Bilinçli Alışveriş İçin Birkaç İpucu

Sahip olduklarımızı azaltmak minimalizmin başlangıç noktası olabilir. Bazıları için bu çok rahatlatıcı bir iş, bazıları için ise bir işkenceye dönüşebiliyor. Ben örneğin kıyafet ve aksesuarlarımı azaltmayı çok kolay buldum, ama duygusal değeri olan objeleri azaltma konusunda çok kötüyüm, özellikle benim ve eşimin seyahatlerde topladığımız eşyaları.

gettyimages-629771122-clutter-tom-iurchenko-1000

bazen ben. (resim kaynağı: prevention.com)

Siz de eğer azaltma işini çok zor bulanlardansanız, sadeleşmeye daha az ve bilinçli bir şekilde satın alarak başlayabilirsiniz. Bu hem bütçenizi rahatlatacak hem de yaşam alanınızı.

192996050

Ne sıklıkta bir alışveriş merkezine gidip alakasız bir çok şey alarak geri dönüyoruz? Ne kadar bilinçliyiz alışveriş yaparken? Kimimiz alışverişe “terapi” diyor. Fakat ayın sonunda kredi kartı ekstresi hiç de öyle demiyor. Kendimizi ve dünyayı düşünmeden alınan bir objenin terapi olabileceğinden şüpheliyim. Bu olsa olsa irademize sahip çıkamamaktır, bağımlılıktır. Dolabımızda öylesine alınmış ve belki bir kere giyilmiş, belki hiç giyilmemiş kaç parça giysimiz var? Önceden hiç almasaydık ne kadar kolay olurdu değil mi? Bu bağımlılığı kırmak için olabildiğince bilinçli ve hareketlerimizin farkında olmalıyız.

Bilinçli bir şekilde alışveriş yapmak için önerilerim şunlar:

1- Alacağım şeyin hayatıma katacağı değeri gözden geçirmek.

Bu her şeye uygulanabilir, örneğin, bir gıda maddesi alacaksam, içindekilere mutlaka dikkat ediyorum. Glukoz/fruktoz/mısır şurubu, palm yağı, renklendiriciler gibi maddelerden uzak durmaya çalışıyorum (zaten paketli gıda almamaya çalışıyorum ama her zaman mümkün olmayabiliyor). Peki almak istediğim ürün tüm markalarda bu ve benzeri katkı maddeleri içeriyorsa? O zaman düşünüyorum, gerçekten nutellaya ihtiyacım var mı örneğin? Tatlı ihtiyacımı bal ya da ev yapımı reçel ile karşılayamaz mıyım? Ya da hiç tatlı yemesem kahvaltıda? Alternatifleri göz önünde bulundurunca yavaş yavaş paketli gıdaları bırakmaya başlıyorsunuz.

Bunu birçok alanda uygulamak mümkün. Örneğin bir tişört alacaksınız. Kumaşın içeriğine mutlaka bakın. Pamuk oranı ne kadar yüksekse o kadar iyi benim için. İçinde elastan varsa esneyecek belli ki, polyester varsa terletecek, nefes aldırmayacak. Bazense neden yapıldığını bilmeden bile, yalnızca dokunduğunuzda anlıyorsunuz o eşyanın sizin hayatınıza değer katıp katmayacağını.

Bir tek bu önerimi uygulasanız bile, hayatınızda büyük değişikliklere kapı aralayacağını düşünüyorum.

2- Fiyat- Kalite(Performans) Üzerine Düşünmek

PRICE and QUALITY. Comparison on the scales

Bu konuda ne biliyorsam eşimden öğrendim. Bir şey alacağı zaman uzun bir süre araştırır, bazen iki üç ay bekler. Aldığı ürün hem en kalitelisi, hem en uygun fiyatlısı olsun ister. İnternetin altını üstüne getirir, insanlara sorar. Ani satın almalardan kaçınır genellikle. Bu huyunun bizim para biriktirmemizde büyük payı oldu. Çünkü çoğu zaman da o kadar araştırdıktan sonra istemediğine, ya da ihtiyacı olmadığına kanaat getirdiği çok şey oldu. Bu da bizi gereksiz masraflardan korudu.

Bu arada alışveriş merkezine gidip, gezip gezip bir şey almadan çıkmak da zevkli bir şeymiş. Bir hocamız, kendi ve Alman olan eşi için window shopper” (vitrin müşterisi) tabirini kullanırdı. Bir sezon boyunca vitrinleri gezer, bir şey almazlarmış. Sezon sonu indirimleri geldiğinde de beğendikleri ürünlerin ne olduğunu bilir, eliyle koymuş gibi bulur alırlarmış. Bu da Alman taktiği olabilir. 🙂

3- İhtiyaç ve Alma Dürtüsü Arasındaki Farkı Anlama

Anlık alışveriş gerçekten uyuşturucu gibi bir şey. Özellikle de aç karnına gidiyorsanız alışverişe (yalnızca market alışverişinden bahsetmiyorum), çılgınlar gibi alışveriş yapıp, bir iki saat sonra, “Ne oldu bana?” diyecek bir durumla karşılaşabiliyorsunuz.

Bu konuda üç tavsiyem olacak:

  • Evden çıkmadan kesinlikle ne alacağınızı kararlaştırın. Öylesine alışverişe çıkmayın. Hiçbir şeye ihtiyacınız yoksa alışveriş merkezi yerine parka ya da bir kafeye gidin illa dışarı çıkmak istiyorsanız. Listeler en yakın dostunuz olsun. Listeye eklenmemiş hiçbir şeyi almayın.
  • Yavaşlayın. Kimse beğendiğiniz bir ürünü hemen o an alın diye yakanıza yapışmıyor. Bugün bir yaz parfümü almak istedim örneğin, ferah bir koku. Mağazada beğendiğim parfümü sıktım, eğer beğenirsem iki üç saat sonra gelip alacağım dedim kendime. Ama koku bir saatte bile silindi. Hemen beğenip alsaydım onca para ve kaynağı boşa kullanmış olacaktım.
  • Eğer ilk iki önerimin bir şekilde dışına çıktıysanız, fişini kesinlikle atmayın. Birçok firma para iadesi ve ürün değişimi konusunda müşterinin arkasında. Utanmanıza ve bahane sunmanıza da gerek yok, yalnızca iade ya da değişim istediğinizi belirtmeniz yeterli.

4- Estetik ve Zamansız Modanın Gücünü Unutmayın.

Zamansız moda denince akla gelen ilk isim, Audrey Hepburn. Yaş alınca daha da güzelleşmemiş mi?

Neon renkler örneğin, modası geldi ve geçti çabucak. Eğer bir ton neon renkli bluzunuz, ya da daha kötüsü pantolonunuz varsa atın gitsin! Büyük ihtimalle bir yirmi sene daha gelmeyecekler, çünkü estetik açıdan insanı rahatsız ediyorlar. Bir ara da asimetrik bluzlar vardı, gözlere zarar! Ama bazı parçalar var ki, her zaman moda. Dizde bir çan etek, bootcut kesim bir cin pantolon, beyaz bir askılı bluzu örneğin son 40 yılın modasında görebilirsiniz. Tabii zamansız moda da zevksiz olacağınız manasına gelmiyor. Yalnızca modadan bağımsız estetiği düşünüp, ömrü birkaç yıldan uzun olacak giysiler seçebilirsiniz.

Bunu ev dekorasyonuna da uygulayabilirsiniz, uygulamalısınız hatta!

***

Farkında olmak birçok konuda hayatımıza çok yardımcı olduğu gibi, alışveriş ve para ile olan ilişkimizi de sağlıklı bir seviyeye taşıyor. Evimizi dolduracak ve bizi boğacak eşyalar yerine deneyimlere harcayabiliyoruz paramızı.

Borçları kapatmak ya da para biriktirmek de bir anda çok kolaylaşıveriyor.

Sizin para ile ilişkiniz nasıl? Başka önerileriniz varsa yorumlarda paylaşabilirsiniz.

Dolmakalem Aşkım ve Keçeden Kalem Kutum

Sanırım bu blogu takip edenlerin çoğu benim el yazısı ve dolma kalem merakımı anlamıştır. Yaklaşık bir yıl önce el yazımı geliştirmeye ve dolayısıyla dolmakalem, divit, mürekkep, kağıt ve kaligrafi malzemelerini biriktirmeye başladım. Şu an on iki adet dolmakalemim var ki meraklılarıyla karşılaştırınca bu az bile. Az çünkü her kalem ayrı bir his, ayrı bir dünya. Hepsinin istediği mürekkep, defter ayrı. Bu kombinasyonları bulmak bazen zor, bazen çok zevkli. Bu nedenle bir başladı mı insan bırakamıyor. Tespih, çakmak ve benzeri şeyleri biriktirenleri anlayamazdım, ama dolmakalem hevesim başladığından beri onları çok iyi anlıyorum. El yazısı çalışmak ve dolmakalemler insanın hayatına kesinlikle değer katıyor.

Neredeydim? Evet, yaptığım kalem kutusundan bahsedecektim size, ama ben kalemler hakkında konuşmaya başlarsam susamam, beni birinin durdurması lazım! Dolmakalemler (tabii kaliteli roller ve ballpoint kalemler de buna dahil) fiyatları birazcık yüksek olduğundan taşınma ve korunma anlamında da talepkar nesneler. Bazılarının yüzeyi çok kolay çizilip aşınabiliyor, o kadar para verdikten sonra o hale gelmeleri insanı üzüyor tabii. Ben de uzun süredir şu küçüklüğümüzde kullandığımız katlı kalem kutuları ya da yuvarlanan kalem kutularından arıyordum. Fakat hiçbirinin lastik genişliği ya da kalitesi hoşuma gitmediği için bir türlü aradığımı bulamadım. Sonunda kolları sıvadım ve kendim yaptım! Sonuç beklediğimden çok daha güzel oldu. Aynı yöntemle makyaj veya resim fırçası vb. için de kılıf yapabilirsiniz. Hatta burada bu yöntemle ve eski bir havlu ile yapılan diş fırçası ve macunluğu var. Havlu el havlusu olarak da kullanılırsa seyahat için büyük kolaylık. 🙂

Gerekenler:

Yeterli boyutta keçe, ben ince kullandım ama dışı için isterseniz kalın da olur. (3 renk A5 boyutta keçe 1.5 TL, tek renk isterseniz A4 boyutta keçe tüm kalemlik için yeterli olur)

Muline iplik, 2 kat kullanılacak (2 TL)

Artık kumaş, keçe ya da kurdele, bağlamak için

Sıcak silikon ya da kumaş yapıştırıcısı (isteğe bağlı, kumaş parçasını dikme işinden kurtulmak için yapıştırdım)

Yapılışı:

img_1590

İlk olarak elinizdeki kalemlerin boyutuna göre toplu iğne ile keçeyi sabitleyin. Bu aşamayı doğru yapmak çok önemli, çünkü bol ya da dar olabilir göz kararı yapılırsa. Ben keçem az kaldığı için 5 kalemli yaptım ama malzemeniz yettiği miktarda istediğiniz kadar büyük yapabilirsiniz.

IMG_1592.jpg

Sonrasında sabitlediğimiz yerlerden elimizle dikiyoruz. Makine dikişi denemedim, keçe çok kalın gelebilir makine için fakat polar kumaşla denenirse makinede de yapılabilir. Kenarları isterseniz boş bile bırakabilirsiniz, keçe sonuçta sökülen bir malzeme olmadığı için bir sorun yaratmayacaktır, ama battaniye dikişi (blanket stitch) ile de bitirebilirsiniz. Nasıl yapılacağını aşağıdaki örnek çok anlaşılır biçimde gösteriyor. İlk iki seçenekten biri ile yapabilirsiniz.

tumblr_o2vjtqDZZO1s2brnwo1_1280.jpg

Son aşamamız ise bağlayacağımız kumaşın eklenmesi. Aslında evde bu renklere uygun bir kurdele aradım ama bulamadım, eğer sizde varsa çok da güzel olur kurdele ile. Ben de uyumlu bir kumaş parçası buldum. Dikiş makineniz varsa bu kumaşı istediğiniz kalınlıkta dikebilirsiniz, ben üşendiğimden silikon tabancası ile içinden yapıştırdım. Sonra da kalemliğin tam ortasından yine silikon ile tutturdum.

AC71D0ED-44C7-4B3B-BCAD-7249F676F4BF.jpg

Artık kalemlerim güvende 🙂 Bir Pazar günüm anime izlerken bunu bitirmekle geçti.  Evde kalıp bir şeyler ürettiğim günleri çok çok seviyorum, gelecek haftaya dayanmak için güç ve enerji veriyor bana. Anime de şansıma divit ile manga çizen gençler hakkındaydı, mükemmel bir Pazar 🙂

40 Parçalık Yaz Gardırobum: Kapsül Gardırop 2

img_1449

Bu satırları yazarken evet ve hayır başa baş gidiyor, biraz da stres atmak için yazıyorum sanırım bu yazıyı. Son iki haftadır neredeyse hiç açmadım televizyonu, meydanlarda bağırıp oy dilenenler hiç dayanamadığım, içler acısı bulduğum bir manzara. Billboard’lara, afişlere gözümüzü yumamasak da televizyon izlememeyi seçebiliyoruz. Tabii bugün, merakımızdan hepimizin açık televizyonu. Ben yalnızca görüntüyü açtım bu sefer, bu aralar Twenty One Pilots dinlemek iyi geliyor, onları dinliyorum. Karamsarlıkları iyi geliyor herhalde. Şu Facebook’tan da bir kurtulsam aslında, daha üretken olacağım ama, kısmet diyelim.

Bir kapsül gardırop yaratmak istiyor ve nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız, daha önce yazdığım Daha Az Kıyafetle Yaşamak ve Kapsül Gardırop-1: Nereden Başlayacağım yazılarına göz atabilirsiniz.

Aslında bahar ve yaz gardırobum az çok belliydi ama hem kayıt altına almak, hem de böyle bir gardırop oluşturmak isteyenler için örnek oluştursun diye yazıyorum bu yazıyı. Bir de insan yazınca daha iyi motive oluyor, kendinize bile olsa, yazın. 🙂

Bu yaz çok azaltma yapmama gerek olmadı, yaz sonunda birkaç parçaya veda etmiştim, bu sefer de iki tişörtü emekliye ayırıp evlik yaptım, iki tane çok büyük geldiğini fark ettiğim bluz oldu, onları da kayınvalidem çok beğendi ona verdim.  Genel olarak sezonluk değil, genelgeçer modayla ilgilendiğim için, modası geçti diye atmam gereken hiçbir şey olmadı. Sizin böyle kategoride giysileriniz varsa onları dolabın dibine gömmektense bağışlamayı deneyebilirsiniz. Örneğin bu sene öğrencilerde hiç neon renkler görmüyorum, sanırım modası geçti onların. 🙂

Geçen yazdan beri aldığım parçalara bakarsak; üç basic tişört ekledim, Zara’nın tişörtleri hem uygun fiyatlı (20 TL), hem de kaliteli geldi bana bu sene. Sezondan sezona çok değiştiği için özellikle içeriği hep takip etmek lazım. Bu senekiler %90 pamuk, %10 elastan içeriğe sahipler. Terletmiyor, kesimleri de rahat ama erkeksi değil.

Bluzlarım aynı kaldı, bu grup genelde polyester kumaş olduğu için rahat rahat bozulmuyor. En alttaki 4 yıllık sanırım.

img_1452

Minimalistler renksiz olur diyenlere, renk renk, çeşit çeşit 🙂

Pantolonlara bir Levi’s kot daha ekledim. Kaliteli olsun üç kuruş fazla olsun diyorum artık, Levi’s’ın mavi kotlarının kalitesini gerçekten beğeniyorum, indirim dönemlerinde çok iyi fiyata da alınabiliyor (listemdeki kotlarının birini 120, diğerini 65 TL’ye aldım). Fakat bu markanın  da eşime aldığımız gri kot pantolonu bir-iki yıkamadan sonra tüylendi. Artık kaliteli marka kalmadı be azizim. 400 lira verip D&G, G-Star mı alalım?!

Son olarak da eşimin yurtdışından aldığı Sketcher’s yürüyüş ayakkabısı eklendi listeye. Sanırım buradan asla alacağım bir marka değil, 250 lira benim için yüksek bir rakam. Ama yurtdışında fiyatlar neredeyse yarı yarıya, iyi ki de almış diyorum çünkü gerçekten çok rahat. Onun dışında her gün koşarmışçasına aldığım Reebok koşu ayakkabılarım ve ayda bir gün bile giysem tarzına bayıldığım siyah süet ayakkabılarımı da çok seviyorum. Rahatlık timsali bu üç ayakkabım da.

img_1451

Tüm parçaları topladığımda, 37 parça ediyor. Ama ben illa ki bir iki şeyi unutmuşumdur diye 40 diyorum.

Kıyafetlerimi dolabımda nasıl düzenlediğime gelirsek;

Düzen gerçekten çok önemli bir konu. Benim kadar düzensiz bir insan bile bunun önemli olduğunu söylüyorsa bana güvenin. 🙂 Giysiler az bile olsa düzen ve tertip şart. Ben kendi giysilerimi şöyle düzenledim: Elbiseler, bluzlar, hırkalar ve kırışan tişörtler askıda (hatta askıda kurutuyorum bunları, ütülemesi çok kolay oluyor.)

img_1453

Kışlık ve yazlık bluzler dolabın bu kısmında. Sol tarafta ise eşim ve benim ağır kabanlarımız, elbiselerimiz vs. duruyor. Tabii sol taraf buradan daha sıkış tepiş. Eşim tişörtleri asmayı sevmediği için onunkiler çekmecede.

Kırışmayan, evde ve sporda giyilen tişörtler ve kışlık kazaklar ise çekmecede katlı bir şekilde duruyor. Konmari’nin öğrettiği şekilde, şöyle katlıyorum tişörtleri ve kazakları:

Konmari diyor ki: sevgiyle katlarsanız buruşmaz. ❤

Bu da kitabından bir görsel:

marie-kondo-fold-short-sleeve-shirt-konmari-spark-joy-768x997

Şöyle size güzel kombinler yapıp fotoğrafını çekmek istedim. Sonra fark ettim ki bu listedeki her pantolon, her üstle ve her aksesuarla kombinlenebiliyor. Sanırım en güzel yanı da bu kapsül gardıropların. Bir parça temiz değilse, buruşuksa diğeriyle çok rahat yer değiştirebiliyor. Sanırım tek özel parça bu konuda şalvar pantolon. Onu genellikle süet ayakkabı ya da Birkenstock ve siyah çiçek baskılı bluz ile giyiyorum, diğerleri olmuyor.

Son olarak, zannedilmesin ki acayip düzenli bir insanım. Bu yazıyı son derece dağınık L koltuğumun, şu an boşta kalan tek yerinde yazıyorum. Sanırım bir çalışma masasına ihtiyacım var, zira şu an evdeki tek masa yemek masası. Bir gün defter kitap işinde minimalist olabilirsem Nirvana’ya ulaşacağım sanırım.

Biraz da şu seçim gecesinin stresini atmak, daha hafif şeyler hakkında düşünmek için yazdım bu yazıyı. Umarım yarın sabah daha huzurlu ve daha özgür bir Türkiye’ye uyanırız, tek dileğim bu.

Bir kere merak sardı!

IMG_1290

Hezarfen heykeli ve pespembe ağaçlar.

Merak etmek ve farkında olmak ne kadar da yan yana. Merak ettiğimiz zaman gözlerimizi açıyoruz dünyaya, daha önce hiç görmediğimiz bir gözle görüyoruz hayatı.

IMG_1295

pespembe ağaç, tahminim: erik

11 yıl önce kazanmıştım ODTÜ’yü, burada yaşamayı öyle çok seviyordum ki, mezun olup da veda etme vakti geldiğinde yurdun önünde hüngür hüngür ağlamıştım (tüm üniversite hayatım boyunca ikinci ağlayışımdı). Bu güzel kampüs, dünyada en sevdiğim, en huzur bulduğum yer benim. Öyle çok istemiş olmalıyım ki, hayat bana burada çalışma imkanı da verdi.

IMG_1320

pembe çiçekli yeşil ağaç: tahminim: elma

Öyle ya da böyle, 11 yıl olmuş buraya ayak basalı, ama bu bahara kadar güzelim karadutlar ve heybetli at kestaneleri dışında hiçbir ağaca dikkat etmediğimi fark ettim. O kadar çeşitli ağaç varmış ki, ve ben hiçbirinin adını bilmiyorum. Şu an hepsi çiçeklerle dolu; ben de meraktan ölüyorum, hangisi hangi meyveyi verecek, hangisi hiç meyve çıkarmayacak, bu ağaçların isimleri neler? Gördüğüm her ağacın ve çıkardığı goncaların fotoğrafını çeker oldum, birkaç ay sonraki hallerine bakıp elma mı, erik mi, yoksa bambaşka bir ağaç mı anlamak için. Google bana hiç yardımcı olmadı çünkü farkındalığım o kadar az ki, bana elma, kiraz ve erik ağaçlarının çiçekleri aynı gibi geliyor. Kendime inanamıyorum, bu kadar basit bir bilgiyi yıllarca gözden kaçırdığım için. Daha çam ağaçları var çeşit çeşit, adlarını bilmediğim, meşeler var, tanımadığım.

IMG_1211
beyaz çiçekli ağaç: tahminim, can erik! Geçen sene bir öğrencim her ders arasında ağaçlardan birinden can erik toplayıp bize getiriyordu. O ağaç bu ağaç diye hissediyorum.

Son zamanlardaki yeni tutkum bu ağaçları keşfetmek oldu. Doğup büyüdüğüm İzmir’de iyi kötü turunçgil, nar, zeytin ağaçlarını tanıdım ama Ankara’da bunları nasıl olur da merak etmem, aklım almıyor. Ama farkındalığın böyle güzel bir yanı var. Gözünüz bir kere açıldığında, kapanmıyor. Daha gözlerimin açılmadığı niceler var, kimbilir…

Sizin de etrafınızda çiçek açan ağaçlar var mı? Ne olduklarını biliyor musunuz? Ya da benim ağaçlarıma bir tahmininiz var mı?

17883929_10154596822456325_9165203069607070619_n

Tüketimden Üretime Geçiş: Fermente denemeler

Adsız

Çok değil, yalnızca bir nesil önce, üretim ne kadar da hayatımızın içindeydi. Bir şeyi tüketmek için emek vermemiz gerekirdi. Bir mobilya marangoza aylar önceden sipariş verilir, kırk elli sene kullanılırdı. Yazın büyük bir çaba içinde olunur, salça, reçel, turşular sebze ve meyveler tazeyken hazırlanırdı. Turgutlu’da yaşayan anneannemin bir yaz salça yapıp evin taraçasına serdiğini hatırlıyorum, muhteşem domates kokusu tüm mahalleyi sarmıştı (Antep’te hala yapılıyor, tam bir şenlik). Bulgaristan göçmeni babaannem de asla hazır dikilmiş etek giymez, özenle basma kumaşını seçer ve komşumuza diktirirdi. Haftada bir iki gün, mahallemizdeki inekten ya da sokaktan, taze süt alıp yoğurt yapardık. O sütün kaymağı kadar güzel bir şey yemedim hayatımda. Nostaljiyi ve benmerkezciliği de hiç sevmem halbuki. Ama “millenials” denen bizim nesilin kırılma noktası olduğunu düşünüyorum. Biz nesilce bu mirası devam ettiremedik.

Yani hala devam ettirenler olsa da, kendi ailem dahil, bir yerde bunu yapmayı kestik. Bu kadim bilgilere kulaklarımızı yavaşça tıkayıp bizim için hazır olan şeyleri tüketmeye başladık. Belki bu işlerin sırlarını bilen büyüklerimizin vefat etmesiydi kırılma noktası, belki sanayileşmenin hızlanması ve emeğe verilen değerin azalması, makine üretimi olan şeylerin “kaliteli” sayılması. Belki kadınların çalışma hayatına daha fazla katılması ve doğal olarak her şeyi aynı anda yapamaması, ama erkeklerin de kadınlardan hem çalışmasını, hem de ev hayatını düzenlemesini beklemesi ve kendilerinin ev hayatı adına hiçbir katkıda bulunmaması. Seri üretimin zanaatin güzelliği ve özelliğini baltalaması. Maliyeti çok daha ucuz olan mısır şurubu, palm yağı ve benzeri maddelerin üretim ağına biz fark etmeden sızıp hazır gıdaları ulaşılabilir kılması, bunları evde yapmanın giderek daha zahmetli ve pahalıymış gibi gözükmesine sebep olması. “Süper” marketlerin mahallelerimize girmesi belki, belki de ekmeğin daha beyaz olması için unun besin değerini kaybetmesine göz yumulması. Nasıl olduysa, tüketimi öne koyduk biz, tüm insanlık olarak.

Bir anda, asıl olması gereken, organik beslenme, yemek yapma, kış hazırlıkları, artizan üretim, sanki olması gerektiği için değil de, bir başkaldırı, hatta bir “cool” görünme aracına dönüştü. Ve aynı zamanda bundan da bir sektör oluştu. Çocuklar için üretilen bir ürün reklamında örneğin, “doğal atıştırmalık” diye satılan şeyin ne olduğu bile belli değil. Ama vaat edilen şey “doğallık”, ve bu ürünü aldığınızda düşünceli ebeveyn oluyorsunuz. Pek aklım almıyor. Ama her zaman kaçabiliyor muyum? Maalesef hayır.

Yine de bazı yerlerden başlangıç yaptım. Bundaki öncelikli amacım, sağlıklı yaşamak değil. Dünyaya saygılı bir şekilde yaşamak. Hani biz GDO’larla, tarım ilaçlarıyla, plastik paketlerle dünyayı zehirliyor ve bunun yanımıza kalacağına inanıyoruz ya, doğanın zekasını öyle küçümsüyoruz ki. Tabii bunu teker teker biz “tüketiciler” değil asıl üreticiler yapıyor. Üretiyorum derken dünyayı tüketiyorlar, tüketiyoruz. Sokrates’in dediği gibi, dünyayı yerinden oynatacak kişi önce kendinden başlamalıdır diyerek, dünyaya, yaşama saygılı olabilmek için küçük başlangıçlar bunlar.

Şimdi böyle büyük konuştum ya, kimbilir ne sandınız! Aslında bu yazıya “Ben turşu kurmayı öğrendim!” diye başlayacaktım ama konu nereden nereye geldi. Felsefi turşu kurumu da diyebiliriz bu yazıya. 🙂

Bu aralar probiyotik beslenme ile ilgili okuyor, öğreniyorum. Öğrendikçe şaşırıyorum. Yıllarca antibiyotik bağımlısı olarak yaşadığım için (sanırım son iki yıl dışında her sene en az bir paket sağlam 1000 mg’lık antibiyotiklerden kullanmışlığım var) bağırsak floram muhtemelen berbat bir durumda. Şu probiyotik haplardan alacaktım ama her gün bir hap kullanma fikri hastaymışım hissi uyandırıyor bende (belki de antibiyotik geçmişimden dolayı). Fermente Mutfağım ve Vitamingiller sitelerinden aldığım fikirlerle probiyotik turşu kurmaya karar verdim. Zaten neredeyse her gün, her çeşidini tükettiğim turşuyu şu ana kadar neden kendim yapmadım, bilmiyorum. Tabii fabrika üretimi turşular sirke ile kurulduğu için hiçbir probiyotik özelliği yok. Daha fazla bilgi için bu iki sitedeki yazıları inceleyebilirsiniz.

İlk olarak havuç ve lahana turşusu (sauerkraut) denedim. Sauerkraut için Vitamingiller’in yüklediği aşağıdaki videoyu seyredebilirsiniz. Hiç bilmeyen bir insan bile (misal:ben) rahatlıkla yapabilir. Ben yaparken tuzu biraz fazla kaçırdım sanmıştım ama fermentasyon sürecinde sebze tuzu emdiği için tuzu gayet normal olmuş. Bu kadar kolay olduğunu bilseydim yıllar önce denerdim.

Herkes kendi sevdiği yerden başlamalı bu üretim işine, ama bir yerde elini taşın altına koymalı diye düşünüyorum. Ben bitki yetiştirmeyi, yemek yapmayı çok seviyorum, bu yüzden buradan başladım. Kendi yaptığım yoğurdu, ekmeği yemek, yedirmek harika bir duygu. Balkonumda bile olsa, bir fesleğen, bir reyhan, maydanoz, biber yetiştirmek beni çok mutlu ediyor. Yaşamın tohumdan nasıl doğduğunu, filizlendiğini, büyüdüğünü görme fırsatı veriyor bana. O zaman yediğim bir yaprağın bile kıymetini biliyorum, hikayesini biliyorum çünkü.  Kimi dikiş dikmeyi, örmeyi seviyor, kimi yazmayı, çizmeyi, kimi ahşabı şekillendirmeyi.

Profesyonel mesleğimiz dışında, hayatımızın içinden bir şeyleri üretmeyi öğrenmenin hem bireysel ve kolektif bilincimize, hem de dünyaya sağladığı katkının çok büyük olduğunu düşünüyorum. 1, 0’dan büyüktür, bir yerlerden başlamak lazım.

In between all the rush…

hacogixt5cc-pandu-ior

Just pause.

For maybe 10 seconds.

Or maybe 10 minutes.

Pause as much as you can.

And ponder.

How Small you are, in the Universe.

Just a grain in the powder.

And how Big you are.

So big that you carry all the Universes

just inside one cell of yours.

And that you can change everything,

Everything that you are.

If you have the energy to tilt your head,

You have the energy to change everything

That things are.

Tilt your head and look above,

Tilt your head and look inside.

via Daily Prompt: Pause

Nereden Başlayacağım? Kapsül Gardırop 1

Eğer minimalizm kavramı sizi de heyecanlandırıyorsa, ama nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız, doğru cevap gardırobunuz. Azaltma işine kıyafetlerden başlamanın çok büyük avantajı var. İlk olarak insan bazı şeylerden nasıl kolay vazgeçilebileceğini görüyor. Aynı zamanda da en basit yaşayanımızın bile ne denli istifçi olduğunu… Ve de yıllar içinde ne kadar saçma tarzlar denediğini, bazılarına tutunduğunu. Bunları görmek insana diğer alanları da sadeleştirmek için büyük bir motivasyon veriyor.

 

Peki Nasıl Başlayacağım?

Aslında şimdi bu işin tam sırası. Ankara’da hala kış gibi hissedilse de, bahar geliyor. Güneydeyseniz belki montları çıkardınız bile. 🙂 Tavsiyem, ilk olarak kışlıkları elden geçirin.

Derle Topla Rahatla kitabının yazarı  canım Marie Kondo şöyle bir yöntem öneriyor:

 İlk olarak ne kadar giysiniz varsa yatağınızın üzerine atın.

Diyor ki bu işi bir kerede yapmanız lazım. Bu bir kere 6 ay da sürebilir, bir gün de. Azimli olmak, vazgeçmemek, kaytarmamak bu işin anahtarı. Ben diyorum ki, belki tüm giysiler fazla gelebilir. Kışlıklardan başlayın, seneyi düşünerek. Tüm kışlıkları yatağınızın üzerine atın. Eğer askıdaysa askıları çıkarın.

Ara not: Lütfen -sakın- aile bireyleriniz adına karar vermeyiniz. Bu iş felaketle sonuçlanabilir. Burada bahsettiğimiz 2 yaşındaki çocuğunuz, eşiniz yahut anne-babanız olabilir. Herkesin eşyaya verdiği değer farklıdır. Onun yerine siz karar veremezsiniz. Zaten bu işin ne kadar rahatlayıcı olduğunu gördüğü an o da size katılacaktır (bizde öyle oldu).

Şimdi bunları üç büyük grup halinde toplayacağız.

  1. Çöp: Bence neden bahsettiğimi çok iyi biliyorsunuz. Yıllar önce alınmış, her tarafından yırtılmış, delinmiş, pamuklanmış, lekeli. “Ama Beymen Outlet’ten çok uygun fiyata aldım!” “Ben ona yurtdışında kaç avro verdim!” Tamam da, çıkmayacak şekilde lekelenmiş! Artık onun ne sana ne bana faydası var. Eğer giyilemeyecek durumdaysa çöp olmaya mahkumdur. Ben örneğin bugün beyaz bir kazağıma, ne kadar sevsem de, üzerindeki  lekeleri çıkaramadığım için, ve bir de yeleğime, yapay kürk ve yapay deri bu yelek ama deri ve kürk kısmı ayrıştığı için, veda ettim.
    • Çöpe atmayayım, kıyamam derseniz, H&M’e bir torba kıyafet, bez vb. götürüp 10 TL’lik hediye çeki alabilirsiniz, ne kadar yıpranmış olduğu önemli değil. Eğer çok kaliteli bir kumaş ama bir kısmı lekeli/delik vb ise etrafınızda dikiş bilen bir insana kumaşı kullanıp kullanmak istemediğini sorabilirsiniz. Eskinin kalitesinde kumaş artık üretilmediği için üzerine atlayabilirler. 🙂
  2. Bağışla/Sat: Bu grupta da bir zamanlar çok sevdiğimiz, hala giyilebilecek kıvamda olan ama ya beden, ya tarz (ya da benim gibi üniversite yıllarından giysiler sakladıysanız ne beden ne tarz) olarak giyemeyeceğiniz giysilerden bahsediyorum. Bu işleri parayla yapan bir arkadaş müşterilerine şu soruyu soruyormuş: eski sevgilini sokakta bu kıyafetle görseydin utanır mıydın harika mı hissederdin? İşte gardırobumuz sadece harika hissedeceğimiz giysilerle dolu olmalı. Diğerleri ise ya bağışlanmalı ya da çöp olmalı. 17359432_1663796540583030_6853562740985174371_o
    • Nereye bağışlayacağım diyorsanız seçenek çok. Ben çoğu zaman Ankara Çiğdem Mahallesi’nin Çiğdemim Derneği’ne bağışlıyorum, bu bir mahalle dayanışma derneği. İhtiyaç sahiplerini bulup ulaştırıyorlar.
    • Kızılay’ın ya da belediyelerin eski kıyafet toplama kumbaraları başka bir seçenek.
    • Etrafınıza da sorun soruşturun, bazen ihtiyaç sahiplerini tanıyanlar oluyor, özellikle kışlık ihtiyacı olanlar olabilir.
    • Arkadaşlarınıza ve aile fertlerinize de sorun. Gerçi ben kardeşime sorduğumda, o kıyafetlerin çoğunun artık çöplük olduğunu, kimsenin giymeyeceğini söyleyerek uyardı beni (kötü olmadı, kendime geldim).
    • Bu işten para da elde etmek istiyorsanız satabilirsiniz, biliyorsunuz bazıları var sadece almış olmak için alışveriş yapıyor ve bazı aldıklarını etiketini bile çıkarmadan saklıyor. Sizin de böyle yeni durumda giysileriniz varsa internetteki mecralardan satmayı deneyin. Eşim eski saat ve cep telefonlarını hep sahibinden.com sitesinden satıyor, genellikle elden teslim ediyor, hiç sorun yaşamadı.
  3. Tut: Başlarken bu grup en büyüğü olacakmış gibi geliyor ama bittiğinde en küçüğü oluyor nasılsa! Çünkü aslında her gün giydiklerimiz ve ihtiyaç duyduklarımız o denli az ki. Böyle her şeyi önümüze serdiğimizde ne gereksiz harcamalar yaptığımızı anlayabiliyoruz.

Bir şeyi atmaya, bağışlamaya, ya da tutmaya nasıl kolaylıkla karar veririm?

  1. Minimalizm’in dünyada yayılmasını sağlayan ikili “The Minimalists” (www.theminimalists.com) değer konusunda düşünmeyi tavsiye ediyorlar. Sadece giysiler için değil, tüm eşyalar için şu soruyu sorun kendinize: Bu benim hayatıma değer katıyor mu? Cevap evet ise, tutmalısınız. Emin değilseniz bu da hayır anlamına gelir ki vazgeçmelisiniz demektir. Değer hakkındaki İngilizce yazıları için buraya bakabilirsiniz.
  2. Kondo ise (tam bir capon, canım benim) daha duygusal bir yaklaşımla, “dokunun” diyor. Bu nedenle her şeyi yatağına ser diyor. Dokunmadan bilemezsin, onun hayatına değer katıp katmadığını, ihtiyacın olup olmadığını. Kondo’nun sorduğu soru ise: “Mutlu ediyor mu?” Seni neşelendirmeyen hiçbir şeyin evinde yeri yoktur diyor. Giysilerde bunu anlamak çok kolay. Bu nedenle de giysilerden başlamak çok mantıklı. Neyin üzerinize yakıştığını (yani eski sevgiliniz üzerinizde görse süper hissedeceğinizi :)) neyin yakışmadığını- çok rahat da olsa, çok iyi biliyorsunuz. Emin olmadığınızda eşten dosttan yardım istemekte de çekinmeyin. Sabah dolabınızı açtığınızda, içinde yalnızca mükemmel hissettiğiniz kıyafetler olması kadar güzel bir şey yok.

kondo-book_0

İçinde mükemmel hissetmek derken, yalnızca cafcaflı giysiler anlaşılmasın. Ben şahsen bir kot ve tişörtün içinde mükemmel hissediyorum, eğer bedenime ve vücut yapıma uygunlarsa.  Ya da bazı arkadaşlarım topuklu ayakkabının postürlerini düzelttiğinden, daha özgüvenli hissettiklerinden bahsediyor. O zaman, topuklu baş tacınız olsun! Benimse topukluların içinde tek düşüncem eve gidip ayaklarımı sıcak suda saatlerce bekletmek oluyor! Yani bana kesinlikle mutluluk vermiyor topuklu.

Herkesin öncelikleri farklı, ve kendinizi iyi tanımalısınız. Başkalarının önceliğine göre giyinmeyin, bu sizin hayatınız ve en sevdiğiniz şekilde giyinmelisiniz. Bu yüzden de sizi yansıtmayan giysi ve aksesuarlarınıza elveda deyip “tam sizlik” olanları gerekirse haftada iki gün giymelisiniz. 🙂

Peki atacağımı attım, tutacağımı tuttum. Nasıl düzenleyeceğim?

O da başka bir yazımızın konusu olsun. Bu arada Kondo’nun kitabını edinip başlayabilirsiniz, çok güzel ipuçları var. Kendisi her ne kadar başka yöntemlerle karıştırmayın dese de herkesin kendi yöntemini bulması taraftarıyım ben. O yüzden okuyup kendiniz karar vermelisiniz size uyup uymadığına. Ben bildiğim yöntemleri yazıp, kendi gardırobumdan örneklerle göstereceğim bir sonraki yazımda. O zamana kadar, bir yıl kadar önce yazdığım şu yazıya da bakabilirsiniz.Bir de project 333 var. Kapsül gardırop deyimini de çıkaran sanırım bunu yaratan kadın, miniminnacık ama her şeye yeten bir gardırop kastettiği. Buna da bakın. Yılda 3 kere, 33 parçadan oluşan bir gardırop yapmayı öneriyorlar. Ben bunu hiç denememiştim, sadece azalttım ama hiç saymadım. Dün oturup sayayım dedim bu bahar giyeceklerimi, ayakkabılar, aksesuarlar, spor kıyafetleri falan her şey dahil tam 33 parça olmuş. 🙂 Bundan da bir sonraki yazımda bahsedeceğim.

Adsız

 

 

 

 

Amor Fati

Karşımıza çıkan insanlar tam da o anda karşımıza çıkması gerektiği gibi, bizim biz olmamız için onlardan bir şeyler almamız gerektiği gibi, dinlediğimiz müzik ya da okuduğumuz kitaplar da öylesine bulmuyor bizi. Ve bazen yıllardır dinlediğiniz bir şarkı da size farklı zamanlarda farklı anlamlar kazandırıyor. Beth Gibbons’ın Mysteries şarkısı çıkıyor karşıma eve giderken. Önceleri çokça dinlediğim bu şarkı, şimdi kafamda başka bir şekilde şekilleniyor (klibi olduğunu bile bilmiyordum/unutmuşum, öyle güzelmiş ki).

Yıllar önce bu şarkıyı dinlerken hep nakaratı dikkatimi çekerdi: Mysteries of love, when war is no more, I’ll be there anytime. (Aşkın gizemleri, savaş olmadıkça, ben hep orada olurum) Hem şükran, hem vazgeçmişlik, biraz huzur, biraz da yenilgiyi kabullenmek.

Ama bu sefer başka bir kısmı ilgimi çekti: Nobody made this war of mine. Aynı şarkının içinde, hem savaş olmasın, ben orada olurum diyor, hem de bu benim savaşım, bu savaşı yaratan benim diyordu sevgili Beth. Hayat dediğimiz savaş, özgür irademiz aslında. Bu hayatta neyin savaşını veriyorsak, hepsini teker teker yaratan bizleriz. Kısıtlanmış olsak da, Sartre’ın dediği gibi, zincirlerimiz içinde bile özgürüz aynı anda. Düşlerimizde, düşüncelerimizde özgürüz. Binlerce kez karşımıza çıkan şarkıyı dinlerken hangi tarafını dinleyeceğimiz bize kalmış. En boktan şeylerin içinde bile bir pırıltı görmek bize kalmış. Nietzsche’nin yeni yıl dileği geliyor aklıma şimdi de, o da bir nedenden karşıma çıkmış olmalı. Ama onu yıllarca aklımda tutmayı da ben seçtim. Şen Bilim adlı kitabından:

Şeylerde zorunlu olanı, güzel olanı görmek için, öğrendikçe
öğrenmek istiyorum. Öğrenince şeyleri güzelleştirenlerden biri
olacağım. Amor fati! Bundan sonra benim aşkım bu olsun. Çirkin
olana savaş açmak istemiyorum. Suçlamak istemiyorum, suçlayanları
suçlamak istemiyorum.

Amor fati. Kaderini sev. Friedrich bile savaş açmak istemiyorum artık çirkinliğe diyor, güzelleştirenlerden olacağım. İşte en anlamlı savaş bu olmalı diyorum kendime, çirkinliğe savaş açmadan güzelleştirebilmek şeyleri. Her şeyde özgür iradeye sahip olduğunu bilsen de, karşına çıkanları kucaklamak. Ve güvenmek kaderine, sevmek onu. Ben öğrendikçe kaderimdeki şeyleri, güzelleşecekler. İşin sırrı bakabilmekte o gözle. Nihilist birisinin sürekli kaderden bahsetmesi de bundan olsa gerek. Bana Beth’i ve Friedrich’i verdiği için sevdim kaderimi bugün.

Style Matters (but not the size of your wardrobe)

style

I really can’t say I’ve found my style yet, a style that I can keep for years. Or rather, I’m denying my jeans & basic t-shirt style and hoping that I’ll come up with something chic (or I’ll be a cool grandma who’s still wearing jeans and a star wars t-shirt). Meanwhile, I adore people with style, people who follow a timeless fashion.

In an earlier post, I talked about fashion designers like Micheal Kors and Vera Wang, who stick with black in their wardrobe. Today I’d like to turn to Royal Family and the “repeaters” that I like a lot!

princess anne

Princess Anne, the only daughter of the Queen is definitely my favourite, she likes wearing the same outfits with small changes again and again, and here is one outfit that I love. She first wore this marvelous lavender coat with a matching hat in 1979, and has worn it to several occasions since. Her outfits are probably made from the finest material and with great design and tailoring involved, why waste them, right? This coat is definitely timeless fashion. If you want to see her other outfits that she’s wearing again and again, you can check this newspaper article out.

12717700_758802920921271_7437587303452081329_n

Princess Kate also follows Anne’s footsteps, and she’s getting lots of attention for it, like everything she does. I remember how the media blamed Kate  for wearing skinny jeans! (I thought she looks great in them too.) She is on the newspaper no matter what she does, so if she chooses to do nice things everyone knows about it. I’m not British, but maybe because I teach English for a living, I’ve always thought the Royal Family is a huge influence on today’s society. They are big role models, along with superstars and scientists and politicians. So I really appreciate these two princesses’ styles and hope we can learn from them. Being thrifty and frugal is not only for the commoners! 😀

Things I said Goodbye This Week

This week I said goodbye to my guitar, which has a sentimental value but has never been used for the last seven years. It’s been sitting at my parents’ house, sadly. I remember the first time I started to play when I was twelve; I had a very cheap guitar, but I was quite eager. I even filled my journal pages saying that it was my only friend. Ovsn853792er the years, however, after I saved some money and bought a Yamaha, I realized I wasn’t made for playing the guitar. I could write, or cook for hours for example, but I couldn’t stand guitar practice for more than an hour. So I slowly stopped playing it, and this photo is from 2009, when I almost never played the guitar.

I asked a friend of mine, who is a musician, what to do with it, and he said he can gladly buy it. As a matter of fact, he needed a classical guitar. I sold it for a symbolic price, after all, what matters is that he is going to use it far better than I did, and it will make the guitar happy.

 

The second thing I said goodbye to is eight books. Two of these, I realized I will never read them again. Two of them, I realized I had the original English copy of the book, and these img_0997are the translation. I never liked the other four anyway. So I put them on the Freecycle group of the university I’m working at,
and in a minute, I gave them all away.

We fill our homes with items saying “what if” to ourselves. What if I play the guitar again? What if I read this book again? What if my grandchildren want to read this book? We even imagine these items as our legacy, we see our grandchildren using them as a memory. In reality, no grandchildren will keep 500 books just because they inherited them. They will most likely keep the ones of utmost value. So I believe even if we keep some items as legacy, we must keep the best of them and in the best condition.