Alışveriş Bağımlılığını Çözmeden Minimalist Olmaya Çalışmak

shopaholic ile ilgili görsel sonucu

Bağımlılık Nedir?

Bir şeyi, zararlı olduğunu bile bile, yapmaya devam etmek, kendini durduramamak, yapmadığında yoksunluk belirtileri ve dürtüler hissetmek. Madde bağımlılığı, alkolizm gibi ciddi ve hastane tedavisi gerektiren bağımlılıkların yanında, yemek, bilgisayar oyunları oynamak, alışveriş yapmak gibi bağımlılık türleri de İngilizce’de “soft addiction” ya da “subtle addiction” olarak yer alıyor. Belki Türkçe’de “hafif bağımlılık” diyebiliriz bunlara, ama bunlar da hayat kalitemizi oldukça olumsuz bir şekilde etkiliyor. Daha önce bilgisayar oyunları bağımlılığımdan iki yıl önce yazdığım bu yazıda bahsetmiştim, aslında henüz tam olarak çözmüş değilim. (Birkaç ay öncesine kadar oynamıyordum ama son zamanlarda yine başladım. Eskisi gibi saatlerce oynamıyorum ama günde yarim saatim gidiyor. Neyse bu başka bir yazının konusu.)

Bugün biraz alışveriş bağımlılığından konuşalım.

Minimalizm hakkında okudun, benim gibi sana da çok hitap etti ve eve koştun, azaltmaya başladın. Kullanmadığın ne varsa attın, evdekiler delirdiğini düşündü ama sana çok iyi geldi. İki ay, üç ay, bir yıl tüm boş zamanını azalmaya ve sadeleşmeye ayırdın. Şimdi evin istediğin gibi sade. Evin boşaldığı gibi kafan da boşaldı, şimdi bolca boş zamanın da var. Ee şimdi ne yapacaksın?

Eğer eskiden zaman bulduğun her seferinde alışveriş merkezlerine koşuyorsan, minimalizm seni çok heyecanlandırsa da bağımlılıklarda yaşanan geri dönüşü yaşaman mümkün. Ya da yakın bir arkadaşın veya eşin, sevgilin alışverişi çok sevdiği için seni yanında sürüklüyordur, sen de boşalttığın gardırobu tekrar doldurmaya can atıyorsundur, hatta bak farkında olmadan ellerin kolların poşetle doldu bile. Bunun benim gözümde şekere bağımlı birinin gazetede gördüğü diyeti 4 gün deneyip, sonra dayanamayıp tatlıya abanıp kilo vermek yerine almasından farkı yok. İkisinde de, kişi öncesinde yeterince inanmıyor, neden bu işe başladığını bilmiyor, önceki alışkanlıkları değiştirmek için iradesi yok. İkisini de yaşadım, ve iyi haber, bu tür bağımlılıkları kökünden çözmenin bir yolu var ama bu nasıl bir günde oluşmadıysa, bir günde de sona ermeyecek. Kendine şefkatli olmayı hiçbir zaman unutmamak çok önemli.

İlk adım boşlukla barışmak. Bunu yapmanın en basit (ama kolay olmayan) yolu ise meditasyon. Rahat bir biçimde bir sandalyeye oturmak ve beş/on ya da yirmi dakika hiçbir şey yapmamak. Gelen düşüncelere bile karşı koymamak. Karşı koymaya bile karşı koymamak. Bu gerçekten çok etkili bir yöntem ama göründüğünden daha zor. Herhangi bir şeyi yapmaya karşı büyük bir istek, bir zorlama duyduğunuzda, yalnızca oturun ve kendinizle baş başa kalın. Kimseyi, hiçbir şeyi yargılamadan. Kendini biraz uzaktan seyret, siz olmak nasıl bir his onu düşün.

Meditasyon bir dine ya da görüşe özgü bir pratik degil. Hangi dine mensup olursan ol, ya da istersen inanma, meditasyon yapabilirsin. Meditasyon sanıldığının aksine düşüncelerden kurtulma da değil. Kendini gözlemci pozisyonuna sokmak ile alakalı. Bir şeyler düşünen bir aklin var. Bir şeyler hisseden bir bedenin var. Sen ne aklınsın, ne de bedenin. Sen bilincinsin. Bilinçli olarak, aklından gecen düşünceleri, bedeninin algılarını gözlemle. Bunu bir pratik olarak yapmaya başladığın zaman, bilincin akil ve bedenine hakim olmaya başladığında, meditasyonun diğer faydalarının dışında, bağımlılıkların da yavaş yavaş azalmaya başladığını göreceksin.

Ben bir de kendimi 90 yaşında düşünme egzersizini seviyorum. Bir anlamda hayatımdaki şeyleri bir perspektife sokmamı sağlıyor. 90 yaşındaki Pelin’in 30 yaşındaki Pelin’e tavsiyesi ne olurdu? Herhalde bütün günümü iç mekanlarda geçirip o mağaza senin o mağaza benim gezmemi ve paramı boşa harcamamı tavsiye etmezdi. En kısa zamanda hayatımın amacını bulup kendimi gerçekleştirmeye çalışmamı takdir ederdi. Ama aynı zamanda da andan zevk almamı, sevdiklerime vakit ayırmamı… Komik gelebilir ama eğlenceli bir egzersiz. Bilgisayar oyunları, alışveriş, sosyal medya/internet bağımlılığı, tembellik gibi konularda faydalı olacağını düşünüyorum, sigara için bile kullanılabilir. Tabii ki alkolizm ve daha ciddi bağımlılıklarda profesyonel yardımın gerekli olduğuna inanıyorum.

Hayatınızdaki işe yaramaz şeyleri gözden geçirdiğinizde, işe yaramaz eylemleri de gözden geçirmek iyi bir fikir olabilir, ve sadece alışveriş bağımlılığını sorgulamakla kalmayın, konuşmadan kahve içmeye ya da bir şeyler izlemeye kadar her eylemi sorgulama taraftarıyım. Hayatımıza birazcık uzaklaşıp onu izlemek, bize hangi eylemlerin gerçekten faydalı ve keyifli olduğunu, hangilerinin ise dışarıdan eğlenceli görünüp içimizi yiyip bitirdiğini görmek, daha tatmin edici bir hayat yaşamak için gerekli olabilir.

 

52 Küçük Değişiklik 3. Hafta: Gülümse!

Ne kadar kolay geliyor değil mi? Halbuki gün içinde ne çok unutuyoruz gülümsemeyi, çünkü o kadar basit ki, bazen o kadar dikkati hak etmediğini düşünüyoruz. Bazıları da laubali olmaktan korkuyor.

rawpixel-com-423663-unsplash

Biliyorsunuz okuduğum “52 Small Changes for the Mind” adlı kitabı hafta hafta takip ediyorum. İlk hafta günlük tutmak, ikinci hafta hayatımıza müziği bilinçli olarak katmak ile ilgiliydi. İlk onbeş günün ikisinde günlük tutmayı unuttum, önceden olsa kendime kızar ve sonra tamamen bırakırdım. Ama yavaş yavaş kendime karşı daha şefkatli olmayı öğreniyorum. Öğrenci ödevi unuttuğunda bile kızmıyor, yarın getirirsin diyorum, kendime neden aynısını demeyeyim ki?

Müzik konusunda da bu son hafta en çok duygular konusunda farkındalığım arttı. Bugün mesela Türkçe müzik listemde Pinhani, Jehan Barbur, Kenan Doğulu gibi neşeli müzikler vardı. Hele Kenan Doğulu’nun Tencere Kapak şarkısını dinlerken modum baya yükselmişti. Fakat arkasına Pilli Bebek’in Olsun şarkısını koymuşum, bir an tüylerim diken diken oldu, şarkının sözleri içime işledi. Neşeli halden bir an karanlık bir ruh haline geçiş yaptım. Müzik ve sesler bu derece etkiliyor insanı yani. Bir korku filmini sessiz izlediğinizi düşünsenize. Tüm olay ses ve müzikte, yoksa hiç etkilenmezdik.

Sadece ve sadece minimalizm hakkında okumak isteyen bazı okurlarım ne alaka, bu değişikliklerin minimalizmle hiç alakası yok diyebilir. Fakat aslında ben bunların hepsinin minimalizmle ilgisini çok net görüyorum. Öncelikle bu iyi alışkanlıkların hepsi tüketimden uzaklaştırıp üretmeye yönlendiriyor. Tüketim dürtümüz azaldıkça, ister istemez daha minimalist ve üretken bir hayata geçiyoruz. Eşyalardan, parayla alınabilecek şeylerden değil hayatın kendisinden zevk almayı öğreniyoruz. Yalnızca azaltayım deyip olayın özünü deşmeyenler aslında eski alışkanlıklarını değiştirmedikleri için geri dönmeye çok yakınlar. Hayatta her şey birbirine ilintili, tek bir şeyi düzeltmeye de çalışsak neler neler çıkıyor altından, teker teker hepsine el atmak lazım.

Bu haftanın küçük değişikliği: Gülümse.

lotte-meijer-142578-unsplash

Gülümsemek önce kendimiz için önemli. Yapılan araştırmalarda, ne kadar kötü bir gün geçirirsek de, gülümsediğimizde mutluluk hormonları salgıladığımız tespit edilmiş. Hatta daha ilginç bir araştırmaya göre, kaşları çatılmasın diye botoks yapılan hastaların çok daha az sıklıkta negatif duygular yaşadığı görülmüş.

Biz gülersek, dünya gülmeye başlıyor. Yazar bu konuda içten gülenler ve gülmeyenleri ayırıyor. Bazıları bilirsiniz bir görevi yerine getiriyormuş gibi, nazik olmak için, ya da ikiyüzlü bir edayla gülümser. Benim burada bahsettiğim tabii içten bir gülümseme. İçten bir gülümseme bir kişinin gününü değiştirmeye yetebilir. Bazen birine yardım etmek için hiçbir şey yapamazsınız, ama gülümsemenizle o insana belki yapacağınız herhangi bir eylemden daha faydalı olmuşsunuzdur.

brooke-cagle-52215-unsplash

Yabancılara gülümsemek

Ben çocuklara çok gülümserim, komşulara çoğunlukla; ama sokakta her gördüğüme gülümseyen bir insan değilim. Bu hafta deneyeceğim, bakalım deli gibi mi algılayacaklar, yoksa herhangi bir karşılık görecek miyim?

Bu hafta etrafımızdaki tüm olumsuzluklara karşı biz olumlu olmayı, olayların ironik, komik yönlerini görmeye çalışalım. Kimbilir, belki kocaman bir kahkaha da koparırız!

Bu konuda tavsiyem iki TED konuşması:

Ron Gutman gülümsemenin bedenimizde ve zihnimizde bir şeyleri hareketi geçirdiğinden bahsediyor. Amy Cuddy olayı daha geniş alıp, nasıl hareket ediyorsan, bedenin seni öyle algılar diyor. İkisini de şiddetle tavsiye ediyorum.

Tencere Kapak şarkısının sözleriyle bitireyim:

Parti sen gülünce başlasın!

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Hayatım Bir Film Olsaydı, Müziği Ne Olurdu?

markus-spiske-78531-unsplash

Bu hafta biliyorsunuz müzikle yatıp müzikle kalkıyorum. Son yıllarda hep aynı şeyleri dinlediğimden, ufkumu açmak açısından benim için çok yararlı bir hafta oldu. Ama kitapta belirtildiği gibi bu yeni müzikler dinleme ve kendime en uygun müzikleri bulma işini de bir alışkanlık haline getirmeye kararlıyım.

Yapmak istediklerimden biri de, dönüp dönüp dinlediğim şarkılardan kendime bir liste yapmaktı. Eğer hayatım bir film olsaydı, soundtrack’i ne olurdu diye düşündüm . Hayatımda büyük etkisi olan şarkılardan bir karışık kaset yaptim, buyrunuz. Ayıklamak biraz zor oldu ama içime sindi. Aynısını yapmaya sizi de davet ediyorum. 🙂

A Yüzü

Toto- Africa

Dünyanın en sacma klibine sahip (gerçi 80lerde hangi klip saçma değil) bu şarkıyı hep Koray’la arabada dinlerdik. Sonra nikah şarkımız da bu oldu.

Dido- Life For Rent

Dido’nun çoğu şarkısını çok sevsem de Life For Rent sözlerinden dolayı bu listeyi hak ediyor.

“Aldığımdam fazlasını hak etmiyorum,

Çünkü zaten sahip olduğum hiçbir şey, gerçekten benim değil.”

Tanita Tikaram: Twist in My Sobriety

Universitede karışık CDlerimin ilk şarkısı genellikle bu olurdu, dinlemekten de hiç bıkmadım. Doğduğum yılın şarkısı (wow, 30 yıllık yani 🙂 ) ama gunümüzde içinde olduğumuz ikiyüzlülüğü de çok güzel anlatıyor. Biz rahat yataklarımızda uyuyor, kitap okuyup haber seyrederek vicdanlarımızı rahatlatıyoruz. Aslında bizim rahat hayatımızın bedelini başkaları ödemek zorunda. Bunu düşünmek biraz acı veriyor ama arada hatırlatılmamız gerekiyor.

Beatles- Within You Without You

George Harrison’in yazmış olduğu bu şarkı neredeyse her dinlediğimde gözlerimi dolduruyor. Bunu yazdığı zaman “sessiz Beatle” olarak da bilinen Harrison, Beatles’tan ve şöhretten artik sıkılmış, yeni deneyimler yasamak istiyordu. Hindistan seyahatinde Hint spiritualizminden ve müziğinden o derece etkilenmiş ki bunu bu şarkıda yoğunlukla görebiliyoruz. Bu şarkı bende “aydınlanma deneyimi” dedikleri şeyi çağrıştırıyor.

Diyor ki ” Anlamaya calis, her sey senin icinde, kimse seni değiştiremez . Ve görmeye calis, o kadar küçüksün ki, hayat senin icinde, ve dışında akmaya devam ediyor.”

Depeche Mode- Enjoy the Silence

Depeche Mode benim icin lise yıllarım. Lisede daha sessiz ve asosyaldim. Belki de o yuzden bu şarkıyı bu kadar sevmistim. Ama hala sıkça dinlediğim şarkılar arasında. Şarkının sonundaki sessizlik de en sevdiğim kısımlarından biri.

“Kelimeler çok gereksiz, sadece zarar verebilirler.”

The Smiths: Bigmouth Strikes Again

Sessizlik lise yıllarımsa cok konuşmak da üniversite yıllarım olmalı. Üniversitede sonunda gerçekten”dost” diyebileceğim insanları bulunca, epey bir kafalarını ütüledim.

Bu şarkıyı ben şöyle yorumluyorum, Morrissey birine soylememesi gereken seyler soylemis (baya da agir seyler tabii, dislerin kirilasica, bayilana kadar sopa yiyesice gibi), sonra da bosbogazligindan gem vuruyor bu sarkida. Hatta insan irkindan olmamaliyim bile diyor, o kadar abartmamak lazim tabii ama bu sarki muzikalitesinin yaninda bana kendi bosbogazligimi da hatirlattigi icin seviyorum.

B Yuzu

Nazende Sevdigim- Figen Genc

Fazla soze ne hacet, bayiliyorum bu turkuye…

Kendine Zaman Ver

“Biraz uzaklaşınca anlaşılır eksikler

Biraz yakınlaşınca , görülür fazlalıklar…”

Bu şarkının sözleri bir harika dostum.

Zardan Adam: Hepsi Hepsi Hayat Nasil Olsa

Zardan Adam’i cok sever, cok dinlerdim üniversite yıllarında. Saçma grupların popüler olduğu Türk müzik piyasasında unutuldular ama ben hala severek dinliyorum.

Ezginin Günlüğü- Gelen Benim

Ezginin Günlüğü en fazla canlı dinlediğim grup olmalı. Hem müzikalite, hem anlamlı sözler… Bu şarkıyı sadece simgesel olarak seçtim, Ezginin Günlüğü direk hayatımın soundtrack’i olarak kullanılabilir 🙂.

Candan Erçetin-Arada Bir

“Arada bir bir yanım, kaçsam diyor uzağa,

Katsam diyor önüme, canımı yorganımı.”

Candan Erçetin de çok istememe rağmen canlı dinleme fırsatı bulamadığım bir sanatçı. Bu kadının tavrına, duruşuna, müziğine hastayım. Babam ilk “Elbette” albümünü almıştı da öyle tanımıştım. O kaset kaç bin defa dinlenmiştir bilmiyorum. Bu şarkı da daha çocukluğumdan beri beni çok etkilemiştir.

Athena: Ses Etme

Koray’la en sevdiğimiz şarkılardan biriyle başlamıştım, diğeriyle bitireyim. Athena’yı lisede cok severdim ama son albümlerinden uzaktım. Koray’ın bu şarkıyı arabada yüzlerce defa, bağıra bağıra dinlemesi sonucu ben de sevdim. Ses Etme, bana yeni sattığımız, benim araba kullanmayı öğrendiğim Mazda’mızı, ve 2017’nin baharında gittiğimiz Athena konserini, yağmura ragmen tepine tepine dans etmemizi hatırlatacak hep.

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

52 Küçük Değişiklik 2. Hafta: Müziğin Sesini Aç

alice-moore-192521-unsplash
yazidak’ tum fotograflar, telif hakki olmayan ozgur gorsellerin bulundugu unsplash’ten.

Okumakta olduğum “52 Small Changes for the Mind” kitabı sayesinde 52 haftalık bir değişim programına başlamıştım hatırlarsanız. İlk haftanın konusu günlük tutmaktı. Ben onaltı yaşıma kadar düzenli günlük tutuyordum ama son on üç yıldır çeşitli defterler tutmama rağmen günlüğümün yüzünü çok nadir açıyordum. Geçen haftadan başlayarak günlük tutmayı bir alışkanlık haline getirmeye çalışıyorum. İnstagramdaki ve buradaki yorumlardan da biliyorum ki sizlerden de başlayanlar oldu. 🙂 Umarım sizin için de benim kadar verimli geçmiştir.

 

İkinci haftanın konusu: Müziğin Sesini Aç.

Tesadüfen ilk iki konu da benim ergenlik yıllarında çok ilgilendiğim ama özellikle üniversiteden mezun olup çalışmaya başladıktan sonra tabiri caizse salladığım konular. Hâlâ ergenlikten kalma müziklerimi dinliyorum (bkz. the Cranberries, Dido, the Smiths vs.) (hatta bkz. her gün dinlediğim spotify listem). Yeni müzikler bulup deneyimleme konusunda biraz kötüyüm, yazı yazarken genelde Chopin, ama onun dışında bu listeyi dinliyorum çoğu zaman. En son ne zaman yeni bir albümü baştan sona dinlediğimi hatırlamıyorum bile. Ama bu hafta bunu kıracağım. 🙂

Birçoğumuz işe, okula giderken, alışveriş merkezlerinde, cafelerde müzik dinliyoruz ama ne kadarının farkındayız? Ruh halimizi nasıl etkilediğini görüyor muyuz? 80li yıllarda Dr. Van de Carr tarafından yapılan bir araştırmaya göre, müziğin etkisi daha anne rahminde başlıyor. O andan itibaren sesler ve müzik beynimizi şekillendirmeye devam ediyor.

Müzik beynimizdeki nörokimyasalları harekete geçiriyor. Yani bir anlamda ne dinliyorsak öyle hissetmeye başlıyoruz. Rahatlatıcı müzikler melotonin salgılayıp uykumuzu düzenlemeye, dopamin salgılayıp mutlu hissetmemize yardımcı olurken, sevmediğimiz ve rahat hissetmediğimiz müzikler dinlediğimizde amigdala harekete geçiyor, adrenalin salgılıyor ve beynin kaç ya da savaş tepkisi vermesini sağlıyor. Bu da stres ve kaygıya yol açabiliyor.

eric-nopanen-208576-unsplash.jpg

Bu yüzden bu hafta, nasıl müziklerin bize hitap ettiğini, hangi şarkıların modumuzu değiştirdiğini, bize enerji verdiğini ya da odaklanmayı sağladığına dikkat edelim. Bizi üzen, melankolik havalara sokan müzikler yerine bize göre daha pozitif çağrışımları olan şarkılardan yana olsun seçimimiz bu hafta.

Müzik dinlemenin kanıtlanmış faydaları:

Modu yükseltmek, stresi azaltmak, uykuyu düzenlemek, hafızayı ve bilişsel becerileri geliştirmek.

Benim fark ettiğim önemli bir faydası da dil öğrenimine katkıda bulunması. 2000 yılında evimize giren kablolu TV ile yabancı müzikle tanışmam, işte Enrique Iglesias olsun Alanis Morissette olsun Eminem olsun (farkındayım bu üçü ne kadar farklı, ama hâlâ severim üçünü de) benim İngilizceyi öğrenmemi çok kolaylaştırdı. Üçünün de çoğu şarkı sözünü ezbere bilirim, hatta Eminem’in şarkılarını hızla söylemeye çalışmak da bence çok faydalı oldu. Oturur çevirirdim bi de ben bunları, o zamanki günlüğümde şarkı sözü çevirileri ve ayrıntılı video anlatımları falan mevcut. 🙂 O yüzden öğrencilerime de hep İngilizce müzik dinlemelerini ve sözlerini araştırıp öğrenmelerini tavsiye ediyorum.

Ben kendime bu hafta başlamak ve sonrasında devam ettirmek üzere üç hedef belirledim:

  1. Radyoyu açmak yerine kendi hazırladığım müzik listelerini dinlemek ve onları ara ara radyo dinleyerek güncellemek. Ütü ve bulaşık gibi ev işlerini daha eğlenceli hale getirmek için özel bir liste yapmak.
  2. Yeni bir müzik türüne odaklanıp o türden yeni müzisyenler keşfetmek. Bu hafta R&B dinlemek istiyorum nedense. Sevdiğiniz R&B’ciler, ya da herhangi bir türden az bilinen bir müzisyen varsa tüm tavsiyelere açığım.
  3. Halihazırda öğrenmeye devam ettiğim Almanca ve Japonca dillerinde yeni sanatçılar bulup takip etmek.

Bu hafta kaliteli müzik dinlemek için tavsiyelerim:

  • Dinlediğiniz müzikleri, eğer müzikçalarınız yoksa telefonunuza indirin ve mümkünse reklamsız uygulamaları tercih edin. Youtube tercih etmemeye çalışın, hem ses kalitesi hem reklamların rahatsız ediciliği açısından. Hem de boşu boşuna internetten yiyor dışarıda. 🙂
  • Ben hem Spotify’ın hem de Apple Music’in paralı versiyonlarını denedim. Apple Music birazcık daha ucuz diye yaklaşık 1 yıl onu kullandım ama bir türlü sevemedim. Şu anda ikisi de aynı fiyat olduğu için Spotify’a geri döndüm, yıllık aldım hatta her ay ödemeyle uğraşmamak için. Hem ses kalitesinden, hem yapay zekasından çok çok memnunum. Keşfet ve çalma listesi bittikten sonra çıkan radyo kısmı çoğu zaman çok iyi oluyor (bu özellik Apple Music’te yok, keşfet kısmı da çok sınırlı, hep aynı kişileri öneriyor). Böylece app üzerinden yeni müzikler de keşfedebiliyorsunuz. Açıkçası verdiğim parayı sonuna kadar hak ediyor bence Spotify. Özellikle müzik dinlerken reklam çıkması beni deli ediyor, bunun için bile değer. Eğer telefondan dinliyorsanız bence paralı versiyonuna şans vermelisiniz.
  • Farklı aktiviteler için farklı müzikler seçebilirsiniz. Benim yazı yazarken Chopin ile konsantre olmam gibi. Eğer klasik müzikle tanışıklığınız yoksa, piyanoyu severim diye düşünüyorsanız Chopin’den başlayabilirsiniz. Benim bu adama olan sevgim biraz saplantı seviyesinde ama sizin de seveceğinizi düşünüyorum. Bu haftanın pazar alıntısında paylaştığım sözleri ise ona olan sevgimi daha da pekiştirdi:IMG_8747.jpg
  • Eğer klasik müziğin klasikleriyle tanışma hevesiniz varsa, ki bence sadece genel kültür için bile olmalı, bu listeye bir göz atabilirsiniz. Zaten çoğuna kulak dolgunluğunuz olduğunu, ama isimlerini bilmediğinizi fark edeceksiniz.
  • Çocuklarınız için ve onlarla beraber dinleyebileceğiniz de çok seçenek var.  Muzik yardimiyla konsantre olmalarini ya da uyumalarini kolaylastirabilirsiniz. Ingilizce ogrenme konusunda da muzik cok yardimci çocuklara. Burada çocuklar için klasik müzik, ninniler, dans müzikleri vs albümleri var. Youtube’da da çok örnek mevcut.
  • Hayatın müziğini dinlemeye çalışın. Sokağın, gürültünün bir ritmi var mı? Bir şarkı gibi söylediği bir hikayesi var mı? Şehir trafiğinde on dakika, küfürlü bir rap şarkısına benzeyebilir örneğin, ya da dalga sesleri, tıpkı klasik müzik gibi rahatlatıcı bir etkiye sahip olabilir.
  • Canlı müziğin etkisi bir başka oluyor. Eğer şehrinizde konserler varsa, ya da siz veya aile bireyleriniz enstrüman çalabiliyorsa bunu mutlaka değerlendirin. Eğer sokak sanatçılarına rastlarsanız, en azından bir iki dakika vakit ayırın.

jacek-dylag-523026-unsplash.jpg

Hayatının soundtrack’i ne?

Hayatın bir film olsaydı soundtrack’i ne olurdu? Ben kendime, ilk 30 yılımın özeti gibi olacak, on iki şarkılık bir soundtrack yapmayı planlıyorum bu hafta, birkaç şarkı şimdiden aklımda ama on iki şarkı çok az görünüyor gözüme. Peki siz hangi şarkıları mutlaka eklerdiniz?

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Sunday Quote #14 Pazar Alıntısı #14

IMG_8747.jpg

Basitlik en üst düzeydeki başarıdır. Devasa miktarda notayı çaldıktan ve çaldıktan sonra, sanatın baş tacının basitlik olduğu ortaya çıkıyor.

Frederic Chopin

Bu haftanın alıntısı benim için çok önem taşıyor. İlk olarak, büyük saygı duyduğum, dinlemekten bıkmadığım, normalde klasik müzik konusunda orta derecede bilgi sahibi olmama rağmen, onu çok fazla dinlediğim için icraları arasındaki farkı anlayabildiğim, ayrıca İdil Biret’in ellerinden de canlı olarak dinleme fırsatı bulduğum Chopin’in de basitliği üst amaç olarak görmesi beni çok ama çok mutlu etti (of ne kadar uzun bir cümle oldu bu).

İkinci olarak ise, yarın 52 küçük değişikliğin ikinci haftası başlıyor. Bu haftanın konusu müzik. Hem birkaç tavsiyede bulunacak hem de sizlerden tavsiye talebinde bulunacağım. Fakat bugünlük size  Brigitte Engerer’in nefis icrası ile Chopin’i sunayım. İyi Pazarlar.

Mini Röportaj : Practigal Blog

Daha önce çok sevdiğim iki blog olan Turk Isi Minimalizm ve Basit ve Mutlu Yasam ile röportaj yapıp sizlerden de güzel geri dönüşler almıştım. Bu sefer Amerikalı bir blogger ile yaptım mini röportajımı: Practigal Blog. Ben cevaplarından hem çok şey öğrendim, hem çok zevk aldım. Eminim sizin de hoşunuza gidecek, özellikle içe donuk biriyseniz ve minimalizme ilginiz varsa. Buyrunuz efendim 🙂  Röportajın İngilizce orijinalini buradan okuyabilirsiniz.

Untitled

Minimalizm yolculuğun nasıl başladı?

Aslinda minimalizm yolculuğum minimalizmin ne olduğunu bilmeden yıllar önce başlamıştı. Yasamaktan mutlu olduğum bir hayati yasamak istiyorsam, beni bundan alıkoyan her şeyi bırakmam gerektiğini fark ettim. 7 sene önce, stresli ve yorgun olduğum donemde, yavaş yavaş azaltma yapmaya başladım. Hem eşyalarımı, hem de yapacaklar listemi azaltiyordum. Zaman içinde, sahip olmak istediklerimin sayisi da azaldi. Azaltma hayatımda tekrarlayan bir surec haline geldi ve hala öyle.

Minimalizmi iki yıl önce keşfettim. Zaten yapmakta olduğum bir şeye isim vermek amacımı çok daha açık bir şekilde görmemi sağladı aslında. Diğer minimalistlerin hikayelerini okumak ve onlara ne kadar faydalı olduğunu görmek harikaydı. Doğru yolda olduğumu işte o zaman anladım.

Yani sen oyuna bir sıfır önde başlamıştın. Peki anne olmak hayat tarzını nasıl etkiledi?

Minimal bir hayat sürmeye çalışan bir anne olmak her zaman esnek ve anlayışlı olmayı öğretti bana. Yaklaşımımda daha yumuşak olmalıydım. Onlarda da minimalist anlayışın yerleşmesini istedim ve her şeyde olduğu gibi, bunu da zamana yaymaya çalıştım.  Benim için en önemlisi, çocuklardaki “daha fazlasına ihtiyacım var’ alışkanlığını “daha fazlasını istiyorum” a ve en sonunda “ihtiyacımdan fazlasına sahibim” e dönüştürmek oldu.

Üç çocuğumun her biri çok farklı ve bu nedenle tepkileri de farklı oldu. Yapmaya çalıştığım en önemli şey, onlara örnek olmak, ve minimal yaşamın artılarını benim gördüğüm gibi onların da görmesini sağlamak.  

Eşyaları atma ya da tutma konusundaki kriteriniz nedir?

Azaltmaya olan yaklaşımım hem o eşyanın hem maddi hem de kişisel değeri ile alakalı. Evdeki herhangi bir eşyaya baktığımda bende uyandırdığı hisse bakıyorum. Bu yaklaşım benim için azaltmada çok faydalı oldu, birçok eşyadan bu sayede kurtulabildim. Simdi ise hayatıma dürüst bir şekilde bakmaya çalışıyorum, ve sadece en sevdiğim ve en çok kullandığım eşyaları tutuyorum.

Eğer bir seyin varlığını unuttuysam, gidebilir.

Hep işlerimi zorlaştırıyorsa, gidebilir.

Bana yarardan çok stres getiriyorsa, gidebilir.

Meet Sheila

4. Azalttıktan sonra hayatında ne gibi değişiklikler yaşadın?

Daha basit bir hayat tarzını benimseyince, hayatımda sakinlik ve neşeye yer açtım! Hep stresli bir yaşamdan simdi neredeyse hiç stresi tatmadığım bir yaşama geçtim. Genellikle sakinimdir çünkü elimden gelenin fazlasını yapmaya kalkışmıyorum. Yapmayı sevmediğim, yemek yapmak ve temizlik gibi isler hayatımı ele geçirmiyor artık. Her şeyi olduğu kadar basit tutmaya çalışıyorum ki sevdiğim şeylere ve insanlara zaman ve enerjim kalsın. Ve bu nedenle de, anda kalmayı ve andan zevk almayı daha iyi başarıyorum.
Ayrıca, hayatıma nelerin girmesine izin vereceğim konusunda fikrim tamamen değişti. Artık alışveriş yaparken daha bilinçliyim, ve eskiye nazaran çok daha az alışveriş yapma ihtiyacı duyuyorum. Bir seyi yapacaklar listeme koymadan önce zaman ayırıp düşünüyorum: bu aktivite bana ya da aileme nasıl bir değer katacak? Eşyaların gerçek değerini de düşünmeye başladım.

Benzer bir şekilde yeme, yemek yapma ya da uyku alışkanlıklarında bir değişiklik oldu mu?

Genel olarak zamanımı daha verimli kullanıyorum. Eskisine nazaran kendime bakmaya daha çok vakit ayırmaya başladım ve bunu bir rutin haline getirdim. Artık bedenim de önceliklerimden biri; daha iyi yiyorum ve daha çok hareket ediyorum. Uyku konusuna gelirsek, artık her akşam aynı saatte yatağa girip aynı saatte kalkıyorum. Bu tutarlılık bana gün içinde çok daha fazla enerji veriyor!

You must practice self-care in order to be healthy and present your best self. Learn how to prioritize self-care, even when you are super busy. Plus, get 20 simple self-care ideas for the busy woman that you can easily add into your routine.
an article on how to practice self-care on practigal blog

Sanırım bu benim de yapmak istediğim şeylerden biri. Bir sonraki sorum aile hakkında. Aile üyelerin ve arkadaşların da bu değişimin bir parçası oldular mı?

Bu süreçte başlangıçta ailemden neredeyse hiç destek almadığımı söylemeliyim. Evdekiler beni anlamadılar çünkü çalışmanın amacının, daha fazla, daha büyük şeylere sahip olmak gerektiğini düşünüyorlardı. Zaman içinde, eşim yavaş yavaş anlamaya başladı. Sanırım ilk önce emin olması gerekiyordu. Evdeki ve benim ruh halimdeki değişikleri görünce o da bana katıldı.

Azaltma sürecinde en kolay ve en zor kurtulduğun şeyler nelerdi? Yeni başlayanlara ilk hangi kategoriyi önerirsin?

Benim için en kolayı mutfak eşyalarıyla vedalaşmaktı. Çok sık yemek yapıyorum, ama aslında hiç sevmiyorum, pek iyi de değilim zaten. Yani o kadar acayip küçük el aletlerine falan ihtiyacım yokmuş. Hiç kullanılmıyorlardı.
En zor ayrıldıklarım hediyeler oldu. Düğünde gelmiş, 4 yıldır kullanılmayan o kadar çok hediye vardı ki… Ama hepsi güzel şeylerdi ve kullanmalıyım diye düşünüyordum, bu yüzden onları atmıyordum. En sonunda onlardan ayrılmayı da başardım. Gerçek bir nedeni olmadan onlara tutunmak anlamsızdı.
Yeni başlayanlar için, evi bir dolaşmalarını tavsiye ederim. Muhtemelen her odada işinize yaramayan ve sizi strese sokan şeyler bulacaksınız. Sonrasında, günlük olarak o size en çok rahatsızlık veren yerlere el atın. Bir odayı bitirmeden öbürüne geçmeyin.

Bu tavsiye gerçekten hoşuma gitti, başlamak işin zor yanı gibi duruyor. Eğer her odaya hızlıca bakarsak başlamak daha kolay olacak gibi.

Azaltmadan konuşmuşken, vazgeçmeyi düşünmediğin objeler var mı?

  
Çocuklarımın yaptığı bazı resim ve projeleri muhtemelen hiç atamayacağım. Neden bilmiyorum ama hafızam pek iyi değil, bu yüzden bu objeler hatırlamama yardımcı oluyor. Aşağıda paylaştığım resim ortanca kızımın yıllar önce çizdiği, kendi sanat galerisini açma hayalini anlattığı resim. Sanırım bunu hiç atmayacağım, çünkü hala aynı hayali kuruyor.

2
photo credit: Sheila Price

Bir de düğün pastamızın üzerindeki bu tablo var. Bu da artık evimizin dekorunun bir parçası haline geldiği için bundan da ayrılmayı düşünmüyorum.

1
photo credit: Sheila Price

“Ben azaltmaya başlarken keşke bunu bilseydim” dediğin bir ipucu/öneri var mı?

En büyük tavsiyem, bunun SİZİN yolculuğunuz olduğunu hatırlayın. Diğerlerini kopyalamaya, kendinizi başkalarıyla karşılaştırmaya çalışmayın. Şimdiki hayatınız ve yaşamak istediğiniz hayata yönelik seçimler yapmak çok önemli, bu yüzden başkalarına bakmak problemleri çözmüyor. Sizin için doğru olanı yalnızca siz bilebilirsiniz. Seveceğiniz hayata sizi yönlendirecek adımları yalnızca siz atabilirsiniz. Hepimiz farklıyız ve hepimizin hayatına neşe katan, doyum veren şeyler farklı.

Son olarak, daha kişisel bir soru. Blogunda içe dönük olma ile ilgili yazılar da yazıyorsun. İçe dönüklük ve minimalizm ilişkisini anlatabilir misin?

easton-oliver-569386-unsplash
Photo by Easton Oliver on Unsplash

Bence minimalizm herkes için uygun bir yaşam biçimi. Özellikle içe dönüklerden bahsediyorsak, minimalizm onların üretkenliğine ve insanlarla daha derin bağlar kurmalarına yardımcı oluyor. Sadece sevdiğiniz eşyalardan oluşan sade bir ev içe dönük bir insanın mabedi gibi, orada insanlarla vakit geçirmek için gereken enerjiyi toplayabilirsiniz. Sade bir hayat odağınızın başka şeylere kaymasını engeller ve daha üretken olmanızı sağlar. Son olarak da, ilişkilerde minimalist olmak, yani gerçekten sevdiğiniz insanlarla vakit geçirip sağlıksız ilişkileri minimize etmek içe dönük bir insanın zamanını ve dikkatini daha iyi kullanmasını sağlıyor.
Sheila’nın cevapları benim için çok doyurucu oldu, umarım siz de beğenmişsinizdir. Daha fazlası için blogunu ziyaret edebilirsiniz.

Mini Interview Series- Sheila from Practigal Blog

dsa

 

I have this mini interview series in Turkish, where I interviewed two of the well-known bloggers in the Turkish minimalist blogging community, Turk Isi Minimalizm and Basit ve Mutlu Yasam (hopefully I’ll translate them to English one day), but today I’m happy to have had a great interview with Sheila, the creator of Practigal Blog. I truly enjoyed reading about her story, I hope you do too! So here you are.

Untitled

1. To begin with, how did you start your minimalism journey? 

I began my journey to minimalism years ago before I really knew what minimalism was. I knew that if I wanted to live a life I actually loved, I needed to remove the things that were holding me back from that. At the time, I was stressed, overwhelmed, and tired all of the time. I slowly began decluttering my belongings around 7 years ago, as well as simplifying my schedule. Over time, the amount of things I wanted to have around me diminished. Decluttering turned out to be a repeated process and still is.

A couple of years ago, I discovered minimalism. Giving what I was already doing a name really just gave me a greater sense of purpose and resolve. It was amazing to read other minimalists’ stories and see how much it had benefited them. This was how I knew I was on the right track to living the life I truly wanted.

2. So you were already ahead of game. Moving on to my next question, how did being a parent affect your way of life?

Being a parent who was pursuing a more minimal life made it so that I needed to be flexible and understanding of others. I needed to be gentle in my approach. I decided that I would nurture minimalism in them the same way I would anything else…slowly over time. For me, that was about helping switch their mindset from “I need more” to “I want more”, and finally, to “I have more than enough.” Each of my children is different and has reacted uniquely to my conversations with them. I try, more than anything, to lead by example, and I’m seeing that they are coming around and seeing the value of a more minimal lifestyle.

3. What are your criteria when it comes to deciding on what to keep or declutter (like “The Minimalists” always say value, or Marie Kondo emphasizes what brings joy)?

My approach to decluttering is a combination of both considering an item’s value and personal worth. I pay close attention to my initial reaction when I look at something in my home. What emotion did it spark in me? The amount I am willing to part with has drastically increased overtime using this approach. It allowed me to declutter to the extent that I was ready! I didn’t force more on myself than I could handle. I try to take an honest look at my life currently, and only keep what I am actually loving and using now. If I forgot that I had it, it can go. If it’s always in my way, it can go. If it brings me stress, it can go.

Meet Sheila

3. What kind of changes did you experience after you started living more simply?

Since adopting a more simple lifestyle, I have experienced more calm and more joy! I went from stressed and frazzled all of the time to almost never. In general, I am calm because I don’t take on more than I can reasonably handle. Things I don’t love to do (like cooking and cleaning) aren’t taking over my life. I’ve kept these things as simple as possible so that I have more time and energy for the people and things I DO love. And because of this, I am able to be more present in the moment and truly enjoy my time.
Additionally, I’ve noticed that my mindset has completely changed with what I allow into my life. I am more intentional when I shop, and I actually feel the need to shop a lot less than before. And, I take the time to really think before adding something to my schedule or to-do list. I really consider the value that this activity will add or take away from our family. I think about the true cost of our things, as well as what I may sacrifice when I take on something new.

4. On a similar note, did you notice any other changes related to your habits such as eating, cooking or sleeping?

I’m generally more intentional with my time, so that includes self-care. I practice self-care much more regularly than before because it is part of each of my routines. I pay attention to what I am putting in my body like never before, and I prioritize eating well and moving more. In terms of sleep, I now consistently go to bed at the same time every night and wake up at the same time every morning. This consistency has given me so much more energy during the day!

You must practice self-care in order to be healthy and present your best self. Learn how to prioritize self-care, even when you are super busy. Plus, get 20 simple self-care ideas for the busy woman that you can easily add into your routine.
an article on how to practice self-care on Sheila’s blog

5. This sounds really lovely, and something I need to work on as well. And what about your family? Did you get encouragement from family and friends during the decluttering process? Did they become a part of it, or, if they didn’t, how did you choose to react?

I would say that I was definitely alone in my new mindset in the beginning. Most people around me didn’t understand because they generally had the mindset that you work in order to have more (and bigger) things and do more (and bigger) things. Slowly over time, my husband has joined in. He needed to see the value of it first. Once he saw the changes that were happening in our home and with my mood, he was on board completely.

6. What was the easiest and the most difficult item for you to toss at the beginning of your decluttering process? What category would you recommend for beginners?

The easiest item for me to part with in the beginning was items in the kitchen. I cook frequently, but I don’t love it, and I’m not that good at it. I didn’t need a bunch of fancy baking pans and gadgets. They just weren’t getting used. The hardest items for me to part with were gifts. I had so many gifts from our wedding that we still hadn’t used…4 years later. But they were nice things and I felt like I should start using them, so I would keep them. Eventually, these things were parted with as well. It just wasn’t worth it to store them for no real reason anymore.
For beginners, I would recommend a quick sweep of the entire house first. You will probably find items in every room that mean nothing to you or are causing you stress. Next, I would recommend with whatever area is causing you the most stress on a daily basis. Start with that room, and practice maintaining the decluttered room before moving on to the next.

7. That’s great advice actually, and opposite of what I usually read. I loved the part about a quick sweep of the entire house. It’s less challenging for most and doesn’t sound intimidating.

Speaking of decluttering, are there any objects that you feel you will never get rid of? 

There are definitely pictures and keepsakes from my children that I will never get rid of. I don’t have the best memory for some reason, so I need a few things to jog my memory and help me remember old times. Here’s a picture that my my middle daughter drew years ago depicting her dream of opening an art store downtown someday. I don’t think I could ever give this one up, because she still has that same dream today!

2
photo credit: Sheila Price

There’s also this figurine that topped our wedding cake. I don’t think I’ll ever part with it as it’s become a part of our home decor.

1
photo credit: Sheila Price

8. Do you have any tips for our readers, or anything that makes you say “I wish I’d known this when I started decluttering”?

My biggest piece of advice is to remember that this is YOUR journey. Avoid the temptation to copy what others are doing or compare your progress to theirs. It’s super important that you are making decisions based on the life you are currently living and the life you want to live, so looking around won’t help with that! Only you can know what needs to go in order for you to live the life you’ve always dreamed of! And, only you know what will help you live a life you love. We are all wired differently and have different things that bring us joy and fulfillment.

9. Finally, a more personal question. You also write about being an introvert. Can you explain in a few sentences how you think minimalism can help introverts?

easton-oliver-569386-unsplash
Photo by Easton Oliver on Unsplash

I believe that minimalism (to some extent) is for everyone! For introverts in particular, minimalism helps with their need to recharge, their ability to be productive, and their desire to make deeper connections with others. A decluttered home filled with only things well-loved serves as a sanctuary for the introvert to recharge after spending time with people. A life that’s uncluttered minimizes distractions so that an introvert can focus better and be their most productive selves. And finally, the choice to prioritize healthy relationships and minimize unhealthy ones allows the introvert to invest in their relationships in order to give them the time and attention they need to continue to grow.
I once again would like to thank Sheila for the delightful answers. I recommend you to check out her blog to read about her experience with minimalism & being an introvert, and to get more tips about simple living.

52 Küçük Değişiklik-1. Hafta: Günlük Tut

Belki hatırlarsınız, iki sene once bu seriye başlamıştım. Simdi, tam da evlere kapanmış ve motivasyona ihtiyacımız olduğu bu zamanlarda, 52 Küçük Değişiklik’e başından başlamaya ve bu sefer video olarak kaydetmeye karar verdim. Benimle birlikte siz de tekrar başlarsanız yorumlarda buluşalım.

Daha verimli ve daha tatminli bir hayat yaşamak için alışkanlıkların gerekliliğine kesinlikle inanıyorum, ama iş uygulamaya gelince çuvallayabiliyorum. Bu yüzden kitabı görünce içimde önlenemez bir okuma isteği doğdu 🙂. Daha önce böyle kitaplar okumuştum ama bu kitabın daha özel ve uygulanabilir olduğunu hissettim ilk sayfalardan. 52 Small Changes for the Mind (Zihin İçin 52 Değişiklik) kitabının yazarı Brett Blumenthal, her hafta hayatımızda küçük bir değişiklik yaparak bir yılda hafıza, üretkenlik ve yaratıcılığımızın gelişeceğini, stresimizin azalacağını ve mutluluğumuzun artacağını iddia ediyor. Mutluluk konusunda biraz şüpheliyim, her yer çiçek böcek gibi bir mutluluk peşinde değilim çünkü, daha çok anın farkında olma ve tüm duyguları hak ettiği gibi yaşama peşindeyim. Ama olsun, o da satış tekniği diyelim çünkü içinde mutluluk kelimesi geçen kitapları insan ister istemez almak istiyor.

Alışkanlık değiştirmek için 21 gün, 28 gün vb gerektiğini duymuşsunuzdur. Kitapta belirtilen bir araştırmada öğrencilerin bir alışkanlığı otomatik hale getirmeleri ortalama 66 gün sürmüş. Eminim ki o grupta bu işi iki üç haftada da, üç dört ayda da halleden olmuştur.

Aslında alışkanlık edinmek ve değiştirmek tamamen kişisel bir olay, bir günde sigarayı bırakanları ve yıllarca uğraşıp bırakamayanları düşünürsek. Yani bu konuda kendimizi hırpalamamız lazım. Kendine şefkat göstermek dünyanın en zor, ama en anlamlı işlerinden biri. Yani değiştirmeye ya da edinmeye çalıştığımız alışkanlık ne olursa olsun önce kendimize şefkat duyalım.

İlk haftanın alışkanlığı, çok basit olan ama hiç o kadar da kolay olmayan bir iş. Günlük tutmak. Ortaokul ve lise yıllarımda neredeyse her gün günlük tutardım, üniversitede ayda hatta bazen yılda bir olurdu bu, üniversitede başladığım günlük hatta bitmiş değil. Ergenlik yıllarımda beni ayakta tutan en önemli şeylerden biri günlüğümdü, içimi tamamen dökecek bir dostum olmadı o yıllarda; günlük benim en yakın arkadaşımdı, dürüstçe yazıyordum tüm hissettiklerimi. Belki de üniversitede biraz daha sosyal olmamdan dolayı günlüğe bir anlamda ihanet ettim. Ben zaten yazmayı hiç bırakmadım da, blog yazısı olsun, makale olsun, öykü olsun hep yazdım. Ama günlüğü hep yedek kulübesinde beklettim. Şimdi artık onu oyuna çıkarmanın zamanı geldi. (Bu arada bu blogu kurarken ismi üzerine neredeyse hiç düşünmeden günlük adını koyuvermiştim. 🙂)

Bu elli iki hafta boyunca, zinciri kırmadan her gün günlük yazmaya çalışacağım. En yorgun olduğum günlerde, bir iki cümle yazmak üzerine kendime izin vereceğim, ama hiç kaçırmamaya gayret edeceğim. Tabii insan olduğumdan kaçıracağım günlerin de olduğunu peşinen kabul ediyorum, ama bunun bu deneyi durdurmasına izin vermeden, neden unuttuğumu veya iki dakika bile zaman bulamayacak kadar meşgul olduğumu anlamaya çalışacağım.

Yazacak konu bulamazsanız, sadece o gün yaptıklarınızı, o gün yeni öğrendiğiniz bir şeyi, kendinize kızmanıza rağmen özşefkat göstererek kendinizi affettiğinizi, şükran duyduğunuz şeyleri ve insanları yazarak yazmaya başlayabilirsiniz. Sizi sinir eden, içinizi kemiren ama kimseye söyleyemediğiniz şeyleri de anlatıp içinizi dökebilirsiniz. Birilerinin bulup okuyacağından şüphe duyuyorsanız şifreli bir Word dökümanı da olabilir bu günlük.

Bu süreçte bana katılmak ve bu deneyi benimle birlikte yapmak isterseniz beni instagramdan da takip edebilirsiniz. Burada haftada bir yeni konuyu tanıtacak, instagramda ise süreci daha sık paylaşım yapıyor olacağım.

Hadi bakalım rasgele!

52 Küçük Değişiklik serisinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Neden sizin de bir kapsül gardırobunuz olmalı? Kapsül Gardırop 3

 

Hep söylediğim gibi, azaltmanın hem en zevkli hem en verimli yerlerinden biri gardırop. Gardıropta küçülme sade bir hayat yaşamak için büyük bir motivasyon sağlıyor.

Şimdi tüm giysilerimi saydım, 37 parça giysim (günlük ve iş kıyafetleri, pijamalar dahil, çamaşırlar hariç), 3 çift spor ayakkabım, 2 çift babetim ve 2 çift terliğim, çanta olarak ise kendim tasarlayıp Ankara’da diktirdiğim iki deri çantam ve bir sırt çantam var. Singapur’un iklimi hep aynı olduğundan (nemli ve sıcak), Ankara’da bıraktığım kışlıklar buna dahil değil tabii. Bir de Ankara’da bıraktığım üç çift spor ayakkabım daha var (ne çok seviyormuşum spor ayakkabısını 🙂 ). Bunlar eskidiğinde yenisini almak yerine onları getiririm artık.

Şimdi gelelim kapsül gardırobun faydalarına:

1) Gardıropta küçülmek öncelikle size yer ve zaman tasarrufu sağlıyor.

IMG_8204
Çoğunlukla işe giderken giydiğim elbise ve bluzler. Fotoğrafta görünmeyen, genelde askıda duran iki tane de pantolon var.

Kışlık, yazlık, düğünlük, günlük…. Her şeyi aynı yerde saklayabiliyorsunuz. Yeni depolama alanlarıyla evinizi boğmuyor, depolama alanlarının organizasyonu ve temizliği ile ekstradan ilgilenmek zorunda kalmıyorsunuz. Bu sandığınızdan çok daha büyük bir değişim.

Singapur’da yaşamanın bir güzelliği de mevsimin tüm sene aynı kalması. Sıcak, nemli, yağmurlu. Bu nedenle üzerimde getirdiğim mont, bot ve hırka dışında evde hiç kışlık yok.

2) İkinci avantajı ise karar verme sürecini büyük miktarda azaltmak.

IMG_8584
haftasonu giydiklerim ve atletler. Buraya atlet getiren aklımı seveyim, 5 tane atlet getirmişim, herhalde iki kere giydim :). 8 adet üst- ki bu bile fazla çünkü genelde hep aynı iki taneyi giyiyorum, bir şort ve bir elbise. üç tane de kot getirmiştim ki onları da ancak iki-üç kere giydim. Hep tecrübe bunlar 🙂

Sabah kalktığınızda, bugün ne giysem, giyecek hiçbir şeyim yok düşüncelerine elveda diyorsunuz. Çünkü o acımasız azaltma sürecinde, zaten sevmediğiniz her şeyden kurtulmuş oluyorsunuz. Elinizde yalnızca ve yalnızca sevdiğiniz parçalar kalıyor. Ben karar verme sürecini daha da hızlandırmak için iş ve tatil günü giydiğim giysileri ayırdım, çünkü işte görece daha resmi elbise ve kumaş pantolonlar giyiyorum. Ama tatil günleri şort (bazen kot pantolon) ve tişört giyiyorum çoğunlukla. Dolabımın sağ tarafı resmi, sol tarafı daha günlük giysiler.

IMG_8585
Hafta başlamadan hele ayarladıysam hangi güne ne giyeceğimi, sabah giyinme işi daha da kolaylaşıyor.

 

3. Üçüncü avantajı çamaşır ve ütü stresini azaltmak.

Ben haftada bir çamaşır yıkayıp ütü yapıyorum, eskiden çok daha sıktı. Sanki hiç bitmeyen bir çamaşır yığını oluyordu ikinci odamızda. Giysilerimizi azalttıkça ütü mesaim de azaldı (Bunda havlu ve çarşafların azalmasının da etkisi büyük). Hele benim gibi üzerine giydiği her şeyi ütüleyen biri için bu büyük bir ferahlık oldu. Bundan sonra da yavaş yavaş az ütü gerektiren kumaşlar almaya çalışacağım.

4. Dördüncü ve en büyük avantajı ise tarzınızı belirleyebilmek ve bu konuda bilinçli seçimler yapmaya başlamak.

Artık bana neyin yakıştığını biliyorum ve tercihlerim o yönde oluyor. Eskiden yalnızca moda, veya sevdiğim birinin/ünlü birinin üzerinde güzel görünüyor diye bir parça alabilirdim. Ama artık modadan ve trendlerden bağımsız alışveriş yapabiliyorum. Kumaş cinslerini ve dayanıklılıklarını daha iyi öğrendim, böylece daha uzun ömürlü oluyor aldıklarım. Al-at döngüsü gittikçe azalıyor ve bu beni daha çok mutlu ediyor.

Fakat maalesef günümüzde üretilen kumaşların kalitesi gittikçe düşüyor ve ne kadar iyi baksak da bazı parçalar çok hızlı bir şekilde bozuluyor. Açıkçası son yıllarda aldığım ne yerli ne yabancı hiçbir firmadan öyle aman aman memnunum. Çok para verdiğimiz dünyaca ünlü markalardan bile hızla renk atan ya da pamuklanan oluyor. Bu anlamda giysilerinin dayanıklılığına güvendiğiniz bir marka/üretici varsa duymak isterim.

Sizin azaltma ve kapsül gardırop maceranız nasıl gidiyor? Bu süreçte neler sizi mutlu etti, neler sizi zorladı?

Kapsül Gardırop ve Giysiler üzerine diğer yazılarım:

Nereden Başlayacağım? Kapsül Gardırop 1

40 Parçalık Yaz Gardırobum: Kapsül Gardırop 2

Daha Az Kıyafetle Yaşamak

Singapur İzlenimleri- 2 Ayın Ardından

Buraya yerleşeli iki ay geçtiğine inanamıyorum gerçekten. Hem daha öğreneceğim çok şey olduğunu hissediyorum, hem de yıllardır buralarda yaşadığımı.

chuttersnap-248910-unsplash
Marina Bay

Aşağıdaki konuşmada “The Blue Zones of Happiness” kitabının yazarı Dan Buettner, Singapur’un dünyanın en mutlu ülkesi olduğunu söylüyor. Diğer ülkeleri bilemiyorum ama Türkiye’den mutlu bir ülke olduğu kesin. Bir kere bunu insanların yüzünde görebiliyorsunuz. Sokakta yürürken- telefon zombileri hariç- gülümseyen birçok insan görüyorum. Gülümseyen insanları gördükçe somurtmam imkansızlaşıyor. Buna benzer bir durumu Türkiye’de yalnızca ODTÜ’de yaşadım. Yıllar önce arka arkaya gülümseyen insanlar görünce bununla ilgili küçük bir öykü yazmıştım hatta, epey nadir bir durumdu.

 

Konuşmacı bu mutluluğun sebebini çalışmakta görüyor. İnsanlar emekli olmadan önce uzun yıllar-ve gün içinde uzun saatler- çalışıyor, kendilerini öncelikle yaptığı işle tanımlıyorlar. Yani bir bakıma çoğu kişinin ikigai’si yaptığı iş diyebiliriz. Aynı zamanda kişi başına düşen gelirin en yüksek olduğu ülkelerden biri olması da bu mutluluğun sebeplerinden biri. Aslında mutluluğun sebebi çok para kazanmak değil; güven hissi. Geleceğe güven, sokaklara güven, insanlara güven. Benim gerçekten unutmaya başladığım bir şeydi. Çocukken her şeye güvenim vardı ama özellikle son on senedir bunu ciddi anlamda kaybetmiştim. Güven duygusu Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde açlık ve fiziksel ihtiyaçlardan sonra geliyor, düşünsenize. Güvenlik duygusu olmadığında sürekli anksiyete içinde yaşıyoruz. Bu anksiyeteyi yavaş yavaş bırakmayı öğreniyorum.

lily-lvnatikk-600664-unsplash
gözlemlediğim kadarıyla, Singapurlular hem çok sıkı çalışıyor hem de dinlenmeyi iyi biliyorlar.

Konuşmada ilgimi çeken başka bir konu da göçmenlerle, özellikle de çatışma bölgelerinden mutlu bölgelere göç edenlerle yapılan çalışmalar oldu. Bu göçmenlerin mutluluk düzeyi oldukça artmış. Mutlu yerlerde yaşamak mutluluğunuzu arttırır diyor Buettner. O zaman Ankara’ya taşınanların günden güne mutsuzlaşmaları da çok olağan görünüyor.

lily-lvnatikk-271825-unsplash
Chinatown

Alışveriş ve yemek kültürü benim hiç görmediğim kadar çeşitli. Hangi mutfağı seviyorsanız sevin, aç kalmanız imkansız.  Hele Asya mutfağını seviyorsanız değmeyin keyfinize, ama Batı mutfağı da oldukça popüler. Benim şimdiye kadar en sevdiğim yemekler, Thai mutfağında green curry ve mango salad, Hint mutfağında ise bizim gözlemeye benzeyen prata oldu. Endonezya mutfağının şiş kebabı diyebileceğimiz satay da oldukça meşhur ve bizim damak tadımıza uygun (eğer helal konusunda endişeleriniz varsa, Malay, Endonezya ve çoğu Hint restoranı helal oluyor).

IMG_6778
kuzu satay

Fiyatlara gelince, eğer lüks restoranlara giderseniz 20 dolara  sadece çorbaya talim edebilirsiniz, ama “hawker center” denen, bizim alışveriş merkezlerinin üst katlarına benzeyen ama tüm bina lokanta olan food court’lara giderseniz 20 dolarla 4 kişi doyma ihtimaliniz de var.

Çay kahve kültürü de oldukça gelişmiş ve food courtlarda 1 dolara gayet kaliteli kahve içebileceğiniz gibi, Starbucks gibi büyük kahvecilerde 10 dolar da bayılabilirsiniz.

İmkanım oldukça değişik yerlerde çay ve kahve denemeye çalışıyorum. Aşağıda fotoğrafını çektiklerim var, çekmediklerimden ise Hint lokantasında 1.5 dolara ice tea ve Thai lokantasında 2.90’a Thai ice coffee de favorilerim. Aslında çay ve kahvede oldukça seçiciyimdir, ama henüz tadını sevmediğim olmadı. Söz konusu damak tadı olduğunda en ucuz lokantadan en pahalı restorana çok iyi iş çıkarıyor Singapurlular.

IMG_6652-COLLAGE

Eğer yerel lokantalara giderseniz çalışanların çok kısıtlı bir İngilizceleri olmaları, ya da, daha önceki yazımda bahsettiğim gibi, İngilizce konuşmaları ama sizi anlamamaları olası. Kahve konusunda da önceden hazırlıklı olmalısınız. Bunları bilseniz yeter:

  • kopi o = sıcak, şekerli, sütsüz kahve
  • kopi = sıcak, şekerli, sütlü kahve (süt reçeli aslında, yani condensed milk)
  • kopi o kosong = sıcak, şekersiz, sütsüz kahve
  • önüne ice koyunca da buzlu oluyor, genelde fiyat 50 cent kadar artıyor.

Ankara’dayken elimden geldiğince evden yemek götirmeye çalışıyordum ama burada deneyecek bu kadar çeşit olunca, hepsi de birbirinden lezzetli olunca açıkçası içimden gelmiyor evden yemek götürmek. Singapur’un genelinde mutfaklar çok küçük, çünkü adım başı bahsettiğim hawker center’lardan var. Yemek pişirmek ilginç ve lüks algılanıyor. Çoğu kişi üç öğünü de dışarıda yiyor, bazı apartman bloklarında yemek pişirmek bile yasakmış.

Ulaşım çoğunlukla MRT (Mass Rapid Transit) denen metro ağıyla sağlanıyor. Minnacık ülkenin her yeri demir ağlarla örülmüş, MRT ile gidemeyeceğiniz yer yok gibi, ama otobüs de sıkça kullanılıyor (Bilet 77 centle 2 dolar arasında değişiyor). Lüks arabalarıyla hava atan vatandaşlarımızı da yabana atmamak lazım tabii.

annie-spratt-173413-unsplash
Sentosa Adası

Ben her gün 7:30’ta evden çıkıyorum, metroyla işe gidişim tam bir saat sürüyor. Önceki yazımda anlatmıştım, şehrin batısında, göl kenarında güzeller güzeli bir muhitte yaşıyoruz. O nedenle bir saat yol gitmek koymuyor da, günde dört saat derse girip, saat 2’den 6’ya ofiste oturmak zorunluluğu biraz sinirimi bozuyor. Singapurlular çalışmayı seviyor demiştim ya, seviyorlar, ve de biraz yavaşlar ya da belki yavaştan alıyorlar bilmiyorum. Çoğunlukla benim işim 3-4 arası bitiyor ve arada kalan 3 saatte kendimi oyalıyorum. Belki de Bilkent ve ODTÜ’de çok hızlı çalışmak zorunda olmak beni normalden hızlı yapmış olabilir. Ama genel olarak da Singapurlular yavaş kanlı (Japonlar hiç böyle değildi). Metro karşıdan geliyor, işe yetişeceksin, azcık hızlı yürü dimi. Yok. Bi sonrakine kalıyorsun önüne böyle tipler geldiğinde. Böyle tipler dediğim bir-iki kişi değil. Önünde üç yüz insan var mesela, ve senin normal yürüme hızından çok daha yavaş yürüyorlar. Resmen yavaşlamak, çarpmamak için efor sarfediyorum. Sanırım buna da alışacağım ve normal gelecek ama zamanla. Hem belki daha iyidir.

İki ayın ardından hissettiklerim böyle :). Tahmin edebileceğiniz gibi yemek dışındaki fotoğrafları ben çekmedim, telif hakkı olmayan unsplash.com‘dan.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir:

Özgür Dönüşüm ve İkinci El-Singapur

Singapur: İlk İzlenimler

 

 

Sunday Quote #10 / Pazar Alıntısı #10

Bugünkü Pazar Alıntısı İngiliz tasarımcı Vivienne Westwood’dan: “Daha az satın al, iyi seç.

Uzun süre kullan.

Nicelik değil, nitelik.

Herkes gereğinden çok fazla kıyafet alıyor.”

Favorite Place- Humlegården

Weekly photo challenge: Favorite Place

I love parks and gardens, that’s no secret. Wherever I go, the first places on my list are parks and gardens. However, the first park I ever saw on my first trip abroad remains to be my favorite: Humlegården in Stockholm. I had seen an old picture (believe it’s from 1880s) a couple years before I went there, and I used to dream about going there and seeing it myself, the same, now 300-year old trees captured in a 150-year old photograph.

Humlegarden, wintertime, 1880s.
Humlegården , wintertime, 1880s.

Once we arrived in Stockholm, we found that our hotel is only ten minutes walk away from Humlegården, so it’s our first stop in the Scandinavia’s capital. It doesn’t disappoint.

IMGP0279
Humlegården, autumn, 2014.

 

Humlegården, Stockholm
I like to think these are Yoko Ono and John Lennon. For some reason everywhere in Stockholm during that trip, I felt Lennon’s presence.

I’m a park junkie, there are many parks close to my heart, but Humlegården is the dearest of them all.