatırlıyorum. Ve belki annem gidip pastaneden pembe pasta alsa yine hatırlamayacaktım. Beraber yapılan şeylerin satın alınanlardan çok daha kalıcı olduğu kesin.

Bu benim yıllardır uygulamaya çalıştığım bir alışkanlık, ama sizin de çok yabancı olmadığınızı zannediyorum. Bu hafta göz önünde bulundurabileceğiniz birkaç ipucu vereceğim.

1. Bir satınalma yapmadan önce, eşya olsun, deneyim olsun, bunun size katkısının ne olacağını düşünün. Sırf deneyime para harcayacağım diye de istemediğiniz bir şey yapmayın.

2. Bu deneyimi eğer sevdiğiniz insanlarla birlikte yaparsanız, ilişkinizi onlara hediye almaktan çok daha fazla güçlendirmiş olursunuz. Hatta bir çocuğa verebileceğimiz en iyi hediye birlikte geçirilen zamandır diye düşünüyorum.

3. Yazar Blumenthal önceden planlamanın önemini belirtiyor. Daha önce okuduğum çalışmalara göre de, bir deneyimi ya da nesneyi almadan önceki mutluluk seviyemiz ona sahip olduğumuzdan daha fazla oluyormuş. Örneğin, bir tatil planlıyorsunuz. Tatilden önceki planlama dönemi ve heyecan, gerçekten tatilde olduğumuzdan daha fazla mutluluk hormonu salgılatıyor bize. Çocuklarda da bu böyledir: Doğumgünü, bayram ya da yılbaşı gelene kadar yerlerinde duramazlar heyecandan, o gün gerçekten geldiğinde alelade bir gün gibi heyecansız olurlar. Bunda sanki ters giden bir şey var, zihin hep ilerisi için beklerken anı kaçırıyor gibi. Ama yazara göre iyi bir şey bu, işin içinden ben çıkamadım, siz çıkın. 🙂

4. Deneyimi kaydedin. İster fotoğraf olsun, ister video, ister yazı. Ben burada yazıdan yanayım, çünkü sosyal medyadan dolayı fotoğraf ve videodan gına geldi. Öyle çok fotoğraf çekiyoruz ki deneyimlemeyi ıskalıyoruz artık. Bu konuda çok güzel bir fotoğrafa denk geldim:

Çektiğimiz fotoğraflara da dönüp bakmıyoruz bile bazen. O nedenle bence günlük tutmak çok daha etkili, o an ne hissettiğini hatırlıyor insan, gereksiz bir nostaljiye kapılmıyor, daha realist olabiliyor. Çünkü zihin bazen geçmişteki sadece iyi ya da sadece kötü deneyimleri hatırlamaya meyilli olabiliyor. Günlük sayesinde o an ne hissettiğimizi hatırlayıp biraz daha gerçekçi bakabiliyoruz geçmiş deneyimlerimize.

5. Hedef koyun. Buna dördüncü haftada da değinmiştim. Bazen hayatın karşımıza çıkardıklarıyla yetinmek güzel, ama sistematik olmak her zaman daha etkili.

6. Paranı eşyalara mı, deneyimlere mi harcayacaksın sorunsalından çıkın. Birçok deneyim için para harcamanıza gerek olmayabilir. Arkadaşlarla yürüyüş yapmak, parkta, sahilde takılmak, çocuğunuzla oyun oynamak yeterli bazen. Sofistike şeylere gerek yok. 🙂

7. Materyal hediyelerdense, deneyim hediye edin. Yarın Koray’ın doğum günü, ve ona vereceğim hediye, beraber hamburgerciye gidip tıka basa doymak olacak.

*Ne yaparsak yapalım, ne materyallerin ne de deneyimlerin bizi tanımlamasına izin vermemeliyiz aslında. Bu noktayı çok önemli buluyorum. Sosyal medyada bazı seyahat (veya yoga, veya beslenme vs) hesapları denk geliyor örneğin, kişi kendini seyahat ile tanımlıyor. Bunun Ferrari’yle poz vermekten çok da fazla farkı yok. Araba almaya doyamayıp bugün Ferrari, yarın Lamborghini alan insanla, durmadan gezen ve neredeyse anlatmak ve paylaşmak için gezen arasında kanımca pek fark yok. Bir amaç için ve farklı bir bilinçle gezen ve gezilerinden çok büyük kişisel kazanımlar elde edenleri tenzih ediyorum tabii ki ama, sadece otel ve restoran tanıtımı yapıp önemli yapıtların önünde fotoğraf çektirmek için gezenler elindeki çok büyük fırsatı tepiyorlar gibi geliyor bana. Deneyimlerinizde lütfen bu tuzağa düşmeyin, (sosyal medyada) paylaşmak için deneyimlerin peşinden koşmayın. Deneyimlemek, satın almaktan daha değerli evet, ama olmak, deneyimlemekten çok daha önemli.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Kaosu kabullenebilir misin?

Yaklaşık 4 aydır “52 Küçük Değişiklik” başlığı altında yazılar paylaşıyorum. Bir alışkanlığı hayata geçirmek değil bir hafta, bir aydan bile fazla zaman istiyor bana sorarsanız. O nedenle alışkanlıklarımızı değiştirip yerine daha etkili olanları koymak aslında 52 haftalık değil, hayat boyu devam edecek bir süreç.

Bazen düzenli bir insan olmayı çok arzuluyorum: Öyle bir insan hayal ediyorum ki, günlük bir rutini var, spora, sağlıklı beslenmeye, sosyalliğe ve daha birçok şeye vakit ayırabiliyor. Bu insanın aniden ortaya çıkan hiç bir problemi yok ve hayatı bir Shinkansen gibi (Japon hızlı treni) pürüzsüz bir şekilde ilerliyor. Her şey dakik. O hayata girmek isteyenler biletlerini alıyor, sadece duraklarda duruyor ve ayrılması gerektiği anda ayrılıyor, istisna yok.

Fakat kendi hayatıma bakıyorum, daha çok dolmuşa benziyor. Herkes, her şey hayatıma elini kolunu sallaya sallaya giriyor, bir dolma noktası yok, bir düzen yok, hatta şoför kesin birilerinin parasını almamıştır, öyle bedavadan gidiyordur. Ani frenler, trafikte arka sokaklara dalıp kısayol yapma çabaları, kapanan yollar vesaire.

Sonra bakıyorum, sadece benim değil ki, herkesin hayatı dolmuş gibi. Tamam, kimimizinki Gölbaşı dolmuşu, kimimizinki Çayyolu, ama nihayetinde hepimizin hayatı kaos ve düzensizlik ile dolu. Shinkansen gibi olmayı istemek yalnızca bir hayal. Doğada olmayan düzeni istemek sadece daha çok şikayeti ve reddedişi getiriyor beraberinde. Reddettikçe de gelişemiyoruz.

Peki ne yapacağız? Kabullenip öylece bırakacak mıyız?

Evet ilk adım kabullenmek. Şunu anlamalıyız ki, gelecekte hiçbir şey ama hiçbir şey daha basit olmayacak. Her şey şimdi ne kadar karmaşıksa, ileride de o kadar karmaşık olacak. O yüzden ilk olarak bunu kabullenmekle başlayalım işe.

İkinci olarak, harekete geçmemiz gerekli. Mesela ben, her gün meditasyon yapmak, mümkünse sabah yapmak istiyorum ama haftanın ortalama 4 günü, onu da akşamları yapabiliyorum. Belki de sabahları yapmayı üstelemek gereksiz, çünkü zaten altı buçuk gibi uyanıyorum ve daha da erken uyanmam için gece daha da erken yatmam lazım, ama evde uyumayan biri varsa ben de sürekli uyanıyorum. Bu durumu kabullenip, yapacağım ne varsa akşama koymak en mantıklısı gibi duruyor.

Peki bir hafta, iki hafta götürdüm bu alışkanlığı. Sonra bir akşam misafir geldi, öteki akşam markete gittik, ertesi gün tüm gün dışarıda gezdik eve çok geç geldik, geldiğimiz gibi uyuduk diyelim. Tekrar birinci adıma döneceğiz mecbur. Evet, tamam hayatın kaosu içinde rutinimden çıktım, ama dönmeye hazırım diyebilmeliyiz.

Bunu sağlıklı beslenmede, diyette, eşya ve alışverişi azaltmaya çalışmada da çok yapıyoruz. Bir gün iki gün kaçınca insan hemen eski alışkanlıklara geri dönmek, bırakmak eğiliminde oluyor. O yüzden tekrar birinci aşamaya dönebilmek çok çok önemli. Evet bir an kendinden geçip alışveriş çılgınlığı yapmış olabilirsin. Aldığın şeylerin bir kısmı da gerçekten gerekli şeyler olabilir. Fakat büyük ihtimalle çoğu gereksizdi ve bu yüzden de kendine ve sürece ihanet ettin gibi geliyor. Hayır. Tekrar başa dön, kabullen, harekete geç.

Hayatımızın bir kaos olduğunu kabullenmek zor, ama imkansız değil. Kabullendikçe, biraz daha sadeleşebiliriz, çoğu psikoloğun dediği gibi, iyileşme, kabullenmeden başlamayacak.

Bu yazıya ilham olan zenhabits‘e teşekkürlerimle.

52 Küçük Değişiklik 17. Hafta: Şükran Duy

Şu an çalıştığım okulda her İngilizce kuru 4 haftada işleniyor. Yani her ay öğrencilerim değişiyor, fakat ben aynı seviyeyi öğretiyorum. Bu ay, öğrencilerimin İngilizcesi gerçekten çok kötüydü, ve ben bu 4 haftayı öğrencilerimden yakınarak geçirdim. Dahası, yalnızca 4 öğrencim vardı. Bunlardan biri, sürekli yüksek notlar alan, konuşmaya ve gelişmeye hevesli, zeki bir öğrenci olmasına rağmen diğer üçü içler acısıydı. Yirmi kişilik bir sınıfta üç adet vasat öğrenci göze batmıyor, ama dört öğrenciden üçü halihazırda başarısızsa birbirlerini de kötü etkiliyorlar.

Ne kadar uğraşsalar da İngilizce onlar için farklı bir dünya. Bir gün, sırf denemek için environment kelimesinden environmental kelimesine çevirmeyi değişik örneklerle, tekrarlayarak, görsellerle, kelime öğretiminde ne metot varsa hepsini kullanarak çalıştık. Bir günde bu kelimeleri elli kere kullanmışızdır. Ertesi günkü sınavda da, yine aynı kelimeyi verip onlardan environmental kelimesine çevirmelerini istedim. Yapamadılar. Gerçekten hayal kırıklığına uğradım.
Geçen Cuma, kursun son günüydü. Sınıfın en başarısız öğrencisi içeri girdi, beline kadar eğilerek selamladı beni (Koreli ve Japon öğrenciler genellikle böyle selamlıyorlar). O zaman fark ettim ki, aslında bu öğrencilerim için şükran duyabileceğim ne çok şey var. Dört öğrencimin ikisi Koreli, biri Çinli ve biri de Taylandlı. Bu güne kadar bana saygıda en ufak bir kusur bile etmediler. Her zaman anlamasalar da beni dikkatle dinlediler. Örneğin cep telefonları öğrenmenin önüne geçiyor diye okul her öğretmene bir kutu verip telefonları o kutuda tutmayı önerdi. Türkiye’de olduğu gibi Güney Asya’da da oyun bağımlısı çok öğrenci var, bir kere bir öğrencim, hem de quiz esnasında, telefonunu aldım diye agresifleşmişti. Fakat bu sınıfımda böyle bir problem hiç olmadı. Ben de onlara okulun böyle bir politikası olacağını, ama benim için çantalarına koymalarının yeterli olduğunu söyledim. Daha cümlem bitmeden telefonları çantadaydı, bir daha da çıkmadı. Böyle bir sınıf bulmak ne kadar nadir. Şükretmem gerek.

img_9868
Bu dönemki öğrencilerim 🙂

Şükran duyacak bu kadar çok şey olduğunu fark ettiğimde sürekli şikayet ettiğim için biraz üzüldüm. Okulun son günü, onlara bu kadar iyi öğrenciler oldukları ve hep nazik oldukları için teşekkür ettim, çok duygulandılar.

Bu sabah da Eckhart Tolle‘nin bu sözleri e-postama düştü: (beni son zamanlarda instagram’dan takip ettiyseniz sürekli bu adamdan konuştuğumu biliyorsunuzdur)

Mutsuzluğun baş sebebi hiçbir zaman durum değil, senin o durum hakkında düşüncelerindir.

unnamed

Hepimizin şükretmesi gereken o kadar çok şey var ki… Bu hafta günlüğümüze küçük küçük bunların notlarını alalım. Bazen fark ediyorum ki günlüğümü yalnızca şikayet etmek için kullanıyorum. Halbuki her an, her dakika etrafım şükredeceğim şeylerle dolu. Ailem, sağlığım, para kazanabilecek kuvvetim olması, hayatımdaki insanlar ilk aklıma gelenler. Fakat çok küçük şeyler de var. Okulun bahçesindeki dev Hint kauçuğu ağacı örneğin. Öyle güzel bir ağaç ki, bu bina inşa edilirken onu kesmediklerine şükrediyorum (Hatta bir kere rüyamda müdür ağacı kesmeye kalkıyordu da ben çıldırıyordum). Ya da Koray’la beraber, parklarda, sokaklarda özgürce bisiklet sürebilmemiz. Ankara’da yapamadığımız bir şeydi ve burada bu şansa sahip olduğumuz için çok mutluyum.

img_9950
Okulun bahçesindeki güzel kauçuk ağacı.

Şükretmenin benim için bir artısı daha oldu minimalizm anlamında. Hayatımıza giren ve çıkan şeyleri takdir etmeye başladıkça, ihtiyaç mentalitesinden çıkıyor insan. Elindeki eşyalara da, evine de o gözle bakmaya başlıyor. Bu nedenle yeni şeyler satın almaya hiç mi hiç heveslenmiyorum artık. Çünkü aldığım şeylerin değil, yaptığım şeylerin beni ben yaptığını fark ediyorum artık. Böylece ihtiyaç illüzyonundan kurtulmak daha kolay oluyor.

Peki siz hayatınızda nelere şükran duyuyorsunuz? Büyük şeylerin, ailenin, çocukların, sağlığın yanında (ki onlara her zaman şükretmemiz lazım) hayatımıza renk katan küçük şeyleri de düşünmeye ve yazmaya davet ediyorum sizi bu hafta.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 16. Hafta: Hareket Et!

Dış gündem maalesef bizi bazen olması gerektiğinden daha çok meşgul ediyor (dış gündem diye bahsettiğim bizim kişisel ajendamızın dışında gelişen şeyler). O zaman şikayet edip, ahlanıp vahlanıp, bugünü kaybedeceğimize, olanları kabullenip önümüze bakmak en doğrusu.

Bu haftanın küçük değişikliği hayatımıza hareketi katmak. Spor, aynı sağlıklı beslenme gibi, faydalı olduğunu bildiğimiz ama her seferinde çok üşendiğimiz bir şey.

Belki de kendimize çok büyük hedefler koyduğumuz için, ya da fotoğraflarda, videolarda gördüğümüz bedenlere asla ulaşamayacağımızı düşündüğümüzden erteliyoruz hep spor yapmayı. Ben 20 yaşına gelene kadar spordan nefret ettim. İlkokul- ortaokul- lisede tek dört gelen dersim beden eğitimi’ydi, büyük ihtimalle ilkokul öğretmenimin yarattığı travmadan. Beden eğitimi dersinde bizi serbest bırakırdı, herkes yakartop oynamak isterdi, ama ben kimseyi vuramadığım için hep sonuncu olur, ya da ortada olursam ilk vurulan olurdum. Bazen de oynamaktan nefret ettiğim için bile bile vurulurdum. Bu 7. sınıfa kadar sürdü, ama sonrasında da asker yürüyüşü, turnike basket atışı, ters takla gibi şeyleri yapamadığımdan sporla hiç barışamadım. 10 dakika yürüsem yoruluyordum.

20 yaşında yogaya başlayınca biraz daha sevdim bedenimle bir şeyler yapabiliyor olmayı. Çünkü daha önce hiç deneyimlemediğim bir şeydi. Yoganın poz tutturmayla hiç ilgisi yok gözümde. Daha çok o bedenin senin bedenin olduğunu hissediyorsun. Başka nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Bedeninle daha bütün oluyorsun ve kıymetini anlıyorsun gibi. Fakat bir türlü yogayı günlük bir alışkanlık haline getiremedim. Bazı zamanlar oluyor, her gün yapıyorum, bazen iki ay matın yüzüne bakmıyorum. Psikolojik ve fiziksel faydasını bu kadar gördüğüm bir şeyi niye bırakıp duruyorum anlamıyorum.

Beni spor ve aktif olmayla barıştıran diğer bir şey yürüyüş oldu. Bunu da sağlayan iki şeyden biri seyahat, diğeri de ODTÜ’de çalışırken Yasemin’le yaptığımız yürüyüşler. Eskiden bir km yürüyünce yorulurken, seyahatlerde fark ettim ki bazı günler 10 km yürüyorum yorulmuyorum.

Geçen sene Yasemin’le herkesin nefret ettiği bir ders programını almıştık, delikli program denen. Sabah 8:40-10:40 arası 2 saat, sonra 3 saat boşluk, sonra 2 saat ders daha. Fakat o üç saatlik boşluğu çok güzel değerlendirmeyi başarmıştık, haftada iki gün pilatese gidiyor, neredeyse her gün kampüste yürüyorduk. Bence ikisi de benim idmanımı oldukça artırdı, şimdilerde 10-12 km arası yürümek çok yormuyor beni, ama genelde 5-6 km yürüyorum.

Ve bir de şunu fark ettim, nerede yürüdüğün yorgunluk seviyeni kesinlikle etkiliyor. Alışveriş merkezinde 4 km bile yürüsem doğada 8 km yürüdüğümden çok daha fazla yoruluyorum. Zaten artık alışveriş merkezleri beni iyice baymaya başladı. Sanırım alışverişte doyma noktama ulaştım, havasızlık ve insan kalabalığı da beni çok rahatsız ediyor. Buradaki en büyük marketlerden biri yakınlardaki alışveriş merkezinde olduğu için mecburen oraya gidiyoruz. Ama onun dışında bir gram bile canım istemiyor alışveriş merkezine gitmeyi. Belki de zihnimi yorduğundan bedenim de yorulmuş hissediyor.

IMG_3163
Haziran 2017, Arashiyama, Kyoto. 15 sene sonra ilk bisiklet kullandığım, yayaları falan ezdiğim gün. Poz bile ne kadar acemi olduğumu gösteriyor. Tepeleri bisikletle çıkamamış, park edip yürümüştüm. 🙂

Bu arada benim kadar pasif bir insan 15 sene sonra ilk defa bisiklet sürmeye de başladı. Öncelerde o kadar korkuyordum ki, çünkü 15 sene önce de hiç iyi olduğum söylenemez. Dizimde hala o zamanlardan kalma yarık izleri var. Ama şimdi inanılmaz bir özgürlük duygusu veriyor bisiklet sürmek, gülümsemeden edemiyorum bisiklet sürerken.

IMG_20180624_162621.jpg
Haziran 2018, Singapur. Artık iş dönüşü de metrodan bisiklet kiralıyorum, bir tane yaya görünce bile panik olduğum ilk günlere nazaran çok daha iyiyim :). Tek gereken o korkuyu üzerimden atmakmış.

Eğer siz de benim gibi şimdiye dek bedeninizi pek kullanmadıysanız, bu hafta sizin için bir başlangıç olsun. Benim için de geri dönüş, çünkü kendime tekrar tekrar hatırlatmam gerekiyor. Bu hafta az sürelerde de olsa meditasyonun önüne küçük bir yoga seansı ekleyeyim. Siz de belki günde 5000 adım atma (ya da yarım saat yürüme) gibi küçük ama ulaşılabilir bir hedef koyabilirsiniz kendinize.

Nerede hareket, orada bereket!

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.