52 Küçük Değişiklik 31. Hafta: Kendine Güven

Bu haftanın küçük değişikliği kendine güvenmek. Her hafta olduğu gibi bu hafta da başka bir bakış açısı getirmek istiyorum. Özgüven minimalizmle doğrudan orantılı. Satın alma eylemlerimizin çoğunun kendimize güvenimiz az olduğundan yaptığımızı biliyor muydunuz?

Yeni yapılan bir araştırmaya göre, günümüz zenginleri artık zenginliklerini materyallerle göstermekten vazgeçmişler. Eskiden lüks saatler, spor arabalar, kürkler vesaire zenginlik simgesiyken, artık yeni dönem zenginlerinin çok daha minimalist yaşadığını görüyoruz. Eğitim, sağlık, kişisel gelişim gibi konulara yatırım yapıyormuş artık üst sınıf.

minimalist wardrobe
Mark Zuckerberg’ün minimalist gardırobu. Dikkatimi çekti, düzgün ütülü bile değil. kaynak: http://bit.ly/2RqDHmt

Kendine güvenen insanın, değerini onaylaması için başkalarının onayına ihtiyacı kalmıyor. Bu nedenle Mark Zuckerberg’e gri bir tişört ve minimalist bir ev yetiyor örneğin. Zengin olduğunu markalar veya alışverişle kanıtlamasına gerek yok.

Minimalizm ile giriş yaptım, fakat özgüven her konuda insanın önündeki kapıların açılmasını sağlayan bir araç. Böyle yazıyorum diye ben unumu eledim, eleğimi astım sanmayın yalnız. 🙂 Hala benim de kendimce güvensizliklerim var herkes gibi. Örneğin Türkiye’deyken hiç dert etmediğim İngilizce aksanı ve “native speaker” olmama olayı Singapur’da iş ararken beni çok korkutmuştu. Ağzımı açtığım ve aksanımı duydukları an beni işe almayacaklar zannediyordum. Fakat çalıştığım iki işte de aksanım zerre sorun olmadı, hatta benim “native speaker” deyip kendimden üst gördüğüm hocalar benim bilgime baş vurur oldu, en son Amerikalı müdürüm yeni iş başvurusunda benden referans olmamı rica etti :). Gerçekten gereksiz yere stres yapmış ve kendimi belki olduğumdan daha donanımsız göstermiştim bu güvensizliğimden dolayı.

Kendimizi gerçekte olduğumuzdan çok daha çirkin ve değersiz görme durumu az çok var hepimizde. Peki ne yapabiliriz?

Kabullenelim. Kendimizi, olduğumuz gibi kabullenelim. Kişisel gelişimin en büyük paradokslarından biri. Kendini kabullenmeden, değişemezsin. Ee, kendini kabullenirsen, gelişmene gerek var mı? Fakat zaten kendini kabullenmeyi öğrenmek başlı başına bir yolculuk.

Umutsuzluğa düştüğümüz ve güçsüz, güvensiz hissettiğimiz anlarda iyi yaptığımız şeylere odaklanabiliriz. Bu konuda son zamanlarda okuduğum harika bir kitaptan da bahsedeyim yeri gelmişken: Dr. David Burns’den İyi Hissetmek. Bilişsel Davranışçı Terapi (Cognitive Behavioral Theraphy- CBT) kurucusu Burns ilaç kullanmadan, öz değer çalışmaları ile depresyon hastalarını on yıllardır tedavi ediyor. Depresyonun en büyük sebebinin kendimize biçtiğimiz değerin düşmesi, bakış açımızın olumsuza dönmesi olarak görüyor ve kitaptaki çalışmalarla olumlu bakış açısı kazanmaya yardımcı oluyor.

Vücut dilimizi değiştirebiliriz. TED Talks’un en ünlü konuşmalarından biri olan “Beden Diliniz Kim Olduğunuzu Şekillendirir”i de buraya iliştireyim. Beden dilinden bahsederken hep beden dilimiz ruh halimizi gösterir deriz ya, Cuddy de diyor ki, beden dilini değiştirince, hormonların da değişiyor ve kendine daha çok ya da daha az güveniyorsun (Altyazı ayarlarından Türkçe’yi seçebilirsiniz).

Son olarak da ukalalık ve ego oyunlarıyla özgüven arasındaki farka değinmek istiyorum, çünkü öğretmenler olarak kanayan yaramız bu. 🙂 Öğrencilerimin çoğunun ebeveyni baskı altında büyüdüklerinden, çocuklarını daha özgüvenli yetiştirmeye, kendileri gibi ezik büyütmemeye dair sessiz bir anlaşma içerisindeler. Fakat kendileri de özgüvene sahip olmadıklarından bunu ego ile karıştırıyorlar. Yıkıp dökmeyi, kendi fikrinde ısrarcı olmayı özgüven olarak yansıtıyor, bunu öğretiyorlar çocuklarına. Aynı zamanda çocukların her konuda başarılı olmasını bekliyor, olmadıklarında suçu öğretmenlere atıyorlar. Böylece çocuk hiç hata yapmamış gibi görüneceğinden kendine güveni kırılmaz diye düşünüyor olmalılar, ancak olayı çok yanlış bir yerinden anlamışlar ne yazık ki. Egosu gerçekçi olmayacak derecede şişmiş, üniversite yaşında bile hata yaptığında geri adım atmak yerine hocalarını fırçalayan çok öğrenci gördüm, görüyorum ne yazık ki. Ve üniversite yaşındaki çocuğu için okulu arayan veli de görmekteyim, bu mu özgüven kazandırmak!

Kendine gerçekten güvenen bir insanın değil kırıp dökmeye, konuşmaya bile ihtiyacı yoktur. Duruşu zaten belli eder. Aynı hiç bağırmadan disiplin sağlayan bir öğretmen gibi. Kendine güvenir, fakat egosu kontrol altındadır. Yanlış yaptığında geri adım atmayı da, hatasını kabullenmeyi de bilir.

Tabii ki bu haftanın değişikliği öyle bir haftada değişecek bir vasıf değil. Fakat kaç yaşında olursak olalım, neresinden başlarsak kârdır. Kendimizi daha gerçekçi gözlerle görmeye, kendimize daha fazla değer vermeye çalışalım. Verdiğimiz tepkiler özgüven eksikliğinden mi kaynaklanıyor, bunu da gözlemleyelim.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Faydalandığım Kaynaklar:

Blumenthal, B. (2015). 52 small changes for the mind: Improve memory, minimize stress, increase productivity, boost happiness.

Burns, M. D. D. D. (2017). Feeling Good: The New Mood Therapy.

Artık Satın Almadığım Şeyler- 1: Kişisel

Herkesin minimalizmle imtihanı farklı oluyor. Kimi gardıropta sadeleşiyor, kimi mutfakta, kimi cilt bakımında. Bu nedenle insanların minimalizmle tanıştıktan sonra neleri almayı bıraktıklarını okumayı çok seviyorum, bana ilham veriyor. Bu yazıda daha kişisel alışkanlıklardan bahsedeceğim, bir sonrakinde ise temizlik ve ev eşyalarına değineceğim.

Bazı eşyalarla yaşayamayız zannediyoruz, ama gayet de güzel yaşanıyor. Bunu bilmek insanı gerçekten özgürleştiriyor. Başta, herkesten farklı bir yoldan gittiğiniz için iç dirençle karşılaşabilirsiniz. Neden kendimi zorluyorum, herkesin gittiği yoldan gideyim, hayatım daha kolay olur, diyebilirsiniz. Fakat şunu anlamalısınız ki, herkesin gittiği yoldan giden hiçkimse insanlığı ileri taşıyacak bir şey yapmadı. Ve insanlık tarihinde ilk defa, sade bir hayat yaşamak toplumun tersine gitmek haline geldi. Hayatımızı öyle karmaşık hale getiriyoruz ki, önemli şeyleri düşünmeye vaktimiz kalmıyor. Ve bu karmaşıklığın normal olduğunu, herkesin böyle yaşadığını düşünüp avunuyoruz. Halbuki daha basit bir hayat mümkün. Sevdiğiniz insanlar ve aktivitelere daha fazla vakit ayırabileceğimiz bir hayat mümkün.

1- “Trend” ve Ucuz Kıyafetler

Senenin modasını uzuun zaman önce takip etmeyi bıraktım, özellikle daha basit tasarımı olan markalar almaya çalışıyorum artık. Üzerinde modası geçebilecek baskısı olmayan, ne çok dar ne çok bol giysileri, sakin renkleri tercih etmeye başladım.

pink flower
Pembe renk mutluluk veriyor bana.

Küçükken pembe renge özel bir ilgim yoktu (yani şimdiki kız çocuklarıyla karşılaştırınca). Hatta yirmi yaşına kadar renk cümbüşü şeklinde giyinirdim, yeşil pantolon, bordo ayakkabı falan. Şimdi ise tarzım çok daha sakin oldu, ve açık pembe, somon tonları en çok elimin gittiği renkler oluyor siyah ve maviden sonra. Bunda bu renkleri rahatlıkla bulabiliyor olmamın da payı var tabii, çünkü moda da 90lar ve 2000lere göre çok daha sade, pastel tonların modası son on yıldır devam ediyor neredeyse. Ve aynı zamanda öyle bir zamandayız ki giydiğimiz neredeyse hiçbir şey demode olmuyor. Bol paça da moda, dar paça da, bootcut da. Beli açık tişört de giyiliyor, Singapurlu bebelerin yaptığı gibi mini şort üstüne bosbol tişört de. Bu açıdan da şanslı bir zamandayız, annemizin bol vatkalı seksenler gardırobunu bile giysek en fazla “vintage” oluruz, yine de garip kaçmayız. O yüzden her sezon alışveriş yapmaya gerek yok.

Dolabıma baktığımda kendimi uzun yıllar elimdeki parçaları kullanırken görebiliyorum, zamansız modaya yatırım yapmaya çabalıyor, keten, yün ve pamuk gibi doğal materyalleri ve dayanıklı markaları seçmeye çabalıyorum. 2018 kapsül gardırobuma buradan bakabilirsiniz.

2. Aksesuarlar

artem-bali-623185-unsplash.jpg

Bu benim için büyük bir adım oldu. Çook uzun zaman oldu aksesuar almayalı. Fakat ortaokul yıllarımdan 23-24 yaşıma kadar neredeyse her dışarı çıktığımda ucuz, pahalı bir aksesuar almış olurdum. Kolye olsun, küpe olsun, toka olsun… 2015 yılında ilk azaltmalarımı yaparken aldığım birçok aksesuarın paslandığını, eskidiğini ve takılamayacak halde olduğunu görmüştüm. Ve yine de onları atmak istemiyordum! Sonunda gerçekle yüzleştim ve attım hepsini, ve bir daha altın ya da gümüş dışında bir aksesuar almayacağıma söz verdim kendime.

Fakat sonra altın ve gümüşü bile çok takmadığımı fark ettim, ve sanırım 2015’ten beri yeni aksesuar almadım hiç. Günlük kullanımda ise alyansım ve iki akik yüzüğüm dışında hiç aksesuarım yok.

Saat, olmazsa olmazım, ama üç tane çok sevdiğim, manevi değeri yüksek saatim var ve daha fazlasına ihtiyacım yok. Çok kullanmadığım saatlerimi ODTÜ’de çalışırken üniversitenin özgür dönüşüm grubunda hediye etmiştim.

Günlük kullandığım bir diğer aksesuar ise güneş gözlüğü. 2012’de “artık kaliteli bir güneş gözlüğü almanın zamanı geldi” diyerek aldığım RayBan güneş gözlüğümün bana daha uzun yıllar arkadaşlık etmesini temenni ediyorum. 🙂

3. Duş Jeli ve Sıvı Sabun

Duş jeli ve sıvı sabun cildimi kabuk kabuk kurutsa da uzun yıllar güzel kokusundan dolayı ondan vazgeçemedim. Koray’ın sayesinde sadeleştiğim alanlardan biri bu oldu, zeytinyağlı sabun gibisi yok banyoda, hele de yerel üreticiden, ya da aktardan ambalajsız alabiliyorsanız ne âlâ. Singapur’da Ayvalık’tan getirdiğim stok tükenince Hindistan üretimi, palm yerine hindistan cevizi yağıyla yapılmış, tütsü kokan müthiş bir sabun kullanıyorum şu aralar.

Henüz şampuandan kurtulamasak da artık evimize duş jeli, sıvı sabun ve türevleri girmiyor. En azından bir plastik atıktan ve SLS içeren bir üründen kurtulmuş olduk.

colorful soap christmas
Ben en sade halini sevsem de renkli renkli ve güzel kokulu artisan sabunlar  geçiş aşamasında yardımcı olabilir.

4. Deodorant

İlk önce alüminyumun olası zararlarından korunmak için alternatif deodorant arayışlarına girdim, ama süreç kendi deodorantımı yapmam ya da esansiyel yağlar kullanmam ile sonuçlandı. Deodorant tarifimi buradan bulabilirsiniz.

Bu tarifi neredeyse bir yıldır problemsiz kullanıyorum (sadece karbonatı fazla kaçırınca tahriş yapabiliyor, bu konuda dikkatli olmak lazım). Deneyenlerden de hep iyi dönütler alıyorum. Böylece bir plastik ambalaj da evimize girmemiş oluyor.

5. Makyaj ve Cilt Bakım Malzemeleri

Öğretmenliğe ilk başladığımda kendimi daha büyük ve daha profesyonel hissetmek için makyaj yapmaya başladım. Zaten genç gösteriyorum, sivilcelerimi kapatmazsam daha da genç gözükeceğimden korkuyordum.

Fakat bu maceram iki-üç sene sürebildi. Aynaya baktığımda sivilceli ve yer yer kızarıklar olan bir cildim de olsa, makyajla kapanmış hali içime sinmemeye başladı. Önce fondöten ve türevlerini bıraktım, sonra yavaş yavaş rimel ve hatta liseden beri kullandığım göz kalemi bile fazla gelmeye başladı.

Makyaj yapmayı bırakınca da, cildimi temizlemenin o kadar zor olmadığını fark ettim. Arada bir oil cleansing, günlük olaraksa elma sirkeli su ya da gül suyu yetiyor cildimi temizlememe. Hatta bu ara elimde kalan yüz temizleme jellerini bitirmeye çalışıyorum, bir daha da almam.

Cildim bu kimyasallar olmadan, kendi halinde sivilcelerle çok daha iyi savaşıyor, iyi bir güneş koruyucu ise kızarıklıkları minimuma indiriyor. Renk katmak istediğimde çok az ruj sürüyorum sadece, ondan kurtulmuş değilim henüz. Daha fazlası hayatımı zorlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Hatta artık makyaj yaptığımda kendime farklı bir insan gibi gelmeye başladım.

Makyaj konusunda yazdığım iki yazıyı buradan ve buradan okuyabilirsiniz.

minimalizmle tanışınca artık satın almadıklarım

Sizin minimalizm sürecinde almayı ve kullanmayı bıraktığınız ürünler oldu mu?

52 Küçük Değişiklik 30. Hafta: Bedenini Rahatlat

Bu hafta bedenimizi rahatlatmaktan bahsedeceğiz.

Neredeyse on yıl önce yogayla tanışmış olmama rağmen bunu günlük hayatımın bir parçası haline getiremediğim için utanıyorum, ama, sanırım uzun bir süre de yanlış anlamışım ben yogayı. Çünkü bedenimdeki gerginliği bırakmadıktan sonra ne yoga ne başka bir spor yardım edebilir bana.  Yaptığım spor, yediklerim, deneyimlerim ancak tam bir rahatlamaya eriştiğimde fayda sağlamaya başlayacak.

Şimdi küçük bir deney yapalım. Bu yazıyı okurken dişlerinizi sıkıyor musunuz dikkat edin. Yüz kaslarınız gergin mi? Benim için en fazla gerginliği hissettiğim iki bölge bunlar. Çenem ve yüzüm. Uyumaya çalışırken de gereksiz yere kasıyorum, ama o kadar otomatik hale gelmiş ki, aşağıdaki videoyu izleyene kadar farkında bile değildim.

Beni takip edenler zaten actualized.org videolarını ne kadar çok sevdiğimi biliyordur. Bu videoda Leo bedenimizi rahatlatmadan önce bedenimizin farkında olmayı öneriyor. Hatta bir hafta boyunca bir bileklik takın, her taktığınızda aklınıza çenenizi kontrol etmek gelsin diyor. Dişlerini sıkıyor musun, sıkmıyor musun?

Bu bileklik muhabbetini iki ay önce bu videoyu seyrettikten sonra unutmuşum. Ama dün biraz hasta olduğum için evde takılayım, el işi yapayım derken artık nakış ipleriyle bir bileklik ördüm kendime. Şansıma artan renklerde gri ve pembe de vardı, kapsül gardırobumun renklerinden. Beginner seviyesinde kaldığım on binlerce elişine bileklik örme de eklendi, hayırlı olsun. 🙂

Madem yıllar sonra bileklik takacağım, anlamı da bu olsun. Bileğimde her fark ettiğimde, yüz kaslarımı rahatlatmam gerektiğini hatırlayayım.

Diş sıkma benim için en vahim durum beden farkındalığı konusunda. Fakat bazıları ellerini, ayaklarını, kalçasını, omuzlarını, boynunu sıkıyor fark etmeden. Zaten fark ettiğimiz anda rahatlayabilmemiz işin güzelliği. Ama sırt ve boyun tutulmasında olduğu gibi, uzun süre ne kadar gergin olduğumuzu fark etmezsek bize kronik tutulma olarak geri dönüyor (ki bunlardan da payıma düşeni aldım). Çözüm, bedenimizi dinlemek ve fark etmekte.

Bu hafta, siz de benim gibi bir hatırlatıcı aksesuar seçebilir, ona baktıkça bedeninizde en çok sıktığınız yeri kendinize hatırlatıp rahatlayabilirsiniz. Daha önce bahsettiğim beden tarama meditasyonları da bu konuda yardımcı. Bir süre sonra alışkanlık haline getirip, gün içinde rahatlamayı hatırlarız umarım.

My Post

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Minimalist Günlük’ün Facebook sayfasına buradan, instagram sayfasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Four Ways to Ground Yourself and Connect to the Earth More Deeply

October was a crazy month for me because basically, nothing happened!

(Bu yazının Türkçesi için tıklayınız: Topraklanma Nedir: Kendimizi Nasıl Topraklayabiliriz?)

I’ve been living in Singapore on a dependant’s pass, which means we are here for my husband’s job, and Singapore government doesn’t let a dependant’s pass holder start a job (or change one, in my case) before making all kinds of inquiries possible. They even called my university to check if my diploma was genuine! This process, called a Letter of Consent (and no actual letter in sight) or LOC for short, took nearly a month. There goes my October.

I was thinking that I could use this time very efficiently. I would meditate every day, catch up with my readings, declutter and deep clean the apartment, and many many projects. But waiting beside the telephone every day for good news, my days sort of melted away and I basically did “nothing” for a month.

Even when I started doing something, something inside me was restless and didn’t let me finish it. The best way to put it into words is this: I felt there is a body living this life, but I (or my soul, or the observer, or whoever this is) had no right over this body. My hands are mine, and they aren’t. It was like something was out of sync, just like watching a 3D movie without glasses.

The failure to stay in the Now was causing these out-of-sync feelings probably. My previous job was stressful (which job isn’t) and the anticipation for my new job was making me impatient. It kept me on the edge of my phone, and it made me anxious.

While I was watching the mood changes in myself, I was telling myself: “Pelin, how weak you are… You let the outside affect your inside. What you’ve been reading, experiencing, learning hasn’t made any single change on you. You understand things on the mental level, but not internalizing them. You miss the Now because you worry so much about the future.” The rabbit hole of self-blame.

Thankfully, I started working at the end of October and stopped tearing myself apart for a while. But the new job situation was much worse! Burned-out teachers, unhappy students… The first week all I could think about was this: You need to ground yourself.

Now I don’t even remember reading about grounding, and I didn’t know the meaning of the word, either. But still, I kept repeating it like a mantra through the week: You need to ground yourself.

At last, I turned in and googled it. Turns out, grounding has two meanings, first, neutralizing the electricity, second, neutralizing the energy of the body.

And I learned, that was indeed what I needed. I wish I’d learned this a month earlier, but everything happens for a reason. That “lost” time was probably an important period for me.

When do we understand we need grounding?

  1. The mood changes I was experiencing was a clear sign I needed to ground myself. You could also feel as if you are in a dream, and you are not exactly you who is doing things.
  2. If you crave for a certain type of food. This could be a healthy vegetable, for example, or not so healthy food like chips, chocolate or coffee. The reason you are craving might be because these foods can help you to ground yourself. But before indulging in a whole box of Pringles (I’ve been there), if you try to ground yourself using a healthier alternative, it could be more beneficial for you.
    Still, if you end up eating food that is considered unhealthy, don’t worry too much.
    Lots of sources point out that root veggies like potatoes, yam, beets, carrots and the like can help you with grounding. I crave for raw red onions sometimes, what about you?
  3. When you feel like people or places are sucking your energy. I certainly feel this way each time I step into a mall (and certain ones drain more of my energy). Especially when they are crowded in the weekends, it’s unbearable for me.
    And I’ve noticed that although I walk for 5k in nature, I don’t feel as tired as walking 1k inside a shopping mall.
    I had a similar experience in my previous workplace too. You know why I quit my first teaching job in Singapore? Cause the classes didn’t have windows! Okay, this was only one of the reasons, but it was a big one. The classroom felt like a jail cell, and the surroundings of the school building were just beautiful (an old church on one side, a park and a garden with a heritage rubber tree on the other sides). But the windows are not on the classroom walls but in the hallways! Both the students and I felt like we were choking.

How Can We Ground Ourselves?

  1. The first and the easiest way: Be one with nature. Walk on grass barefoot, walk in nature, touch flowers, touch trees. Your mood heightens instantly.matthew-henry-25568-unsplash
  2. Meditation and visualization. Imagine yourself as a tree and imagine you have roots going deeper in the ground. You can also do guided meditations if you just search using the term “grounding meditation” on YouTube.
  3. You could eat feel-good food for a quick fix. Some people also say meat is one of the grounding foods but opinions differ on this. It certainly is one for my husband though. 🙂

    root vegetables grounding
    Root vegetables are said to be great grounding foods.
  4. Gardening. Playing with soil has a great soothing and grounding effect on us. If you live in a tiny apartment like I do, you can still adopt tiny plants or even grow your own herbs. I love growing basil, for example.
    Gardening is also a great way of grounding for people who have little access to outdoor gardens or parks.

What’s your favorite way of grounding? Mine is definitely touching trees and flowers. Watching the patterns on tree trunks, realizing they are different each time, watching how the seasons change trees is one of my favorite things to do. But sometimes I get stuck in my mind, and I need to remind myself again and again.

I think grounding is all about realizing you and the whole world around you, which you count as outside, is one and the same. My own intention of being and the whole intention of the universe is the same. Grounding just helps us remember we are one, we are a part of nature, we are not a fragment, we are whole.

Next time you feel like you are stuck, out of sync, or uninspired, try one of the techniques, and tell me how it works for you. 🙂

If you liked this article, you can pin this image below and help me spread the message.

 

four ways to ground yourself

Topraklanma Nedir: Kendimizi Nasıl Topraklayabiliriz?

Ekim ayında, iş değiştirme ve tekrar çalışma iznini beklemenin yarattığı stresten dolayı, çalışmamama rağmen hiç üretken olamadım. (Singapur’daki durumu hemen açıklayayım: Eğer eşinizin üzerinden oturumunuz varsa –dependant pass– çalışmak için ayrı izin almak gerekiyor, bu da her yeni işe başlama sürecinde 3-4 hafta oluyor. Mezun olduğun okulu aramaya kadar her türlü araştırmayı yapıyorlar.)

Ben bu boşluğu çok iyi değerlendireceğimi düşünüyordum. Sırada biriken kitaplarımı bitirecek, evin çeki düzen isteyen yanlarıyla ilgilenecek, her gün yürüyüş, yoga, meditasyon yapacaktım. Neredeyse bir ay süren boşluk döneminde, bir gün bile meditasyon yapamadım! Başlasam bile, bir şey beni kalkmaya zorluyordu. Aklıma binbir şey geliyor ve oturamıyordum. Hissettiğim durumu kelimelere dökmem gerekirse, bu yaşamı yaşayan bir beden var, ama ben bu beden üzerinde bir söz hakkına sahip değilim gibi bir his. Bu bedenin içindeyim, ama ben bu beden değilim. Mesela ellerime bakıyorum, ellerim hem bana ait gibi, hem değil. Sanki 3D filmlerde gözlüğü çıkardığınızda ikili bir görüntü olur ya, bedenimle ruhum öyle gibiydi.

Büyük ihtimalle şimdide kalamamak bu duygulara sebep oluyordu. Çünkü önceki işim stresliydi (hangi iş değil ki), yorulmuştum ve yeni işim de her an arayıp, yarın başla, diyebilirdi. Hatta bir gün arayıp yarın başla dediler, sonra akşam arayıp, başka bir yere daha başvuracakmışız, bir hafta daha bekle dediler. Başvuracak kişi tatile çıkmış da, işi devrettiği kişi istifa etmiş de…

Olmayacak işler yüzünden, özellikle son iki hafta, telefonun başında çaresiz bekledim. Tam müdür arayıp, başvurun bir hafta daha sürecek dedi ve ben en azından bir tarih aldım, iki gün sonra çağırdılar. Yeni iş hevesim ve heyecanım tamamen kaçtı.

Kendimdeki duygu değişikliklerini gözlemlerken, bir yandan da diyorum ki, ne kadar güçsüzsün. Dış dünyada olan bitenin iç dünyanı etkilemesine izin veriyorsun. Yıllardır okudukların, öğrendiklerin sende hiçbir değişiklik yaratmamış. Zihnen anlasan da hayata geçiremiyorsun öğretileri. Geleceğe dair kaygılardan dolayı şimdiyi kaçırıyorsun.

Neyse ki Ekim’in son haftası çalışmaya başladım ve kendime yüklenen iç ses dinlenme moduna geçti. Fakat önceki iş yerimden daha stresli ve negatif insanların içine düştüm! Aklıma sürekli şu kelimeler geldi bu ilk hafta: You need to ground yourself. You need to ground yourself. 

Bunu nereden duydum, hangi kitapta okudum bilmiyorum. Ne anlama geldiğini, Türkçeye nasıl çevrildiğini bile bilmiyordum. Birkaç gün bu düşünceyi göz ardı etmeye çalıştım, yapamadım. En sonunda teslim oldum, google’a başvurdum. Meğer grounding, topraklama demekmiş. Türkçe’de olduğu gibi, İngilizce’de de hem elektrik topraklama, hem de insanın kendini topraklaması, enerjisini dengelemesi anlamına geliyormuş.

Ve öğrendim ki, tam da ihtiyacım olan şey topraklanmaymış. Keşke bir ay önce öğrenseymişim, ama belki de o kayıp zaman da önemliydi tekamülümde.

 

Topraklanmamız Gerektiğini Ne Zaman Anlarız?

  1. İlk olarak, yukarıda bahsettiğim ruh hali, acilen topraklanmam gerektiğini anlatıyormuş bana zaten. Bu durum başka bir kaynakta şöyle ifade edilmiş: “Kendimi bir rüyada gibi hissediyorum, yaptığım şeyleri yapan ben değilim gibi.” Benim hissettiğim de böyle bir şeydi.
  2. Canınız bir yiyeceği fazlasıyla çekiyorsa. Bu sağlıklı bir şey de olabilir, çikolata, patates cipsi, kahve gibi nispeten sağlıksız olarak atfedilen şeyler de. Bu yiyecekleri canınızın çekmesinin sebebi, bu yiyeceklerin sizi topraklamaya, enerjinizi dengelemeye yardım edecek olması olabilir. Fakat bu yiyeceklere atlamadan önce, bunun farkına varıp kendinizi farklı bir yöntemle topraklamaya çalışırsanız, sizin açınızdan daha faydalı olabilir. Yine de, yerseniz kendinizi çok suçlu hissetmeyin. Dinlediğim bir podcast’te (buradan dinleyebilirsiniz) Pattie’nin yaşam koçundan duyduğu şey çok ilginç geldi. Canın kahve çektiğinde aslında kafeine olan ihtiyacından değil, kahve tohumuna olan ihtiyacından kaynaklanıyor demiş koçu. Yani kafeinsiz kahve de sende aynı dengelenme halini yaşatacaktır. Hayatımda hiç kafeinsiz kahve içmedim, ama bu yorumu duyduktan sonra, denemeye karar verdim.
    Toprakta yetişen besinler de topraklanma etkisi yaratıyormuş. Turp, havuç, patates, tatlı patates aklıma ilk gelenler. Benim canım soğan çeker mesela, çiğ çiğ, sumaklı yemek isterim.
  3. İnsanlar sizin enerjinizi emiyormuş gibi geldiği zaman. Bunu alışveriş merkezlerinde çok yaşıyorum ben. Özellikle haftasonları, AVM’de yarım saat bile kalsam saatlerce ağır iş yapmışım gibi bir yorgunluk çöküyor üstüme. Gürültü, insanların ruh hali, mahvediyor beni.
    İşyerinde de benzer durumu yaşadığım oldu. Singapur’daki ilk iş yerimden ayrılmamın en önemli sebebi neydi biliyor musunuz? Sınıflarda pencere olmaması! Okulun bahçesinde güzeller güzeli bir kauçuk ağacı var, caddeye bakan kısmı parkı, sokağa bakan kısmı ise yüz yıllık bir otel ve kiliseyi görüyor. Ama pencereler sınıfta değil, koridorda! Hem ben, hem de öğrenciler boğulmuş gibi hissediyorduk.Bunu ders değerlendirmesine yazan öğrenciler bile vardı. 

Kendimizi Nasıl Topraklayabiliriz?

  1. En kolay yollardan biri, doğa ile iç içe olmak. Çıplak ayakla çime basmak, doğa yürüyüşü yapmak, çiçeklere, ağaçlara dokunmak. Modunuz bir anda yükseliyor. 
  2. Meditasyon ve görsel hayal (visualization). Meditasyon yaparken kendinizi bir ağaç olarak düşleyip, ayaklarınızdan başlayan köklerin toprağın derinliklerine ulaştığını, toprakla bir olduğunu hayal etmek. Youtube’da “grounding meditation”  ya da “topraklanma meditasyonu” olarak aratırsanız birçok örnek var. 
  3. Yukarıda dediğim gibi hızlıca iyi hissetmek için toprağın içinden gelen besinlerden tüketebilirsiniz. Hatta etin bile işe yaradığını söyleyenler var ama bu konuda fikirler ayrılıyor.
  4. Evinizde bahçecilik yapmak, toprakla haşır neşir olmak, çiçek veya yenebilir sebze yetiştirmek de özellikle parka bahçeye yakın olmayanlar için güzel bir seçenek.

Bunlar içinde benim en sevdiğim, ağaçlara ve çiçeklere dokunmak. Ağaçların kabuklarındaki desenleri incelemek, her seferinde farklı olduğunu ayırt etmek, çiçek açmalarıne, çiçek dökmelerine, meyveye durmalarına şahitlik etmek benim için benzersiz bir deneyim. Zaman zaman zihnimin içine sıkışıyor, unutuyorum bunu ve daha sık hatırlamam gerekiyor. 

Aslında tüm bu topraklanma çalışmalarının amacı ve niyeti tek, doğanın bir parçası olduğumuzu, toprakla bir olduğumuzu, canlı ve bize cansız gelen tüm varlıkların tek bir kaynağı olduğumuzu anlamamızı sağlıyor topraklanma. Siz de hayatınızda köşeye sıkıştığınızı, ilerleyemediğinizi, yaratıcılığınızın düştüğünü hissediyorsanız doğaya çıkmanızı ve topraklanmanızı tavsiye ederim.

52 Küçük Değişiklik 29. Hafta: Yeni Deneyimlere Evet De

Yes Man adlı filmi hatırlar mısınız? Bu filmi sinemada izleyeli on yıl olmuş. 🙂

Image result for yes man gif
Yes Man- Carl (Jim Carrey)

Carl karşısına çıkan tüm fırsatlara, tüm sosyalleşme imkanlarına hayır derken, bir gün bir konferansa katılıyor ve sonrasında bir karar veriyor, her şeye evet diyecek. En absürt sorulara bile evet diyor ve hayatı değişiyor.

Bu haftanın küçük değişikliği, karşımıza çıkan fırsatlara izin vermek. Kimbilir, belki Carl kadar ilginç şeyler yaşamayız ama, yeni insanlarla tanışabilir, yeni şeyler öğrenebiliriz.

Bu aralar Esther ve Jerry Hicks‘in “Yeter Ki İsteyin” adlı kitabını okuyorum (Ask and It is Given). Çok enteresan bu iki güzel insan, aslında Secret bu kadar anaakım olmadan önce Çekim Yasası’nı öğreten kişiler. Secret’ın ilhamı da onlar, fakat arka planda kalmayı ve öğretmeye devam etmeyi tercih ediyorlar. Yeter Ki İsteyin’de okuyup kafamı kurcalayan bir kavram var (İngilizcesinden okuduğum için çevirim kitabın çevirisi ile aynı olmayabilir): İyi oluş, esenlik (well-being) hep akan bir ırmak gibidir, siz durdurmaya çalıştıkça hastalıkları ve kötü duyguları kendinize çekersiniz. Halbuki kabul etmeye başlasanız, esenlik akmaya devam edecek. Aslında kötü duygular, iyi oluşa direnmekten ibarettir. Rahat ol, akışa teslim ol (Ne kadar anaakım kavramlar bunlar, söyleye söyleye ağzımıza sakız olmuşlar. Fakat bu benim yazdığım, sizin okuduğunuz kelimeler herkeste farklı tezahür ediyor. Hatta çekim yasası denen şeyden on yıl önce ilk duyduğumdan çok farklı şeyler algılıyorum şimdiki tecrübemle.)

Yakınlarda okuduğum Eckhart Tolle’den Şimdi’nin Gücü de aynı şeyden bahsediyordu. Reddetmeyi bırakırsanız, hayatınız da iyiye gitmeye başlayacak. Anı olduğu gibi kabul etmek, bizi aydınlanmaya daha çok yaklaştıracak.

kaynak: Eckhart Teachings

Tabii Tolle içimizdeki reddediş ve direnişten bahsediyor (özellikle geçmişi bırakamama, şimdiye direnme, kabullenmeme), fakat günlük hayatta da hayır diyerek akışı bir şekilde engelliyoruz.

Tabii ki sağlığımızı ve güvenliğimizi tehdit eden şeylere hayır diyebilmeliyiz (örneğin arkadaşının sigara teklif etmesi), fakat rahatımız bozulmasın diye yeni şeyler denemekten, sosyalleşmekten, yeni ortamlara girmekten kaçıyoruz çoğu zaman. Ben mesela, yeni insanlarla tanışacağım bir ortama girmekten pek hoşlanmıyorum. Eşim, yeni yemekler, dünya mutfağı denemekten hoşlanmıyor. Çoğu zaman bizi konfor alanının dışına iten şeylere hayır deme eğilimimiz var. Bu hafta, bu döngüyü biraz kırmaya çalışalım.

52 Small Changes’in yazarı Blumenthal bir günümüzü Evet demeye ayırmamızı tavsiye ediyor. Denemeye değer. 

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Yeni yazılardan Facebook aracılığıyla haberdar olmak isterseniz yeni oluşturduğum sayfayı buradan beğenebilirsiniz. 🙂

 

 

 

 

52 Küçük Değişiklik 28. Hafta: Kendini Ödüllendir

Bazen çok çalışıyor, çalışıyor, çalışıyoruz. Ama kimsenin umrunda bile olmuyor.

Özellikle kadınlar, bir yandan çalışıp, bir yandan çocuk büyütüp, bir yandan evin alışverişini, bütçesini, ev işini, yemeğini hallediyoruz. Nasıl insanüstü bir şey yaptığımızın farkında mıyız acaba? Ve ne kadar takdir alıyoruz işyerindeki müdürümüzden, eşimizden, çocuklarımızdan? Çocuklarının veli toplantılarına, birkaç etkinliğine arka arkaya izin aldı diye kovulan bir üst düzey yönetici tanıyorum ben mesela, ki kadın iş yükünün altında boğulduğu için zaten eve geç geliyor, evde de çalışıyor, çocuklarını az görüyordu. Bir takdiri bırak kadını işten çıkardılar. (Burada feministliğim tutmaya başladı ama konu bu olmadığı için sadede geliyorum 🙂 )

En önemlisi kendimizden hiç takdir almıyoruz. Çoğu kişi zaten bizim yaptıklarımızdan habersiz, kendi dramasında boğuluyor. İşin kötüsü biz de kendimizin farkında değiliz. Kendimizi küçümsüyor, değersiz görüyoruz. Aslında kendimize biraz daha değer vermeye, başardıklarımızı takdir etmeye, kendimizi ödüllendirmeye başlasak, bunu diğerlerinde yapmak da kolaylaşacak, ve dünya daha güzel bir yer olacak.

52 Küçük Değişiklik serisinin bana altı aydır kattığı en önemli değişiklik, bakış açısını değiştirmek oldu sanırım. Çünkü nesnel realite aynı kalsa da bakış açısı değiştiğinde, dünya değişiyor. Görmediğin şeyleri görmeye başlıyorsun.

Geçmişe, hatırlayabileceğiniz kadar geçmişe gidin ve başarılarınızı düşünün. Kendinizi ödüllendirdiniz mi? Mesela benim için ilk testte ehliyetimi almak büyük bir başarıydı. Türk toplumu olarak genellikle ehliyeti “ıslatırız”, bu başarıyı ailecek ya da arkadaşlarla kutlamak güzel bir ritüel. Üniversiteyi bitirmek, iş görüşmesinin olumlu geçmesi, terfi almak… Bunun yanında, küçük başarılar da var. Mesela birisine kavga edecek kadar sinirlendiniz, ama kendinizi tutup olayı onun bakış açısından anlamaya çalıştınız, ya da daha iyisi, ondan size anlatmasını istediniz. Bu çok büyük bir başarı ve herkes buna nail olamaz. Ya da bu sabah moraliniz çok bozuktu, canınız hiçbir şey yapmak istemedi. Yine de kalkıp yarım saat yürüyüşe çıktınız. Bu da çok büyük bir başarıdır. Kendinizi ödüllendirmek için Nobel almanıza gerek yok.

Peki kendimizi nasıl ödüllendirelim?

Bazen, fark edip kendimi tebrik etmek bile yetiyor. Kendinize, aferin, iyi yaptın, demeyi deneyin. Kendinizi yemeğe çıkartın, kafeye götürün :). Sevdiklerinizi de götürebilirsiniz. Biz güzel bir şey yaptık diye karşımızdakinin bizi tebrik etmesi bekleniyor. Ama kendimiz de başarımızı kutlayıp başkalarıyla paylaşabiliriz. Tıpkı hobbitlerin kendi doğum günlerinde başkalarına hediye vermesi gibi. Ya da bizim kültürümüzde adak adamak, istediğimiz gerçekleştiğinde çocuk sevindirmek, bağış yapmak, rızkımızı paylaşmak gibi. Başkalarını ödüllendirmek dolaylı olarak kendimizi de ödüllendirmek oluyor.

lindt 99 cacao dark chocolate bitter çikolata
kendini ödüllendir denince aklıma gelen.

Mesela size hep pahalı gelen o kahveyi, o çikolatayı, o yemeği deneyerek, sinemaya, konsere giderek kendinizi ödüllendirebilirsiniz. Kendinizi boş zamanla da ödüllendirebilirsiniz, bence harika bir hediye. Hatta kıyafet veya aksesuar da alabilirsiniz ama bilinçli olmak ve aşırıya kaçmamak kaydıyla. 🙂 Üniversitede okurken ilk part-time maaşımla kendime bir yüzük almıştım. Geçen hafta da yeni iş bulmamın şerefine keten bir pantolon aldım. Kapsül gardırobumdaki on yıllık siyah pantolonum, tabir-i caizse zortladığı için zaten yeni pantolona ihtiyacım vardı, ama yeni işim şerefine diyerek böyle küçük oyunlar, hüsn-ü taliller yapmayı seviyorum.

uniqlo relaxed linen pants keten pantolon
keten pantolonum olsun diye evrene mesajlar yollamış olabilirim bu pantolonla ilgili. Ketene taktım bu ara, hayırlısı 🙂 kaynak: uniqlo.com

Siz kendinizi nasıl ödüllendiriyorsunuz?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Bu arada, geçen haftanın değişikliği ekrandan uzak durmaydı hatırlarsanız. Kendimi resmen zorladım ekranlara bakmamak için, dışarı çıktım, arkadaşlarla buluştum vesaire. Yine de geçen hafta 2 saat 15 dakika olan iPhone ekran zamanını 1 saat 45 dakikaya ancak indirebilmişim! Öyle böyle bağımlı değiliz dostlar. Bizden sonraki neslin durumu daha da vahim. Sizde durumlar nasıl?

Make your own deodorant- you’ll never go back to commercial deodorants!

Can antiperspirants really cause cancer or Alzheimer’s? Or, to be more exact, can aluminum be absorbed in the skin so as to cause cancer or Alzheimer’s?

From the scientific perspective, the answer is no. There is no conclusive research that clearly link aluminum intake through deodorants and diseases. There are some studies that aluminum levels were higher in Alzheimer’s patients, but we’re not sure if they were absorbed through deodorants, or other sources. Again, in another study,  women who had breast cancer were asked if they used an antiperspirant, and most of them did. But again, who doesn’t? There are so many factors to cancer, you just can’t do controlled research.

However, if you ask most supporters of Alternative (or Holistic) medicine, the answer is yes.

Well I am not for or against either of those, because I know most medical research is not possible unless you have a big sponsor (if you are curious go and check out what happened to the author of Pure, White and Deadly), and the Internet offers so many alternative medicine solutions by unauthorized people, it is unsafe to trust either sources of knowledge. So it is like a Russian roulette.

But I know for one I am allergic to most commercial skincare, especially because of the artificial colorants and aroma.

Thinking about the risks, I tried to stay away from it, and I’ve had some unpleasant experiences. Well I tried crystal deodorants (which were aluminum salts anyway), dermo-cosmetics, and some commercial spray or stick deodorants but the result was the same. They did not prevent the smell. They made it horrible actually and I sometimes felt really ashamed in public. If I had left my underarms alone it could have been better, at least the odor would be more authentic!

In my trial and error for three years, I have found  two perfect, inexpensive, harmless methods to prevent body odor (you will still sweat, and maybe we just need to accept sweating is healthy).

1) Essential Oils

lemon essential oil, natural deodorant

My friend told me one day she just uses lemon as a deodorant, she rubs it on her underarms and she is fine all day. I was hesitant to try real lemons, but I found just two drops of lemon essential oil very, very effective. I used it for over a year, and no unpleasant odor whatsoever! It hasn’t caused any irritation either (and I am super sensitive). It’s much more practical to carry and apply than the actual lemon, and ridiculously frugal. You just use a couple of drops per day. A 20 ml bottle lasts about a year.

I have also tried diluted lavender and violet essential oils. Their scent is not as vague as lemon, so it’s not a good idea not to use any perfume if you opt for floral essential oils. Their scent lasts for the whole day. And it might be worth trying to use other EOs you have at home. They may work wonders 🙂

2) Coconut Oil and Baking Soda Deodorant- My Favorite!

My Post

After moving to Singapore, essential oils were just not enough because I was perspiring like crazy (perks of tropical climate, crazy humid all day!). So I had to find another way, and I finally tried the coconut oil deodorant.

I convinced my husband too, because even his aluminum-filled, commercial deodorant doesn’t work here! And he loves the switch, we’ve been using it for months and we’re never going back!

If you live in a dry-ish, mild climate the essential oils will work just fine. But if you perspire more than normal, and live in a humid area, then this is just for you.

The best thing about this recipe is that you can play with the ingredients as you wish. Baking soda might be abrasive for some and cause irritations, in that case, you can reduce the amount or skip it completely.

If you sweat like hell, then you can add more baking soda and skip starch too. Start with a small amount at the beginning, and go for the ratio you are most comfortable with.

DIY Deodorant Recipe

2 tbsp extra virgin coconut oil
2 tbsp baking soda
2 tbsp starch (corn, tapioca, doesn’t matter really)

optional: essential oil of your choice (lemon, lavender, orange etc.)

Directions:

If solid, melt the coconut oil first, and mix all ingredients.
Move to a jar with lid. Can be kept at room temperature.

Let me know if you try one of these awesome alternatives to deodorant. Not only is this way cheaper than commercial deodorants, it is a low-waste alternative too!

Deodoranta Elveda.

Yıllardır kullandığım deodorantlar beni sürekli rahatsız etmekteydi. Kimi etkisiz, kiminin kokusu parfümü bastıracak kadar ağır, kimi yapış yapış…

Antiperspirantlara-terlemeyi önleyici deodorantlara- oldum olası şüpheli yaklaşırdım, içeriğindeki alüminyum klorid ve türevlerinden dolayı. Bu madde vücuda alındığında kanser ve alzheimer oluşumuna ortam hazırladığından bahseden tıbbi çalışmalar mevcut, fakat günümüz dünyasında öyle değişik yerlerden öyle değişik maddelere maruz kalıyoruz ki, vücuttaki alüminyumun yalnız deodoranttan geldiğini söylemek güç. Aynı şekilde başka bir araştırmada da meme kanserine yakalanmış hastaların çoğu antiperspirant kullanmış çıkıyor. Ama yine de sadece bu yüzden kanser oluşmuş diyemeyiz, çok fazla değişken var bu yönde karar vermemizi engelleyen.  Nihayetinde insan bedeni hakkında bildiklerimiz henüz çok, çok az.

Yani aslında antiperspirant kullanıp kullanmamak tamamen kişisel bir tercih, ki konuda da bilimsel bir dayanağımız yok. Fakat benim kendimde gözlemlediğim, hangi marka olursa olsun, içinde alüminyum olan, olmayan, kristal, taş, ya da “doğal” deodorant, kullandığım istisnasız tüm deodorantlar bende iritasyon ve kuruluk oluşturuyor. Her gün kullanıp bir gün kullanmadığımda ağır ve utanç verici bir koku olabiliyor. Ve bazı günler tüm vaatlere rağmen ne terlemeyi ne de kokuyu engelliyorlar. Para verdiğinle kalıyorsun.

1) Esansiyel Yağlar

Bir arkadaşım deodorant niyetine limon kullandığını söylemişti. Ben ona cesaret edemedim, gittim limon yağı aldım. Sonuçta kaybedecek bir şeyim yoktu, risksiz bir deney. Kokusuna da bayılırım zaten limonun 😊 🍋.


Yazın en sıcaklarında, Ağustos 2016’da başladım her gün bir iki damla limon yağı kullanmaya ve bir buçuk yıl kullandım. Vücudum ilk haftada hemen alıştı. Terlemem kısa süre sonra azaldı, artık çok daha az terliyorum. 20 ml’lik şişe neredeyse bir yıl gidiyor. Yani benim için hem güvenli hem de ekonomik bir seçim oldu limon yağı.

menekşe yağı deodorant kendin yap violet essential oilBunun yanında menekşe yağını da denemek istedim. Parfüm gibi bir şey bu menekşe yağı, kokusu çok baskın. Alırken de dikkat etmek lazım, bazı markalar yapraktan, bazıları çiçeğinden yapmış yağı ve ikisinin kokuları çok farklı. Bendeki çiçekten yapılmış (Yapraktan olanı daha odunsu ve erkeksi).Özellikle çok sıcak günlerde fena olmuyor, ama çiçeksi kokuları sevmiyorsanız hiç önermem. Limonun kokusu sürdükten bir iki dakika sonra neredeyse hiç hissedilmiyor ama menekşeyi gün sonunda bile duyabilirsiniz.

 Bir gün bir arkadaşım odanın öbür ucundan yaklaşıp “Parfümün ne kadar güzel! demişti. Aslında o parfüm değil menekşe yağıydı! 😊

2) Hindistan Cevizi- Karbonat

My Post

Türkiye’de limon ve menekşe yağı beni çoğu durumda idare ederken, Singapur’un aşırı nemli iklimine hiç fayda etmediler. Ben de son sekiz aydır hindistan cevizi yağı, nişasta ve karbonat karışımını kullanıyorum. Eğer böyle bir şeyin varlığını bilseydim, hiç deodorant almazdım sanırım. Gün sonuna kadar kokuyu mükemmel engelliyor. Karbonatın koku engelleyici özelliği var, hindistan cevizi yağı ise antibakteriyel özelliği sayesinde koku yapan bakterileri hallediyor. Böylece akşama kadar, hatta ertesi gün de güvende oluyorsunuz. 🙂

Hatta eşim de kullanmaya başladı, çünkü onun yıllardır kullandığı alüminyumlu-alüminyumsuz deodorantlar da hiç mi hiç etkili değil burada.

Verdiğim tarif en küçük miktarlar, bunu denedikten sonra vücudunuzun tepkilerine göre değişiklik yapabilirsiniz. Deodorantınızı kendiniz yapmanızın en güzel avantajı da bu. Eğer tahriş gibi bir durum olursa karbonatı azaltın ya da tamamen çıkarın. Eğer hala fazla terliyorsanız karbonatı arttırabilirsiniz. Ben kendime daha az karbonatlı yapıyorum mesela, eşiminkine daha çok ekliyorum.

Deodorant Tarifi:

2 tatlı kaşığı karbonat

2 tatlı kaşığı nişasta (türü fark etmez, nem emiciliğini kullanıyoruz)

2 tatlı kaşığı hindistan cevizi yağı

Yapılışı:

Kuru malzemeleri küçük bir kaseye ekleyip karıştırdıktan sonra, eğer donmuşsa benmari üsulu erittiğiniz hindistan cevizi yağını azar azar ekleyerek karıştırın. Küçük bir kavanoz ya da kaba aktarın. Eğer kullanırken yağı azalırsa (yağ üste çıktığı için) sonradan yağ ekleyebilirsiniz.

diy deodorant coconut oil baking soda kendin yap

İşte kendi deodorantınızı yapmak bu kadar basit. Küçük olduğu için çantanızda da taşıyabilir,ticari deodorantların aksine  uçağa binerken  bile yanınıza alabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 27. Hafta: Ekran Bağımlılığını Azalt

Ekran bağımlılığı, şehirli nüfusun neredeyse tamamını etkisine almış, fakat üzerine yalnızca geyik muhabbeti yapılan bir bağımlılık. Hafife alarak yokmuş gibi davranıyoruz. Peki ne kadar bağımlıyız ekranlara? Sanırım düşündüğümüzden çok daha fazla. Bu hafta ekran bağımlılığına çareler arayacağız.

Apple son güncellemesinde “ekran zamanı” uygulamasını getirdi. Günlük ve haftalık olarak telefonda nasıl vakit geçirdiğimizi raporluyor bize. Benimkinin söylediğine göre, ben günde iki saat onbeş dakikamı telefon başında geçiriyormuşum. Bunun 25 dakikası WhatsApp. Sanırım buna bir çare yok, çünkü ailem ve arkadaşlarımla iletişim kurmanın tek yolu WhatsApp. Hatta telefonun işlevinin bu olduğu düşünülürse makul de bir zaman. Peki ya kalan zaman? Genellikle bunu da sosyal medya, mail, ve iki oyunla harcamışım (bilgi yarışması ve karaoke). Azcık da kitap okumuşum. Yine de bu zamanın birçok insanın çok çok da altında olduğunun farkındayım. Öğrencilerimin çoğunun telefon başında günde en az 8 saat geçirdiğine bahse girebilirim.

Bana bu uygulamanın söylemediği, her sabah kalktığımda elimin Instagram’a gittiği örneğin. Uzun bir süre önce Facebook’u telefondan silmiş, Instagram’ın ise bildirimlerini kapatmıştım. Fakat şunu fark ettim, bildirimleri kapatmak beni daha da bağımlı yaptı. Çünkü bildirimleri görmek için kendim uygulamaya girmeye başladım. Ve her yeni takip, her yeni beğeniyle sinir hücreleri endorfin banyosu yaparken, ben buna bağımlı olduğumu fark edemedim.

Bu haftanın değişikliği ekran zamanını azaltmak olduğu için, başka ne tedbirler alabilirim diye düşünüyorum. Sosyal medya hesaplarını kapatmak açıkçası bence en doğru karar değil. Çünkü faydaları da var, sürekli yer ve telefon numarası değiştirdiğim için, ve arkadaşlarımın çoğunluğu da böyle olduğu için, sosyal medyadan ulaşmak ve ulaşılabilir olmak gerçekten verimli. Birçok konuda beslendiğim hesaplar da var.

 

Bildirimleri kapatmaksa dediğim gibi çok işe yaramadı, çünkü yine uygulamaya girip kontrol ettiğimi fark ettim.

Facebook’ta işe yarayan yöntem uygulamayı telefonumdan silmek olmuştu. Yine telefondaki Chrome’dan girebiliyorum, ama biraz daha uğraşmam gerekiyor. Aynı şeyi Instagram’da da denemeye karar verdim ve uygulamayı telefondan sildim.

img_0530
instagramın normalde durduğu yer

Ve ne kadar bağımlı olduğumu ancak o zaman fark ettim. Çünkü farkında olmadan telefondaki fotoğraf klasörüne giriyor, oradan ikinci sayfaya geçiyor, Instagram’a girmeye çalışıyordum!

Bunu, uygulamayı silmemden sonraki iki gün en az on defa yaparken yakaladım kendimi, uykudan uyandığım zamanlar dahil. Ama uygulamanın olduğu yer şimdi boşluk olduğu için ekran değişmiyor, ben de bu sırada otomatik olarak elimin beni o klasöre götürdüğünü fark ediyordum.

Facebook gibi, Instagram’ın da gözden ırak, gönülden ırak olacağını tahmin ediyorum yakın zamanda. Şu an Facebook ile olan ilişkime ben hakimim diyebilirim, umarım Instagram için de öyle olur.

Fakat tabii cep telefonu ile bitmiyor ekran bağımlılığı. Televizyon, bilgisayar, tablet… Bunları toplayınca günümüzün ne kadarı ekranda geçiyor acaba? Günde en az, sekiz saatim ekranların önünde geçiyor diye tahmin etmekteyim. Eğer İnanılmaz Aile 2 filmindeki gibi (spoiler alert) Screen Slaver gerçek olsa, bir iki dakika içinde tüm dünyayı etkisi altına alabilir herhalde! Düşünsenize, en bariz olanları geçtim, billboardlar, arabalar, toplu taşıma araçları, çamaşır, bulaşık makinemiz. Her yer ekran. Hayatımızı kolaylaştırma pahasına özgürlüğümüzden ödün vermiş gibiyiz.

incredibles 2 screen slaver
Ekranlar aracılığıyla istediği kişiyi hipnotize edebilen, sevilesi antihero Screen Slaver.

Bu hafta elime kalem kağıt alıp, telefon, tablet, bilgisayar ve televizyon başında ne kadar zaman geçiriyorum not alacağım. Niyetim en azı bulmak olduğu için, kendimi yalnızca anlamlı deneyimlerle sınırlandıracağım. Ekrana dönüşüm çoğunlukla can sıkıntısından olduğu için, elimdeki baskı kitapları okumak ve parka gitmek seçeneklerim arasında olacak.

Bakalım ortalama kaç saat olacak? Sizi de denemeye davet ediyorum.

Bu hafta çalıştığım okulda vize haftası olduğu için bu deneyi yapmak benim için nispeten kolay olacak. Çünkü kendimi zorunluluk dışında ekrana bakmamak için zorlayacağım resmen. Yeni çalışmaya başladığım üniversite kağıt kullanımını azaltmak amacıyla fotokopiyi mümkün olduğu kadar kısıtlıyor. Hatta sınıf öyle tasarlanmış ki, iki yan duvar beyaz tahta, sınıfın önü ise projektör ekranı. Tahtaya yazı yazmak için öğrencilerin kenara çekilmesi gerekiyor. Benim gibi tahtayı bir derste üç defa dolduran ve hepsini defterlere geçirten bir hoca için bu biraz zor. Her şeyi yansıtmam gerekiyor. Ödevler de epostayla gönderildiği için okulda ekrandan kaçmak imkansız gibi. O yüzden bu deneyi boş haftamda yapmam iyi bir tesadüf oldu. Minimumu görmek istiyorum çünkü.

Sizin ekranlarla aranız nasıl? Ekran zamanınızı azaltmak için bu hafta neler yapabilirsiniz? Yorumlarda benimle paylaşın.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

 

 

 

52 Küçük Değişiklik 26. Hafta: Hayat Boyu Öğrenci Ol

52 Küçük Değişiklik’te 6 ayı doldurmuşuz! 6 ay önce, Brett Blumenthal’ın 52 Small Changes for The Mind (Zihin İçin 52 Küçük Değişiklik) adlı kitabından ilham alarak her hafta küçük bir değişikliği uygulamaya koymaya başladım.

Aslında kitap burada sadece bir amaç oldu. Buna benzer birçok kitap olduğuna eminim, ama bu kitabı da seçtiğime çok memnunum. Çünkü bazı değişiklikler benim için yeni ve ekstra efor gerektirirken (örneğin  5. Hafta: Liste İnsanı Ol. , 52 Küçük Değişiklik 6. Hafta: Multitasking’i Unut ), bazıları da hayatımın bir döneminde başladığım ama devamını getiremediğim alışkanlıklar oldu (8. Hafta: Meditasyon  ya da 52 Küçük Değişiklik-1. Hafta: Günlük Tut gibi.)

Bu haftanın küçük değişikliği ise zaten hayatımda olan bir kavram: Hayat boyu öğrencilik. Sanırım en üretken olmayan zamanlarımda bile hevesle devam ettiğim tek şey öğrenmek.

Son üç haftadır, iş değiştirdiğim için çalışma iznimin çıkmasını bekliyorum. İzmir’den küçük Singapur’da maalesef bürokrasi çok yavaş işliyor. Bir imza için bir maaşımdan oldum resmen. Fakat burada yıllık izin çok az olduğu için, dedim ki kendime, ben bu zamanı çok güzel değerlendirir, gezer, keşfederim, ücretsiz izin gibi olur. Beklediğim tatil ayağıma geldi! Ne oldu, birkaç gün dışında çoğu gün mahallede takıldım. Son bir haftadır da nurtopu gibi bir soğuk algınlığım oldu, bu ara hiç beklediğim gibi üretken geçmedi.

Ha bugün arayacaklar, ha yarın derken yazmaya, zevk için kitap okumaya, evi düzenlemeye vesaire motivasyonum oldukça düştü. Yalnızca tek bir şeye karşı hevesimi yitirmedim: Öğrenme. Bu arada Korece’den psikolojiye ve bilinçli farkındalığa dair bir sürü değişik şey öğrenme fırsatım oldu.

Hayat boyu öğrenme beyin için en faydalı şeylerden biri. 23. haftada, yaşlandığımızda da gıcır gıcır, yeni gibi bir beyin istiyorsak açık fikirli olmalıyız demiştim. Hayat boyu öğrenme açık fikirliliğin kankası. İkisi de zihin sağlığımız için oldukça önemli.

Nöroplastisite Ne Demek?

En basit anlamıyla, nöronlarımızın sabit ve katı değil, erimiş plastik gibi, değişken olması ve şekilden şekile girebilmesi. Ve eskiden inanıldığı gibi beyin hücrelerinin sınırlı miktarda olmadığı, nörogenesisin (beyin hücresi üretiminin) her yaşta arttığı, ama bunun için bizim aktif bir rol almamız gerektiği birçok çalışma tarafından onaylandı. Yani biz yeni şeyler öğrendikçe beyindeki hipokampüs büyüyor, nöron ağında iletişim artıyor ve nörogenesis devam ediyor. Bu bize özellikle yaşlılıkta zihinsel faaliyetlerde çok büyük fayda sağlayacak.

Yeni Maceram Korece

Bu aralar Korece’ye merak sardım. Yıllar süren ve az çok konuşabilsem de alfabe bariyerinden dolayı bir yere varamadığım Japonca maceramı, en azından şimdilik, bir kenara bırakmaya karar verdim. Çünkü adamlar bir değil üç alfabe kullanıyor. Kana denen hece alfabeleri neyse de, Kanji denen Çin’den ithal ettikleri alfabe mümkün değil hafızamda kalmıyor. Ama Japon kültürüne ve yaşam tarzına sevgim sonsuz bildiğiniz üzere 🙂

Yıllardır Kore dizi ve filmlerini seyrettiğimden Korece’ye az da olsa aşinalığım vardı. Alfabesinin Türkçe gibi okunduğu şekilde yazılan bir alfabe olduğunu bilmiyordum, diğer doğu Asya dilleri gibi sanıyordum. Korece alfabe olarak da, gramer olarak da Çince ve Japonca’dan kat kat kolay, özellikle Türkler için. Yeni bir yabancı dil öğrenmek isteyenlere tavsiye edebilirim. Aşağıdaki örnekte üstte Japonca, altta Korece var. Gördüğünüz gibi Koreceyi yazmak çok daha kolay.

FutureLearn

Daha önceki yazılarımda da FutureLearn’den bahsetmiştim. Bence inanılmaz bir platform. Dünyanın en iyi üniversitelerinden ücretsiz dersler alabiliyor, isterseniz belli bir miktar karşılığında sertifikanızı satın alabiliyorsunuz (kanıtlama ihtiyacı duyarsanız). Sertifikayla ilgilenmiyorsanız her şey tamamen ücretsiz, yalnız gerçek zamanlı. Yani yorumlar kısmında üyelerle ve hocayla konuşabiliyor, ama kurs bittikten bir süre sonra erişemiyorsunuz, isterseniz pdf ve videoları indirme seçeneği var. Geçenlerde Who Made My Clothes? adlı kurstan öğrendiklerimi özetlemiştim, bu hafta da Fashion and Sustainibility kursuna başladım.

Site İngilizce. Eğer hayat boyu öğrenci olmaya baş koyacaksanız ve İngilizceniz çok iyi değilse, kendinize yapabileceğiniz en büyük yatırım, hemen şimdi İngilizce öğrenmeye başlamak olmalı. Bu arada beni okuyan lise ve üniversite öğrencilerine sesleniyorum, ne kadar kötü bir müfredat da olsa İngilizce’ye dört elle sarılın, şimdiden dizilerle, videolarla kendinizi geliştirmeye başlayın. Kendim İngilizce öğretmeniyim diye söylemiyorum. 🙂 Tüm dünyada bilim, kültür, sanat İngilizce üretiliyor. Evet Türkçe’ye çevriliyor bir kısmı ama ya çok geç oluyor, ya da anlam kayboluyor. Orijinal olarak Türkçe üretilen bilim ve sanat maalesef ki sağlam bir dünya görüşü oluşturmak için yeterli değil. Hem anadilimizden, hem de İngilizce’den sonuna kadar beslenmemiz gereken bir dönemdeyiz. Yoksa biz de oto-pilot modunda yaşayan diğer insanlar gibi ne olduğunu anlamaya çalışmadan yaşayıp gideriz bu dünyadan, amaçsız.

İşte mesela FutureLearn gibi bir açık kaynak Türkçe olarak mevcut değil, zaten mümkün de değil çünkü örneğin İtalyan üniversitesi de eğitimi İngilizce veriyor. İngilizce’yi bir araç olarak kullanmak zorundayız. Bunun gibi başka siteler de var bu arada, teachable, udemy bunun örnekleri ama çoğu dersleri ücretli.

YouTube da öğrenmek için iyi bir seçenek, ama kaliteli içeriği sıyırmak biraz meşakkatli. YouTube’daki KhanAcademyTürkçe kanalı bazen biraz fazla didaktik olsa da bence güzel bir örnek. Korece için de yukarıda instagram hesabını paylaştığım Asialogy videolarını izlemeyi çok seviyorum.

Kurslar, Atölyeler

Ankara’dayken yaratıcı yazarlık kursuna katıldım yaklaşık bir yıl boyunca. Sevgili hocam Çiğdem Ülker ve hayata bakışımı değiştiren birçok güzel insan tanıdım bu kurs sayesinde.

Ankara’yı özleten şehrin kendi değil de, edindiğin dostlar gerçekten de. Bu kurs aracılığıyla tanıştığım insanlarla yolum başka hiçbir şekilde kesişmeyebilirdi. Hayatın her kesiminden, her yaştan insan, bir amaç doğrultusunda birleşmiştik.

Singapur’da da birkaç kursa ve atölyeye katıldım ama maalesef Singapur’un yabancılara bakış açısı para makinesi şeklinde (maalesef bu ülkede neden uzun süre kalamayacağımızın göstergesi). Singapur vatandaşlarına bedava olan çoğu kurs, müze, sergi vs. yabancılar için absürt pahalı. Sanırım burada yaşayan her yabancıyı üst düzey yönetici, 5 basamaklı maaş alıyor falan zannediyorlar ama biz öyle değiliz, hatta tanıdığım çoğu yabancı öyle değil. Ayın sonunu zor getirenler var. Yani burada kursa gitmek bize lüks kaçıyor. Korece kursunu bile çok istememe rağmen, 8 saat için 300 dolar olduğunu görünce, en azından belli bir seviyeye kadar gelene kadar kursu bir seçenek olarak düşünmemeye karar verdim.

Türkiye’de, eğer emekliyseniz Halk Eğitim ve Belmek’in değerlendirebileceğiniz kursları var. Üniversitelerin hayat boyu öğrenme merkezleri de birçok değişik kurs açıyor. Benim gittiğim yaratıcı yazarlık kursu ODTÜ Sürekli Eğitim Merkezi’ndeydi. Sadece ODTÜ mensuplarına değil, herkese açık oluyor bu kurslar, diğer üniversitelerin de benzer programları var. Amaç zaten kentin eğitim düzeyine katkı sağlamak bu merkezlerde.

Hayata Çocuk Merakı ve Cesareti ile Bakabilmek

Bir çocuğun meraklı olduğu gibi her şeyin altında bir sebep aramak hayat boyu öğrenmenin tanımı olmalı herhalde. Geçenlerde instagramdan takip ettiğim birisi masa yapma kursuna gitmiş örneğin. “Bir masanın tasarımında bu kadar uğraşıldığını bilmiyordum” yazmış. Mesela üzerinde oturduğun sandalyenin, seyahat ettiğin arabanın nasıl yapıldığını hiç merak ettin mi? Ya da sabah kalkınca bir bardak su içmenin neden tavsiye edildiğini?

Merak edecek öyle çok şey var ki… Bir yandan, cesaret etmek de önemli. Öğrenmek istediğin şeye hayatında yer açmak, kursuna gitmek, kitapları için para vermek, denemeye, reddedilmeye, kaybetmeye cesaret edebilmek. Bir de bilmeye cesaret edebilmek.

Eğitim fakültesinde ilk öğrendiğimiz cümlelerdendi, aklımıza kazınan: Eğitim kalıcı davranış değişikliğine yol açan sosyal bir süreçtir. Yani bir şeyi öğrendiniz mi, eski siz olmazsınız. Öğrendiğiniz şey size hayatta yeni kapılar açar.

Cahillik mutluluktur diye bir söz vardır ya, kesinlikle katılmıyorum. Cahillik, bilmemenin getirdiği bilinçsizliktir. Bilinçsizlikten mutluluk doğamaz. Dünyada binlerce yıldır güzel şeyler olduğu gibi; yanlış olarak görülen, üzüntü veren şeyler de oldu, oluyor. Bunları bilmek bize mutsuzluk değil, özgürlük getirir.

Cahilken, seçim şansınız yoktur. Öğrenmeye başladığınızda, seçme ve değiştirme fırsatınız olur.

Sanırım 52 Küçük Değişiklik‘in en yoğun yazılarından biri oldu. Bence en önemlilerinden de. Eğer bu 52 tavsiyeden sadece ikisini uygulayacaksanız, biri bu hafta, biri de açık fikirli olmakla ilgili olan 23. Hafta olmalı. Zaten bu ikisi gelince diğerleri de çorap söküğü gibi takip edecek. 🙂

Lagom: Azı Karar, Çoğu Zarar.

Koray: "Bu çikolatayı çok sevdim, bi dahaki gidişimde iki tane daha alacağım."

Pelin: "Bu çikolatayı çok sevdim, ama biraz özleyeyim, öyle bir daha alırım."

Yukarıdakilerin hangisi lagom felsefesine daha yakındır? 🙂

Lagom‘un tam Türkçe karşılığı “azı karar, çoğu zarar” olmalı. Sevdiğiniz bir şey de olsa, kararında bırakmak.

Kararında satın almak.

Kararında yemek, içmek.

Sosyal ilişkilerde kararında davranmak.

Yapılan araştırmalara göre, para ve tüketim bizi mutlu ediyor, evet. Ama belirli bir süre boyunca. Yani diyelim ki hayatı boyunca çok zengin olmamış biri için para kazanmak ve zengin olmak mutluluk verici oluyor. Ama bir yerden sonra insan ona da alışıyor, mesela, hiç araban olmadıysa, ikinci el bir Opel seni başta mutlu ediyor. Ama birkaç ay sonra alışıyorsun, Volkswagen’e özeniyorsun. Onu da alıyor, birkaç yıl sonra BMW istiyorsun. Yıllarca Opel’e sahip olmak insanların mutluluk düzeyini arttırmıyor yani. Hep daha fazlasını istiyoruz, sonu yok. Milyon dolarlar eden arabaların sağladığı mutluluk, belki birkaç hafta, o kadar.

Durum böyleyken, mutluluğumuzu dış faktörlere bağlamak ne kadar anlamlı? Dış faktörlerin bize yalnızca geçici heyecanlar verdiği, bilimsel olarak kanıtlanmış ama bu sizin tecrübelerinizle de doğruladığınız bir şey muhtemelen. Bu nedenle, daha büyük bir ev, daha lüks bir araba, daha-daha-daha bir yaşam hayali kuruyorsanız, bilin ki, bu kafa yapısından çıkmadıktan sonra, hayatta elde ettikleriniz hiçbir zaman yetmeyecek.

Lagom felsefesi işte bunun dışına çıkmayı amaçlıyor. Yeterli, diyor. Şu an sahip olduklarım, yeterli. Şu anki hayat tarzım, yeterli. Evet, yeni maceralar da peşindeyim. Seyahat etmek istiyorum belki. Ama on günde sekiz Avrupa şehri gezmesem de olur. Belki ülke içinde, belki şehir içinde yeni bir yer keşfedeceğim, ve önemli olan seyahatin kendisi değil, benim tavrım ve bakış açım olduğu için, bu da bana yetecek.

Dondurmayı çok seviyorsan örneğin, bil ki, bir kaşık dondurma da, bir kup dondurma da sana aynı zevki verecek. Alışverişi seviyorsun belki, bil ki, çılgınlık yaşasan da, az ve yetecek kadar eşya da alsan, aynı derecede mutlu olacaksın. Bu hayat tarzı, hem bedensel ve ruhsal sağlığınız için, hem cebiniz için, hem de dünyamız için hepimizin biraz benimsemesi gereken bir hayat tarzı. Hem bizim de böyle deyimlerimiz var, azı karar, tadında bırak, azıcık aşım kaygısız başım aklıma gelenler. Demek bizim atalarımız da bu işi anlamış İsveçliler gibi.

Lagom: The Swedish Art of Balanced Living (İsveçlilerin Dengeli Yaşama Sanatı) kitabına kütüphanede rastladım. Dürüst olmak gerekirse, kitapta lagom’un tanımı dışında pek de kayda değer bir bilgi yok. Öyle ki, kütüphanede  oturup yarım saatte kitabı bitirdim. 160 sayfalık kitabın yaklaşık 100 sayfası şirin illüstrasyon ve fotoğraflarla dolu çünkü. 🙂

9832401797170

Yazarın bu kavram üzerine eğilmesini takdir etmekle beraber –sonuçta bu kitabı yazmasa benim kavramdan haberim olmayacaktı– kitap lagom felsefesinden ziyade İsveçlilerin yaşam tarzına odaklanmış. Fika dedikleri kahve molaları, sürdürülebilir, çoğunlukla minimalist yaşam tarzları hakkında küçük küçük bilgiler eklemiş yazar, fakat çok derine inmemiş maalesef.

lagom, minimalism, minimalizm
kitaptan örnek bir sayfa. kaynak: https://cdn.waterstones.com/special/pdf/9781856753746.pdf

Bu tarz kitaplar çok meşhur oldu son yıllarda, hygge, ikigai aklıma gelenler. Ikigai üzerine okuduğum kitabı da anlatmıştım daha önceki yazılarımdan birinde. O kitabı  da pek beğenmemiştim, ama düşününce, bu lagom kitabından çok daha iyiymiş. Yazar en azından Japonya’ya gitmiş ve dünyanın en uzun süre yaşayan insanlarını araştırmış. Kitabın diğer bölümlerinde de çok büyük emek olduğu belli, biraz ortaya karışık bir organizasyonu olsa da. Japonya’da on beş gün geçirmeme rağmen Japonya’nın hiç bilmediğim yanlarını gösterdi bana.

Bu kitap, maalesef, ilk iki sayfadaki lagom tanımından başka, 2014’te dört güncük ziyaret ettiğim İsveç’le ilgili bana tek bir yeni bilgi katmadı. Stokholm’e ilk ayak bastığımızda, Tourist Information’a girmiş ve oradan bir dolu broşür almıştık, hala evde çoğu duruyor (gazabımdan kurtulanlar 🙂 ). Bu kadının anlattığı her şey, inanın o broşürlerde vardı. Tarçınlı ekmek tarifi bile vermiş! Ben yazarın İsveçli olduğuna açıkçası inanamadım. Bir insan kendi kültüründen bahsederken çok daha derine inebilmeli, ya da en azından kendi ülkesindeki üniversitelerde yapılan araştırmaları kullanmalı kitabında. Birleşmiş Milletler verileriyle kitap yazmış. Yine de, İsveç kültürünü merak ediyorsanız ya da yakında İsveç’e seyahat planlıyorsanız size güzel bilgiler verebilir. Yerden yere vurdum, biraz da hakkını vermek lazım.

Neyse, diyeceğim o ki, umarım bu kavram hakkında ileride daha iyi bir kitap yazılır (Bu yazıyı yazarken fark ettim ki, aynı isimde başka kitaplar da var ama okumadım, okuduysanız görüşünüzü öğrenmek isterim).

O zamana kadar, buradan kitabın İngilizce önizlemesine bakabilir, ya da bir daha kitapçıya gittiğinizde, oturup baştan sona okuyabilirsiniz. Bence bu kadarı da yeterli, belki de kitabın felsefesini bu şekilde uygulamak gerekir 🙂

 

 

52 Küçük Değişiklik 25. Hafta: Uzaklaş.

Bu haftanın küçük değişikliği, benim için biraz zor bir konu.

Özellikle de ayın belli günlerinde. 🙂

Öyle ki, bu yazıyı yazmayı bile günün sonuna bıraktım, çünkü tam olarak nasıl anlatacağımı bilemedim.

Zihin İçin 52 Küçük Değişiklik (52 Small Changes for the Mind) kitabından her hafta küçük bir değişiklik paylaşıyorum biliyorsunuz. Bu hafta yazar Blumenthal  batılı ailelerin çocuklarına verdiği “Time-Out” (Uzaklaştırma) diye bir cezadan bahsetmiş. Hollywood filmlerinde de görürüz, çocuk yaramazlık yapınca odasına gönderilir. Çocuklara ne kadar faydalı olduğu tartışılır, ama kendimize de böyle bir uzaklaştırma versek nasıl olur diye soruyor yazar.

Ben sinirlendiğim konunun üstüne gidiyorum genelde. Şunu da fark ettim, öğrencilerime ya da arkadaşlarıma sinirlensem de daha düzeyli tepkiler veriyorum (süper ego devrede muhtemelen), ama iş kendi aileme gelince ipin ucunu kaçırabiliyorum. Yakın olduklarımı daha fazla kırıyorum. Ama saman alevi gibi derler ya, patlayan öfkem birkaç dakika sonra geçiyor, karşı tarafı üzmekle kalıyorum.

Bu sırada onları kırmak yerine, kendime birkaç dakika uzaklaştırma versem, geri geldiğimde hem kendi sinirim geçebilir hem karşımdakinin. Dahası, gerginlik yaratan konunun saçma bir konu olduğunu da görebilirim. Ama hormonlarım, egom, ne derseniz deyin, bana o an tepki ver, bağır, çağır diye beni itiyor. Buna karşı koyup sakinleşmek büyük bir mücadele. Fakat bu duyguların ve bu mücadelenin farkına varmak bile benim için büyük bir adım oldu.

Düşünsene, onca yıl yaşıyorsun, daha nasıl hissettiğini ve nelere neden, nasıl tepki verdiğini bile bilmiyorsun. Kendimi tanımak ne kadar zor olabilir, derdim ergenlik döneminde, birkaç ay sonra otuz yaşımı dolduracağım, kendimi tanımanın hâlâ en başındayım,  ancak taş gibi ağır olan kapıyı açabildim. Oda henüz kapkaranlık. 🙂

Siz de duygularınızla böyle bir mücadele veriyor musunuz? Ne durumdasınız? Bu hafta tepkilerimi daha iyi gözlemleyip sorumluluk almaya çalışacağım.

Bu arada ara ara bana gelen Gymnopedie aşkını sizinle de paylaşayım. Bu yazıyı yazarken bunu dinliyorum. Satie’nin müziğinin bende kesinlikle sakinleştirici etkisi var.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Küçük bir oyun oynayalım mı?

Mutlu haftasonları! Küçük bir oyun oynayalım mı?
Adı da #2019danonce19 olsun.
Evi dolaşalım, uzun zamandır bitiremediğimiz 19 ürün bulalım. 2019’dan önce bitirmeye çalışalım.
Ben 19 ürün bulmak zor olacak sandım ama 5 dakikada 19 ürün çıktı! Aşağıdaki instagram gönderisinde görebilirsiniz.

1-3: Sirkeli su ile değiştirmeyi düşündüğüm mistırmasıllar 🙂 2019’da artık bu kimyasalları evime sokmayayım.

4-6: Kiehls eşantiyon temizleyici, hediye lipbalm, bitmeye yakın güneş kremi. Bu eşantiyonlar evin her yerinden çıkıyor resmen. Yüz temizleyici jel epeydir kullanmıyordum, yüz kesesi kullanıyorum onun yerine. Ama şu bitsin diye kullanacağım.
7-13: Yıllardır bitmeyen el kremi: bu Nivea kremi ne zaman aldığımı, ofiste kaç kişiyle paylaştığımı bilmiyorum. Bitmiyor Allah bitmiyor. Çantamda taşıyıp bitireceğim artık.  Kendi deodorantımı yapınca boşa çıkan deodorant: Zararsız bir deodorant ama hindistan cevizi-nişasta-karbonat üçlüsü kesinlikle daha iyi koruyor. Bitirince bir daha deodoranta el sürmem.

Bir de otellerden toplayıp kullanmadığımız ürünler var. Bir daha yapmayacağım artık bu küçük ürün toplama işini. Bir dahaki seyahatte yanımıza alırız diyoruz ama o bir daha hiç gelmiyor.

14-19: kullanım süresi 6 ay olan , ama 10 ay önce açtığım göz kremi, bu arada müthiş bir krem. Bitirince yenisini alacağım tek ürün bu listede (Kiehl’s avokadolu göz kremi).

Eşantiyon fondöten (eşantiyon istifçisi mi olmuşum ben!), yıllardır bitmeyen oje ve ruj, fazlalık olan defter ve kalem.
Bakalım sizin evden neler çıkacak? Uzun zamandır evde duran, son kullanma tarihi yaklaşan, bitirsem bir daha almam dediğiniz, ama atmaya kıyamadığınız ürünler varsa 2019’dan önce bitirmeye çalışalım hep beraber.

Instagram’da #2019danonce19 etiketiyle paylaşalım, beraber yeniyıldan önce evimizi ferahlatalım 😁

My Capsule Wardrobe- Singapore Edition

pelo gardrob VER2-page-001

As I always say, wardrobe has been the easiest and fastest field of minimalism for me. I can push top 5 if there was a list of the most disorganized people in the world (even after all that decluttering).

Regardless, the wardrobe is the tidiest place in my home, thanks to capsule wardrobe.

When I started decluttering, I said goodbye to bags of clothes. I had been hanging on to clothes from college years. I realized in my first round of declutter that I had a hard time saying goodbye to branded goods, like a Mango sweater that was beyond wear and tear. You can read about my first decluttering adventure here.

What I learned from having a capsule wardrobe?

I always wanted to make a visual layout of my wardrobe, and I said now is the right time. It took some time, but it’s totally worth it. Here’s why.

This layout serves as a visual memory tool for me to see how my style changes over the years. I was shopping with a friend one day, and she pointed out that I like soft, natural colors. I said yes, but I was saying, no, I like vivid colors! inside. Because I was still stuck in my college years and early twenties. I used to wear vivid greens, pinks, reds, purples. And what’s more, I really liked having different colors on.

şenlik 121
this is me in 2010, last year of college. I loved my copper hair, matched it up with green top, pink backpack, red nail polish and I was wearing my favorite sandals that day, in red!

Until a few years ago, I stuck to my jeans- tee style. The dress code was casual in the colleges I worked at, so I said to myself, I’ll always be a jeans and tee girl. When I moved to Singapore, because the dress code in schools here are somewhere between casual and smart (no jeans allowed), I had to adjust my style.

I always had a few dresses in my wardrobe but rarely wore them. Here I try to wear them as often as I can, because they are really airy and in humid Singapore, that really helps. But I struggle with the desire to ride a rented bike on my way home, which I can’t if I wear a dress that day. Biggest struggle ever 🙂

I also learned to LOVE the 3 linen shirts that I have. A bit harder to iron than tees but it gets easier if I iron them while they are still damp.

I bought 8 of the 30 items in Singapore: 2 shirts, 1 t-shirt, 1 dress, 2 pairs of pants, sandals and a backpack (an unused secondhand Anello for just 38 dollars, yum!). And I sold a pair of pants and my no-longer-used North Face backpack for 40 dollars. I really like secondhand shopping in Singapore, will probably write a separate blog post on it. Stay tuned!

As Singapore has a tropical climate, we have the same weather everyday, around 30C degrees, always humid. So no need for a seasonal wardrobe. I really like it on one hand, you don’t need to think about changing your wardrobe and preparing for winter. But I miss cooler weather and autumn on the other hand.

What do I have in my capsule wardrobe?

pelo gardrob elbiseler

Dresses: As I said, I started to wear my already existing dresses more. I was gaining and losing weight over the past months, so it is just easier to wear dresses. I pair them with sneakers or sandals, so they make me seem a bit smarter although I was wearing sneakers.

I had bought the black dress for a wedding ceremony but now I wear it to work too. It’s like my go-to dress for both work and fancy events. I now understand all the fuss about the little black dress!

pelo gardrob bluzler

Tops:  The biggest change for me in this group is to move from tees to shirts. At least half and half. 🙂

In this year’s capsule I’ve got 3 tees. The black one is from Zara and the white one is from Esprit. Unfortunately both of them lost shape. Even the high quality t-shirts lose their shape and it is really disappointing. The pink one that my mom bought from a local store has proved to be much more durable, which is really very interesting.

I’m recently having a love affair with linen. It’s comfy, it’s both fancy and playful, it’s sustainable, it lasts for a lifetime. What else could a girl ask for? 3 of the shirts are linen, and I cannot get enough of them.

pelo gardrob pantolonlar.jpg

Pants: I haven’t realized I have six pair of pants until I decided to make this layout. I certainly don’t need this much, but because of this losing-gaining weight thing, if one fits, the other doesn’t. So I can’t say goodbye to any of these yet.

2 of these are blue jeans, which honestly I haven’t worn 6 times in the last 6 months. In Turkey, jeans are usually okay in summers, but in Singapore, hell no. It simply was a bad choice to bring jeans here, but as they are high quality, they stay.

The Uniqlo culotte pants are my favorite bottoms in this wardrobe, I wear them all the time when I’m not working. The other three are work pants, which honestly is enough.

pelo gardrob ayakkabılar

Shoes: All of the shoes I own except black sandals are at least 2 years old. When I started working in Singapore, I bought some flats but they ruined my soles, so I sold the expensive one and just threw away the cheap one, it went in to a terrible state in four months (never buying cheap shoes again!). Back to sneakers!

The Singaporean teachers I work with sometimes tease me when they see I come to work in sneakers: “Are you going jogging afterwards?” “Your shoes look comfy!” I get the sarcasm, but I don’t mind. 🙂 pelo gardrob aksesuarlar

Accessories:  I’ve got a backpack, a  shoulder bag and a sling bag. The Anello backpack, which I bought secondhand, is everything I ask for. It’s spacey, it’s got tons of pockets (one for laptop too) and it’s waterproof, very important in Singapore’s rainy weather.

My shoulder is really special for me because I designed it myself. It’s quite plain, but the dimensions and the inner compartments are just perfect for me. My mother-in-law had it sewn by a leather bag tailor (I didn’t know it was a profession, a dying one, to be more precise). It’s one of the best gifts I ever got.

Watches: I love my watches! The first one is a vintage Swatch from 1997. This is one of the earliest gifts from my husband, I believe it was a new year present for 2014. I love the design and the quality. Every time I take this to a Swatch shop to change batteries, shop assistants are amazed and they want to take pictures with it. Little do they know he bought it for less than the brand new Swatches, which are deteriorating in quality.

The second one is a Fossil. I had been eyeing on this for some time, and I grabbed it in a sales two years ago. I recently conditioned it with coconut oil, and it really helped.

Jewelry: I’d already said goodbye to my big collection of jewelry items which are not gold or silver. I have here in Singapore two necklaces with me, but I never wore them. I’ll probably put them in a safe because they have sentimental value and I don’t want to sell them. But I can’t see myself wearing them often in near future.

What have I not included in this list?

Loungewear: 1 home dress, 2 tees, 2 pairs of shorts, 1 set of pajamas

2 pairs of shorts, as I want to sell these and buy a new one.

Training: 1 pair of shorts, 1 pair of yoga pants, 1 tee

Verdict:

Preparing a list and an outlay  has been illuminating for me. I  got to understand my style better, and if I am to shop, it makes me understand what I do and don’t need.

It definitely is not the best wardrobe out there, but it reflects Pelin in 2018 perfectly. I recommend it to you to try preparing a list or a visual of your wardrobe as well, I had a lot of fun preparing it!

p.s. As a person who learned how to use a computer in Windows 95, I was of course going to prepare this visual using Paint and Word. So forgive me about not-the-best picture quality. 😉